22 Şubat 2016 Pazartesi

Ege'nin kalbinde bir balık

Bu kısa bir hikaye mi uzun bir hikaye mi bilmiyorum. Bildiğim şu; Ege’nin tam kalbine, kalbini açmış bir balığın gittiği. Gökova’nın Ege’ye açıldığı yerden güney doğuya doğru yüzüp, kalbin tam ortasındaki Akyaka’ya varan bir balık bu. Ve yüzmeye başladığı yere, Gökova’nın Ege’ye açılan ağzına, gittiği gibi dönmeyen bir balığın hikayesi. Anlatayım…


Bir önceki yazıda hayatın bazen bize oynadığı oyunlardan dem vurmuştum. Gönül gözünün açılmasından, kendi yarattığımız ve içine yerleşip bize kendi kendimizi sıkan cenderelerden söz etmiştim. Bunların aşılabilmesi için de farkındalığın artmasının şart olduğunu, onun artması için de kendi kendimizle yapmamız gerekli olan hesaplaşmalardan bahsettimdi. Bunları yapmadan, birbirine değmeden geçen balıklar gibiyiz. Yüzbinlerce balık Gökova’da bir oraya bir buraya geçip duruyor. Daha önce gördüğün ama fark etmediğin bir balığı ruhun değiştiğinde fark ediyorsun. Şaşırtıcı değil mi?

Yedi yıldır önünden geçtiğim, her mevsim fotoğrafını çektiğim ağacım. Yukarı Mazı'ya varmadan hemen önce
Bu sabah Sakar Tepe'den Köyceğiz'e doğru bakarken. Göl gümüş gibi parlıyordu
Kendimi Kızılağaç'ta baharın ortasında buldum

Şimdi baktım da, yazıyı da “Bakalım hayat ne hazırlıyor?” diye bitirmişim. Ne hazırlıyorsa güzel hazırlıyordur, olduğu gibi kabul etmek ve anı yaşamak için hazırım.

Geçtiğim süreçten kendimle yaptığım sıkı bir hesaplaşma sonunda gönül gözümün de diğer sıkışmış duygularımın da açıldığını hissediyorum. Kendi cenderemi oluşturan taşları da fark ederek çıktığım için çok rahatım. Arada hesaplaşmaları yenilemenin iyi olduğunu söylüyorlar. Doğrudur. Ben de yapacağım.

Ve bir salı sabahı –ki o gün Bodrum’a bahar da gelmişti- kendimi çok farklı duygularla uyanmış buldum. Buna şaşırdığımı itiraf edeyim. Gece yatarkenki insan ile sabah kalkan insanın bu kadar farklı duygular içinde olması, pencereyi açıp her sabah gördüğü ağaca, sokağa bile başka gözle bakması bildiğim bir şey değil. Bizi biz yapan bazı alışkanlıklarımızdan sıyrılmak kimlik bunalımı değil. Bir tür deri değiştirmek gibi. Eskiyen, sıkan deriden sıyrılmak yani.

Gökova’yı kendine hayat alanı seçmiş bir balık olmanın nimetlerini bilerek, bu hayata özen göstermek, onu iyiliklerle, güzel duygularla ve sevgiyle taçlandırmak, hayatın anlamı olmalı. Hele bunu Gökova’da yaşayan bir balıkla yaşamak herhalde müthiştir.

Garova (Mumcular/Karaova)
Akbük
Akyaka...

