22 Haziran 2015 Pazartesi

Üç gün Gökova'da maviye bulanmak

Aşağı yukarı otuz yıldır Bodrum’a gider gelirim. Bu gelişler, önceleri kısa tatiller için başladı. Sonra valide Akyarlar’da ev alınca onbeş yıl boyunca yazları her ay dört günlük uzun hafta sonu tatillerine dönüştü. Derken ben Yalıkavak’ta bir ev kiraladım, her ay bir haftamı Yalıkavak’ta geçirir oldum. Kışının tadına varıp zamanı da gelince buraya, Bodrum’un merkezine tümüyle yerleştim. Bu coğrafyayı ve seyahat etmeyi çok sevdiğimden de kendime kısa seyahat fırsatları yaratıp, Ege’yi karış karış gezmeye başladım. Bu seyahatlerimin en uzunu bir haftayı bulmaz. Nasıl olsa istediğim zaman gidebilirim duygusunun yanı sıra işimin de başında bulunmak gerekliliği nedeniyle hayatımda hiç uzun seyahat yapmadım. Yani on-onbeş günlük gezileri bilmem. Sözünü ettiğim gezileri de hep arabayla yaptım. Araba kullanmayı, buranın yollarını, ormanların, köylerin içinden geçen, az kullanılan yolları izleyerek Bodrum, Marmaris, Datça, Fethiye, Akyaka, Köyceğiz… Yukarıya İzmir, Foça, Cunda seyahatleri benim hayatımın bir parçası haline geldi. Mesela Datça’ya kaç defa gittiğimi artık bilmiyorum, sayamıyorum.

İşin acemisi olunca üç gün için bir haftalık malzeme almışız
Ama gel gelelim bir kaç günlük tekne seyahatini hiç yapmadım. Günü birlik gezileri saymıyorum tabii. Bunun birden fazla nedeni var. Birincisi, sevdiğim, birlikte olmaktan mutluluk duyduğum insanları bir türlü bir araya getirememek. Herkes benim gibi istediği zaman evinden yürüyerek tekneyle açılamadığı için çok önceden organizasyon gerekiyor ki bu bir problem. Bir diğeri, denizi çok sevmeme rağmen denizin üzerinde olmanın çok cazip gelmemesi. Şöyle açıklayabilirim; deniz hayatımda hep olsun, kıyısında oturup rakı içelim, sabahları yüzeyim, kafamı kaldırdığımda göz göze geleyim ama illa üstünde olmayabilirim. Ve asıl önemlisi, çok hareket eden biri için bir teknede sıkışıp kalmanın vereceği sıkıntı. Günde ortalama 5 km yürüyorum, işime bisikletle gidip geliyorum. Hava uygun değilse, arabayla gitsem bile illa 3-4 km yürüyüş yapıyorum. Uzun tatil yapmama nedenlerimden biri de bu. Bir yerde uzun kalmaktansa gezgin olmayı tercih ediyorum. Yaptığım en uzun tatilde, bir haftada üç yer değiştirdim, yaklaşık 1.500 km yol yaptım. Hal böyle olunca yirmi otuz metre karelik teknede günler geçirme fikri pek cazip gelmiyordu. Ama bir yerden başlamam gerekiyordu çünkü buradaki dostlar da hadi artık demeye başladılar. Sonunda dedim ki madem geniş bir ekip kurup mavi yolculuk yapamıyoruz, dar ekiple yapalım. Bir şekilde başlayalım, şeytanın bacağını kıralım. Öyle çok uzun sürmesin, sıkılırsam problem olmasın dedim ve sonunda üç gün üç gecelik bir Gökova turuna çıktık.

Her çarşamba ofisin karşısına demirleyen teknenin yanından geçip Gökova'ya açıldık
Orak Adası'ndaki denizin rengi bizi bizden aldı





Sosyal medyayı ihmal edemezdik. Ben de epey fotoğraf paylaştım


Molla İbraam koyunda sabah...
Tabii hem işin acemisi hem yeme içmeye meraklı olunca, normal insanlar için bir hafta yetecek kumanyayı almışız. Ne bileyim, mesela üstüme bir kazak, pantolon almamışım. Ne bileyim deniz üzerinde gecelerin henüz serin olacağını. Her neyse, bu üç günlük gezinin bende bıraktığı en önemli hatıra, ikibuçuk kilo oldu. Bütün gün yiyip içip yatınca, hareket etmeyince, yeme içmeyi abartıp rejimi bozunca bu sonuç çok doğal.

Deniz şöyle güzeldi, manzara böyle müthişti diye yazmayacağım, bu işi fotoğraflara bırakıyorum. Çıktığımız tekne Miralay Barbaros küçük ekipler için ideal bir tekneydi. Beş kamarası vardı, biz üçünü kullandık. Bodrum işi bu tekneyi çok sevdim. Hiç bir fazlalığı yoktu. Öyle klimalı lüks tekneleri sevmem. Eğer Ege’de gezilecekse bu iş Ege’nin ruhuna uygun teknelerle yapılmalı. Ütüye benzeyen motor yatlar bize uymaz.



