22 Eylül 2015 Salı

Dayatmalar, alışkanlıklar... Vazgeçmeden yeni bir hayat kazanılmıyor.

Şu sıralar Bodrum’a yerleşenlerin heyecanlı hikayelerinin yanı sıra -o kadar çok olmasa da- Bodrum maceraları hüsranla sona ermiş insanların hikayelerini de duymaya başladım. Bu geri dönüşe neden olan genellikle “uyum sağlayamama” başlığı altında toplanıyor. Bu da ilk bir yılın sonunda gerisin geri döndürüyor.

Biraz bu konudan söz edeyim istiyorum. Daha önce de benzeri şeyleri yeri geldiğinde yazmıştım. Özellikle iş konusunda epeyce uyarı yapmaya çalıştım. Aklında buraya yerleşmek olanlar varsa okumalarını öneririm. Yazının linki bu; http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2013/03/bodrumda-ne-is-yaparm.html

Hayatımız akarken farkında olmadan bazı alışkanlıklar, bazı saplantılar ediniyoruz. Bir süre sonra bunların vaz geçilmez olduğunu sanıyoruz. Onlarsız hayat mümkün değilmiş gibi geliyor ve o döngüye kapılıp gidiyoruz. Bildiğimiz şeyler işte; okul, iş, evlilik, aile, çocuk, çocuğun eğitimi, iyi bir ev, araba, plazma, plaza falan... Aslında son günlerde “plazma”yı aile, ailecek görüşmeler, çoluk-çocuk... yani geleneksel, bizlerden toplumun beklediği hayatı sembolize anlamında kullanıyorum. Plaza ise malum; iş, para, kredi, mortgage, taksit anlamında. Bu ikisi olmayınca özgürüz. Tabii kolay bir iş değil. Herkes hayatından bu ikisini çıkarsın demek de mümkün değil. Anlamlı da değil, mantıklı da değil. Doğru da değil. Ancak bu ikisinden vazgeçebildiğiniz sürece hareket özgürlüğünüz artıyor bunu vurgulamak istiyorum. İkisini de çıkarmadan ama dozunu azaltarak da bazı şeyler yapılabilir. Mesela çocuğunuz illa Robert Kolej’de okusun derdindeyseniz yerinizden kıpırdayamazsınız. Ama güneyde bir okulda eğitim görmesini kabul ederseniz hareket kabiliyetiniz artacaktır. Veya daha iyi bir araba –misal, aslında gereği yokken bir cip için- yüklü kredi alırsanız bunu ödemek için plazalarda, şirketinizde fazladan çalışıp, işinizde yükselmekle meşgul olmak durumunda kalırsınız. O zaman da bir bahar akşamı beş buçukta Bodrum’da sahil kıyısında yürümek sizin için hayal olarak kalacaktır. Bu kadar örnek yeterli olur, demek istediğimi anlatabilmişimdir.

Bu fotoğrafı çektiğim gün iş günüydü, işe ara verip Bodrum'a gelenlerin bilmediği bir bölgeye gittim. İstanbul'da kar yağıyordu
Huzur ve dinginlik... Bunun için buradayız. Kendinizi buranın ağır akışına bırakmanız lazım
Mesela bu balıkçı motorlarını görünce içinize iyot ve balık kokusunu çekmeli bunlardan tad almalısınız. Bu kayıklar bir ruhu simgeliyor
Uzun kış gecelerinin tadına varmalısınız
Dışarısı soğuk...
Bitti mi? Hayır.

