13 Mart 2016 Pazar

Tanıştırayım... Kırpık

Bundan iki yazı önce - http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2016/02/egenin-kalbinde-bir-balk.html - kendimle ilgili yaşadığım değişimlerden, Gökova’dan, Akyaka’dan söz etmiştim. Bildiğiniz mekanların, yerlerin, kasabaların, şehirlerin oraya ait bir insanı tanıdıkça sizdeki izinin, etkisinin değiştiğini yaşamışsınızdır. Orayı daha çok seversiniz. Anlamı farklılaşır. Daha sık gitmek istersiniz. Bunun gibi şeyler işte.

Azmakbaşında başlayan harika bir rakı akşamıydı...
Bu Gökova bana hep başka gelir...
Akyaka’nın hayatımın bu evresinde bana bir şeyler hazırladığını hissediyordum. Hani Can Yücel’in bir şiirinden hareketle; Başıma bir iş açacaktı da bu yangın mı olacaktı yoksa bahar mı?

Özlemek, iyi bildiğim bir şey. Seviyorum da özlemeyi. Bence hayatı anlamlandıran, önemli bir duygu. Hiç bir şeyi, insanı, coğrafyayı özlemediğinizi düşünsenize. Yaşanır mı öyle?

Özlediğim için gittiğim bir Akyaka akşamını anlatmak istiyorum. Evim ile Akyaka arası 140 km civarı. Varlığını özlediğim insanla rakı sohbeti yapmak için ofisten çıkıp Akyaka’ya yollandım geçen salı. Bazen rakı masasına gitmek için bir sokak öteye gitmek içinizden gelmez, bazen de kilometrelerin önemi kalmaz. Öyle bir akşamdı. Şu sıralar Ege yolculuklarımın değişmez yol arkadaşları Imam Baildi ve Stratos Dionisiou eşliğinde Milas-Yatağan-Muğla rotasından Akyaka’ya vardığımda hava kararmıştı ve aslında tam rakı saatiydi. Sakar’dan inerken Bodrum’dan beri ön camda uçup oradan oraya konan sivrisineği azad etme zamanının geldiğini düşündüm. Telefonda konuşurken Akyakalı dedi ki; sineği ana vatanına getirmişsin, Azmak’ta salarsın. Tamam dedim…

Kırpığın bu harika karesi arkadaşım Serdar Tanyeli'ye ait
Ve biz hep yaptığımız gibi rakı sohbetimizi saatlere yaydık ve hep olduğu gibi rakı yetmedi. Daha doğrusu sohbet bitmedi, rakı da o yüzden yetmedi. Akyaka’nın sayısı fazla olmayan barlarından birine gittik, ki adı Kum. Sokaktaki masalardan birine oturduk, laflıyoruz. İki üç köpek geldi yanımıza ve içlerinden biri kafasını kolumla gövdem arasına soktu öyle kaldı. Noluyor dedim, kafasını okşadım falan. Çok anlamlı bir bakış attı. Eee tamam dedim dur şimdi… Hadi git dedim herhalde, hatırlamıyorum. Gitti. Biraz sonra yine geldi. Bu sefer çenesini bacağıma dayadı o duygulu, manalı, insanı bir anda hüzünlendiren bakışını attı. İtiraf edeyim bana bir şey oldu. Ne oldu derseniz anlatmakta zorlanırım. Sadece içimden bir şey koptu diyebilirim. O kopanın ne olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Beni tutan, kasan, bastırdığım duygulardan biri daha koptu gitti, onu hissettim. Bodrum’a yerleştiğimden beri köpek almam için kaç arkadaşım kaç kere ısrar etti, adaylar gösterdi. Hep kaçtım. Sorumluluk almak istemem dedim. Gerçek nedeni acaba sevgi verememek miydi? Her neyse, almadım işte. Ama o akşam ikinci gelişindeki son bakış bir şeyleri değiştirdi bende. Sonrasında köpeğe sahip çıkan barın işletmecisinden izin istediğimizi, o sevgili canlıyı arabaya aldığımızı ekliyeyim. Ertesi sabah veterinere gittik, kontrolleri yapıldı. Bir kaç saat sonra arabayı Bodrum’a doğru sürerken dikiz aynamda bana bakan bir canlı vardı. Yani gelirken sivrisinek getirdiğim Akyaka’dan bir köpek ile ayrılıyordum.

