29 Mayıs 2016 Pazar

Hedef daha mavi bir hayat...



Bugüne kadar hayatım deniz kenarında geçti, halen de deniz kenarında geçiyor. Yedi aylık Sivas’taki askerlik dönemimi çıkarırsak denizi görmediğim gün olmadı diyebilirim. Kırksekiz yılımı İstanbul’da yaşadım. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin yazları İdealtepe’de denizin içinde geçti. Sonra oturduğumuz semt Kalamış, ardından Fenerbahçe oldu, yine denizden uzak kalmadım. Kendi evime çıktığımda seçtiğim yer Rumelihisarı oldu ve on yıla yakın her gün boğazı seyrettim, kıyısında yürüdüm. Derken evlenince Bebek’e taşındık, yine boğaz karşımdaydı. Sabahları Bebek parkında yürüdüm, iyotu içime çektim. Bodrum’a göçmeden evvel yedi-sekiz ay yaşadığım Asmalımescit zaten bir hataydı, bir türlü Beyoğlu’nu sevemedim. Bunda en büyük pay denizden uzak olmamdı, bunu sonra anladım. Ama o ev beni Bodrum’a hazırladı belki de. Kendimi dar, karanlık sokakların içinde bulunca mutsuz oldum. Pencereden bakınca denizi değil de karşıki laz pideciyi veya Ece Bar’ı görmek gerçekten berbattı. Her neyse, sonra ardıma bakmadan Bodrum’a geldim zaten. Bodrum’a göçmeden iki yıl önce kiraladığım, yaz dışında da aralarda kaçarak geldiğim ilk evim Yalıkavak’taydı ve denizin tam dibindeydi. Bahçeden sonra çakıl kum karışımı sahili vardı ve deniz başlıyordu. Geceleri dalga sesleriyle uyurdum. Sabah yüzümü denizde yıkardım. Tam zamanlı olarak Bodrum’a taşınınca merkezde, halen yaşadığım bu bahçeli taş eve yerleştim. Ama Yalıkavak’taki evi o kadar seviyordum ki yazları Yalıkavak’a gidiyordum. Duyanlara tuhaf gelebilir ama kışın Bodrum merkezinde, yazın ise yazlıkta, Yalıkavak’taydım. Bir kaç yıl sonra o evin üst katına gelen komşular tadımı kaçırdı, ben de oradan ayrıldım. Yalıkavak’ta başka bir eve geçtim ama o evin ruhunu hiç bir yerde bulamadım. Derken burnumun dibine eski marina yıkılıp, görgüsüzlük abidesi Palmarina açılınca Yalıkavak ile vedalaştım.

Bebek'de yaşadığımız ev İstanbul'un çirkinliğini saklayan, güzelliğini gösteren bir evdi.
Yalıkavak'taki ev küçücüktü ama Ege'yi eve dahil ediyordum, o zaman çok büyüyordu.

Asmalımescit'teki evim güzeldi ama semt bana göre değildi. Deniz göremiyordum.
Şimdi de ofisim denize çok yakın, çalışırken Kos’u görüyorum, önümden tekneler geçiyor, hayallere dalıyorum.

Kalamış ve Fenerbahçe’de ailemle yaşadığım dönemde neredeyse her gün Fenerbahçe sosyal tesislerine giderdik ve bilenler vardır belki, Fenerbahçe'nin yelken şubesi o zaman oradaydı. Yelkencilerin arasında epey arkadaşım oldu ama bir gün bile tekneye binmek içimden gelmedi. Yani hayatım boyu denizin kıyısında olmayı seviyordum da üzerinde olmak pek cazip gelmiyordu. O nedenle de arkadaşlarım yelken sporu yaparken ben kendimden büyüklerle rakı masasında oturup onları uzaktan seyrederdim.

Bodrum’a göçünce başta Mahmut Kaptan olmak üzere hayli kaptan tanıdım, dostluklar kurdum. Gel gelelim o kaptanlarla da hep meyhane arkadaşlığı yaptım. Dahası, geçen yaza kadar mavi yolculuğa bile çıkmamıştım. Sıkılırım diye. Bir tekne içinde bir haftaya yakın bir süre geçirmek bana göre değil dedim. Ki geçen yıl da dördüncü akşamın sonunda arada karaya çıksak diye düşünmedim değil. Ama Gökova’da gezinmek harikaydı o başka.