Rakı masasında konu Ege, Gökova ve maviyse ve doğuştan mavi ile konuşuyorsam
Hayatını burada, Ege’de ve üstelik Gökova’da -farkındalıkları yüksek- yaşayanlarla hayat üzerine konuşmak beni heyecanlandırıyor, mutlu ediyor. Nasıl desem… Sizi birbirinize bağlayan görünmez bir bağ var. Bu Ege’nin verdiği bir ruh hali. Siz Ege’nin lacivertinden bahsederken ayrıca bir tanım yapmanıza gerek kalmıyor mesela. O da o rengin ne kadar derin bir lacivert olduğunu biliyor nasıl olsa. Çam dediğinizde Gökova’da yüzmek istermiş gibi denize eğilmiş çamlardan söz ettiğimizi biliyoruz. Buralara gözü gibi bakan bir ruh ile coğrafya konusunda anlaşmak o kadar kolay ki. Sizin doğanın tahribatıyla ilgili bir derdiniz onun derdi, onun sevgiyle söz ettiği Gökova sizin mutluluğunuz oluyor.

Yedikleriniz, içtikleriniz bile size özel geliyor. Ot kavurmasından söz ettiğimde yüzünü buruşturan çok tanıdığım var. Asla eleştirmek için söylemiyorum, yemek tercihlerinden bahsediyorum. Seçtiğimiz yemekler, tüketim alışkanlığımız bizim hayata bakışımızın, hayat tarzımızın ip uçları aslında. Ve inanın yaşadığımız coğrafya da bu konuda bir kader. İki farklı coğrafyada yaşadığım için bunu rahatlıkla söylüyorum. İstanbul’daki hayatımda yediklerimden artık terk ettiklerimi yazsam her halde elli kalemi bulur. Yerine gelenler ise İstanbul’da karşılaşmadığım şeyler. Kış aylarını hiç sevmezdim. Burada sevdim. Şubat ayını iple çekiyorum çünkü tilkişen çıkıyor. Ve günün birinde karşınıza tilkişeni nereden, nasıl toplandığını anlatan Ege’li bir yürek çıkıyor kalakalıyorsunuz. Heyecandan tabii. İçinizden bir şeyler taşıyor, o sakin sakin anlatırken.

Deli Memet’I öğrendim mesela. Akyaka’nın üç gün süren rüzgarıymış. Adı ne kadar uyumlu diye düşündüm ilk duyduğumda. Çünkü o anda deli deli esiyordu Akyaka’da. Gece, hayatım boyunca unutmayacağım bir yere gidip Deli Memet’i içime çektim, Ege’nin koynunda. Eserikli olmayı severim. Ege’lilerin eserikliliğine hayranım. Bu da coğrafyanın etkisi. Ağırlıkları da. Yavaşlıkları da. Buraya geldiğim yedi yıl önceki halimle şimdiki halim arasında, fark ettikçe hoşuma giden değişimlere “mavileşmek” diyorum. Daha çok eksiğim var. İstanbullu kodlarımın bağladığını söylüyorlar. Doğru.

Mavi düşünüp mavi yaşamak zamanla öğreniliyor. Gönül gözünüz gibi tüm kalbinizi bu coğrafyaya açabilirseniz burada olmanın nasıl bir ruh hazinesine sahip olmak anlamına geldiğini fark ettiğinizde siz de mavileşiyorsunuz. Ve mavi maviyi Gökova’da buluyor aslında. Ve karşınıza doğuştan mavi bir balık çıkınca… Gökova’ya sığamıyorsun.

Rakı mesela… Ege’ye bu kadar yakışan bir içki olabilir mi? Evet buradaki kadim uygarlıkların mirası şaraptır ama o zaman rakıyi bulmak kimsenin aklına gelmemiş ki. O yüzden ben rakıyı daha çok yakıştırırım Ege’ye. Zaten mavi Ege’nin dellendiğinde, üzerindeki beyaz köpüktür rakı. Ege’nin sarhoşluğu gibidir sarhoşluğu. Ben en güzel sarhoşluklarımı Ege’de yaşadım. Bodrum’da… Datça’da… Kalymnos’ta… Ve son olarak Akyaka’da. Ne güzel bir sarhoşluktu. İçimde kalan son kırıntılar da o rakıyla beraber çıkıp gittiler. Kontrollü yaşamanın da bir sınırı var. Di mi ama?