Ya alıştığınız konfor ne olacak? Mesela kışın buz gibi banyoda duş alabilir misiniz? Fırtınalı yağmurda elektrik gidince ve saatlerce gelmeyince küfür edip söylenecek misiniz yoksa mumları yakıp, bir kadeh koyup, şarjlı cihazınızdan müzik mi dinleyeceksiniz? Burada doğal gaz yok, kombi de yok tabii. İki yıl önce gaz şirketi geldi, dediler ki eğer halkın %51’i isterse Bodrum’a doğalgaz getiririz. İstemedik. Burada odun sobası, şömine, elektrikli ısıtıcıyla ısınmaya devam dedik. Kışın işinizden eve geldiğinizde kapıyı açtığınızda yüzünüze sıcak hava vurmasını istiyorsanız ya elektrikli kalorifer sistemi kuracaksınız ya da bundan vazgeçecek, gelir gelmez klimanızı, sobanızı her neyse onu yakacaksınız. İstanbul’daki evimde kışın karda elektrik gidince sönen kombi nedeniyle ısı 20 dereceye inince söylenirdim. Şimdi kışın gece kalkıyorum bakıyorum bazen 10-12 derecede uyuyormuşum. Bir gün dahi şikayet etmedim. Burada evler yazlık olarak tasarlanmış. Çoğunun malzemesi, işçiliği vasatın altında. Bu da kışın eve su girmesi, rutubet olması demek. Çok paranız varsa yeni yapılan inşaatlardan alabilirsiniz ama o ayrı. Milyonlardan söz etmeyelim burada.

Yani uzun lafın kısası alışkanlık, saplantı, dayatmaların getirdiklerinden vazgeçmeden yeni bir hayat kazanamıyor insan.

Bakın 1 derece olabiliyor mesela...
Yazın insanların üst üste yürüdüğü barlar sokağı

Doğalgazı istemedik. Buraya kalorifer peteği, kombi yakışmaz...
Yazın her sabah yüzdüğüm Giritli Teyze'nin kış hali...
Yazın kapısında kuyruk olan Mandalin'in sokağı
Binlerce kez bu açıdan bu manzaraya vuruldum...
Karşıda Kos vardı...


İşin bir başka tarafı da şu ki burada nasıl bir hayat yaşayacağınızı bilmelisiniz. Yani bir planınız olmalı. Bu nasıl olur? İki faktör var. Bir; yaşayacağınız yerin size sunabildikleri. İki; sizin bu yeni koşullar doğrultusunda nasıl yaşamak istediğiniz. Yani yerleştiğiniz kasabayla, şehirle, köyle ilişki kurmalısınız. Oraya uyum sağlamalısınız, orayı değiştirmekle uğraşmamalısınız. Yenilirsiniz. Ve sonunda geri dönersiniz. Bodrum’da İstanbul Bebek, Nişantaşı hayatını yaşamak isteyenler benim gözümde birer zavallı. Gerçekten böyle düşünüyorum. Belki yazın bunu başarıyorlar, gettolarında yaşıyorlar ama Bodrum pazarı yerine Yalıkavak’ta Macro’dan alışveriş yapacaksanız burada yaşıyor sayılmazsınız. Kendinize küçük bir İstanbul yaratıyorsunuz demektir ki bu da sizin hiç bir derdinize çare olmaz, kendinizi kandırırsınız. Cipini şoförlerin kullandığı kadınlar/erkekler görüyorum bazen. Nasıl eğreti duruyorlar, sırıtıyorlar, o kadar olur.

İş kısmını yazının başındaki linkteki postta anlatmıştım bu konuya bir örnekleme yaparak geçeyim. Mesela Bodrum’u sadece yazın gelip görenlerin “Biz de yerleşcez valla” demelerini duyunca artık ikna etmek için konuşmuyorum. Kışını görmeden karar vermeyin diye çok yazdım, söyledim. Gelsinler, görsünler, yaşasınlar, dönsünler. Gümüşlük’ü çok seviyormuş ev almış yaz/kış yaşayacakmış. Kışın lodos fırtınasında hiç gördün mü diye soruyorum boş bakıyor. Herkes yapamaz. Gümüşlük kışın ıssızdır, görmeden nasıl karar verebiliyorlar inanamıyorum. Hoş, çoğu ya merkeze taşınıyor ya ardına bakmadan geri kaçıyor. Bir de şu kafe açarımcılar var. Onlar ayrı bir tür. Çok eğleniyorum. Aynı mekanın altı yılda altı kere el değiştirdiğini gördüm. Israrla gelip, bir öncekinin işi bilmediğini, kendi çevresi gelse yeteceğini düşünenler var. Yahu bir bak, bir sor, araştır. Niye sana devrediyor? Ondan sonra kışın yağmurlu fırtınada, sokaktan kedi bile geçmezken, elektrikler kesikken, o kafede kala kala tek personelle karşılıklı köşelerde yaptıkları o meşhur "kuki"leri kendileri yiyorlar.