Ekipte kardeşim Sena vardı, ki bu gezinin zamanlaması onun doğum günü hesap edilerek yapıldı
Mazı

Datça'nın heybetli Gocadağına (Kocadağ) karşı

Bu yaz başında Mahmut Kaptan'ın da olacağı bir ekiple üç gün Gökova'da gezecektik. Mahmut abinin yaşadığı aksaklık buna izin vermedi. Biz de yaz sonunda bu geziyi gerçekleştirmeye karar verdik. İlk akşam ilk kadeh Mahmut abinin şerefine ve sağlığına kalktı.
Gülüşan, İstanbul'dan iznini kullanmaya geldi ve maviliklere daldı 


Ahmetim abim de sosyal medyanın kurbanı oldu




Tamam ben de yüzdüm ama yediklerimi yakmak için Datça'ya gidip gelmem lazımdı
Gökova'da kulaç atarken...
Kaptanımız Barbaros Kaptan, teknenin her şeyi -aşçısı, tayfası, ne derseniz deyin- Mazı’lı Mustafa ve kaptanın oğlu Batuhan çok iyi, güler yüzlü bir ekipti. Bir daha çıkarsam bu ekiple çıkmayı isterim. Bir daha çıkar mısın derseniz; cevabım evet olur. İyi bir deneyim oldu. Ama şunu söylemeliyim, üç günden fazlası bana gelmezmiş bunu anladım. Hadi dört olsun… Cumartesi günü karaya ayak bastıktan sonra yürüyüş yapma ihtiyacımı anlatamam…




Barbaros Kaptan'ın mangalcılığı da kaptanlığı kadar iyiydi. İki akşam balık bir akşam et yaptı ve parmaklarımızı yedik
Günün en güzel zamanları... Rakı saatine giriş
Ahmet ile dedik ki, iyi ki buralarda yaşıyoruz
İsmail bir ahtapot yaptı ki...

Son akşam sıkı rüzgar yaptı 



Bodrum limanına yaklaşırken
Gecenin yarısında hava epey serinledi ve Ahmet mumyaya döndü

Barbaros Kaptan, Ahmet, kardeşim Sena ve Gülüşan ile Bodrum'a varırken.
Fotoğraflarda hiç bir filtre, renk düzeltmesi falan yoktur, bunu belirtmek istiyorum. Denizin rengi neyse o yani. Ege’nin güzelliklerini belli bir sure için bile olsa, yaşamanız dileğiyle.

13 Haziran 2015 Cumartesi

Sigarayı ve İstanbul'u bırakmak üzerine...

Sigarayla vedalaşalı 10 yıl, İstanbul ile vedalaşalı ise yedi yıl oldu. İkisini bir arada anmak nereden aklına geldi derseniz, geçen gün okuduğum bir yazı hatırlattı. Sigarayı bırakmak için çabalarken bu yazının olumlu etkisi olmuştu. Sigara içenler söz ettiğim yazıyı muhtemelen biliyorlardır. Hani sigarayı bıraktıktan sonra vücutta başlayan olumlu değişimleri anlatan yazıdan söz ediyorum. Bir anda bu yazı ile İstanbul’u bırakmak arasında bağlantı kurdum. Her ikisini de bırakmak kolay değil. Her ikisinin de yaptığı alışkanlıklar var. Her ikisiyle de yıllarca yaşadıktan sonra vedalaşmak zor. 

Ciğerlere iyot doldukça nefes alma normale döner


Eve giderken İstiklal Caddesi yerine bu yollarda yürünür
Sigarayı bıraktığımda otuz yıldır kendisiyle beraberdim. Yeni Harman, Maltepe, Samsun ile başlayıp Camel ile yıllarca süren beraberliğim kısa Marlboro ile bitti. Bir ara light falan denediysem de ı-ıh, olmamıştı. Arada Gitanes, filtresiz Pall-Mall içmişliğim de vardır. Tabii bulabildiğim zamanlar. Cep telefonunun, bilgisayarın olmadığı, TV’nin tek kanal ve siyah/beyaz olduğu yıllardan söz ediyorum. Ciddi anlamda sigara içerdim. İyi içiciydim. Hakkını verirdim. Sabah aç karnına hariç her zaman içerdim. Bazen 1,5 bazen 2 paketi bulurdum. Hiç bir zaman bir paketin altına inmedim. Neredeyse sigarasız fotoğrafım yoktu. Son on yılda beni tanıyanlar, beni bir türlü elimde sigarayla canlandıramıyorlar. Ben de hatırlamakta zorlanıyorum artık. İstanbul’u bıraktığımda ise 48 yıldır beraberdim. Onaltı yaşımda sigaraya başlayıp 46 yaşında bıraktım. İki sene sonra da İstanbul ile de ayrıldık.