Akyaka'dan ayrılırken

Bunu bana yaptıranın ne olduğuna gelince… Dedim ya, şu son bir buçuk ayda  yaşadıklarım, kendimle olan meseleleri halletmemle başlayan, hayata daha başka açıdan bakabilmem ve beni tutan, bağlayanlardan birer birer uzaklaşmam. Ve de tabii ki hayatıma dokunan o insanın bendeki önemi ve etkisi. Onunla yaptığımız konuşmaların bana kazandırdıklarından bahsetmezsem hem konuyu anlatmakta eksik kalırım hem ona haksızlık etmiş olurum. En içten bir teşekkürü ona gönderiyorum şimdi. Siz kalbinizi açınca orayı dolduracaklar teker teker çıkageliyor. Önce bir insandı, şimdi bir köpek. Olanların bu kadar hızlı olacağını beklemiyordum doğrusu. Şu sıralar en iyi yaptığım şey kendime şaşırmak. Şaşkınlığımın verdiği tad da ayrı, onu da söyliyeyim.






İkinci gün... Neriman tedirgin
Her seyahat dönüşü evin önünde arabadan inerken bagajdan çantamı çıkarırdım. Bu sefer çantam yoktu, sevgili bir canlı çıktı. Dedim ki bak burası senin yeni evin. Burası da bahçen. Ben de seninleyim, sen de benimle ol. Gözünü dikti baktı. Bakıştık. Onu bilmem ama ben yutkundum.

Sonrası hızlı bir alışma devresi diyelim. Şimdi gece uyku zamanı hariç neredeyse bütün gün beraberiz. Onun bana alışması kadar benim de alışmam lazım, acemiyim. Evde beş yıldır bir kedim var ama köpek farklı. Tabii Yalıkavaklı Neriman gelen misafirden hiç hoşlanmadı. Önce kovaladı. Sonra bütün gün söylendi. Bana kızdığını belli etti. Nereden aldın getirdin bu köpeği, senden bunu istedim mi, huzurumu niye bozuyorsun… Bunları söylediğinden yüzde yüz eminim. Gerçi çok net duyamadım, homurdanır gibi mır mır bir şeyler geveledi ama bunları söylemiştir işte.

Ofiste de beraberiz

Aslında Gökova'nın sonundan Gökova'nın başına geldi
Neriman her an uzaktan kesiyor





Müdavimi olduğum mekanları tanıtıyorum. Burası Hanende Mey. Serdar Tanyeli ile uğradık.
Veteriner ilk bir hafta birbirinizden mümkün olduğunca ayrılmayın dedi, buna uyuyorum. Hoş ayrılın dese de ayrılmak isteyen kim? Sabah uyanır uyanmaz aşağı inip evin bahçeye açılan kapısının kilidini açmak için anahtarı çevirmemle kapıda bitmesi arasında geçen zamana bilim insanları “an” diyorlar. Hani en kısa zaman birimi diye bulmacalarda çıkan.

Her ne kadar sokakta bulduysam da bir kırma av köpeği cinsi olduğunu söylüyor bilenler. Hadi bakalım ben şimdi ne dedim? Bulmamla dedim. Ben bulmadım ki o beni buldu.

Zazu'dayız...



Kardeşim Sena ile tanıştı





Neriman kulübenin içinde ne olduğunu merak etti, kontrolde
Bahçede serilenlerin sayısı artıyor


Pannonica'ya gidip Ayşen ve Hakan ile tanıştık
Zazu'da kadim dost Ahmet ile iyi anlaştı. Tamer şahit.
Çok uysal, sevgi dolu ve sevilmek isteyen bir köpek. Daha bir kere hav dedi o kadar. Yani hav hav bile demedi. Bizim çete ile tanışıyor tek tek. Müdavim olduğum mekanları gezdiriyor tanıştırıyorum.