Kışın burada bol kahkahalı sohbetlerimize katılan misafirlerimiz de oluyor
Bir Gemibaşı akşamından
Burada harika insanlar tanıdım. Mahmut Kaptan gibi...
Bir Hanende Mey akşamından
Eğer bu coğrafyayı gezmiyorsanız ne kadar hak ettiğiniz tartışılır... Kışın Datça'dayken
Burada bizler için emek harcayanlar bizlerin arkadaşıdır... Gemibaşı'nın mutfağından
Hayvan dostlar da edinebilirsiniz. Mesela Bobo -ya da Cano-
Dönmek de hoş bir durum değil. Hele aileyle gelip dönmek çok zor. Dağılan aileler oluyor maalesef. Çocuk burada okula başlamışsa şehirde bocalıyor. Oradaki düzen bozulup buralara geldikten sonra tekrar orada düzen kurmak zor. Tek başına yaşayanlar için daha kolay tabii ama çiftler için gerçekten travmatik bir durum. Ardına bakmadan, nefret ederek gidenleri de biliyorum, lafım onlara değil. Ege ile uyum sağlamamış, buradaki zamanını büyük kent hayatını özlemekle geçirmiş olabilirler. Ama bence bu macerayı yaşamadan önce kendilerini bilmeleri gerekirdi. Eğer bir sorun varsa, gidilen yerde değil kendilerinde. Böyle bilmiyorduk, bu kadar tahmin etmemiştik, yaparım sanmıştım derseniz kendinizi anlamamışsınızdır. Gelip, burayı sevip, şansı yaver gitmeyenleri ise ayrı yere koyuyorum. Onlara çok üzülüyorum çünkü burayı ne kadar sevdiklerini biliyorum. Son kategorim de; Gelip, yaşayıp, buralara sövüp saymadan “Ege benim için yazlıkmış, geri dönüyorum” diyenler. Döndükten sonra Ege'ye saydıranlar da var ama onları ciddiye almıyorum zaten.

Eylül'de Gümüşlük kahvesi 
Kaptanın kadehi duruyor...
Ara sokaklara dalmanız lazım...
Pazara gitmezseniz böyle dünya tatlısı insanlarla karşılaşamazsınız mesela...
Macro'da satılan tornadan çıkmış salatalık alana acıyorum. Hıyar o değil...

Bahçendeki ağaçta bir limon çıktı diye sevinmeyeceksen bu yazıyı boşver
Gökova'nın kış halini yaşamanın tadı...


Neyse... Şehrinizi terk edecekseniz, hayatınızı değiştirecekseniz ince eleyip sık dokuyun. Ama önce kendinizi iyi tanımaya bakın. Eğer yalnız değilseniz de eşinizle, hayat arkadaşınızla durumu iyi değerlendirmeye çalışın. Mutlaka ve mutlaka bu işe ciddi zaman ayırın, gideceğiniz yerin kışını bir kaç kez görün. İlk gördüğünüzde romantik gelebilir, ikincide farklı düşünebilirsiniz.

Bugünkü yağmurlu fırtına bana bunları yazdırdı. Bayram tatili için gelip buraya yerleşsek diye düşünenlere iyi bir kış provası oldu. Şimdi hala aynı fikirdeler mi diye döndüklerinde değerlendirirler herhalde.

Bir kaç gün Kalymnos ve Leros'ta olmayı planlıyorum. Dönüşte biraz ada fotoğrafı, uzo, meze ve karşıki Ege kıyılarını anlatırım.

İyi bayramlar dilerim. 



5 Eylül 2015 Cumartesi

Kısa bir Datça kaçamağı.

