22 Şubat 2015 Pazar

Bodrum'a yerleşmek üzerine bir pazar sohbeti.

Özellikle İstanbul’da havalar bozup, şehri kar teslim alınca, trafikte üç-dört saat bekleyenler akşam evlerine varabildiklerinde, “nedir bu çile, ne için burada yaşıyoruz?” deyip güneyde bir yere, özellikle de Bodrum’a yerleşmenin laflarını etmeye başlıyorlar. Başka deyişle, zaten akıllarının bir köşesindeki bu fikir, kent hayatının ızdırabının zirve yaptığı bu gibi günlerde yeniden gündeme geliyor. Nereden biliyorsun derseniz, eskiden tahmin ederdim şimdi elimde bazı veriler var. Misal; bu blogdaki “Bodrum’da nereye yerleşilir?” yazısı Şubat ayında şimdiye kadar 2261 kere okunmuş. Kar olan hafta çok tıklanmış. Her ay en çok okunan yazıdır ama bu ay arayı açmış. Yaza doğru da “Bodrum’a tatil için geliyorsunuz...” başlıklı yazım daha çok okunuyor mesela. Yani döneme göre bazı yazıların tıklanma sayısı artıyor.

Bodrum özellikle son iki yıldır gözle görülür şekilde göç alıyor. Kışın Zazu’da otururken “a-aa araba geçti” dediğimiz mevsimde şimdi vızır vızır araba geçiyor. Akşam yürüyüşlerimizde belediye meydanından Berk Balık’a kadar olan bölgede tek tük insana rastlardık, şimdi her saat gelen geçen var. Işıklarda bekleme süresi de bu görüşümü destekliyor. Artık bir çok meyhaneye yer ayırtmadan gitmek mümkün değil, masa bulamıyoruz. Bu durumu, hayallerini gerçekleştiren kişi sayısı artıyor diye yorumlarsak, o insanlar adına sevindirici. Ben Bodrum’un kalabalıklaşmasını istemem, benim açımdan bu durum hoş değil tabii. Önümüzdeki bir iki yıl içinde Bodrum’dan taşınmanın planlarını yapmaya başladım bile. Bodrum’dan derken merkezden taşınmayı kastediyorum. Şimdilik Bodrum yarımadasından göçmeyi düşünmüyorum ama günün birinde o da olabilir belki. Eğer kulağımıza gelenler doğruysa, Bodrum’daki marinayı Mansimov-Şahenk ikilisine vereceklerse onlar da Yalıkavak’a yaptıklarını buraya yapınca benim oturduğum bölgenin tadı kaçar. Burasını Bebek-Yalıkavak karışımı berbat bir yere çevirirler.


Kışın Bodrum lodosunun tadına varmak için buraya sevmelisiniz
Kışın sakinliği sizi sıkmayacaksa, gelin

Günün sonunda bu manzara size iyi gelecekse, bu güzelliği hücrelerinizde hissedebilecekseniz gelin
Her neyse, bu yazının konusu ben değilim, buraya gelmeyi düşünenler. Son yıllarda gelenlerin sayısı artınca dönenlerin sayısında da artış kaçınılmaz oldu. Gelen kadar dönen yok ama eskisine oranla hatırı sayılır artış görülüyor. Bazen yolda veya bir mekanda uzun zaman görmediğim birine denk geliyorum, nerelerdesiniz diye sorduğumda döndüğünü, Bodrum’da yapamadığını, şimdi de ziyaret amaçlı geldiğini anlatıyor. Hepsinin hikayesi farklı ama temelde iki neden var. Biri geçim derdi, ikincisi uyum sağlayamamak. Bu Pazar günü bu konuda bir kaç şey yazayım dedim, belki aklında buraya gelmek olanlara yararı olur. Daha önce de benzeri şeyler yazdım ama bu sefer biraz dönenlerin dönme nedenlerinden söz edeyim. Önceki yazılar için;


Buraya gelmeyi düşünenlere her zaman ilk söylediğim şey, işinizi halledin öyle gelin oluyor. Her ne yapıyorsanız, ya da burada her ne yapacaksanız bunu iyi planlayın, araştırın sonra gelin. Klişe tabirle “kafe açarım çevrem gelse yeter “ derseniz bitersiniz.

