15 Temmuz 2016 Cuma

Bayram tatilinde Bodrum'dan kaçmak; İkinci durak Lipsi

Aslında görmek istediğim sıradaki ada Lipsi değildi, Patmos’du. Sonra tekrar Symi, Sakız ve Samos diye aklımda dizdiğim 3S adalarına gidecektim. Ancak bir arkadaşım Lipsi’yi anlatırken “Pek Türk yok, İtalyanlar oluyor, sessiz, sakin” diye anlatınca aklımda yer etmişti. Bayram tatili dokuz gün olunca, bir önceki yazıda anlattığım nedenlerden ötürü adalara gitmek farz oldu. Kalymnos her zaman ayrı tuttuğum –ve neyse ki bizim insanımızın pek sevmediği- bir ada olduğundan oraya gitmemek olmazdı. Peşine de Lipsi’yi takayım dedim. Bu arada Leros’a pek ısınamadığımı söylemiş miydim? Yalıkavak ve Türkbükü’ne en yakın ada olduğundan kalkık polo yakalı kesimin uğrak yeri. Zorba restoranın olduğu koya demirli yatlarından Zodiac’la sahile çıkan topuklu kadınları gördüğüm an o adadan soğumuştum. İlk gittiğim ve bir gece kaldığım akşam eğlenmiştim ama şansıma, bulunduğum mekanda adalıların nişan düğünü vardı da ondan eğlendim. Eğer öyle bir yerel eğlence olmasaydı kumsalda bulunan altı masanın beşini oluşturan Türk kesimle baş başa kalacaktım. Ne var bunda diyebilirsiniz? Şu var; yalnızdım, kafa dinlemeye gitmiştim. Dört–beş çocuk bağıra bağıra sahilde oynayıp arada ağlayıp arada da kavga edince ve aileleri sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi duruma müdahale etmeyince insanın keyfi kaçıyor. Sakin Ege kıyısında mehtapta uzo içmeyi hayal ederken anlattığım durum hoş değil. Aynı sayıda masada aynı sayıda ebeveyn ve çocuktan oluşan bizden daha batıda bir topluluk olsa çıt çıkmayacaktı. Bunu o kadar çok yaşadım ki sakin bir tatil için gideceğim yerlerde bizden bir aile olacak diye korkuyorum maalesef.

Neyse, Kalymnos’tan sabah altıda kalkan feribota bindim ve Lipsi’ye doğru yola çıktık. Feribot boştu. Koltuklara yatıp hafif uyuklayarak önce Leros’a vardık. Orada yolcu ve araç indirip yenilerini aldıktan sonra on dakika içinde Lipsi’ye hareket ettik.

Kalymnos'tan Lipsi'ye bu feribotla gittim
Feribot Lipsi limanına kapak atarken
İlk izlenim...
Lipsi’ye yanaşırken etrafı gözlemeye başladım. Bir avuç insanın feribotu karşıladığı küçücük limanı ve  kalacağım otele doğru yürürken gördüklerim doğru yere geldiğimi hissettirmişti. Otel hemen limanın bitişiğindeki mendireğin karşısındaymış zaten. Booking.com kanalıyla rezervasyonum olduğunu söylediğim orta yaş üstü kadın eline bir klasör alıp gelen fakslar arasında benim formu aramaya başladı. Adımı telaffuz etmekte zorlandığını görünce bir kağıda yazıp uzattım. Sıkıntılı ifadeyle kağıtlar arasında gezinip adımı bulamayınca klasörü yeniden baştan aramaya koyuldu. O ararken ben etrafı incelemeye başladım. Otelin resepsiyonu diyebileceğim masa aynı zamanda kafe hizmeti veren lobinin içinde öylesine bir masa. Yani kahve içen de parayı orada ödüyor. Bir kenarda ahşap tokmaklı oda anahtarları duruyor. Karton dosyada ismimi bulunca “eeella” dedi ve bana uzattı. Yıllar sonra ilk kez bilgisayarı olmayan bir otele geldiğimi fark ettim. Faks hayatımızdan çıkalı kaç yıl oldu? Bu arada beklerken oyalanayım diye kahve içer misiniz diye sordular. Sade Greek Coffee istedim. Bu Greek Coffee meselesi de şu; 1974 Kıbrıs çıkarmasına kadar adı Cafe Turko idi, o savaştan olsa oldu Greek Coffee.

