13 Şubat 2016 Cumartesi

Bir deniz feneri hikayesi

Hayat bazen öyle oyunlar oynuyor ki, birden hiç fark etmediğiniz kişilerle, olaylarla ilgili bağlantıları birbiriyle ilişkilendiriyor, şaşırıyorsunuz. Farkındalıkların artması için rutinden sıyrılmak şart. O zaman bildiğiniz olayların arkasında bilmediğiniz, fark etmediğiniz nelerin yattığını görmeye başlıyorsunuz. Hani eskilerin”gönül gözünün açmak” dedikleri gibi bir hal aslında. Eğer gönül gözünüz açıldıysa o insanla, o duygularla ilgili farkındalığınız artıyor. Eğer sadece gönül gözünüz değil, diğer bütün gözlerinizi açıyor, duygularınızı bloke edenlerden sıyrılmaya başlıyorsanız o zaman çok daha heyecanlı bağlantıları görüyor, kendinize nasıl da anlamamışım diyebiliyorsunuz.

İtiraf edeyim ki ben hayatımda şu sıralara kadar yaşamadığım farkındalıklar yaşamaya başladım ve bunun şaşkınlığı içindeyim. Doğrusu kendimle bu kadar sert, ön yargısız, açık bir hesaplaşmam olmamıştı. Hadi bir itiraf daha; babamla olan, babamın vefatını izleyen dönemdeki hariç, hiç hesaplaşmam olmadı diyebilirim. Egosu yüksek olanlarda hesaplaşma olmaz diyebilir miyiz? Bunu da kendime soruyorum işte…


Bu süreçte konuştuğum, spiritüel yönü, becerisi çok yüksek, beni çok iyi tanıyan, bir anlamda kendine çok benzeten dostumla bu konular üzerine de lafladık. Doğrusu benim bu spiritüellik meselesine ilgim yok. Uhrevi, dini, yüce duygu, yüce bilgin gibi tanımlananlar ilgi alanımın dışında. O yüzdendir ki hiç bir din, tarikat, dernek, kulüp, loca gibi bir arada yapılan ayinlerle, güya birliktelik ruhu dedikleriyle, inanç ritüelleriyle uzak-yakın ilgim olmadı. Bundan sonra da olmaz ama insanın içine dönerek kendisine ilgi göstermesi, farkındalığını artırması konusu ilgimi çekti. Çünkü başıma geldi. Bunları konuştum. Telepati dedikleri garip bir olgu. Hissedince tuhaflaştım.

Sonra işte girişte söz ettiğim, geçmişteki olaylar, konuşmalar, insanlarla ilgili bağlantılar bir anda bulundukları yerlerden “buradayız” demeye başlıyor. Farkediyorsun.

Baştan anlatayım.

2011 yılıydı. Yoga konusunda bilgili biri “Bazı insanların hayata gelme nedenleri vardır. Onlar özeldir. Bir misyon için gelirler. Siz de öğretmek için gelmişsiniz, bir anlamda farklı bir insansınız. Bir ışığınız var, siz görmüyorsunuz ama ben görüyorum” dedi. Etkilendiğimi söyleyemem, çünkü -hani bir karikatür vardır “tam nirvanaya ulaşacağım bir gülme tutuyor” diyen Tibetli öğrenci karikatürü- işte ben de oradaki öğrenci gibiyim. Devamla “Siz bir deniz fenerisiniz. Işık tutuyorsunuz insanlara, yol gösteriyorsunuz. Geçmişte hocalık yapmışsınız, bu da onun bir sonucu. Şimdi blogunuz var, insanlara başka bir hayatın mümkün olabileceğini gösteriyorsunuz” demişti. O zaman daha blogu açalı birkaç ay olmuştu. “İleride bu blog ve twitter hesaplarınız kanalıyla çok farklı insanlar girecek hayatınıza. Kimi uzun kalacak, kimi dokunup gidecek, kimini siz hiç bilmeyeceksiniz. Kiminden etkilenecek, kimi sizin öğrettiklerinizin karşılığında size hayatınıza dair bir şey gösterecek” diye bitirdi.

Sonra yıllar geçmeye başladı. Blog kanalıyla, hiç yüz yüze gelmediğim, tanışmadığım bir dost edindim. Yazının bu bölümünde aşağıdaki linki okumanızı, yazıya sonra devam etmenizi rica ediyorum. Çünkü anlatacaklarım ile çok bağlantılı. Sadece konunun en can alıcı noktasını buraya alıyorum.
  

Müjdat Bey bana deniz fenerlerinden söz ederek, kendisi için bir deniz feneri fotoğrafı çekmemi rica ederek aslında beni o konuya yönlendirmek istemiş. Ben anlamamışım, fark etmemişim.