Bundan böyle blogda sık sık karşılaşacaksınız. Ben nereye gidersem o da mümkün olduğunca oraya gidecek.

Evet bu yazı onu sizlere anlatmak içindi.


Tanıştırayım; Kırpık


3 Mart 2016 Perşembe

Ege ibadetinin Datça'daki badem duası


Bir badem ağacında açan baharlarının kokusunu ilk kez içime çekeli dört yıl oldu. O gün bunun bir bağımlılığa dönüşeceğini inceden hissettim, vuruldum. Çünkü Datça’yı hiç o kadar güzel görmemiştim. Hatta böyle farklı bir duyguyu yaşamamıştım. Galiba kısa süreceğini bildiğin ama tutkuyla bağlandığın, bir daha ancak bir yıl sonra karşılaşacağın, çok güzel bir sevgiliyi seyretmek gibi. Ege’ya dair, duygusal yanımı coşturan, kalbime dokunan bağımlılıklarım var. Bademlerin bahar açmasını görmeye Datça’ya gitmek bunlardan biriyse, diğeri Gökova’nın girişi olan Yalıçiftlik’ten, sonu olan Akyaka’ya sahilden gitmektir mesela. Ege’yi sevmek ibadetse bu yol benim için hac yoludur. Her geçişimde Yukarı Mazı’ya gelmeden önceki son dönemeçteki ağacımı görmek benim için çok değerli. Burada olduğuma dua ettiren detaylar. Datça’ya bakan tepeden Gocadağ’ı, arkasında Hisarönü’nü ve net havalarda en arka planda Simi tepelerini gören bir açı var. Orada durmak bu kutsal hac yolunun ritüeli. Kultak’tan dağlara bakarak aşağılara inmek… Bir dönemeci alınca karşıma çıkan Akbük manzarasında yüreğin ağıza gelmesi de bunlardan. Akyaka’ya yaklaştıkça Gökova ile kol kola girerek, neredeyse değerek, denize eğilmiş çam ağaçlarını görmek. İyot ile çam kokusunun bünyeye etkisini hissederek Akyaka’ya varmak da bu yolun muhteşem finali.

Bir önceki yazıda beyaz giysili ağacım yeşilleri giymiş
Zeynep ve Yusuf ile
Ahmet, Havva, Hilal, Nükhet ve Nejat ile Garova manzarasında
Çökertme molası


Sevdiğiniz, orada olmaktan mutlu olduğunuz yerler, mekanlar gün gelir oraya ait insanının hayatınıza, ruhunuza dokunmasıyla farklı anlam kazanır. Bir gün biteceğini bilseniz bile o anların tadını çıkarmak istersiniz. Oraları da size başka duygularla yaklaşır. Karşılıklıdır bu. Siz insan, orası kasaba, köy, mekan olmuş, fark etmez. Duygular karşılıklı. Bir küçük kasaba size farklı davranabilir. Size hiç görmediğiniz yönlerini gösterebilir. Daha once defalarca geçtiğim Akyaka şu sıralar benim için böyle. Aynen insanlarla olan ilişki gibi. Bildiğiniz, tanıdığınız biri gün olur karşınıza bambaşka biri olarak çıkar. Çünkü siz o gün farklılaşmışsınızdır ve hayata başka bakıyorsunuzdur. Hayat bu halinizi ödülsüz bırakmıyor. Akyaka bana öyle yerlerini gösterdi ki, Deli Memet’in eserikli rüzgarını yaşamaktan sarhoş olduğum mehtaplı geceyi hayatımın sonuna kadar unutamam mesela. Daha üç sabah once uyandığımda Gökova’ya çöken pusun görsel şölenini de unutmayacağım. Bazı anların fotoğraflarını çekmek istemiyorum. Pazartesi sabahı da onlardan biriydi. Çünkü fotoğraf bazen yetersiz kalıyor. Zaman içinde fotoğraf hayallerin, duyguların yerini alıyor ve tek somut kanıt o olduğu için onun sığdırabildiğini gerçek sanmaya başlıyoruz. Bir koku değil fotoğraf. Kokunun hafızadaki gücü gibi değil.