Otelin bulunduğu nokta


Otelin de olduğu liman ve tekne barınağının bulunduğu koyun karşı kıyısı
İki katlı bina kaldığım oteldi
Derken odama çıktım. Geniş, ferah bir oda. Hiç bir lüksü yok ama bütün Yunan otelleri, pansiyonları gibi tertemiz. Bu konuda çok iyiler. Tesis köhnemiş olabilir ama temizdir. Şu ana kadar tek istisna Kalymnos’taki Olympic Oteli idi. Orada da karıncalarla gereksiz bir ilişki kurulmasa temiz sayılırdı. Çarşaf, yastık vb. tertemizdi, hakkını yemek istemem. Rodos, Kos gibi çok turistik olmayan diğer küçük adalarda bizdeki gibi yepyeni tesisler yok. Turizm yatırımı bizdeki kadar güçlü değil. Hatta artık son senelerde sadece mevcutla idare ediyorlar galiba. Ama bu sadece ekonomik değil, yatırım planlaması ile de ilgili. Kalymnos’ta son bir yılda adanın çehresini değiştirecek hiç bir yeni bina görmedim. Bodrum’da iki ay gitmediğim bir koya gidince şaşırıyorum, bu site, şu otel ne zaman yapıldı diye. Gözümüzün önünde Bodrum bitiyor elimizden bir şey gelmiyor. Bir zaman sonra kıyılar tamamen tesislerin olacak, derken deniz kirlenecek ve o hale geldiğinde bizler terk edeceğiz. O tesisleri yapanlar kimlere ne pazarlayacak? Yani yatırım her zaman iyi bir şey değil. Planlı olmadıktan sonra o bölgeyi katletmekten başka sonuç vermiyor. Bu blogdaki bir yazıma “Gökova’yı ancak tesis yaparak koruruz” diyen bile çıkmıştı. Adamın kafa böyle çalışıyor diyeceğim olmayacak. O da biliyor olmalı ki yapılaşma Gökova’yı bitirecek. Ama rant hırsı öne çıkınca akıl gidiyor. Koruma konusunda adalar çok başarılı. Hem doğayı koruma hem de kültürel mirası koruma anlamında söylüyorum bunu. Lipsi’de yeni yapılan evlerin mimari üslubu eski evlerden farklı değil. Kullanılan malzeme, renkler, tasarım… Eskiyle uyumlu ve adanın dokusunu bozmuyor.



Evlerin hangisi yeni hangisi eski ayırt etmek kolay değil
Yeni yapılan bir site. Bodrum'daki gibi metal küpeşte, granit cephe saçmalıkları yok



