19 Kasım 2015 Perşembe

Girida'da balık yemek için Fethiye'ye...

Bu yıl Fethiye’yi ihmal ettim. Geçtiğimiz yıllarda her iki üç ayda bir giderken bu yıl hiç gitmediğimi fark ettim. Datça seferlerim artıp, Kalimnos seferlerim de eklenince Fethiye’ye eskisi kadar sık gidemedim. Fethiye’yi çok severim. Sadece yazın gitmekten çekiniyorum, malum hem kalabalık hem çok sıcak. Ve de nemli havası boğucu oluyor. Faralya taraflarındaki bazı tesislerde kalmak ve şehre hiç inmemek bir çözüm, ki geçmişte bir kaç yıl bunu yapmıştım. Ama bu yazın aşırı sıcakları yüzünden Bodrum’da bile nefes almakta zorlanırken Faralya’ya gitmeyi aklımdan bile geçirmedim. Bir de şu var ki, bazı yerler oradaki arkadaşlarla, dostlarla değer kazanıyor. Mesela bizim Can. Faralya’daki Beyaz Yunus’ta çalıştığı yıllarda yazları giderdim. Oradan ayrıldıktan sonra tesis el değiştirdi, gitmez oldum. Can’ın tanıştırdığı Taner var mesela. Girida balık restoranını işleten aileden. Beşbuçuk yıl önce Girida’yı açtıklarında gitmiş, çok beğenmiş ertesi gece yine gitmiştik. Sonraki yıllarda da en az iki üç kez balık yemeye gittim. Her gidişimde restoranın gelişimini, menüye yeni mezelerin katılmasını izledim. İşte bu sefer de gideyim, Taner’in Girida’sında rakı içip, mezelerini tadayım dedim ve geçen hafta cumartesi sabahı yola çıktım.

Artık klasik olan görüntüyle başlayayım
Bu sefer Milas'a gidip, Milas'tan Kemerköy üzerinden Ören'e indim. Ören yine sakin ve huzurlu bir şekilde karşıladı

Kahve içtiğim mekanın sahibesi, bahçeden mandalina koparıp ikram etti
Ören'in sakinliği ve verdiği huzur duygusu başka türlü. Daha sık gideceğim
Eski yazıları okuyanlar bilir, arabayla seyahat etmeyi çok seviyorum. Özellikle güney Ege’de gezinmenin verdiği haz çok farklı. Çünkü yollar güzel, yolda giderken gördüğün coğrafya hepsinden güzel. Kuzey Ege taraflarında benzer güzellikte manzara daha az yerde var. Ama güneyde Bodrum’dan çıkıp Fethiye’ye varana kadar her kilometre farklı güzellikte. Yaşadığımız Ekim ve yaşamakta olduğumuz Kasım aylarında hava olağanüstü. Sarıyaz diyoruz ama bu kadar uzununu yaşamamıştım. Normal olarak Ekim sonu ile Kasım ayının ilk yarısında olur, öncesi ve sonrasında hava serinler, yağış olurdu. Bu yıl ise hala rahatlıkla denize giriliyor ve şu anda dışarıda güneşte bir tişörtle terleyebilirsiniz. Bu havalarda bu coğrafyada araba kullanmaya özellikle bayılıyorum. Yunan müzikleri dinleyerek, az bilinen, az kullanılan, virajlı ve dar Gökova yolundan Akyaka’ya giderken bazen kekik, bazen zeytin kokuları dolar arabaya. Akyaka’ya yaklaştıkça ormanlar başlar, çamlar denizle buluşurcasına sahile doğru eğilir. Buralardan geçerken bütün camları açar, çam ve iyot kokusunu içime çekerim. Her geçişimde başka bir detaya takılırım, önceden görmediğim şeyleri fark ederim. Bazen durur Gökova’yı seyre dalarım. Hele bu mevsimde kimseler yokken buralar mükemmeldir. Ege’de her seyahat yeni bir serüvendir aslında. Aynı yerden geçtiğini sanırsın ama her mevsim ışığı farklıdır, duygusu başkadır.