İşinizi evinizden laptop ile yapabiliyorsanız şanslı gruptansınız. Veya avukat, doktor, dişçi gibi bir muayenehane, yazıhane açarak geçinecekseniz işiniz nispeten daha kolay. Çevreniz varsa şansınız artıyor.

Yağmur, fırtına hariç araba kullanmıyorum mesela. Alışkanlıklarınızı değiştirmelisiniz
Her zaman ve her yerde olduğu gibi kendinizle barışık olmak önemli. Burada buna daha çok ihtiyaç var
Kışın şu tirhandilin arkasındaki masa keyfi için neler verilmez

Kışın trafik az ama yazın böyle değil

Bodrum’un içindeki dükkanların kiralarını duysanız dudağınız uçuklar. Ben geldiğimde bir olan kira şimdi on oldu. Yıllık peşin vereceksiniz. Hele marina tarafında cadde üzerindeki kiralar aylık yirmibeş-otuzbin seviyesine çıkmış. Koskoca firmalar mağazaları boşalttılar. Mesela Mark & Spencer, Koton Kids örnekleri daha çok yeni.

Param var, Bodrum’da yiyecek/içecek sektörü de iyi iş yapıyor diyorsanız dikkat etmelisiniz. İyi araştırın dediğim bu gibi konular işte. Geçen yıl çok iddialı açılan ShaSha devrediyor mesela. Çünkü işe yanlış girdiler. Sadece yaz müşterisini hedeflerseniz batmanız –dayanma gücünüze göre- altı ay ile bir yıl sürer. Mekanın içinde şampanya ve istiridye barı da yapacağız dediğiniz zaman bunu kime satacağınızı iyi hesaplamanız gerek. Ağustos ayında gördüğünüz Ferrari’ler sizi yanıltmasın, eylül gelince hiç biri kalmıyor (çok şükür ki). Eh biz kışın yaşayanların da derdi hiç bir zaman şampanya ve istiridye olmadı. Biz buraya bunları tüketen zihniyetten kaçıp geldik.






Bunu geçen gün çektim. Şubat ayında Kızılağaç'ta gördüğüm bu manzaranın verdiği mutluluğu yaşamak için kendinizi iyi hissetmelisiniz.
Bodrum’da iş yok. Bu çok net. Sakın ola ki kapağı atayım sonra iş de bulurum demeyin, sıfırı tüketip moral bozukluğuyla dönersiniz. Burası on yıl öncesi gibi değil. Evet büyüdü, ticaret arttı, iş yeri sayısı çoğaldı ama gelen de çoğaldı ve iş yok. Bu kadar net.

O kadar iyi restoran, balıkçı, bar açıldı ki bu işe para yatıracaklar nasıl farklılaşacaklarını iyi düşünmeli. Misal, marina tarafında, çarşı içinde ve Kumbahçe bölgesinde artık bir tane daha balıkçı açılmamalı bence. O iş bitti. Çünkü çok iyileri var. Kafe konusuna hiç girmiyorum, o işi unutun.

Burada eskisi kadar olmasa da inşaat –tüm Türkiye gibi- yine de en canlı sektör denilebilir. Tabii otelcilik ve turizm buranın can damarı.

Buraya göç edenlerin büyük bölümü belli bir maddi güce erişmiş insanlar. Çoğunun sabit bir geliri var. Emeklilik, hisse senedi, faiz adı her ne ise bu durum belli bir rahatlık ve esneklik getiriyor tabii. Yanı sıra bir iş de yapabiliyorlarsa hayat daha kolaylaşıyor. Ama genç, hele genç evliler için hayat çok daha zor. Çocuk varsa bir daha düşünmek lazım. Bütün bunları “geçim” başlığı altında değerlendiriyorum. Yoksa çocuğunuzun burada temiz bir çevrede büyümesinin getirisi neyle ölçülebilir?