Otele yerleştikten sonra adanın neresinden denize girebileceğimi araştırdım ve hem bir lokantası hem küçük sahili olan bir koyu gözüme kestirdim. Nasıl gideceğim peki dedim? Ortada gezinen bir iki çarpık araba dışında araç göremedim. Meydanda bir taksi durağı buldum, oraya yürürken bir taksi geçiyordu, el ettim. Şoför bekle döneceğim gibi bir işaret yaptı. Gerçekten de beş dakika sonra geldi. Gideceğimiz yere varınca geriye nasıl döneceğimi sordum. Beni arar lokantadakiler gelirim dedi. Evet öyle oldu. Bu arada lokanta çok sevimliydi, orta yaşlı İtalyanlar vardı. Bir masa bizdendi ve tabii çok bağırarak konuşuyorlarda ve sonra purolar yakıldı. Tekneyle gelen takım… Derken benim siesta zamanım geldi, taksiyi çağırdılar, otele döndüm.O taksiyi iki gün içinde beş kere daha gördüm. Ondan başka iki taksi daha gördüm zaten. Beş taksi varmış galiba. Biri arızalıymış. Ada böyle bir yer. Beş taksi, sıfır toplu taşıma aracı. Neredeyse hepsi çarpık özel arabalar. Onlar da kaç tane bilmiyorum ama 30’dan fazla olacağını sanmıyorum. Adanın nüfusunu 450 olarak veriyordu okuduğum kaynaklar. Adalılar 700’e yaklaştık dediler. Karakol görmedim. Polis de yok, asker de. Bir tane resmi araç var o da sahil güvenlik aracı. Ama botları yok. Bir cip var sadece. O da feribot geldiğinde demir sürgülü çiti açıyor sonra işi bitince bürosuna gidiyor. İşi çok zor adamın.

Adadaki tek resmi araç, sahil güvenlik cipi
Kos'a gideceğim katamaran yanaşırken çımacı görev yerine gidiyor. Üzerindeki tişört Bodrum'daki Barbaros Yachting tişörtü

Bira zeytin ikilisi...

Adanın tek eczanesi ve arkada faal kilisesi
Arabaların heme hemen hepsi çarpık, ezik. Adada oto sanayi, kaportacı falan görmedim





Adalılar güleç. En azından bana öyleleri çattı. Galiba en suratsızları oteldekilerdi. Biri büyük olmak üzere on tane restoran saydım. İlk akşam nerede yiyeyim diye balkonda internetten araştırırken burnuma ızgara kokusu gelmeye başladı. Derken koku arttı ve tam karşımda birinin ahtapot ızgara hazırladığını gördüm. O akşam nerede yiyeceğim belli olmuştu. Son yılların en güzel ahtapotlarından birini orada yedim. Sahibi de işi iyi biliyordu doğrusu. Bir yudum uzo alıyor sonra ateşin başına dönüyordu. O dükkan da tipik Yunan işletmesiydi. Yani aile işletmesi. Bugüne kadar gittiğim bütün restoranların tümünde mutlaka aile bireylerinin çalıştığını gördüm.

Bunlarla göz göze gelince kulu kaldım...

Şahane ahtapotların ustası...
Ahtapotları yediğim masadan kafamı sola çevirince kaldığım odayı görüyordum







İkinci akşam gittiğim mekan. Burası da çok iyiydi. Zaten kötü bir yere denk gelmedim





