20 Nisan 2016 Çarşamba

Rakı ajandasının sergimsi halleri

Güzel bir hafta sonuydu. Cuma akşamı Mahmut Kaptan’da, 2015 yılı boyunca karaladığım rakı ajandasının 35 sayfasının fotoğraflarını sergiledim. Sergi iddialı bir laf ama yerine ne kullanmam gerektiğini bulamadığımdan sergi diyorum. Sergimsi demek daha doğru sanki. Aslında hikayeyi biraz baştan alayım ki amacım belli olsun.

Rakı ajandası bana sevgili Gülüşan'dan hediye gelen bir ajanda. Önceleri hangi akşam nerede rakı içtiğimi yazayım derken yavaş yavaş bazı karalamalar yapayım dedim. Sonra oraya çizmek hoşuma gitmeye başladı. Derken 70-80 civarı karalamanın bulunduğu bir ajanda haline geldi. Bu ajandanın hikayesini yazdıydım; http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2015/01/bodrumda-anason-kokulu-aksamlar.html


Yılın sonuna geldiğimizde ajanda bitti, konu kapandı. Karalamaları instagram ve twitter hesabımda, çizdiğim akşamlar anında yayınladım. Ama hepsini bir arada göstermek mümkün olmadı. Çeşitli teklifler geldi ancak amacım bu ajandayı sergilemek veya tıpkı basımını yapmak değildi. Satmak da değildi.  Doğrusu ya, bende kalmasını istiyorum. İddialı bir iş de değil zaten. Belki de hoşluğu orada bilmiyorum. Yani kusurları olan bir iş ve bu da samimi geldi galiba. Çoğu onbeş yirmi dakikalık karalamalar. Her neyse, yıl bitince ajanda için bir web sitesi açma fikri geldi aklıma. Bunun için de benin iPhone ile çektiğim, her birinin ışığı farklı fotoğraflar yeterli olmayacaktı. O sırada Bodrum’a gelen arkadaşım Serdar Tanyeli’ye açtım fikrimi ve Serdar ajandayı kare kare fotoğrafladı. Çok iyi bir iş oldu. O arada işlerimin yoğunluğu nedeniyle web sitesine zaman ayıramadım. Bir ara yapacağım ama, söz. Derken Bodrum’daki eşe dosta ajandayı gösterebilmek için Serdar Tanyeli’nin çektiği fotoğraflarla bir sergi yapalım fikri doğdu. Bu fikir serginin Mahmut Kaptan’ın meyhanesinde açılması fikriyle eş zamanlıdır. Yani ikisi birbirini tamamlayan fikirlerdi. Sonunda geçtiğimiz cuma küçük çaplı, kendi aramızda bir sergi düzenledik. Zaten her cuma Kaptanın meyhanesindeydik, bu sefer farklı bir bahanemiz olsun dedim. Bu fikri Mahmut abinin kızı Tuna’ya açtığımda çok beğendi. En basit şekilde nasıl hazırlarız diye düşünürken Buse ip ve mandala assana dedi. Bu da iyi fikirdi. Sonuçta insanların rakı içerken, rakı masasında otururken göz gezdirecekleri işleri resim sergisi gibi ciddi biçimde sergilemeye gerek yoktu. Meyhanenin ortamına uygun bir sergileme biçimi oldu. Her gece toplanıp, her sabah yeniden asılan fotoğraflar her asıldığında farklı bir sırayla asılıyor mesela. Sergiye dair her şeyin hafif rakılı kafayla yapılmış gibi olması bence duruma çok uygun.



Tuna ve annesi Nilüfer Hanım kanapeleri hazırladılar. Buse onca işinin arasında, kendi markası Akyakadan için hazırladığı ince zevkli işlerdeki o bayıldığım ruhunu benim sergiye dair kalıcı olacak hatıra fikrinde de gösterdi. (Yakında bu Akyakadan'ın hikayesini anlatacağım). Kardeşim Sena Buse’nin düşündüğü hediye bardakların üstüne yelkenli desenini çizdi. Ofisten Özlem etiketleri hazırladı. Berna ikram için kuzeni Buse’nin yaptığı kekin meyvalarla süslemesini üstlendi. Yani herkes kendi uzmanlık alanında bir iş yaparak sergiye destek oldu ve hep birlikte bir şey oluşturuldu.