Ağustos ayı burada sıcak, boğucu, kalabalık ve gürültülü geçiyor. Zaman geçtikçe anladım ki Ağustos Bodrum’da yaşayanlar için en tatsız ay. Genellikle yıllık izinlerin bu ay alınıyor olmasıyla kalabalık artıyor. Bir kaç yıldır ramazanın sonrasına denk geldiği için de bir anda herkes tatile çıkıyor olmalı ki yoğunluk zirve yapıyor. Trafik başlıyor. Kışın on dakikada gittiğimiz mesafeler yarım saate çıkıyor. Günlük hayatta araba yerine bisiklet kullanıyorum ama aşırı sıcak Ağustos günlerinde arada sırada işe arabayla gider gelirdim. Bu yıl ne olursa olsun dedim cumaları hariç arabayı yerinden oynatmadım (Cuma günleri buranın pazarının kurulduğu gündür ve yükümü arabayla taşıyorum).

Bu aşırı yoğunluktan Twitter’da şikayet etmiş, Eylül’ü dört gözle bekliyorum demiştim. Çünkü Eylül’de tatilcilerin büyük kısmı tatillerini bitiriyor ve burası biraz sakinliyor. Bunun üzerine birisi “Siz nerelisiniz?” diye sordu. Beni epeydir takip ettiğini farkındaydım, amacı aklı sıra “İstanbulluyum” dedirtip “Bak gördünüz mü siz de Bodrumlu değilsiniz, sonradan gelmişsiniz ne şikayet ediyorsunuz” deyip tartışmaya çekecek. Bu tarz tuzak sorular soranın zeka düzeyini göstermekten başka işe yaramıyor. Benim İstanbul’da doğduğum, sonradan Bodrumlu olduğum gizli saklı değil. Bu blogda, Twitter ve Instagram’daki hesaplarımın girişinde bu yazıyor zaten. Ama şikayet etmem çok doğal çünkü burayı sevdiğim ortamında yaşarken bir iki ay bu ortamın değişmesinden memnun olmuyorum. Bunda kızacak, alınacak bir şey yok. Tatilci olduğu belli olan bu kişi de muhtemelen İstanbul’da okullar kapandığında “oh” diyordur. Aynen bizim okullar açılınca “oh” dediğimiz gibi.

Dünyanın hiç bir yerine gitmek, beni Gökova'da gezinmek kadar heyecanlandırmıyor. Buraya yerleşmeden önce her yıl bir iki kere yurt dışına çıkarken, yedi yılda bir kere çıktım. Onun yerine oniki ay Gökova ve Ege coğrafyasını karış karış gezmeyi tercih ettim. Buranın bi sihiri var. Dünyanın ilk ve en büyük gezgini Herodot'un Bodrumlu olduğunu biliyor muydunuz? Halikarnas Balıkçısı'nın burada ortaya çıkması bir rastlantı olabilir mi?


İşte Ağustos’un çok bunalttığı geçen hafa aniden karar verip cuma sabahı feribota atladığım gibi Datça’ya geçtim. Cuma gününü Palamutbükü’nde Mavi-Beyaz otelin sahilinde geçirdikten sonra Datça merkezine geçtim. Her zamanki gibi Kumluk Otel’e yerleştim, siesta sonrası kısa bir yürüyüş yapıp dostum Fevzi’nin mekanına gittim. 

Palamutbükü'nün muhteşem denizi. Lensini on kulaçta düşürsen bulursun dedikleri kadar berrak...

Mavi-Beyaz otel

Palamutbükü'nden Ovabükü'ne doğru. İkinci burunun arkasıysa Hayıtbükü
Dolunaya denk geldim