Mavi yolculukta...
Gökova'da...
Eş dost arada sorarlardı; Bodrum’a taşındın madem, artık bir tekne alsana diye. Hep gözümde büyüdü o iş. İşin mali kısmı bir tarafa, tekne zahmetli bir uğraş. Çok sevmek gerekir diye cevap verirdim. O nedenle de uzak durdum bu tekne sahibi olma fikrine. Dedim ya, deniz hayatımda hep olsun, kıyısında olayım ama üstünde olmam şart değil diyordum. Taa ki geçen yaza kadar. Geçen yaz ne oldu derseniz, Kalymnos’a ilk gidişimdi, ilk akşam yürüyüş yaparken buraya koyduğum fotoğrafı çektim. O anda o teknede olanlara nasıl imrendiğimi şimdi de o tıpkı anki gibi hissediyorum. Yani virüs Haziran ayındaki mavi yolculukta yoklamıştı ama Eylül ayında Kalymnos'ta bulaştı diyebilirim. O akşamdan sonra bir tekne sahibi olma konusunda kafa yormaya başladım. Fiyatlarını araştırdım falan ama hemen harekete geçmedim. Zaten bir iki ay sonra da kış geldi, gündemde arka sıraya gitti. Fakat gündemden hiç çıkmadı. Arada sırada sohbetini yapıyordum.

İşte Kalymnos'ta ilk akşam çektiğim fotoğraf. Bu teknedekilere imrendim ve bende ufuk açan bir etkisi oldu
Hayatta alışılmış, sorgulamadan kabul ettiğimiz bazı kurallar var. Mesela okul bitince sırada evlenmek vardır. Sonra çocuk. Ya da mesela araba alınır, sonra ev alınır. Tekne lükstür, ihtiyaç değildir gibi. Ama siz nasıl yaşamak istiyorsunuz bu önemli. Genellikle pek sorgulamadan yaşanıp gidiliyor işte. Kafama Bodrum’a taşınma fikri tam yerleştikten sonra işimi yapma biçimini değiştirip, kadroyu minimuma indirip buraya gelebilecek kıvamı yakalamak bilinçli bir karardı mesela. O zaman da bana karşı çıkanlar oldu. Tam işlerin iyi gidiyorken işini büyütsene, her tür grafik tasarım işini alsana dediler, ben de tam iyi gidiyorken küçültmeyi, sadece belli bir konuda çalışmayı seçtim. Çünkü küçülmek işlerin kötü gitmesi demek değildir. Ve Bodrum'a gelebilmek için işlerimi küçültmek, belli bir konuda çalışmam gerekti. Yoksa gelemezdim. Eğer bunu yapmasaydım, her gün müşterilerimle toplantılar gerektiren işler yapacaktım. O zaman da İstanbul'da yaşamak zorundaydım. Yani iş yapma biçimini değiştirmek, benim nasıl yaşamak istediğimle alakalıydı. Bazen uçakta, bizim sektörün önde gelenleriyle karşılaşıyorum. İşlerini büyüttüler, bazılarının şirketlerinde seksen, doksan kişi çalışıyor. Senede belli bir süre Bodrum’a gelip teknelerine binecek zamanı zar zor buluyorlar. Biri yarı şaka yarı ciddi, sen mi doğru yaptın biz mi bilmiyorum dedi. Ben de takılmış; senin senede on gün ancak zaman bulup geldiğin yerde ben üçyüzaltmışbeş gün yaşıyorum, kararı sen ver demiştim.


İşte bu kalıplardan biri de dediğim gibi, arabadan sonra ev almak. Benim evim yok. Hayatım boyu kirada oturdum çünkü almak istediğim evleri alacak parayı kazanmak derdinde değildim ama kiralayabiliyordum. Ev almak beni hep bir yere bağlar gibi gelmişti. Şimdi de istesem Bodrum’un merkezinden başka yere çok daha rahat gidebilirim. Ama bir süre sonra, yaş ilerlemeye başlayınca acaba bir evim olsa mı demeye başlıyor insan. Ya da ben öyle düşünüyorum diyelim. Ancak Bodrum’da şu anda yaşadığım gibi bir evi hem bulmam zor, artık taş ev kalmadı, hem almaya kalkınca deli paralar isteniyor. Asla o parayı hak etmeyen evlere verecek param yok. Bir sitede ya da komşularla yaşamak da benim istediğim bir şey değil. Burada yedi yıldır yalnız yaşamaya fena alıştım, sağımda, solumda, altımda, üstümde, komşu, çocuk gürültüsü falan istemiyorum. O zaman dedim ki bir arsa alayım, üstüne istediğim evi ben yapayım. İki yıldır aranıp duruyorum. Bütçemin uygun olduklarını ben beğenmedim, beğendiklerim bütçemi aştı. Borca girmeden çözmeye çabaladığım için zaman geçti ve fiyatlar iyice uçtu. Derken bir kaç ay önce çok güzel, tam istediğim gibi bir arsa buldum ama çok büyüktü. Bir evli arkadaşım beraber alalım abi dedi. Neden olmasın diye düşündüm. Ucuz bir arsa değildi ama yeri mükemmeldi, o para gözden çıkarılır, ileride de ev yaparım diye aklım yattı. Tapuya gidene kadar da akla hayale gelmedik zorluklar, terslikler çıktı. Yani yukarıdan dediler ki arkadaş şu arsa işine bu kadar kafanı takma. Ve son anda tapu müdürlüğünden döndük, olmadı o arsa işi. O akşam dedim ki bunda da bir hayır var. Olmuyorsa olmaması gerektiği için olmuyordur. Bu ilkeye inanırım. Olacaksa olur zaten. Ve o akşam tekne alma fikri aklıma yatmaya başladı. Hayatımı değiştirmeye karar verdim. Son zamanlarda tekdüzeleşmeye başlayan hayatımda bir değişiklik yapmak istiyordum. Arsa alıp sonra ev yapmak bunun bir yoluydu, olmadığına göre arsa fikrinden biraz uzaklaşayım istedim, ibre tekneye kaydı. O zaman ne yapmam gerek diye oturup düşünmeye başladım. Siz plan yaparsınız da hayat buna izin verir mi ayrı konu. Ama plan yapmadan da bir işe kalkışamıyorsunuz. Eğer hayatımda bir değişiklik yapacaksam bunun için gereken adımları atmam, hazırlıkları yapmam lazım. Sonrasını ise hayata bırakacaksınız. Tekne sahibi olmak için birinci koşul gemici ehliyeti almak. Bunun için kursa yazıldım. İki hafta sonra kursu bitirdim. Derslere çok fazla olmasa da çalıştım. Sınava hazırlandım ve sınavı geçip amatör kaptan belgesini aldım. İşin önemli bir bölümünü hallettim yani. Tamam belgeyi aldım ama bu iş araba kullanmak gibi. Pratik yapmak lazım. Araba kolay da teknenin pratiğini yapmak o kadar kolay değil. Eğitim aldığım hocamın teknesiyle iki kere denize açıldık, çok yararını gördüm. Bir iki kere daha çıktıktan sonra kendi teknemi kullanacak kıvama gelmeye başlarım. Her işte olduğu gibi, ne kadar çok antrenman yapabilirsen o kadar çabuk ustalaşırsın.