Akbük
Akyaka'ya gelirken arabaya iyot ve çam kokuları dolar
En sevdiğim kavşak. Sağa da dönsen, doğru da gitsen her yer mükemmel

Cumartesi bu Gökova yolundan Akyaka’ya varıp, Köyceğiz’e devam ettim. Köyceğiz’in çok farklı bir atmosferi var. Hep diyorum, zaman durmuş gibi geliyor. Gölün durgunluğunun etkisi midir bilmem bana bu duyguyu veriyor. Belki de gördüğüm maviliğin bir deniz değil, içine kapanmış bir göl olmasıdır bu duyguyu veren. Arabayı yol kenarında portakal, turunç ağaçlarının altına bırakabildiğin kaç yer var ki? Göl kıyısında oturup sessizlikte kahve içmek iyi gelir, dinlendirir.

Köyceğiz çarşısı
Köyceğiz çarşısı
Bu sefer göl biraz dalgalıydı
Köyceğiz’de mola verdikten sonra direkt Fethiye’ye devam ettim. Artık hava erken kararıyor, manzaraları kaçırmak istemedim. Her zaman kaldığım Yacht Boutique Hotel’e varıp odama yerleştim. Biraz dinlendikten sonra yürüyerek Girida’ya yollandım. Otel ile Girida arası 3 km civarı olmalı. Fethiye’nin yolları ve kasabanın konumu yürüyüş ve bisiklet için ideal. Bisiklet için ayrı yol var. Spor amaçlı yürümek isteyenler için bisiklet yoluna paralel tartan malzemeyle kaplı yürüyüş ve koşu yolu var. Eğer canınız deniz kıyısından daha sakin yürümek istiyorsa çok geniş rıhtım var oradan yürüyorsunuz. Kaldığım otel marinada. Girida ise daha yeni yapılan mahallelere, Çalış bölgesine doğru. Bu yol boyunca parklar ve sahilde çok iyi yapılmış kafeler, restoranlar bulunuyor. Bildiğim kadarıyla bunların hepsi belediyeden kiralanmış. Fethiye belediyesi çok iyi çalışıyor. İçinde yaşamadığım için çok detaylı bilmiyorum, benimki yılda birkaç kez gelen birinin gözlemi. Ama alt yapı sorununu çoktan çözmüş olduğunu biliyorum. Üst yapıda da biraz önce dediğim gibi uygar bir şehirde bulunması gereken bisiklet, yürüyüş yolu gibi hizmetler de hallolmuş. Yollar geniş ve Fethiye sahili ferahlık hissi veriyor. Gördüğüm kadarıyla iki sorun var. Biri körfezin kirliliği, diğeri kışın hava kirliliği. Körfezin dibinin çamurlu, killi jeolojik yapısından da kaynaklı bir kirlilik olduğunu duymuştum. Diğeri ise şehirde kömür yakılmasından kaynaklanıyor. Bu konuda Bodrum çok başarılı çünkü bizde kömür yakmak yasak. Fethiye de Bodrum gibi etrafı dağlarla çevrili ve çukurda. Dolayısıyla kışın bacalardan çıkan duman asılı kalıyor ve hava kalitesini –özellikle iç kesimlerde- çok bozuyor. Bu çok ciddi bir sağlık sorunu aslında.

Bu coğrafyanın en güzel koylarından çoğu Fethiye çevresinde. Göcek ile Fethiye arasındaki koylara haritadan bir bakarsanız siz de koy zenginliğini göreceksiniz. Akdeniz’in mükemmel doğası Fethiye civarına torpil geçmiş. Güneye indikçe, Gemiler koyundan sonra Ölüdeniz geliyor, sonra Faralya bölgesi başlıyor. Faralya’daki Kelebekler vadisi, Kabak gibi bir iki koy dışında sahil düz, kayalık ve dağlar direkt denize iniyor. Bu bölgeden sonra Patara’ya kadar sahil yok sayılır. Ondan sonrası da –Kaş hariç- genellikle düz bir kıyı şeridi. Fethiye’nin, Marmaris’in, Gökova’nın koyları o bölgelerde yok. O yüzden de, bana göre pek cazip değil.