Biz bize bir akşam yaşadık, sonrasında meyhanede her zamanki yerimizde oturup geceye devam ettik. Alper abi ile şarkılar söyledik ve geceyi bitirdik.

Buse'nin hediye fikri...
Fikrin uygulanmış hali...



















Ertesi gün –yani cumartesi- Bodrum adeta yazı yaşıyordu. Öğlen arabalara atladığımız gibi Çökertme’ye gittik. Ben hayatımda ilk defa Nisan ayında deniz sezonunu açtım. Kırpık gün boyu oradan oraya koşturdu, keyfine diyecek yoktu. Eh bizim de öyle tabii. İskelenin ucunda Buse ile rakımızı yudumlayıp günü uğurlarken Ege’nin, Gökova’nın hali bizi büyüledi. Ağzımızdan sık sık “ne güzel oldu” lafı çıkıyordu. Ajandayı çizerken aklımdan, ruhumdan geçenler de böyle şeyler oluyordu işte. "Ne güzel oluyordu Ege" düşüncesi gibi... Ege sakinledi, gök önce eflatun oldu sonra laciverte döndü. Hafif bir serinlik çıktı, iskele ucunda inceden ürpermeler başladığında yavaş yavaş Bodrum’a dönme zamanımız gelmişti artık. Gökovalı ile Gökova kıyısında Ege sohbeti yapmanın lezzetini derin hissederek ayrıldım Çökertme’den. Bir dahaki gelişimizi yelkenliyle yapalım dedik. Bakalım…

Çökertme

o gün Buse'nin de...
... Kırpığın da...
...benim de keyiflerimiz yerindeydi.
Buse ile günü iskele üzerinde Ege'nin iyotunu içimize çekerek anason eşliğinde uğurladık
Pazar günü Gökova'da... 

Akyaka'da pazar gününü uğurlarken
İstanbul’da katıldığım sergi ortamlarından sonra bizimki tam Bodrum işi oldu. Samimi ve hafiften gevşek ve rahat. Konu rakı olunca meyhaneden daha uygun bir mekan olur muydu bilmiyorum. Dedim ya, o mekanda hep rakı içiyorduk zaten, bu sefer orada bulunma nedenimiz farklı olsun dedik işte.

Bu sergimsi şey ne kadar kalacak derseniz, bilmiyorum. Meyhane 30 Nisan akşamı kapanıyor zaten. O zamana kadar fotoğraflar dayanır mı bilmem. Hadi dayandı, Mahmut abi her akşam toplayıp her sabah asmaya dayanır mı o da bilinmez. Yani ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Bu da tam Bodrum işi oldu. Bir ara bitiririz işte, acele yok, ne bileyim…



10 Nisan 2016 Pazar

Mavileşmek isteyince, mavileştirecek gelir sizi bulur

Hayatımızda ne olup bitiyorsa olması gerektiği için oluyor. Aynı mantıkla, ne olmuyorsa, neler son anda olamıyorsa, olmaması gerektiğindendir. Şubat ayında bir yazı yazmış, bu konulardan söz edip deniz fenerlerini gezmek istediğimi söylemiştim. Yazıya bu linkten ulaşabilirsiniz; http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2016/02/bir-deniz-feneri-hikayesi.html

Deniz fenerlerini gezmeye -o sırada bir toplantı için yolumun düştüğü Antalya’dan dönerken- ilk olarak Gelidonya Feneri ile başlayacaktım. Programımı ona göre yaptım, tırmanmak için gerekli malzememi aldım. Ancak silecek yetişmeyen bir yağmura tutuldum ve hava raporları gün boyu yağışın süreceğini belirttiler. Daha önce oraya çıkan bir iki dostum da yağmurda yolun balçık olabileceğini, arabanın bir yere kadar çıkarken saplanabileceğini söyleyince erteledim.


"En sevdiğim fener fotoğraflarından biri. Kimin çektiğini bilmiyorum" diye yazmıştım ki bloğu izleyenlerden Ozan Durmaz bilgi verdi; "Serdar bey o muhteşem fotoğraf Veselin Malinov isimli National Geographic fotoğrafçısına ait. Portekiz'deki fenerlerden birisi"
Aslında görmeyi istediğim fenerleri de bir iki ayda görmem mümkün değil çünkü en güneydeki Finike yakınında, en kuzeydeki Baba Burnunda. Yani birkaç gün içinde değil, belki bir yıla belki daha fazlasına yayılacak bir süreçten söz ediyorum. Zaman buldukça gitmek durumundayım.