İşten altıda çıkılınca altıyı beş geçe balık tutulur.
Yazıdan hareketle şu İstanbul ile olan vedalaşmayı anlatayım. Ben İstanbul’da doğup, yaşayıp Bodrum’a göçtüm. Siz bunu herhangi bir metropolde yaşayıp “Ege’de bir sahil kasabasına” yerleşmek olarak okuyabilirsiniz. Yalnız işin püf noktası şu ki, yerleşilecek yer illa Ege’de olacak. Çünkü Ege ikliminin insana yaptığı etkiyi, misal Rize’nin yapması mümkün değil.

Sigarayı bıraktıktan 8 saat sonra kandaki oksijen normale dönüyor.

Aynen İstanbul’dan ayrıldıktan 8 saat sonra olduğu gibi. Üstelik İstanbul’u dikiz aynasında son kez görüp rotayı mavi Ege’ye çevirince, kan basıncı da normale gelir.

Sigarayı bıraktıktan 24 saat sonra karbonmonoksit vücuttan atılmaya başlanır

İstanbul’u bıraktıktan 24 saat sonra da nefes alıp verme rahatlar. Trafik sıkıntısının bünyede yarattığı tahribat azalmaya başlar ve içinizi bir ferahlık kaplar. Egzost gazı vücuttan atılmaya başlanır.

Sigarayı bıraktıktan 48 saat sonra kan nikotinden tamamen temizlenir.

İstanbul’dan ayrıldıktan 48 saat sonra kulaklardaki şehir gürültüsünün bıraktığı iz silinmeye başlar. Beyindeki megakent kütlesi parçalanmaya başlar, şehir sıkıntısı ruhtan tamamen temizlenir.

Sigarayı bıraktıktan bir-iki hafta sonra tat ve koku alma duyuları güçlenir

İstanbul’dan Bodrum’a yerleştikten bir-iki hafta sonra da ağız tadı yerine gelir. İstanbul’da kalamar diye satılanın aslında lastik olduğu farkedilir. “Bıdı Bıdı’nın Yeri"nde ufacık tabağı 25 liraya servis edilen hardal otunun çuvalının 25 lira olduğu öğrenilir, para kokusu alma duyusu güçlenir, sinirden kıpkırmızı olan yüzün rengi kendine gelmeye başlar.


Yer altından gidilen iş hayatının tahribatı ile...
...yer üstünden gidilenin keyfi çok farklı




Sigarayı bıraktıktan üç-dokuz ay sonra öksürükler azalır

İstanbul’u bıraktıktan üç-dokuz ay sonra göğsünüzü bastıran, işe gidip plazada asansör beklemenin yarattığı kronik nefes alma zorlukları ortadan kalkar. Beyin yavaş yavaş yeni sakin hayata uyum sağlamaya başlar.

Sigarayı bıraktıktan bir yıl sonra kalp hastalıkları riski yarı yarıya azalır

İstanbul’dan ayrıldıktan bir yıl sonra ise beyin kanaması riski yarıya iner. İyot kokusu ciğerleri doldurduğundan beyine oksijen gider, kafa çalışmaya başlar, hımbıllık giderek yok olur. Stres biter.

Sigarayı bıraktıktan 15 yıl sonra kalple ilgili hastalık riski sigara içmeyenlerin taşıdığı riskle aynı seviyeye gelir.

İstanbul’dan Ege’ye yerleşen 15 yıl sonra hayata yeni gelmiş, yaşı onbeşlik genç gibi olur. Organları temizlenmiş, zihni berrak, ufku geniş, hayata bağlılığı artmış olur.

Ege coğrafyasının ve ikliminin bünyede yarattığı rahatlamanın etkisiyle hareketler yavaşlar ve aslında olması gereken hıza, yani normale gelir. Trafikte hızlı araba kullanılmaz, korna çalınmaz, hiç bir yere acele gidilmez, yolda hızlı yürünmez. Yakası kalkık polo tişört giyenlerin, kazağı kıçına bağlayanların, yolda hızlı yürüyenlerin, garsona kötü davrananların, içine buz atılmış blush dedikleri sıvıyı içenlerin büyük kentli olduğu hemen anlaşılır. 









Sağlığınıza...
Dün yolda karşılaştığım tekne sahibi bir kaptan arkadaşım; “Abi insanlar benim tekneyle tatile çıkıyorlar, orada bile kavga çıkaracak bir bahane buluyorlar bu nasıl iş yahu?” dedi, bunları hatırladım. Gerginlikten beslenen insanlar burada pek karşımıza çıkmıyorlar neyse ki. Ama arada, çok çok ender de olsa, buralara yaşamaya gelip uyum sağlayamamış, hayatı kötü giden, bunu sosyal medyada ona buna saldırarak bastıranlar yok değil. Onların, kendimizi iyi hissetmemiz için var olduklarını tahmin ediyorum. Ya kafamız öyle çalışsaydı...

İstanbul’u veya büyük şehir hayatını sevebilirsiniz, hiç lafım olmaz. Ama sigarayı bırakın yahu… Sağlığınızı neyle değişebilirsiniz ki? Değerini bilmenizi dilerim.


Sağlığınıza…