Eskiden hayat daha ucuz ve kolaydı. İstanbul buraya aktıkça şöyle bir durum ortaya çıktı; Kiralar, çarşı-pazar fiyatları İstanbul, maaşlar Bodrum. Gayet net söylüyorum, burada ikibin lira ciddi bir maaş. Evler beşyüz lirayken bunun bir mantığı vardı belki ama şimdi evler 1000-1500 TL. Merkezde oturmam koylarda otururum derseniz kiranız azalır yol paranız artar. Yazın trafiği de cabası. Neyse ki üç ay sürüyor. O da şimdilik. Muhtemelen önümüzdeki yıllar yoğunluk kışa doğru sarkmaya başlayacak. Ben kendime şunu söylemiştim; Bodrum’a ilk viyadük yapıldığında buradan kaçarım. Bakalım ne kadar zaman kaldı?

Biraz da evlerden söz etmeliyim çünkü hayat evlerde geçiyor. İstanbul’daki evlerin ortalama konforunu ele alalım. Nedir? Akmayan dam, içeriden ıslanmayan duvarlar, sıcak banyo ve doğalgazlı kaloriferli ısınma. Şimdi bunların hiçbirinin olmadığını düşünün. Buradaki evlerin yüzde doksandokuzu ikinci ev, yani yazlık olarak tasarlanmış. Merkezde de durum yeni yeni değişmeye başlıyor. Fakat bu sefer de iki katlı iki-dört daireli evlerden oluşan siteler türedi. İstanbul’da dip dibe yaşadığın apartman dairesinden kaçıp başka formatta yine dip dibe yaşamak bana cazip gelmiyor doğrusu. Tabii hepsi böyle değil, bahçe içinde, bakımlı siteler de var. Onlara lafım yok. Ayda ikibin lira kiradan bahsediyorsak tamamdır. Yoksa evlerin kalitesi hiç iç açıcı değil. Ha peki nasıl yaşıyorsunuz derseniz, buna alışmak lazım. Onun için de burayı çok sevmeli. Bu hayatı, bu coğrafyayı, burada yaşamayı o kadar çok sevmelisiniz ki bunlar sizin için önemli olmasın. Ben altı kıştır, sadece İstanbul’a gittiğimde kaldığım otellerde sıcak bir banyoda duş aldım. Burada kış sert değil belki ama nereden baksanız üç ay banyom 10-15 derece civarında. Hoş, bu kış çok sert geçiyor, geçenlerde o kadar üşüdüm ki yahu dedim bu banyo kaç derece, termometreyi banyoya koydum. Sekiz derece gösterdi. Tamam her gün bu kadar soğuk değil ama oluyor işte. Sızlanmayacaksınız. Sızlanırsanız mutsuz olursunuz.


Ve tabii rakıyı sevmelisiniz 


Burada arabam olmasının asıl sebebi civar koylara ve daha önemlisi hafta sonlarında Datça, Fethiye gibi güzelliklere gitmek 
Mesela bir Ekim ayında kimselerin olmadığı Marmaris Turunç sahilinde yürümek... 