Derken yine zaman geçti. 2014 yılının Mayıs ayında Datça’ya gittim. Dostum Fevzi ve Serap ile Knidos’a gittik. Knidos’a kaçıncı gidişimdi bilmiyordum ama doğrusu oradaki fenere tırmanmayı göze alamamıştım. Benim Knidos Feneri dediğim, adı Deveboynu Feneri olan bu fener çok özel bir fener. Datça yarımadasının ucunda, Ege ile Akdeniz’in birbirine karıştığı noktada. Yanımıza birer şişe su alıp tırmanmaya başladık. Yarım saat tırmandıktan sonra fenerin kapısındaydım. Manzara karşısında nefesim kesildi. Heyecandan gözüm yaşardı. Yıllardır haritada bakıp gitmek istediğim Tilos, Nisiros adaları karşımdaydı. Kos elimi uzatsam değecek kadar yakındı. Ege bütün cömertliğiyle bağrını açmış, lacivert duruyordu. İki denizin birbirine karıştığını izlemek ruhumdan taştı. Bugüne kadar bu ülkede ve dünya üzerinde kaç cami, kilise, katedral, tapınak, müze, saray gezdim bilmiyorum, saymadım. Hiç biri beni Knidos Feneri kadar heyecanlandırmadı. Şimdi bakıyorum da, bu da bir işaretmiş aslında. Bir fenerin bu kadar etkilemesi tuhaf. O akşam Fevzi’de oturup rakı sohbeti yaparken fenerlerden söz ettik, Knidos’u konuştuk. Ruhuma Ege dolan gecelerden biriydi. Bende derin iz bırakmış. Şimdi yazarken o geceye gidebiliyorum, neredeyse kare kare aklımda.


Knidos fenerine tırmanırken
Sonsuzluğa açılan kapı


O akşam Knidos, Ege konuşmuştuk
Şimdi… Bu sabah uyanır uyanmaz aklıma Müjdat Bey geldi. Niye geldi bilmiyorum. Konuyla alakalı rüya mı gördüm acaba? Hiç bir fikrim yok. Sadece gözümü açar açmaz aklıma geldiklerini biliyorum. Şaşırdım. Müjdat Bey ile ilgili yazdığım yazıyı okumaya başladım ve orada bana deniz fenerleri hakkında yazdıkların görünce “ne oluyor?” dedim. Uzun süre olanları, yaşadıklarımı, geldiğim noktayı, aklımdan, kalbimden geçenleri düşündüm. Deniz fenerleri ile ilgili bir şeyler yapmam gerektiğini hissediyorum. Gezmem, fotoğraflamam, yazmam, çizmem gerek, hissediyorum. Bu konuda neler yapılmış önce onları tarayarak başlayacağım. Geçen yıl rakı ajandası maceram olmuştu. Düşünülmüş, tasarlanmış bir proje değildi. Hediye gelen ajandaya karalarken kendiliğinden çıktı. Tamamen kendim için yaptığım bir ajanda oldu. Becerebilirsem adı bende saklı olan bir yerde sergileyeceğim. Sonra da ya web sitemde veya bu blogda bir link vererek isteyenin ulaşabilmesini sağlayacağım. Deniz fenerlerinin beni nereye götüreceğini bilmiyorum. Onlara ulaşmak için yapacağım yolculuklarda nelerle, kimlerle karşılaşacağım? Nerelere gitmem gerektiğini ararken şöyle bir rota çıktı karşıma. Çanakkale/Babakale Baba Burnu feneriyle başlayıp, Antalya Gelidonya Feneri ile sona erecek. Sırayla gezemeyeceğim, yolum düştükçe ya da zaman buldukça gideceğim. Tümünü bir haftada gezecek zamanın olmayabilir. Bu rotada büyük dokuz fener var. Öncelikle söylemek istediğim şey şu, var olmaktan mutlu olduğum coğrafyadaki fenerlerle ilgileneceğim. Ben buraya ait hissediyorum kendimi. Yazdıklarım buraya ait. Çizdiklerim de öyle. Eğer yol gösteriyorsam, ışığım burada olduğu için buraya dair yol gösteriyorum. Yani diğer bölgelerdeki fenerler benim konum dışı. Hem Müjdat Bey de Ege fenerleri yazmış…

Görmek istediğim fenerler
Deniz fenerleri yolculuklarım bir anlamda iç yolculuğum da olacak. Kendimle ilgili farklılıkları, ruh halimdeki değişiklikleri fenerlerle beraber yaşayacağım galiba. Heyecanlıyım. Kendime notlar tutacağım, çizeceğim. Burada da sizlere anlatırım. Sabırsızlanıyorum.