Fethiye kordun boyunun gece hali
Artık pek kullanılmayan yoldan Kayaköy'e giderken ardımda bıraktığım Fethiye


Fethiye’de ev fiyatlarına bakıp fikir sahibi olayım dedim. Kabaca şunu söyleyebilirim, evler ve kiralar Bodrum’un yarısı kadar. Bu fark şaşırtıcı değil aslında, Bodrum gereksiz bir şekilde pahallandı. Çünkü göç aldı. Ama konut kalitesi yerlerde sürünüyor. Asla istenen fiyatları da hakketmeyen yerlerden söz ediyorum. Fethiye’de yeni bitmiş havuzlu bir villanın kirasının Bodrum merkezinde sokak arasındaki eski bir evle aynı olduğunu söylemem yeterlidir sanırım. Ve tabii çarşı pazar fiyatları da çok daha makul. Hem kendi topraklarında mahsul var hem Türkiye’nin sebze, meyve deposu Antalya burunlarının dibi sayılır. Fethiye’nin domatesi dediler mi bende akan sular durur. Eh deniz de var ve balık bol. Yaylaları var, hayvancılık yapılıyor. Fethiye sınırlarını kapatıp ayrı devlet olsa kimseye muhtaç olmadan yaşar. Şaka bir yana, Fethiye harika bir yer. Tek sorunu yazın sıcağı ve nemi. Ama yine de bir Antalya kadar değil, onu da belirteyim.

Yürüye yürüye Girida’ya vardım. Taner ile vitrinden mezelerimi seçtim. Tek başıma masama oturdum. Biraz sonra Taner babasının orada olduğunu tanıştırmak istediğini söyledi. Ben de beraber içelim dedim ve saatler süren sohbetimiz böyle başladı. Minan Bey Fethiyeli. Daha doğrusu Kayaköylüymüş. Şimdi merkezde yaşıyor ama orada çok dostu olduğundan sebze meyve almaya arkadaşlarının tarlalarına gidiyormuş. Gençliğinde sünger avcısıymış. Akdeniz’in dibini karış karış biliyor. O yıllarda arada Bodrum’a da gelirmiş, anlattı. Ama daha çok Fethiye'nin güneyine gidermiş. Iki kere vurgun yemiş, köşeden dönmüş. Derken balık işine girmiş. Şimdi de iki oğluyla beraber Girida’da. Taner’in abisi ise aşçı. O lezzetli mezeleri o hazırlıyormuş. Anneleri de bir patlıcan turşusu yapmıştı ki mükemmeldi. Yani Girida tam aile işletmesi. Minan Bey ile oradan buradan sohbetimizi yaparken rakıları da içtik. Minan Bey her akşam iki duble içerim dedi. Ama ben üç saydım. Neyse bu aramızda kalsın. Sigara içiyormuş fakat çok değil dedi. Dedim ki saatlerdir masadayız hiç dışarı çıkıp içmediniz. Sizin gibi bir dost kazandım, sigara için masadan kalkıp zaman kaybetmeye değer mi? dedi. Bu coğrafyada böyle insanlarla karşılaşmak insanın içinde umut yeşertiyor. Ege insanı çok başka.

Teknede balık-ekmek işinin çok ilerlediği Fethiye'den
Girida'nın meze dolabından bir bölüm
Ve Girida'daki balıklar...
Minan Bey bence tam bir gurme. Kendisi için getirttiği lakerda ve kelle peynirinden tattırdı, gurmeliğine karar verdim. Peyniri Antalya Korkuteli’ndeki bir mandıradan, lakerdayı ise Bandırma’daki bir balıkçıdan getirtiyormuş. Taner İtalya’ya gittiğinde çeşit çeşit parmesanlar getirtmiş ama ı-ıh diyor, bu kelle peyniri başka. Valla ben de bu fikrine katıldım. Lakerdayı ise ağzınıza attığınızda dilinizle damağınız arasında eriyip gidiyordu. Yani o akşam hem güzel sohbet ettim, hem ben Minan Bey’den yeni şeyler öğrendim, hem çok lezzetli mezeler yedim. Makul bir saatte de kalktık. Taner’in arabayla bırakayım demesine rağmen hem yemek üstüne sağlıklı olduğu için, hem de Fethiye sahilinin (kordon da deniyor) gece halini göreyim diye otele yine yürüyerek döndüm.