Şubat ayında bahar açan bademleri görmeye Datça'ya gitmek...
Hep söylediğim bir şey var; burada yaşamak için bir şeylerden vaz geçmeniz gerekiyor. Başta şehir hayatının getirdiği konfor ve alışkanlıklar. Bu alışkanlıklar sizin hayatınızı ve kimliğinizi formatlayan unsurlar aslında. Bunlardan sıyrılmalı, üstünüzden çıkarmalısınız. Alışveriş tarzınızı değiştirmedikten, pazara çıkmak yerine marketten alış veriş yaptıktan sonra buraya gelmenizin anlamı eksik kalır. Aynı şekilde eğlence anlayışınız, insanlarla ilişkiniz, onlara davranışınız... Para kazanma ve harcama biçiminizin değişmesinden bahsediyorum. İstanbul’a gittiğimde kime nasılsın diye sorsam, neredeyse tamamı “Off çok yoğunum, işler bunaltıyor. Zaman yetmiyor” diye şikayet ediyor. Oysa ben nasıl olduklarını sormuştum, bana ne iş güçten. Onu merak etsem işleriniz nasıl diye sorarım. Yani işinizle hayatınızı ayırabilecekseniz gelin, yoksa ne gelip kendinizi sıkıntıya sokun ne arabanızla trafiğe katılıp bizi sıkıntıya sokun. Burada “nasılsın?” sorusunun cevabı hayatla ilgilidir. Çünkü öyle olmalı.

Demem o ki;
Bodrum’da yaşama fikri çok cazip bir fikirdir. Ama arka planını bilmeden gelmek sizin hayalinizi de hayatınızı da bitirir.

Bodrum’da yaşamak sadece yazın gelip laylom yapanlar için hoş bir fikir olabilir. Ama kışın 80 km esen fırtınası bol havamıza sövecekseniz gelmeyin. Tam tersine o havada sıkı giyinip bir meyhanede ahtapot ile iki duble rakı içmenin tadına varabilecekseniz gelin.

İş konusunu detaylı konuştuk ekleyecek bir şeyim yok.

Değişecekseniz gelin. Değişim ihtiyacı hissediyorsanız, hayatınızı yeniden kurgulayacaksanız gelin. Şehirden kaçma nedeniniz sadece trafikse gelmeyin, siz gelince burada da trafik olacak.

Büyük kent alışkanlıklarınızdan vazgeçmeyi göze alacaksanız gelin. Sinemadan söz etmiyorum, o az çok burada da var ama İstanbul’da özellikle son yıllardaki konser, sanat etkinliklerini yakın izliyorsanız burada mutsuz olursunuz. Ya da her ay bir süre İstanbul’a gidersiniz. Ama sonra bu gidişler nedeniyle kendinizi arada kalmış hissetmeyin.

Kasım ayında Palamutbükü... Yazla ilgisi yok değil mi?


Kışın Fethiye Faralya
Bir kış pazar sabahında, Yalıkavak sizi böyle harika biçimde karşılayabilir


Kasım ayında keçilerle Faralya'da buluşabilmenin tadı...
Cesaretiniz varsa gelin. Hayatınızla ilgili cesur kararlar alabilecekseniz tamam. Yoksa yerinizden kıpırdamayın. Şehir hayatının nimetlerini ön plana çıkaracak avuntular yaratın. Bunu yapabilenleri izliyorum. Bazen gülümseten şeyler okuyorum ama anlayabiliyorum. Ben de yapmıştım bir zamanlar diyorum.

Yani iyi düşünün. Bir daha, bir daha düşünün. Tartın. Mutlaka ve mutlaka kışın en fırtınalı, en soğuk ve yağışlı havalarında buraları görün. Aklınızdaki cennet belki size cehennem gibi gelecektir. Bunu da anlayabiliyorum. Çünkü çok sevmek lazım dediğim meselenin altında hep bunlar yatıyor. Sevmezseniz yapamazsınız. İstanbul’u sevmezseniz yapabilirsiniz, çünkü zaten yapıyorsunuz. Anlatabildim mi?

Pazar pazar hayallerinizi bozdum mu bilmiyorum ama bunları bilmeden hareket etmek size çok şey kaybettirir. Dönenlerin yaşadığı hayal kırıklıklarını görmek çok üzücü. Ha bu arada hayal kırılığı yaşamadan güle oynaya gidenler de oluyor. Hiç olmazsa denemişler ve yanlışı sürdürmemiş oluyorlar. Bu deneyimlerinin bir maliyeti var tabii ama yaşadıklarının, yaşları genç olanların hayat tecrübelerine de önemli katkısı oluyor.