Bu arada sözünü ettiğim yazıdan sonra hayatımda başka değişiklikler de oldu. Bir şeyler değişmeye başlayınca, farklı bakmaya başladığınızda o döneme kadar görmediklerinizi görmeye, fark etmeye başlıyorsunuz hani. Kapalı bir kapı açılıyor, içeri giriyorsunuz, sonra girdiğiniz o odadan başka odalara kapılar açılıyor, başka bilmediğiniz yerlere giriyorsunuz. Bunun gibi işte.


Kırpık... Üstte de Neriman uyukluyor

Ruhunuza dokunan biri çıkıp size sizin farklı yönlerinizi gösteriyor. Aslında belki bastırdığınız, belki farkında olmadan görmezden geldiğiniz yönlerinizi görüp onun tadına varmaya başlayabiliyorsunuz. Yıllar önce otlar konusunda bilgili bir dostumla Datça tepelerinde yürürken üstüne basıp geçtiğim otları gösterip bak bunu akşam meyhanede yiyeceksin aslında demişti. Ve civardaki otlardan yenebilecekleri tanıtmıştı. Biraz da buna benzetiyorum hayatımızı. Bilmeden üstüne basıp geçtiklerimiz aslında bizim benimsediklerimiz veya peşinden gittiklerimiz olabiliyor. Oysa ki burnumuzun dibindeler işte. Birisi veya olaylar size bunları gösterdiğinde, ya da görmeniz için dikkatinizi o noktalara çekip yol gösterdiğinde siz de yaşadığınız hayatı bir biçimde sorguluyorsunuz. Ve derken değişmeye başlıyorsunuz. Bu da size iyi geliyor. O yazıda anlattığım fenerler böyle insanları simgeliyordu. Şimdi biliyorum ki fenerlerin de bakıma ihtiyacı olabiliyor. İşlevini yerine getirmesi için onların da bazı gereksinimleri var.

İşte hayatıma dokunan böyle birinin yanındayken Kırpık beni buldu. Anlattım onu da şu yazıda; http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2016/03/tanstraym-krpk.html

Bodrum’a taşındığımdan beri 7 yıl geçti, kaç kişi kaç defa köpek almam konusunda ısrar etti. Hep bir bahanem vardı. Sorumluluk ister, yapamam, arabada tüy olur, kokar, ben gezen biriyim köpek ne olacak falan… Sonra bir köpek geliyor bir bakış atıyor o an bir şey oluyor ve onu alıp evinize götürüyorsunuz. Böyle olmasındaki neden köpeğin bakışının yanı sıra o bakışı anlayan bir değişime uğramış olmam tabii ki. Şimdi hayatımda bir canlı var ve onunla çok mutluyum. Bu yazıyı yazarken ayağımın dibinde uyukluyor.


Yine bir rakı sofrası mıydı acaba emin değilim, konuşurken denizcilikten, tekneden söz açıldı. Daha önce de çok açılmışlığı vardı. O zaman da hep aynı espri yapılır, “en iyi tekne arkadaşının teknesidir” denirdi. Ben de onaylardım. Çünkü tekne uğraşmak ister. Zaman ister. Bakımıydı, prosedürüydü diye diye kendime şahane setler hazırlamıştım. Elimde bu kadar set malzemesi varken tekne kullanmak, hele ki sahibi olmak fikri bana çoook uzaktı. Nasıl oldu, ne oldu bilmiyorum, kendimi amatör denizcilik kursunda buldum. Şaka bir yana ne olduğunu biliyorum aslında. Akyaka’da bir rakı sofrasında Bodrum’dan Gökova’ya kendi kullandığım tekne ile gitme fikriyle başladı muhabbet. Şu yaşadığım hayatımda hep var olmasını, hep gözümün önünde olmasını istediğim üç nokta, Bodrum-Akyaka-Datça üçgeninden konuşurken heyecanlandırmaya başladı. Hele Kalymnos’taki Telendos karşısına demirleyip gün batımında teknede uzo içmek, ahtapot yemek fikri ruhumdan taştı.