Minan Bey ve Taner ile
Ertesi sabah otelin terasında, kış güneşi ensemden ısıtırken kahvaltı yapıp, artık pek kullanılmayan eski Ölüdeniz yolundan Kayaköy’e vardım. Şu sıralar okumakta olduğum, Louis de Bernieres’in Kanatsız Kuşlar romanı burada geçiyor. Bu romanı okumamı öneren ise yazın Kalimnos’ta tanıştığım bir Avusturalyalıydı. Nereden nereye…

Kayaköy’de kahve içip biraz yürüdükten sonra Gemiler koyuna devam ettim. Neden mayomu almadım diye kendime kızdığım an sahile oturduğum andı. Geçen yıl aynı tarihte gittiğimizde derme çatma kahvede elektrik yoktu. Dolayısıyla kahve de yoktu çünkü ocak elektrikliymiş. Patron nerede diye sorduğumuzda o da yok dedilerdi. Yokluklar beldesi Gemiler’de bu sefer her şey vardı. Hava daha iyi olduğundan piknikçiler gelmiş. Koya girişte 15 TL kesiyorlar. Bir kahve için bu parayı vermem, yarım saat sonra çıkacağım, dönüyorum o halde dedim, bekçi tamam abi geç dedi. Kahve de vardı, personel de, patron da. Şezlong 15 lira tabelası da vardı.

Gemiler’den Faralya’ya bakmayı seviyorum. Oraları artık ezberlediğimden biraz sonra varacağım yolu, durup etrafı seyredeceğim tepeyi kesiyordum. Kahve bitince kalktım, Ölüdeniz üzerinden Faralya bölgesini tavaf ettim. O yolda gezinmek, durup sessizliği dinlemek, uçsuz bucaksız Akdeniz’I seyre dalmak ruhuma iyi geliyor.

Otelin terasında enseden kış güneşi ısıtırken
Kayaköy'ün aşağısındaki verimli tarlalar
Gemiler koyundan Faralya'ya doğru bakarken. Sağ uçtaki burun ile bir önceki burun arası Kabak koyunun da bulunduğu Faralya bölgesi
Gemiler koyu

Kayaköy
Bu sefer Faralya yolundan Gemiler tarafına bakarken
Faralya’dan sonra artık dönme zamanıdır deyip yola koyuldum. Öğle yemeğimi Göcek’te yedim. Bu sefer Göcek çok daha güzel gözüktü gözüme. Bu da havanın etkisinden olmalı. Sahilde kısa bir yürüyüşten sonra rotayı Bodrum’a çevirdim. Dönüşte ana yolu izledim, yani Akyaka’dan sonra Muğla-Yatağan-Milas yolunu kullandım. Yollar bu mevsim ara gazı ile çalışan Doğan görünümlü Şahin marka arabalara kaldığından trafik sakindi. İyi bir yolculuktan sonra hava karardığında eve vardım.

Göcek sakinliği
Böylece cumartesi sabahı çıkıp, pazar akşamı döndüğüm güzel bir hafta sonu geçirdim. Doya doya Ege’yi, Akdeniz'i seyrettim. Lezzetli yemekler, mezeler yedim. Buraları çok sevdiğim için, hafta sonu balık yemek, rakı içmek için 550 km yol yapmak bana hiç zor gelmiyor. İstanbul trafiğinde bir yakadan karşı yakaya, köprüden gidip gelme süresinde Fethiye’ye gittiğimi düşünürsek. Hem de keyifle, trafik sıkıntısı olmadan.

Yıl bitmeden Fethiye’ye gitmek iyi geldi. Havalar izin verdikçe buralarda turlamayı istiyorum. Aklımda Datça da var Foça da. Bir ara Nisiros’a kaçabilir miyim diye araştıracağım.