Ertesi sabah fırtına çıktı ve limana sığınan teknelerin biri hariç hepsi bizim teknelerdi. Yeni gelenlerden bir teknede bulunanlar dışında diğerleri çevreye saygılıydı, gürültü yapmayan, kendi halinde, deniz kültürünü almış insanlardı. O saygısız dediklerimin ne yaptığına gelince; gece saat 03:30 civarı uyurken bağrışmalara uyandım. Gece o kadar sessiz oluyor ki çıt çıksa duyuyorsunuz. Adada herkes uykuya çekiliyor, müzik çalan mekan yok, meyhaneler de saat bire doğru kapanıyor. Sonrası mutlak sessizlik. Gecenin bir yarısı limanın olduğu küçük koyun karşısında zurna olmuş beş kişi sallana sallana ve bağıra bağıra “Geri dööön geri dönn” diye bir şarkı söylemeye çalışıyorlardı. Sallana, yürüye mendireğe ve dolayısıyla kaldığım otelin balkonunun dibine kadar yaklaştılar. Biri kadın beş kişi son derece sarhoş, bitik vaziyette saçma sapan konuşup çevreyi rahatsız ediyorlardı. Şşşşttt diye seslendim, dönüp baktılar, biraz sustular. Biri bir şey geveledi ama dili dolandığından konuşması anlaşılmıyordu. Sonra teknelerine gittiler ama giderken seslerini kestiler. Yoksa diğer teknelerden fena azar işiteceklerdi. Oraya kadar bağırıp çağıranlar teknelerin arasına girince sustular. Bakın bugüne kadar kaç gece geçirdim adalarda bilmiyorum, saymadım. Bir kere bile böyle bir olaya şahit olmadım. Orada da insanlar içiyor. Hem de gece gündüz. Orada da sarhoş oluyorlar. Ama kimse yollarda nara atmıyor, rahatsızlık vermiyor. En fazla, bulundukları mekanda şarkı söylüyorlar gece bitiyor. Bu tatilde bir daha daha şunu gördüm ki; yemek, içmek nasıl bir görgü işiyse tatil de öyle. Eğlenmeyi bilmek de bir görgü ve kültür meselesi. Neden her yerde çıkıntılık yapan bir milletiz? Niye her yerde bir şekilde görgüsüzlüğümüzü kusuyoruz? Zengini hesap kadar bahşiş bırakıp dengeleri bozar, görgüsüzlük yapar. Tekne kiralayıp tura çıkanı deniz kültüründen nasibini almamıştır, koylarda, limanda müzik çalar gürültü yapar. Bir diğeri çocuğuna sahip çıkmaz, Kalymnos’ta olduğu gibi “Ne dersem bu çocuklar bağırmaz, susarlar?” diye Yunanlı birinden size soru gelir. Arada aklı başında tatil yapan Türk aileler gördüğümde selamlaşıyorum. Oh yahu düzgün insanlar gördüm diye seviniyorum.







Ertesi gün otelin arkasında, yaklaşık üçyüz metrelik yürüme mesafesinde şahane bir koy buldum. Küçük bir koy ve zaten galiba adanın bütün koyları böyle küçük. Hepsinin denizi farklı güzellikte olmalı. Şimdilik sadece ikisinden denize girebildim. İlerleyen zamanlarda farklı koyları keşfe çıkarım.Koyların halka açık olduğunu söylememe gerek var mı? Şezlong yok. Kum isterseniz kumluk, taş isterseniz çakıllık koylar var. Ser havlunu, hasırını yat. Ada halkı da öyle yapıyor. Lipsi turistik bir ada sayılmaz. O yüzden de sakin ve huzurlu. Gelenler de bunu bilerek geliyor. Eğlence, gece hayatı bekleyen buraya niye gelsin?

Bütün adalarda olduğu gibi irili ufaklı, Hristiyanlığa dair kalıntılar, şapeller, kutsal yerleri var. Dodecanese adaları erken Hristiyanlık ve Bizans dönemine dair fazlaca kutsal yer barındırıyor. Tepelerde, kimsenin gitmediği yerlerdeki küçük kiliseciklerin sebebi bu.

Otelin arkasındaki koy


Suvlaki...


Adanın merkezindeki limanda bir de kilise var. Faal olan bir kilise, alt katında da adaya dair küçük bir müze varmış, bir sonraki gidişimde gezebilirim. Kilisenin yanından merdivenlerle adanın merkezindeki yerleşime geçiyorsunuz. Daracık sokaklar, beyaz badanalı evler, mavi kepenkler… Tipik ada lezzeti. Küçük bir kaç hediyelik eşya satan dükkan, bir iki küçük butik, bir kasap, bir banka şubesi, bir atm, bir iki manav ve market. İşte bu kadar. Fırtınadan dolayı planladıkları adalara gidemeyip gariban Lipsi’ye sığınan iki kadın, belli ki bu küçük adada sıkılmışlar. Kahve içtiğim merkezdeki kafenin önüne geldiler ve biri heyecanla yandaki dükkana girdi ve anında çıktı, yanındakine “Ayol burası kasapmış ya… Buradan ne alacağız, çık çık başka yer bulalım” dedi. Sıkılmış, karaya çıkamamış Türk kadınının alışveriş azminin ve harekatının önünde kimse duramaz. O hızla markete girip cips, bisküvi, cola falan alıp dört koca torba doldurup teknelerine gittiler. Dikkat etmedim, belki market sahibi bu hasılat bu yaz bana yeter deyip dükkanı kapatıp tatile çıkmıştır.




