Bundan dört yıl önce bademleri görmeye yalnız gitmiştim. İkinci ve üçüncü gidişlerimde yalnız değildim. Hayatın bana kazandırdığı insanlarla birlikteydim. Bu kez ise her bahar zamanı Datça’da bu güzelliği yaşadıktan sonra Bodrum’a dönüşlerimde heyecanla anlattığım bizim çeteyle beraberdik. Yıllarca güzel ve matrak olarak hatırlayacağım bir hafta sonu geçirdik. Sakin başlayıp heyecanlı, adrenalini yüksek bir hafta sonuydu. Şikayet için söylemiyorum, durumu anlatıyorum. Kötü bir şey olmadı yani.

Cumartesi sabahı çetenin yedi elemanıyla ben Bodrum’dan iki araba halinde yola çıktık. Marmaris-Datça yolundaki Mavi Pide’de Turunç’ta yaşayan arkadaşımız Alp bize katılacaktı ve Datça’ya birlikte gidecektik. Biraz once anlattığım hac yolunu daha önce baştan sona giden olmadığından o yolu kullandık. Zaten benim her zaman önceliğim olan rota bu. Hava mükemmeldi. Çökertme’ye kadar durmadık, orada ihtiyaç ve kahve molası verdik. Sanki denize ulaşması zor bir metropolden gelmişiz gibi Çökertme’nin sakinliğine bayıldık. Ve o an dedim ki kendime, bak Bodrum nasıl da kalabalıklaşıyor ve ince ince yormaya başlıyor ki Çökertme’nin sakinliği iyi geldi. Yakın geleceğe dair aldığım kararın doğruluğuna bir daha inandım.

Akyaka'da...


Çökertme’den sonra kısa bir mola için Akyaka’ya uğradık. Sahilde biraz oyalanıp Turunç’tan gelecek Alp ile buluşacağımız Mavi Pide’ye yollandık. Ha unutmadan; çetenin bu gezisinde bulunanları yazmam lazım. Bu blogu takip edenler kadim dostum Ahmet Kurşuncu’yu biliyorlar. Benim İstanbul’dan otuz yıllık arkadaşım olan Ahmet ile ne güzel ki uzun bir aradan sonra Bodrum’da yine yollarımız kesişti. Zazu benim ikinci evim, Ahmet ve Mehmet Kurşuncu kardeşler de Zazu’nun ta kendisi. Havva bizim neşe kaynağımızdır ve birbuçuk yıl once Ahmet ile evlendiler. Hilal Bodrum’un iyi mimarlarındandır. Ben yakın gelecekte yapmayı düşündüğüm evimi kendisine emanet etmek isterim mesela. Nükhet Bodrum’a pek istekli olmadan gelip şimdi asla başka yeri düşünmeyen, çetenin Bodrum’a en son gelen üyesi. Yılların halkla ilişkilercisi. Yusuf veZeynep çetenin en sessiz, sakin üyeleri. Yusuf merkezde yaşamadığından, Zeynep ise İstanbul’da yaşadığından merkezde yaşayan bizler kadar çete elemanlarıyla sık karşılaşamıyorlar. Nejat çetenin İstanbul ayağı. Günün birinde yerleşecek nasıl olsa. Şimdilik yoklama çekiyor. Turunç’ta yaşayan Alp ise oradaki sakin hayatından sonra Bodrum’a gelince ne olduğnunu şaşırıp bir an once sessiz hayatına dönmek isteyen, çok eski dostlardan. Ahmet ile İstanbul ve Marmaris’ten dostlukları var.

Efsane Mavi Pide'de...


Neyse, Mavi Pide’de ortaya gelen pideleri sekiz dakika içinde yiyip yutup biraz oyalanıp Datça’ya doğru yola devam ettik. Merkezde kalacaktık çünkü akşamına Fevzi’de rakıya ve Ege otlarına bulanacaktık. Günler öncesinden konuşulmuştu, hazırlıklıydık. O yüzden merkeze girmeden hemen Ovabükü’ne devam ettik. Poyraz’da oturup bira kalamar yapıp Palamutbükü’ne devam ettik. Boş Palamut sahilinde yürüyüş yaptık ve merkeze dönüp otele yerleştik. Sonra bir kısa Datça turu yapıp –bir uçtan bir uç onbeş dakika sürüyor zaten- rakıyı bekletmeyelim, ayıp olmasın diye Fevzi dostumun mekana vardık. İşin o kısmını ben anlatmayacağım, fotoğraflar yeterince anlatacak sanırım.