Ege’den güneşli günler gönderiyorum.


8 Kasım 2015 Pazar

Yaz nasıl geçti?

Bodrum’a göç edeli beri hayatımda değişen en önemli şeyi “sadeleşme” diye tarif edebilirim. Bu hayatımın tamamını etkileyen çok temel bir durum. Yaşantımda, tüketimimde, yediğimde, içtiğimde… Dostlarımda, çevremde… Yani hayatımın tümüne dair bir sadeleşmeden söz ediyorum. İstanbul’daki hayatımda olmayan bir sadeleşme içindeyim. Yaşadığım coğrafya, buradaki hayat tarzı bunu yaptırıyor ve daha bitmediğini hissediyorum. Ilk yılları ön arınma olarak nitelendiriyorum. Sonra sadeleşme başladı. Bodrum’un geldiğim yıllara göre kalabalıklaşması, gelen kitlenin İstanbul’u buraya taşımaya çalışmasının bu kadar canımı sıkmasının nedeni bu sadeliğa aykırı tavırlar, tarzlar barındırması. O yüzdendir ki kendimi eskisi kadar burada kalacakmışım gibi görmemeye başladım. Bir bocalama içine girdiğimi söyleyebilirim. Burayı çok seviyorum ama burası benim sevdiğim halden hızla uzaklaşmaya, değişmeye başladı. Biraz daha bekleyip sonra kararımı vereceğim.

Sadeleşmek peşinden ‘azalma’yı getirir. Daha az giysiyle, daha az eşyayla yaşamak bunun bir sonucu. Şimdi artık burada mevsimleri de azalttım. Mayıs ile Ekim sonu arası yaz, Kasım ile Nisan sonu arasına kış diyorum. Aradaki baharları, sarıyazı, güzü atlıyorum. Çünkü buradaki yaşantım iki mevsime göre şekilleniyor. Kış döneminde daha çok evdeyim, yaz döneminde dışarıdayım. Bu iki olgu o dönemdeki yaşantımın tamamını etkiliyor. Hareketlerim, yediğim, içtiğim, sosyalleşmem, kitap okumam, seçtiğim müzikleri dinlemem hep bu iki mevsime göre değişiyor. O zaman dedim ki aradakileri mevsimleri de yaza ve kışa ekliyeyim olsun bitsin.

Hal böyle olunca “bu yaz nasıl geçti?” diye kendime sorayım dedim. Fotoğrafları ve notlarımı açtım. Bu yazının malzemesi çıktı. Böyle geçmiş işte. Fotoğrafların altına notlarımı yazarak devam edeyim.

Mayıs

Mayıs ayının ilk haftası Çökertme'ye gitmiştik. Bir tür yaza merhaba olmuştu.
Ayın ikinci yarısı Ovabükü'ndeydim
Bahçeyi yaza hazırlayıp açılışı yaptığım akşamın fotoğrafı
Hayıtbükü
Ovabükü'nde şahane bir hava vardı
Datça gezilerimin değişmez ritüeli Fevzi dostumda yediğimiz Ege otları ve saatlerce sohbet edip içtiğimiz rakılar...
Günler uzamaya başlamış ki ofis çıkışı hava kararmadan Ali Cengiz'e oturup çay içmişim
Fevzi'nin mekanında Gülüşan ve Fevzi ile
Bir Zazu sohbetinde Ahmet Kurşuncu veHakan Girgin ile
Mahmut Kaptan rahatsızlığını atlatmıştı ve Mayıs ayında Zazu'da ilk kez bir araya gelmiştik
Nejat, Fiona, Hakan ile Hanende Mey'deyiz. Tabii mekan sahibi Osman da...
Bir İstanbul akşamı, Kuruçeşme Marina'dayım. İstanbul'un en sevdiğim yeri yıllarca oturduğum boğaziçi ve deniz dibi meyhaneleri...
Haziran

Sabahları yüzmeye başladığım günler. Ofiste flama niyetine kurusun diye astığım peştemal ve makam bisikletim. Bütün yaz sabahlara bu iki malzemeyle başladım
Haziran ayında Gökova'nın Bodrum'a yakın tarafında dört günlük bir mavi yolculuk yaptık