Bayramda yaptığım bu ada turunu, twitter ve instagram hesaplarımda paylaşmıştım. Blogda toplu halde anlatma fırsatım oluyor. Lipsi’yi çok sevdim. Çok küçük, çok sakin, neredeyse hiç bir şey yok. Kitabını alıp, denize girip çıkıp okuyup, siesta yapmak, akşamları da lezziz deniz mahsulü yiyip uzo içmek için ideal. Başka bir şey arayanlara hiç uygun değil. Çorak bir ada. Denizi güzel, onun dışında öyle doğal güzellik, ağaç falan hayal etmeyin. Yok.

Bu yazıyı blogda yayınladıktan bir kaç saat sonra yine yola çıkıyorum. Bu sefer ilk durak gece kalmalı olarak Kos. Bu gece oradayım. Orada sevdiğim bir iki mekan var, birinde yer içerim. Yarın sabah 11:00 katamaran feribotuyla istikamet Lipsi. Siz bu yazıyı okurken ben yine orada olacağım. Twitter ve instagram’da paylaşırım.

Kos'ta beş saate yakın bir zamanım vardı. Bodrum'daki Hanende Mey'in sahibi aileden Osman ile buluşup adadaki mekanımıza gittik. Arka sokaklarda, sadece yerli halkın gittiği bir mekan. Adını yazmıyorum...




Bu kalamarı başka yerde yemedim. Şu ana kadar yediğim en iyi kalamar. Bakalım daha iyisine denk gelecek miyim?
Osman ve Kos'lu Ahmet abiyle...



Kos'u arkada bırakıp Bodrum'a dönerken
Yazılara biraz ara… Bir uygun zamanda Bodrum’a gelenler üzerine bir şeyler yazacağım. Burayı İstanbul’a çevirip, burası da İstanbul oldu diyenler üzerine. Bodrum’u seviyorum çünkü aradığım her markayı buluyorum diyenler, trafikten şikayet edip kornaya basanlar, avm’lerde kötü park ediyorlar diyenler üzerine. Buraya geleli daha bir yıl olmamışken ahkam kesenler üzerine yazayım, gözlemlerimi aktarayım istiyorum.

Bu akşam ve yarın akşam uzo kadehlerimin ilki sizlerin sağlığına, mutluluğuna kalkacak. Adalardan selamlar…


6 yorum:

  1. Serdar Bey afiyet olsun.iyi dinlenirsiniz umarım.

    YanıtlaSil
  2. ahhh Lipsi ne güzel yermiş, huzuuuur, ilk gidilecek yer olarak yazdım kenara

    YanıtlaSil
  3. Yine keyifli bir seyahat yine keyifli bir yazı. Sayenizde kendimi oradaymıș gibi hissettim. Teșekkürler. Toplumumuzun eğlence ve tatil ile ilgili düșüncelerinize %100 katılıyorum.iyi keyifler.

    YanıtlaSil
  4. Eşimle geçen temmuzda gittik bir gece kaldık,çok çok beğendik.Sizin ahtapotçuda oturup yanında minik iki tabak mezeyle birer uzo içtik.Sizden selam söyledim tanıdı mı emin değilim.Keşke geceye orada devam etseydik sonraki Pefko'da seçimlerimiz fiyaskoydu. Teşekkürler Lipsi tanıtmı için.

    YanıtlaSil
  5. Merhaba. Lipsi'yi beğendiğinize sevindim. Ahtapotçu beni hatırlamaz, bu yaz de daha hiç Lipsi'ye gidemedim. En kısa zamanda gideyim istiyorum.

    YanıtlaSil