Akyaka'da akşam
Akyakada sabah
Ben burada güneşi Kos ile Kalymnos üzerinden gönderiyorum. Akyaka’da Datça üzerinden göndermenin hissi çok başkaydı. Coğrafyanın sihiri böyle bir şey. Tutkun olduğunuz koylar, dağlar, adalar akşam ışığında farklı oyunlar oynuyor.

Hayatımda ilk kez Sakar geçidini geçerken o zaman bir Volkswagen arabam vardı. Yazın sıcağında rampaları tırmanırken arka kapağını açardım ki araba şişmesin. İşte o yıllarda çektiğim bir kareyi buraya alıyorum. Yeni Marmaris yolu henüz yok, Kral Yolu denilen okaliptüslü yoldan gidiliyordu. O zaman ne hissettiysem şimdi misliyle hissediyorum. O zaman da gördüğüm manzara karşısında büyülenmiştim. Bu sabah zirvesine çıktığım Sakar’dan aşağı bakarken yine büyülendim ve ilk gelişimi, bunları düşündüm. Bir gün buralarda gezinecek kadar yakınında yaşayacağımı bilmiyordum. Ama çok istediğimi biliyordum. Bunları yazarken içimden taşanları aktarmakta zorlanıyorum. Bu coğrafya, Bodrum, Gökova… Akyaka, Datça. Bana hayatın verdiği en güzel hediye bunlar işte. Onun için Dalaras, Parios dinlerken içim titriyor. Uzo içerken ruhum Kalymnos’a gidiyor. Ege’yi sevmek benim için ibadet gibi. Gökova ise Ege’nin tam kalbi demem boşuna değil. Ben bu coğrafyaya, bana sunduklarına, maviye, mavileşene, bana hazırladığı sürprizlere, şaşırtmalarına, rakı sofralarına, anlatılanlara, öğretilenlere… o ruha aşığım.

Seksenlerde çektiğim, Sakar Geçidi'nden Gökova'ya bakış
Bu da bu sabah çektiğim kare. Bördübet, Datça yarımadası... Knidos'un olduğu uç bile görünüyordu
Lagina... Yatağan'da. Kökleri burada olmak kim bilir ne güzel bir duygudur.
Balık döndü. Ama giderkenki balıkla aynı balık değil artık. Balığın heyecanı da başka oluyormuş.

Rüzgar olduğunu anımsıyorum…


Bakalım hayat ne hazırlıyor?



3 yorum:

  1. İki kere okudum, yine çook güzel bir anlatım ve görseller, kaleminize ve yüreğinize sağlık,..
    Mavi huzurdur...

    YanıtlaSil
  2. Her zaman yazılarınızı keyifle okuyorum.Hele şu aralar yeğenin düğünü için Bodrum'dan uzak Adana'da olunca fotoğraflar beni benden aldı.
    Serdar Bey bu ege fotoğraflarının ve hikayelerinin olduğu bir kitap mutlaka olmalı.Yeme-içme olayını bundan ayrı tutuyorum.Sevgiler,saygılar...

    YanıtlaSil
  3. Serdar bey merhaba, yine çok keyifli bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık. Yazılarınızı okurken bende şöyle bir his uyanıyor: siz sanki yıllaaaar yıllar önce zaten bir şekilde bu coğrafyadaymışsınız. Sonra Nasıl olduysa günümüzde bir şekilde İstanbul'a düşmüşsünüz. Sonra ama bilinçli ama bilinçsiz hep bu coğrafyaya geri dönmek için çalışmışsınız. Eğitiminiz neticesinde işiniz (yürütebilmeniz açısından) orada yaşamaya uygun,dostların yanısıra yalnızlıktan da keyif almak orada yaşamaya uygun. Aile desen zaten onlarda çok yakınınızda. Sanki hem siz hem Ege ruhu siz o coğrafyaya ait olduğunuz yere dönmek için çabalamışsınız. Çok da iyi etmişsiniz. Keyifli keşifler.

    YanıtlaSil