Yolculuğun sonunda Bodrum'a girerken. Barbaros kaptan, Ahmet, Gülüşan ve kardeşim Sena ile
Gökova'nın paha biçilmez sularında kulaç atmanın tadı...
Her çarşamba Bodrum'a gelen ClubMed gemisinin ilk gelişi
Haziran ayında Hasan'ın Yeri'ne gitmeye başlamıştık. Ancak bu yaz orası da çok kalabalık oldu ve tadı kaçtı
Selçuk ve Simten'in evinde akşam yemeğindeyken. Havva, Ahmet, Gülüşan ve Selçuk ile

Cumaların değişmezi, Bodrum pazarı alışverişimden
Bahçede uzun hafta sonu kahvaltılarından 
Haziran ayında bir anda Suriyeli ve Pakistan/Afganistan/Bangladeş bölgelerinden kaçak göçmenler gelmeye başladı. Yaz boyu dramlarına şahit olduk 
Çetenin Hasan Motel anlarından
Haziran ayında Turunç'taki arkadaşımız Alp gelmişti. Hasan Motel henüz kalabalıklaşmadan gitmiştik
Temmuz

Temmuz ayında iki günlük Söğüt ve Selimiye turu yapmıştım. Selimiye'deki olumsuz değişime bir örnek olsun diye bu fotoğrafı buraya alıyorum. Bunun yanına Migros ve Macro da açılmış. Küçücük bir köyün içine açtıkları marketin alnına çaktıkları logo boyunun görgüsüzlüğü inanılır gibi değil.
Temmuz ayında bir kere daha Çökertme'ye gittik
Bir Çökertme akşamından

Temmuz ayında Bodrum iyice yükünü almaya başlamıştı. Bu yaz ramazanın bitiminden sonra aniden çok kalabalık oldu. Hava da her zamankinden daha sıcak ve nemliydi. Yaz zor geçti, kalabalığı ve nemiyle bunalttı.
Zaman yaratıp anneme, Turgutreis'e ziyarete gittim
Mahmut Kaptan'ın doğum gününü Zazu'da kutladık
Temmuz ayında Datça'ya giderken bu sefer Gökova yolunu kullanmıştım.
Bir gece Ovabükü'nde Poyraz'da kaldım
Datça'da ikinci gece tabii ki merkeze geçtim ve Fevzi'de bir akşam yedik, sohbet ettik
Fevzi ile gündüz Datça tepelerine tırmandık, gidilmemiş yerlere gittik
Söğüt çok güzeldi... 

Söğüt'te Denizkızı'nda istiridye vardı. Mükemmeldi

Annem ile rakı sohbetinden
Ağustos

Ağustos ayında da feribotla Datça'ya geçmişim.
Palamutbükü'nde Mavi Otel
Fevzi'de...
Fevzi ile rakı sohbetinden...
Ağustos ayında Alaçatı ve Karaburun'a giderken yolda yine Ortaklar'a girip Kalyon'da çöp şiş yedim.
Alaçatı
Eşinin görevi nedeniyle Cibuti'de yaşayan, tam kırk yıllık arkadaşım Zeynep'i görmeye Alaçatı'ya gittim

Karaburun'u çok merak ediyordum ve bu sene gidebildim. Yolda lezzet durakları var dedilerdi, öğrenip gittim. Balıkova mesela
Karaburun'u sevdim. Ama bir gece kalabildim, sonra bir daha gidemedim. Önümüzdeki yıl en az iki gece kalmaya gitmek isterim




Bu yaz sabahları denize girdiğim mekana Bobo gelmeye başladı. Özgür ruhlu, deniz aşığı, şahane bir dost
Bir Hanende Mey akşamında Osman, Pınar, Merve ve Osman'ın validesi ile

Giritli Teyze'de bir akşam rakısı. Pınar, Ahmet, Havva, Hakan ve Osman ile
Coka ve Hülya ile Gemibaşı yapmışız
Eylül
Eylül başında Ovabükü'ne gitmiştim. Poyraz'ın Ercan Usta'sının ahtapot ızgarası çok iyidir, her gidişimde tadarım