Fevzi’yi bu blogu izleyenler artık çok iyi biliyor. Benim Datça’daki lezzet istasyonum. Yılda -kış dahil- sekiz on kez gidiyorum. Fevzi sağ olsun, kışın kapalı olan mekanını geliyorum diye açıyor, bazen ikimiz, bazen dostların da eşliğiyle uzun rakı sohbetleri yapıyoruz. Ben Fevzi’yi yazdıkça bazıları “orası çok pahalı, çok kazıkçı” gibi laflar ediyor. Bu konuda ne düşündüğümü yazayım artık, böylece toplu bir cevap vermiş olayım. Bu gibi konularda bir mekanın fiyatının neye göre değerlendirdiğiniz, ölçü kriterinizin ne olduğu çok önemli. Eğer ödenen para karşılığında ne kadar doyulduğum önemli deniyorsa o zaman bunu söyleyenler için ideal yemek ekmek arası peynir veya pide olabilir. Hem doyurur hem ucuzdur. Ama bir mekanı sadece bununla değerlendiremezsiniz. Lezzet, mekanın ortamı, servis, yediklerinizin çeşitliliği, ilginçliği, nadir bulunan yemekler oluşu gibi başka unsurları da eklemek gerek. Komşu iki mekandan birinde köfte birinde karides, ahtapot yerseniz yine biri ucuz biri pahalı kalır. Deniz mahsulünün kilosu ile kıyma aynı olabilir mi? O yüzden bilinçsizce edilen “İki ot, biraz deniz mahsulü yedik, biraz rakı içtik dünya para verdik” lafı yanlış.


Fevzi'nin mekanı


Kendi yaptığı kopanasti, wasabi, çok acı hardal ve sıcak sıcak gelen ince mısır ekmeği benim için mükemmel bir giriş
Ot deyip geçmemek lazım. O otlar uygun aylarda Datça’nın dağlarından toplanıyor, kış boyu ayıklanıyor, saklanmak üzere paketleniyor falan. Misal, evi dışında sadece haydari ile kebap yemiş, şevketi bostanı bilmeyen biri, şevketi bostana ödediği parayı çok bulabilir. Çünkü onun nasıl zahmetle toplandığını, ayıklandığını bilemez. Uzun lafın kısası, Fevzi’nin mekanı özel bir mekan. Damak tadına düşkün, Ege lezzetlerine meraklı olanlar için bulunmaz hazine. Salyangozdan deniz şakayığına kadar adı pek duyulmamış tatlar için gidiliyor. Bizim için yemek demek karnımızı doyurmak, başka merakımız, beklentimiz yok diyenler içinse pahalı bir mekan. Bu nedenle “orası pahalı” diyenler hangi kritere göre değerlendirdiğini gözden geçirmeli. Benzeri otları, kurutulmuş kalamarı, deniz şakayığını, istifloyu, papatyayı, tilkişeni ve daha onlarca Ege tadını daha makul fiyata yiyoruz, orası pahalı denirse ricam daha ucuz olan orası neresiyse bize de bildirmeleri.


Yaz bitince, Fevzi'de çalışan üniversiteli ekip okullarına dönüyor. Tuğba'nın da son hafta sonuydu, vedalaştık
Fevzi ile...
Rakı sofrası arkadaşım
Cuma akşamı Fevzi ile epey güldük, yedik içtik, geceyi çok uzatmadan bitirdik. Ertesi sabah erkence kalkıp bu kez Mesudiye’ye gittim, orada sevdiğim mezeleri yiyip denize girdim ve akşam 17:30 feribotuyla Bodrum’a döndüm. Datça nispeten sakindi. Feribottan iner inmez Bodrum gözüme çok kalabalık göründü. İki günlük sakinlik bile iyi gelmiş. Neyse artık şunun şurasında fazla bir zaman kalmadı, on beş güne kadar burası da sakinleşecek. Sonra bir bayram akını olacak, o zaman da ya deniz üstüne kaçmalı ya dağlara vurmalı…

Mesudiye



Mesudiye 
Ercan Usta'nın bal kabağı kızartması, kaya koruğu ve taze börülcesi
Gün biterken Bodrum'a vardım

Yavaş yavaş yazı bitiriyoruz. İstanbul’da yaşarken kendimi yaz insanı olarak tanımlardım. Bodrum’da yaşamaya başladıktan sonra “sarıyaz” insanıyım diyorum. Az kaldı... Bir buçuk ay sonra sarıyaz başlıyor. Benim zamanım.