Alp ve Tuborg adlı natürmort


Çete Palamutbükü turunda



Fevzi'de Ege otları ayininde...
Fevzi'de
Fevzi biraderimle (Bu birader lafını Fevzi için çok kullanıyorum çünkü o da bana ya biraderim ya kardeşim der. Birader Masonik çağrışımlar yaptığı için bana Fevzi ile aynı Mason locasından mı olduğumuzu soranlar oldu. Yapmayın yahu Ege'liyiz diyoruz, maviyiz diyoruz. Bu duyguların o işlerle ne alakası var. Yeri geldi yazayım dedim)
Orada dur Nejat...

Alp ve Hilal
Hangimizin saçı daha uzun?












Ertesi gün asıl Datça’ya gelme sebebimiz olan bahar açan bademleri görme turuna çıktık. Bu arada Akyaka'yı benim için anlamlandıran Buse ekipe dahil oldu. İlk program 13-14 Şubat tarihinde gitmekti ama olmadı. Zaten bademler de tam açmamış dediler. Sonraki hafta en iyi zamandı ama benim Antalya’ya gitmem gerekti derken geçtiğimiz haftaya kaldık. Datça girişindeki bademler baharları dökmüştü ama Palamutbükü bölgesinde henüz duruyordu. Kendimize uygun bir yer ararken Sındı ve Palamutbükü tepelerinde gezindik. Sonunda Çeşmeköy’den aşağı inip Üstad Che’nin bahçesinde durduk. Üstad Che’yi bilmeyene anlatmak zor. Çok farklı biridir. Muhtemelen o coğrafyanın en sevimli insanı. Heyecanlı. Ben dört yıldır tanırım. Kış aylarında Datça’ya gittiğimde Fevzi’nin mekanında sadece ikimiz oluruz, koyu sohbet saatlerce sürer. İlerleyen saatlerde Üstad Che çıkagelir bazen sohbete takılır. Geçen yıl şakayla karışık benim Datça’ya girişimi yasaklamıştı, sen gelme artık dediydi. O zaman beraber olduğum arkadaşımı onunla evlendirecek, ben ve Fevzi de onun badem bahçelerine konacaktık ama plan yürümedi. Herneyse, beni bu sefer kabul etti de kurtardım. Ya da konuyu hatırlamadı desem daha doğru olacak.

Che’nin evinin bahçesinde sucuk, ekmek, bira, şarap derken iş rakıya döndü. Son kadehler Palamut sahilinde alındı. Erken gidecekler, gecikenler, kalanlar falan derken pazar akşamını bitirdik.

Badem altında dört fıstık





Üstad Che ve Fevzi ile...





Gökova kadını Buse'nin Datça halleri








Buse ve Alp



Badem konseyi...


Hilal
Yusuf
Havva


Denize doymuş bir Alp hali
Ahmet ve Havva


Macera, heyecan, sakinlik, keyif, gırgır, neşe, doğa, lezzet… tekmili birden bir hafta sonu yaşadık. Öyle sanıyorum ki bu pilav daha çok su kaldıracak. Ben kendi adıma geleceklere razıyım. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın…

Daha nice yıllar Datça’da bahar açan bademlerin peşinden gidelim. Sağlığımız da elversin, doğa da. Badem kalsın. Datça da Bodrum gibi yapılaşmaya esir düşmesin. Ah tüm yüreğimle ders çıkarılmış olsun isterim.

O zaman bir dahaki yıl, yine Şubat ayında bademleri yazmak üzere sözleşelim mi?

Bu yazıda yer alan fotoğraflar içinde Yusuf'un fotoğraf katkısı kendini belli ediyor...