Otuzbeş yılık arkadaşım Uğurcan bir projesi için Bodrum'a geldi, fotoğrafları çekti ve kalmadan döndü. 
Annem ve kardeşim Sena ile Turgutreis marinasında bir akşam yemeğinde
Derya gelmişti, o akşam hep birlikteydik
Bu yaz Gümüşlük Limon'a sadece bir kez gidebildim. Çok hareketli ve bir o kadar da kalabalık bir yaz geçti. Ne olduğunu anlamadım
Yaz sabahlarımın özeti
Yazın bisikletimi -pardon makam bisikletimi- sıcaklara rağmen kullandım ama bir iki keresinde gerçekten pişman oldum
Yine otuzbeş yıllık arkadaşım, İstanbul çetesinden Yıldırım ile Semin gelmişlerdi, Yalıkavak'taki eski Sait'in yerine, yani Eski Yer'e gittik. Havva, Simten, Selçuk ve Ahmet ile birlikteydik
Bir Datça akşamı daha... Fevzi'de
Fevzi ile...
Ve bir gün hiç durmadan yağdı, geceye doğru hızını artırdı. Akşamına Bodrum sel felaketi yaşadı. Ertesi gün ortalık çok kötüydü
Üç gün boyunca yağmur vardı. Tam bayram arifesiydi
Selden kalanlar
Güneş çıktı diye sevindik, yürüyüşe çıktık ve yine ıslandık.

Kalymnos ve Leros'a gideceğim günün öncesinde çeteyle Gemibaşı'ndaydık. Hilal, Selçuk, Çisem, Simten ve Aytül ile
Yedi yılın sonunda vize işlemlerine başladım ve ilk durak Kalymnos oldu. Sonra o kadar sevdim ki birbuçuk ayda üç defa gittim
Kalymnos'ta Massouri bölgesi
Barbayanni ile tanıştık ve iyi anlaştık




Leros'ta, bir değirmenden otele çevrilmiş mekanda kaldım. Oda o kadar güzeldi ki denize inmedim, tadını çıkardım
Odadan
Odanın verandası

Leros'ta Apostolis'in meyhanesinde bir kutlamaya denk gelmem şansım oldu


Ekim

Ekim ayında artık günler kısalmaya başladı
Ailenin en büyüğü halam ve kuzenlerim Sema ile Leyla gelmişlerdi

Ekim ayı ile birlikte bulutlar belirmeye başlar ve güneş batışları harika olur

Bir gece için Söğüt'e gitmiştik. Kimsecikler yoktu. Harika bir gün geçirdik


Ahmet, Havva ve Hüseyin ile, Hüseyin'in mekanı, benim favori balık mekanlarımdan Gemibaşı'ndayız
Ekim ayıyla birlikte yavaş yavaş ortalık sakinleşmeye başladı
Ekim ayında ikinci defa Kalymnos'a gittim. Osman ile Pınar da oradaydılar, buluştuk
Telendos'ta bizden başka kimsenin olmadığı meyhanedeyiz





Derken üçüncü kez Kalymnos'a gittim

Harika hava vardı ve o pazar günü Osman, Pınar, Merve ile Çökertme'ye gittik.

Kasım

Aslında Kasım ayı başta yazdığım gibi "kış" ayı ama bu sefer bir değişiklik yapıp birkaç fotoğraf koyacağım. Çünkü Mahmut Kaptanımız normalde Ekim ayında açardı meyhaneyi. Bu yıl gecikti. Mahmut Abi açmadan bize kış başlamaz. O yüzden Kasım ayının 2'sinde açmış olmasına rağmen buraya alıyorum.
Bu sezon açılış kampanasını torunu Volga yaptı. İyi bir kış olsun...

Mahmut Kaptanlı çete akşamlarının başlamasından dolayı çok mutluyuz...
Açılış akşamı çete olarak bir aradayız.
Mahmut Kaptanlı nice kışlar, hep birlikte olmak dileğiyle...