Herkesin istediği, hayal ettiği yerde sağlıklı, mutlu, huzurlu yaşaması dileğiyle iyi pazarlar...


Bir de rica; lütfen Bodrum’a yerleşmek konusunda telefonla, mesajla, mail yoluyla vb. kişisel destek beklemeyin. Bildiklerimi burada paylaşıyorum, ötesine zamanım da yok, yönlendirmek için kendimi yetkili de görmüyorum. Anlayışınız için teşekkür ederim.



16 Şubat 2015 Pazartesi

İstanbul'un Bodrum'a dönüşünü seviyorum.

Bodrum’a yerleşeli yakında altı yılı tamamlayacağım. İlk dört yıl ofisimi İstanbul’da açık tutmuş, burada ev-ofis düzeninde çalışmıştım. Dolayısıyla her ay en az bir kere İstanbul’a gidiyor, ofisin işleyişi için gerekenleri hallediyordum. İstanbul’a giderken de müşterilerime “şu şu tarihlerde İstanbul’dayım” diye mail atıyordum. Bunun sonunda da bazen toplantılar ayarlıyorduk, gitmişken o işleri de çözüyordum. İlk yıl yaklaşık otuz günümü İstanbul’da geçirmiştim. Sonra giderek daha az zaman geçirmek için bazı önlemler almaya başladım. Mesela toplantıları mümkünse aynı güne alıp, en fazla iki gece kalıp dönüyordum. Derken dördüncü yılımda bütün hizmet verdiğim kurumlarla konuştum ve ofisi Bodrum’a taşırsam sizin için bir sorun olur mu diye sordum. Hepsi “hayır, zaten sizin işimizi İstanbul’dan mı Bodrum’dan mı yaptığınızı bilmiyoruz, önemi de yok, önemli olan işin kalitesi ve zamanlaması” demişlerdi. Ben de derhal İstanbul ofisimi kapatıp Bodrum’da halen çalıştığım ofisi oluşturdum. Ve böylece her ay İstanbul seyahati yapmaktan kurtuldum. Şimdi artık yılda ortalama sekiz-on günümü İstanbul’da geçiriyorum. Sıklıkla da sabah gidip, işimi halledip akşam uçağıyla dönüyor, Gemibaşı’nda ahtapota veya Mahmut Kaptan’da sohbete yetişiyorum.


Tünel'deki "Geçit Kaave" ve oradaki tüm mekanlar satılmış, Doğuş Grubu'nun restoran şirketi mi ne almış. Gerçi İstanbul'un en kötü servisi buradaydı ama ortam daha zevkliydi.
Bodrum-Milas Havalimanı'nda rötar olur mu diye beklerken tam saatinde kalktık
Nişantaşı'nda Süleyman Nazif Sokak'ta açılan bu otel/rezidansı denedim. Adı Gallery Residence & Hotel
Birbuçuk saat sonra güneşli pırıl pırıl Bodrum'dan karlı, gri İstanbul havasına gelmek hiç hoş olmadı 
Lise ve üniversite yıllarında "karşıya" geçtiğim eski Kadıköy vapur iskelesi... Ne anılar biriktirmiştim
Aslında yazıyı okumaya gerek yok, bu ifade İstanbul'daki ruh halimi anlatmaya yetiyor

Yıllarca haftanın dört, beş akşamı uğradığım, eski Süleyman Nazif Bar. Şimdiki Zihni. Bodrum'daki çetemizin üyeleri Mehmet Kurşuncu ile Hakan Girgin bu mekanın işletmecileriydiler. Mehmet şimdi kardeşi Ahmet ile birlikte Bodrumlu hayatımın değişmez mekanı Zazu'yu işletiyorlar
Hocam, dostum, sırdaşım dediğim Yurdaer hoca ile buluştuk. Uzun zamandır buluşamıyorduk, konular birikmiş, bir ara kafamı çevirdim ki bütün müşteriler gitmiş personel bizi bekliyor
Onbeş yıldan fazla boğazda yaşayınca bu mekan değişmez yerlerimdendi. Çok sevdiğim bir mekandır