Yollar beni bekleyecek...
Bu iç yolculuğum, deniz feneri meselesi... hepsi aynı insanın kalbime dokunması ile başlıyor. Rakı ajandası da onunla başlamıştı. Bir kere daha teşekkür ediyorum. O çok özel bir insan... Bir martı... Bu Ege görüntüsünün ruhuna iyi geleceğini biliyorum, ona gönderiyorum.

Deniz fenerleri tercih yapamazlar. Sen ışığımı gör, hey sen, sana göstermiyorum diyemezler… Demezler de. Işığa ihtiyacı olanlar görür onları. Benim şansım, ışığımı aldığını söylerken bana ayna tutan birinin karşıma çıkması olmuş. Ben aynayı da fark etmemişim. Şimdi tuttuğu aynadan bana kalanlarla bu yolculuğa çıkıyorum. Onun sayesinde...

Fenerler yolunu arayanlar için vardırlar. Hangi gemiye hangi anda nasıl yardım ettiklerini bilmeden ışıklarını çakarlar. Çoğu yalnızdır. Tek başına denizin ortasında olanları da vardır, Knidos feneri gibi, zamanında içinde aile yaşayanları da. Eğer bir fener olduysam, bugüne kadar yalnız bir deniz feneriydim. Bu iç yolculuğumun sonunda yalnız olmayan, farklı bir deniz feneri olacağımı biliyorum. O zaman ışığım daha güçlü olabilir. Kim bilir?


Bakalım hayat ne hazırlıyor?



7 yorum:

  1. Okurken gözlerim doldu Serdar Bey..Çok güzel anlatmışsınız,kaleminize sağlık..
    Umarım bu seyahat sizin için ışıklarla dolu olur.

    YanıtlaSil
  2. Yazmanın büyüsü..Yolunuz açık olsun.

    YanıtlaSil
  3. Merhaba Serdar bey.Fener seyahatleriniz ile ilgili yazılarınızı da diğer bütün yazılarınız gibi keyifle okuyacağıma inanıyorum.Şimdiden bol ışıklı iyi yolculuklar dilerim.

    YanıtlaSil
  4. merhaba serdar bey uzun zamandır yazılarınızı takip ediyorum ve benim için bir fener olduğunuz su götürmez.sayenizde mazı'yı öğrendim geçen sene, bu senenin rezervasyonu tamam. ocak ayında bodrum merkezdeydim nisan ayının başında yine ordayım 3 günde olsa mahmut kaptanda gemibaşında mezelerin tadına bakmak ankara'nın çamur çaylağından kurtulup ağaçların kokusunu almak denizciler derneğinde saatlerce oturup birşeyler okumak tek kelime ile harikaydı fener olarak ruhuma ışık tuttunuz,ve bambaşka dünyaların kapısını araladım sizinle yazılarınızın daha sık olması dileğiyle ışınız sönmesin...

    YanıtlaSil
  5. Merhaba Serdar Bey bir kamu kurumunda yöneticiyim yaşım 32. Her yazınızı büyük bir zevkle okuyorum ama fenerlerle ilgili yazınız özellikle mest etti beni. Çünkü Türkiye'deki fenerleri gezme fikri yıllardır aklımda olan -ve hatta bir kısmını gerçekleştirdiğim- bir ideal. Sinop ince burundan başladığım yolculuğum geçen yaz gittiğim Datça'da -blogunuzdan görüp cesaretlendiğim- Deveboynu fenerinde devam etti. Sıraya Karaburun'daki Sarpıncık Fenerini koydum. Size fenerleri gezme fikrinin nerden geldiği malum. Bana nerden geldiğini düşünüyorum da çocukluğumda okuduğun Jules VERNE'in “Dünyanın Ucundaki Fener “ romanından herhalde. Bir fenerde karşılaşıp manzarayı izlerken birkaç kelam etmek dileğiyle...

    YanıtlaSil
  6. Eğer bir fener olduysam, bugüne kadar yalnız bir deniz feneriydim. Bu iç yolculuğumun sonunda yalnız olmayan, farklı bir deniz feneri olacağımı biliyorum. O zaman ışığım daha güçlü olabilir. Kim bilir? ( uzun zamndır bir yazı okuyup sabah kalkıp yazıyı düşünüp bir kez daha okuyup öğlen bir daha okuyacağım diye yazıyı kapttığım olmamıştı, açılımlar, çağırışımlar ve yola çık mesajı veren kelimeler...)

    YanıtlaSil