Dün kurs bitti ve deniz üstünde seyirle bazı konuları uygulayabildik. Hayatımda ilk defa 30 ft’lik bir yelkenli kullandım. Rüzgarı bordadan alıp tekneyi yatırarak seyir yaparken aldığım tat müthişti. Sadece teknenin suyu yarma sesini duyarak 8 mil sürat yaparken mavi bir cennetteydim adeta. Açık söyliyeyim, marinaya varıp tekneden indiğimde sabah binen adam değildim. O mavilik beynimin kıvrımlarına yerleşti bir kere.


Geçtiğimiz haftalarda hayalini kurduğum ve çok istediğim bir arsayı alacakken tapudan döndük. Olmadı. Üstüne küçük bir taş ev konduracaktım. Evet biraz üzüldüm tabii ama dert edecek kadar değil. Başka sefere olur dedim kendime. Derken sonra bu denizcilik kursuna başladım falan. Şimdi düşünüyorum; O arsayı alabilseydim tekne almak için beklemem gerekirdi. Para kazanmalıydım. Ama şimdi istersem tekneyi alabilirim. Acaba o arsa işinin olmaması, olmaması gerektiği için miydi? Ne dersiniz?

Ne, neden oluyorsa oluyor. Sonu iyi olsun. Şu son üç ayda yaşadıklarımın hızı beni şaşırtıyor gerçekten. Kimileri hayatımızdan çıkıyor, kimileri giriyor, yine kimileri çıkıyorsa öyle olması gerektiğinden. Gidenlerin bizlere kazandırdıklarına gelenlerin kazandırdıklarını ekleyerek hayatımızı zenginleştiriyoruz. Aynı şekilde gidenlerle bize dair paylaştıklarımız, gelenlere bize dair vereceklerimiz, yani hayatlarımızda birlikte paylaştıklarımız, aslında hepimizin kazandıkları. Kimin hayatımızda ne kadar kaldığından çok, ne kadar dokunduğu, ne kadar paylaştığımız önemli. Değişmeye hazır olduğunuzda değiştirecek gelir sizi bulur. Mavileşecekseniz mavileşecek de gelir sizi bulur.






Önümüzdeki dönemin daha fazla deniz ile haşır neşir olacağım bir dönem olmasını diliyorum. Ve eğer başarabilirsem –ki çok istekliyim- yazının başında sözünü ettiğim fenerlerin bazılarını denizden giderek görüp fotoğraflamak, yazmak bu blogun yeni konularından biri olsun. Bakarsınız tümünü denizden görebilirim kim bilir?

Yazın eğer bir teknem olabilirse, zamanımın çoğunu onda geçirmek, işlerimi de ağırlıklı olarak oradan yürütmek isterim. Bende ikisi arası olmuyor genellikle. Ya hiç olmasın, ya olacaksa dibine kadar yaşamalı. Yani ayda üç beş kere tekneye binecek biri değilim.

Daha mavi yazılarda buluşmak üzere…



7 Nisan 2016 Perşembe

Tam da yedinci yıl bitmişken denk geldi.

Bu mevsim ve Bodrum’da geçirilen yaz tatili dönüşleri Bodrum’a taşınma konusunun gündeme geldiği dönemlerdir. Bir yaza girerken heyecan dalgası esiyor, bir de yaz biterken. Bu iki dönemde bana maille gelen soruların artmasından bunu anlayabiliyorum artık.

Zaman zaman buradaki hayat üzerine, Bodrum’da yaşamak üzerine aklımdan geçenleri yazıyorum. Bazen bazı konuları tekrarlamak gerekiyor. Ya da zaman geçtikçe buradaki hayat değişiyor, görüşlerimi güncellemem icap ediyor.

Bu yazıyla, şu son iki yıldır gözlediklerimi, eski bilgilerimin ve gözlemlerimin üstüne koyarak genel bir toparlama yapmak istiyorum.

Başta iki gözlemimle asıl meseleye parmak basayım;
Bir: Bodrum hızla göç alıyor, kalabalıklaşıyor.
İki: Aynı hızla yozlaşıyor, bozuluyor.