İstanbul'un nesini seversin sorusuna bir cevap; lakerdasını
Son altı ayda İstanbul’da üç gece geçirmiştim. Yani arayı epey açmıştım. Geçen hafta için dört ayrı semtte dört toplantı organizasyonu olunca bu sefer o kadar koşturmayayım, görüşmelerimi günlere yayayım ve uzun zamandır bir araya gelemediğim eş, dost, akraba ile de buluşayım istedim. Sonuçta aslında iki günde bitecek işlerimi üç güne yayıp 11 Şubat Çarşamba sabahı İstanbul’a gittim ama ne gitmek. O sabah Bodrum’da hava pırıl pırıldı ama çok kuvvetli karayel esiyordu. Fırtına demek daha doğru çünkü yer yer 80 km hıza ulaşıyordu. İstanbul için de aynı rüzgar söz konusuydu ve gece sabaha karşı kar yağmaya başlamıştı. Sabah erken saatte sosyal medyada tipi fotoğraflarını görünce bir an seyahatimi iptal mi etsem dedim. Üstelik tvitırdan “gelmeyin, burası felaket” mesajları yağmaya başlayınca, kararsız kaldım. Ama dedim ki havalimanına gideyim, uçuş ertelenmişse dönerim. Kimse kızmasın, alınmasın ama televizyonda “şok, şok, son dakika” gibi anonslarla pireyi deve yapan tv haberciliğini izleye izleye, kimileri o havaya kapılmış. Bunu bu sefer daha iyi anladım. Evet Çatalca’da çok kar yağıyor olabilir ama sonuçta ben şehire ineceğim ve gideceğim yer Çatalca değil şehrin merkezi. AtlasGlobal ile uçacaktım ve uçak tam saatinde kalktı. Bir süre hıçkırık tutmuş gibi hoplaya zıplaya gittikten sonra sakinleşti. Zamanından beş dakika önce de kuş gibi Yeşilköy pistine kondu. Yani ne rötar oldu ne tehlikeli bir uçuş yaptık. Valilik okulları kapadığından, İstanbul halkının çoğu da toplu taşımayı kullandığından yarım saat içinde Nişantaşı’nda kalacağım otele vardım. Tabii ki yollar açıktı ve hiç bir problem çıkmadı. Yani sabahki afet mesajları çok abartılıymış. Daha komiği, Nişantaşı’ndan Ataşehir’e gitmek için vapura mı bineyim, hangi toplu taşıma ile nasıl gideyim diye plan yaparken eski bir İstanbullu olmanın refleksiyle köprünün açık olacağını tahmin edip taksiye atladığım gibi 25 dakikada Ataşehir’deki toplantının yapılacağı plazaya vardım.
Kuzen Sema ile diğer kuzenim, kardeşi Hakan'ın Lale Plak mağazasında buluştuk
Lale Plak mağazası İstanbul'un caz mabedidir 

Eli boş dönmedim
Ertesi gün okullar açılıp millet özel araçlarıyla yola çıkınca İstanbul’un cehennem trafiğiyle yeniden yüzyüze geldim. Bu sefer 25 dakikada gittiğim Ataşehir mesafesinden daha kısa mesafeyi bir saat 20 dakikada aldım ve bu şehire bir daha içimden saydırdım. Hava üç gün boyunca berbattı. Gri bir gökyüzü, sinsice yağan toz gibi yağmur ve yetmezmiş gibi o toz zerreciklerini insanın suratına yapıştıran kuvvetli poyraz. Beni İstanbul’dan kaçıran unsurlar üç gün boyunca bir araya gelmişti. Diğer günler görüşmelerim metro güzergahında olduğundan yer altından yukarıya çıkmadan işlerimi hallettim. Hem zaten bazen İstanbul’un yer altı yer üstünden daha iyi. Hiç olmazsa planladığın yere planladığın saatte gidebiliyorsun.

Çamlıca’da yağmur altında üşüyüp, poyrazı yiyip taksi beklerken bu şehirden ayrılmakla kendime yaptığım iyiliği bir kez daha düşündüm. Kesin olan şu ki ben artık İstanbul’da bir saat bile kalmak istemiyorum. Gidiş gelişlerimin arası açılıp Bodrum’da yaşamanın nimetleri bünyemde yer ettikçe gitmek fikri, günler öncesinden kabus gibi çöküyor. Sabah otelin kahvaltı salonunun penceresinden, damlar üzerinden gri şehre bakıp Bodrum’u düşünüyordum. Hele ki havanın açık ve güneşli olduğunu, sosyal medyada takip ettiğim hesapların fotoğraflarından gördüğümde o an dönesim geldi.

Herkes istediği yerde yaşamak için çabalıyor. Ben bunu yapabilenlerdenim. Bunun için nelerden vaz geçtiğimi bu blogda uzun uzun anlatmıştım. Tercihler ve önceliklere göre bir hayat tarzı, bir yer seçiyorsunuz. Ya trafiğe katlanırım, korna sesini duymazdan gelirim, yolda gördüğüm gülmeyen insanlar beni rahatsız etmez, havanın kalitesizliği, marketten aldığım ürünlere takılmam yeter ki tiyatro, sergi, avm’li hayatım, evimde kombim, konforum, büyük apartman dairem bla bla olsun diyebilirsiniz. Ya da tam tersine, temiz bir hava, sağlıklı yiyecekler, tertemiz denizim olsun, çevremdeki insanlar mutlu ve gülen insanlar olsun, ortalık sakin olsun, sokağımda çıt çıkmasın gibi başka kriterler sizin tercihlerinizi belirler, ona göre yaşamaya çalışırsınız. Her seçimin kendine göre iyi/kötü, yeterli/yetersiz yönleri var. Önemli olan sizin için iyi-yeterli unsurların oranı. Misal, burada da temmuz-ağustos aylarında kalabalıktan, trafikten şikayet ediyoruz ama kalan 10 ay bizimdir.


İstanbul'un nesini seversin sorusuna bir cevap daha; lüferini


İstanbullu hayatımdaki çete. Nihal, Melis, Amirim Selçuk, Rezzan, Serdar, Uğurcan, Ayşe, Semin, Yıldırım, Haluk ve Oğuz... Ayşegül de gelebilseydi eksiksiz olacaktık
İstanbul'un nesini seversin sorusuna son bir cevap; sarıkanatını
Demem o ki; bir yerde yaşamak “zorunda” olmak ile orada yaşamayı “seçmek” arasında çok önemli fark var. Zorunda olanlar da kendi aralarında ikiye ayrılıyor. Zorundalığı kabul etmeden akla, mantığı aykırı savunma gerekçeleri bulanlar veya zorundalığı bilerek bununla yaşamaya çalışanlar. Birinciler için söylenecek bir şey yok, en kolay yol insanın kendini kandırması. Öyle devam edecekler. İkinci gruba dahil birçok kişiden “bir gün biz de buradan kaçacağız” lafını duyuyorum. Girdiğim her toplantının ilk on dakikası Bodrum’da yaşamı merak edenlere burayı anlatmakla geçiyor. Neredeyse tamamı da “hayalimizi yaşıyorsunuz, bir gün biz de...” diye bitiyor. İstanbul’u çok severek, o hayatı “seçerek” yaşayanlara zaten laf yok. Onlar tercihlerini yapmışlar, istedikleri hayatı yaşıyorlar. Şunu özellikle söylemek istiyorum, İstanbul ile ilgili şikayet edince alınanlar bu gruptan değil. Onlar ne yaptıklarını biliyorlar. Ama diğer iki grup farklı. 