Ben burada eski sayılmam. Şunun şurasında dün 7. yılım bitti, bugün sekizinci yılıma başladım. Öncesindeki yarı zamanlı, arada bir anne evine gelmeleri saymıyorum. O zaman yirmi yıla yaklaşır. Bodrum’a ilk gelişim üniversite ikinci sınıfta, 1978 yılındaydı. O gelişimden İstanbul’a döndüğümde bir gün Bodrum’da yaşayacağımı çok net olarak söyledim kendime. Otuz yıl sonra oldu. Bunun nedenlerini kısaca anlatayım istiyorum. Çünkü istemekle olmuyor, şartların da olgunlaşması gerekiyor. Şartlar derken şunu belirteyim ki bunlar iki çeşit. Biri kendi içinizdeki şartlar, diğeri dışınızdaki. Yani birinin oluşması size bağlı, diğerinin oluşması o kadar size bağlı değil. Kendimden örnek vereyim. Yaptığım işi burada yapabiliyorsam bu hem benim mesleğimin her gün toplantı, müşteri görüşmesi gerektirmeyecek bir bölümünü iş edinmem, hem de teknolojinin (internetin) buna olanak sağlaması. Birincisi benim elimde olan bir karar ama ikincisi değil. Bodrum’a yerleşmek her zaman beynimin kıvrımlarındaydı. Kah uyuduğu dönemler oldu kah kendini hatırlattığı dönemler. Kendini hatırlattığı dönemlerin periyodu sıklaştıkça kendim ve işimle ilgili kararları almaya başladım. Şu anda grafik tasarımın bir bölümü olan kurum kimliği ile ilgili konularda iş üretiyorum. Yabancıların corporate identity dedikleri iş. Bunu ülkede ilk yapmaya başlayanların içindeyim. Ama sadece bu konuyu iş edinen –eğer yanılmıyorsam- tek örneğim. Benimle birlikte bu işi yapanlar yanı sıra kitap, broşür, katalog vs. de tasarlıyor, üretiyorlar. Ben de bu yola çıktığımda başta o tarz işleri yapıyordum. Ama ne zaman ki Bodrum’a göçmeyi ciddi ciddi kafama koydum, o tarz işleri almamaya başladım. Çünkü o işler İstanbul’da, matbaalarla iç içe olmayı, müşterilerle sık görüşmeyi gerektiren konular. Oysa kurum kimliği hizmet verdiğiniz kurumla o kadar sık ve iç içe olmadan yürütülen bir iş biçimi. Demem o ki Bodrum’a taşınacağım diye iş tarzımı değiştirdim. Ve bu başta ciddi bir gelir kaybına neden oldu çünkü yapmaya soyunduğum iş Türkiye’de çok bilinen bir iş değildi. Ama zamanla yaptıklarım diğer kurumlar tarafından görülmeye, bunun bir ihtiyaç olduğu anlaşılmaya başlandı. O dönem Türkiye’nin dışa açılmada ivme kazandığı dönemdi falan. Yani risk aldım. Ki almadan bir şey yapılmıyor, bunu yaşayarak öğrendim. İkinci konu, yine kendimle ilgili bir konuydu. Medeni durumum değişti, evliliğimizi bitirdik. Bu ister istemez bir hareket serbestisi getirdi. Hemen boşanmanın ertesi günü Bodrum’a göçmedim tabii, arada üç yıl var. Ve en önemlisi doğup büyüdüğüm şehirden, köklerimden, ailemden ve eş-dost çevresinden ayrılmayı göze almak. Bodrum’a geldiğim gün bir iki tanıdığım vardı o kadar. Daha doğrusu Ahmet ve Mehmet Kurşuncu kardeşler dışında kimse yoktu. Ama onların mekanı Zazu sayesinde İstanbul’dan aşina olduğum insanlarla karşılaştım. Buraya benden önce yerleşenlerle tanıştım. Başta benim Bodrum’un yerlisi olan pek tanıdığım yoktu. Ancak ikinci yıla doğru yavaş yavaş tanımaya başladım.






İkinci tür şart olarak belirttiğim konu teknolojiydi dedim. İnternet bu kadar yaygınlaşmasaydı yine gelemeyebilirdim. Ya da işimi bırakıp başka bir iş yapacaktım. O da mümkün olabilirdi çok zorda kalsaydım. Ama ben işimi seviyorum. Ve zaten başka bir iş de bilmiyorum. İlla gerekse bir ortakla otel ve lokanta/meyhane işine girerdim muhtemelen. Her neyse, şunu anlatmaya çalışıyorum; kendi elinizde olan ve olmayan şartların zamanlamasının çakışması sizin için en uygun zamanı hazırlıyor. Onu hissedecek, yakalayacak, ıskalamayacaksınız.

Uzun bir giriş yaptım farkındayım ama gerekiyordu. Şimdi gelelim bu yazının asıl konusuna.

Bodrum’a taşınmak –bunu Ege’de bir yöreye taşınmak olarak da okuyabilirsiniz, illa Bodrum olacak değil ya- tası tarağı toplayıp gelmekten ibaret değil. O işin bir boyutu. Asıl mesele buraya neden geldiğinizi kendinize sormanız. Eğer geldiğiniz şehir -diyelim İstanbul ise ve siz burada oradaki alışkanlıklarınızla yaşamaya devam edeceksiniz niye geldiniz diye sorarlar. Bodrum’a gelirken şehrinizi yanınızda getirmemelisiniz. O zaman hem siz sadece şehirde sizi sıkan bir şeylerden kaçtığınızı zannedersiniz hem burada gereksiz kalabalık yaparsınız. Çünkü yanınızda getirdiğiniz alışkanlıklarınızla beraber aslında kaçtığınız şehiri de getirmiş olursunuz.







Değişmeyecekseniz niye terkediyorsunuz şehrinizi ve niye buraya geliyorsunuz? AVM içinde yemek yiyecekseniz İstanbul’dakiler buradakinden daha iyi, orada kalın derim. Sadeleşmelisiniz. Asla anlamadığım bir şey, burada karton Starbucks bardağıyla Bodrum sokaklarında yürüyenler mesela. Bu tipik bir kentli davranışı. Plazadan çıkıp, Nişantaşı’nda yürüyüp bunu yaparken burada devam ettirmek bana tuhaf geliyor. Ben de İstabul’da yaşarken Kanyon’a giderdim. Orada yemek de yerdim, sinemaya da giderdim, alışveriş de yapardım. Burada açılan AVM’ye iki kere –o da zorunluluktan- gittim. Bebek’te oturdum. Starbucks ben ayrıldıktan sonra açıldı ama Gloria Jean’s vardı ve giderdim. Bodrum’da bana Starbucks içiremezsiniz. Kahvemi ya Ali Cengiz’de ya Denizciler kahvesinde ya da Kumbahçe Belediye kafeteryasında içiyorum. Ben İstanbul’daki ben değilim. O orada kaldı. Evet tabii ki bazı kodlarımız aynen, sapasağlam duruyor. Onların oynaması zaman işi. Ve de bazı işleri yapıyorsak o işin gerektirdiği kodları da yok sayamayız. Yok edebiliriz ama o zaman o işi bırakmayı göze almak gerek. Fakat şu var ki bir denge tutturulabilir. Buraya geldiğim ilk günle bugünüm arasında dağlar kadar fark var. Başlarda her yere hızlı gidiyordum. Arabayı hızlı kullanıyordum. Hep yetişecekmiş gibiydim. Sonra baktım ki yetişecek bir şeyim kalmamış ki. Hele ilk üç yıl ev-ofis düzenindeydim. İş saatleri dışında nereye gidecektim zaten? Bir yere gitmek derdinde de değildim ya. Gideceğim yerler için bisiklet edindim. Arabayı hayatımdan çıkaramadım ama kapladığı alanı çok azalttım. Başlarda da bütün yaptığım yürümekti. Kıyı boyu yürüdüm. Hala yapıyorum bunu. Ara sokaklarda gezinip kayboluyordum önceleri. Şimdi ezberledim ama yine aynı zevkle yürüyorum. Ne var ki ilk yıllar sadece kendi ayak sesimi duyuyordum, şimdi yanımdan arabalar geçiyor. Kalabalıklaşıyoruz.