Ve derken gündüzleri iş görüşmeleri, kalan zamanda eş, dost buluşması, akşamları sevdiğim üç mekanda rakı masalarında sohbetlerle bir İstanbul seyahatimi daha bitirdim. İstanbul’un geceleri gündüzünden daha güzel. Bir çok çirkinlik göze batmıyor. İlk akşam gittiğim Kuruçeşme’deki Marina Balık’taki manzara her zamanki gibi çok etkileyiciydi. İstanbullu hayatımda çok sık gittiğim bir mekandı. Eski garsonlarla sarıldık, lafladık. Karaköy Lokantası İstanbullu hayatımın son dönemine denk geldiğinden öyle fazla anım yok ama sahibi ve şef garson ile hal hatır soracak kadar muhabbetim var. Üçüncü akşam bizim İstanbul çetesiyle gittiğimiz Balıkçı Sabahattin ise muhtemelen İstanbullu hayatımda en sık gittiğim üç mekandan biriydi ve her zamanki gibi mükemmeldi. İstanbul seyahatimin en güzel tarafı dostlarla ve akrabalarımla geçirdiğim zamanlar oldu.

Oteldeki sabah manzaramı buydu ve hiç iç açmıyordu
İstanbul'un altı bazen üstünden daha iyi, hiç olmazsa gideceğin yere zamanında varıyorsun. Hem korna da yok
Metroda okuldaki İngilizce hocama rastladım. Yalnız lisede miydi üniversitede mi hatırlayamadım, galiba üniversiteydi.
Bir zamanlar çok sık gittiğim Touchdown'a uğradım. Çok uzun zamandır gitmemişim
Cumartesi sabahı artık üç günün koşturmasından epey yorulmuş halde uçağa bindim, yerime oturdum, kafamı koltuğa yasladım, uyumuşum. İzmir’in üstünden geçip alçalmaya başlarken uyandım. Masmavi Ege altımda parıl parıldı. Didim ile Güllük arasında uçarken sağ tarafımda Yalıkavak, Gündoğan, Türkbükü’nü gördüm, sanki aylardır uzakmışım gibi hissettim. Uçaktan inerken burnuma gelen Ege kokusu içimde coşku patlaması yaptı dersem abartmış olmam.

İstanbul'dan bu havada ayrıldım...
... Bodrum'a bu havada indim
Eve varır varmaz şurada linki olan kısa görüntüleri kaydettim. Üç gün korna ve motor homurtusundan sonra köpek, kuş, tavuk sesi duymak nasıl iyi geldi bilseniz. Eve girip valizi boşaltmadan ilk işim Yunan müzikleri ile evi doldurmak, bahçeye çıkmak ve bir kahve içmek oldu. Bin kere şükrederek... Dedim ya üç gece İstanbul’da rakı sofralarından sonra dinlenmek istiyordum ama bütün yorgunluğum geçti. Akşam kendimi Hanende Mey’e attım. Dün akşam evde olurum derken bu sefer bizim Bodrum çetesi aradı, istavrit ve kupez aldık Zazu’ya gel dediler. Şahane iki akşam geçirdim...

Gelir gelmez o akşam Hanende Mey'e gittim. Pınar ile ateşin başında sohbet ederken
Derken sevgili Merve de geldi. Detokstaymış, rakı hakkını bana verdi, ben tükettim 
Ve sevgililer günü için İstanbul'dan gelen genç çift ile tanıştık. Sosyal medyada arkadaşmışız, masada rakı içince arkadaşlığın boyutu değişti
Dün akşam da Zazu'da Bodrum çetesinin bir bölümü ile buluştuk. Hakan, Nükhet, Havva, Nezihe teyzemiz ve Ahmet ile istavrit-kupez akşamı

Herkes mutlu olacağı yerde yaşasın, tüm dileğim budur.

Nerede kalmıştık?