Burada yedi yıl bitti dedim. Bu süre içinde üstüme başıma aldığım kıyafeti İstanbul’da iki yılda alırdım. Kaldı ki hiç öyle giyim merakım yok. Alışverişe çıkınca bütün işimi bir saatte bitiririm Bildiğim, güvendiğim iki üç marka var, girer ihtiyacımı alır çıkarım. Hayatımda hiç vitrin vitrin gezmedim. Burada birkaç tişört, sort ile yazı, bir iki uzun kollu ve bir iki pantalonla kışı geçiriyoruz. Gıda alışverişimi pazardan yapıyorum. Bu en büyük zevkim. Her cuma aksatmamaya çalışıyorum. Aksatırsam manava ya da cumartesi Kızılağaç pazarına gidiyorum. Büyük marketlerden gıda alışverişi yapmadım, yapmam. Deterjan ve içki gibi, pazarda bulamayacağım malzemeler dışında marketlerle işim yok. Ama buraya yerleşip Makro’dan alışveriş yapanlar var, biliyorum. İstanbul’da maydanozdan başka ot mu bilirdik? Ne öğrendiysem burada öğrendim. Yeme içme alışkanlığımı buraya uydurdum. Bundan da çok mutluyum. Çünkü biliyorum ki bir coğrafyayı özümsemek istiyorsan ora insanıyla birlikte zaman geçirmek ne kadar önemliyse o coğrafyanın bahşettikleriyle ruhunu bütünleştirmek de o kadar önemli. Nereden geldiği belirsiz market sebzelerini değil pazardan yöre insanının yetiştirdiği, topladığı sebzeleri tüketeceksin. Onlar sana yeni damak zevki aşılayacak. Yemeklerimi kendim yapıyorum ve her cumartesi benim yemek yapma günüm. Bir gün önce pazardan aldıklarımla o haftanın yemeklerini yapıyorum. Buranın otları hayatıma yeni tadlar olarak kazındı. Bu çok değerli.







Buranın deniz mahsullerini yedikçe İstanbul’da yediklerimiz neydi diye düşünmeye başladım. Şu söyleyeceğim asla ukalalık değil; İstanbul’da bana kimse artık kalamar, ahtapot yediremiyor. Çünkü alasını burada buldum ve tadına vardım. Benim için sebze ve deniz mahsulü olsun yeter. Rakıyı unutmayalım tabii. Eh bunların en iyilerini bulabileceğim bir coğrafyadayım. Ve bunları en iyi pişiren, bilen ustaların içindeyim. Şimdi bakın, burada yaşayıp Cook Shop, Big Chef’e falan gidenleri görüyorum. Bir kere çok şubeli restoranlarda iyi yemek yenmez. Sıradanın bir tık üstünde kaliteye razıysanız lafım yok. E İstanbul’dan kaçıp buraya gelinmişti hani? Niye Big Chef’e gidiliyor anlamıyorum. Bura yerlisinin gitmesini anlarım bakın. Onlar için değişiklik olabilir. Ama İstanbul’da Big Chef veya benzeri yere gidenlerin burada da aynı yerlere gitmesi çok anlamsız geliyor. İsteyen istediği yere gider bana ne tabii. Bana göre bu tür yerlere gitmek, burayı özümsememek anlamına geliyor.

Sadeleşmedikten, burayı özümsemeye çalışmadıktan sonra buraya gelmişsiniz neye yarar? Yalıkavak marinaya bayılan biriyle neyi konuşabilirim ki? O marinanın Yalıkavak’ı nasıl mahvettiğini, o dokuyu nasıl bozduğunu, balıkçı köyü olan Yalıkavak’ın nasıl İstanbul züppelerinin yazlığına dönüştüğünü algılamayan zihniyet Bodrum’u bozan zihniyetin ta kendisi. Güvenlikli siteler, rezidanslar. Bodrum mimarisine hiç uymayan, ünlü paragöz mimarların yaptığı berbat yapılar Bodrum’u bitiriyor. Granit kaplı yapılar. Yapıyı Suadiye’ye koysam yadırganmayacak tasarımlar. Bunlara milyon dolarlar ödeyen sonradan görmeler. Daracık Bodrum sokaklarında dev ciplerle sıkışıp kalan botokslu kadınlar. Puro ve parfüm kokan marina bölgesi restoranları yaz kabusumuz. Eskiden kışın biz bizeyiz diyorduk artık diyemiyoruz. Kışın artık yaz kadar olmasa da trafik var. Kırmızı ışıkta sağdan girenler başladığında yaz yaklaşıyor demektir. Evlerini kontrole gelen –özellikle Istanbul plakalılar- trafikte kural ihlallarinden anlaşılıyor. Korna çalanlar başlıyor. Kornaya uzun basarak kızgınlığını belli eden asabi kadınlar çok dikkatimi çekiyor. Bakıyorum bazıları 48 plaka. Belli ki yeni yerleşenlerden.



Bir diğer konu, buraya gelenlere büyük şehirde kalanlardan atılan salvolar. Kendi mutsuz hayatlarını yaşarken burada yaşayanlara giydirmek milli sporları haline geldi. Ben de payıma düşeni fazlasıyla aldım bu süreçte. Artık cevap vermiyorum genellikle. Bir plazanın 34. katında, bir değer olarak gördüğü ve asla sevmediği işini, terfi çatışmaları yaşayarak sürdürmek, ruhta ve bünyede tahribat yapar doğal olarak. Sabah 7’de köprü trafiğinde olan birinin o saatte sahilde köpek gezdiren bir Bodrum sakinine bakışı kişiden kişiye değişebilir. Bana ne iyi ettiniz gittiniz, iyi ki yazıyorsunuz, bizlere örnek oluyor yol gösteriyorsunuz diyenler de var, millet güneydoğuda iç savaş yaşarken sen rakı fotoğrafı paylaşıyorsun diyen de. Bunu diyen muhtemeldir ki akşam rakısını da içiyordur. Ama asıl derdi memleket meselesi değil kendi meselesi. O işin kılıfı. Mutsuzlukları anlayabiliyorum. Ama kalmak da bir seçim. Ne yapabilirim ki mecburum dendiği an, o hayatı kabullenmektir. O noktada ya susacak ve düşünecek ya saydıracak.





Bir beldeye uluslararası markalar girmeye başladı mı orası bozulmaya da başlamıştır artık. Gerek yapı gerek kimlik anlamında koruma konusunda kimseyle tartışmaya girmiyorum çünkü anlayan insan çok azaldı. Herkes marka peşinde. Kimse kimlik, Bodrum’un kimliği derdinde değil. Üzülerek söyliyeyim, belediye başkanı bile değil. Yoksa o inşaatlara nasıl ruhsat verilirdi? Bakın bir beldeyi korumak o beldede yaşayanların değil, o beldeye sahip çıkan, oraya sonradan gelenlerin işi olmalı. İnanın böyle. Başta bana böyle dediklerinde karşı çıkmıştım ama yaşadıkça kazın ayağının öyle olmadığın gördüm. O beldede yaşayanların desteği alınmalı, bu şart. Ama o coğrafyada doğanlar ne yazık ki kıymetini tam bilmiyor, bozulma denilen şeyin ne olduğunu algılamakta geç kalıyor. Ve bozulmanın sebebi oluyorlar. O yüzden mimarlar odası gibi, kent konseyi gibi sivil toplum örgütlerinin önemi çok. Koruma, sahiplenme konularında tartışmaya girmek isteyenlere Kalymnos’u gördünüz mü diyorum. Cevabı hayır ise, eğer görürseniz sonra konuşalım diyorum. Koruma nasıl becerilir en iyi örnekler karşı adalarda. 8-10 milin ayırdığı büyük farkların yaşandığı dünyalardayız. Örnek çok yakınımızda ama hiç bir yerel yöneticinin, müteahhit tayfasının, inşaatçının işine gelmiyor tabii. Rant yok, rüşvet yok. Bu ikisinin olmadığı yerde Türk’ün de işi yok maalesef.

Toparlamam gerekiyor. Bodrum’un girişine, Osmanlı döneminde Bostancı köprüsündeki Bostancıbaşı gibi adam dikip, sen girebilirsin sen giremezsin diyecek halimiz yok. Bari gelenler buranın değerini bilseler, gelirken şehirlerini, alışkanlıklarını getirmeseler, burayı bozmasalar. Buraya gelmenin nimetini anlasalar. Burayı tanımaya çalışsalar. İnsanını, doğasını, kültürünü öğrenseler. Sadeleşseler, dönüşseler. Mavileşseler… Ege’ye yakışsalar. Zeytini, bademi, balı, tilkişeni, cibezi hak etseler.


Yaz yola çıktı geliyor. Bakalım gelirken neler getirecek?