İlk yelkenli deneyimim Nisan ayında oldu

İlk çıkışımda üç kursiyer ile beraberdik, sırayla dümen, yelken açma alıştırmaları yaptık. Ama dün hocamın yelkenlisiyle yalnız çıktık ve tam altı saat dümen tuttum. Kardeşim Sena da benimle geldi, o da virüsü kaptı artık. Hava da eğitim için çok uygundu. Oldukça kuvvetli rüzgar vardı. Hadi denizci diliyle yazayım, yer yer 30 knot estiği oldu. Ama yelkenin tadına vardım dün. Arada hocaya bu ne zevk yahu dediğimde, siz tamamsınız, bence oldunuz çünkü bir çok insan bu havadan mutlu olmuyor, sakin hava seviyor dedi. Dün karaya çıktığımda ben ben değildim. İnanın başka bir ruh taşımaya başladığımı hissediyorum. Farklı bir duygu. Evet, denizin üstünde olmak çok başkaymış. Ama şunu söylemem lazım, asıl heyecanlandıran yelken yapmak. Ve kalabalık olmamak. Zaten sahip olmayı düşündüğüm tekne de beni Ege adalarına rahatlıkla götürecek, uygun havalarda da yelkenle gidebileceğim bir tekne. Tek başıma Ege’de gezinmek de, sevdiğim insan ya da insanlarla gezinmek de beni mutlu edecektir.



Şu linkte dünkü eğitimimle ilgili kısa bir video var; https://youtu.be/kZCrMqXPV-U

Dün ise altı saat dümendeydim ve karaya indiğimde ben ben değildim artık...




Şimdiden Kalymnos limanına yanaştığımı, ya da adanın arkasına, o fotoğraftaki tekne gibi demirlediğimi hayal ediyorum. Çıt çıkmayan sakin gecelerde teknenin kıçında uzo içtiğimi de hayal ediyorum. Sabah yüzümü denizde yıkadığımı… oradan Leros’a geçtiğimi… Yani hayal edecek çok şey var. Arada çizdiğim de oldu bakın.


Deniz fenerlerini denizden gezmek çok daha anlamlı...

Demem o ki, hayatımda bir değişiklik yapmaya karar verdim. Eğer hayat da izin verirse, bundan sonra zamanımın çoğunu denizde geçirmek üzerine çalışacağım. İşimi tekneden yapabilirim. Tabii ki ofis duracak, tabii ki zamanımın çoğu başlarda karada geçecek ama hedefim zamanımın çoğunu denizde geçirecek bir hayat. O zaman daha küçük bir eve de geçebilirim. Çünkü asıl evim Ege olacak. Onun uçsuz bucaksızlığı heyecanlandırıyor. Şimdilik tek soru işareti köpeğim Kırpık. Denizde ve teknede nasıl duracak? Durabilecek mi? Çok mu sıkılacak? Korkacak mı? Bunları bilmiyorum. Yaşayarak göreceğim.

Artık önümde gerçekleştirmeyi istediğim bir hayalim var. Geçtiğimiz aylarda deniz fenerlerini gezmek istediğimi yazmıştım. Şimdi o konu daha anlamlı olabilir. Fenerleri denizden gezme düşüncesi çok daha heyecanlı. Sekiz feneri denizden gezemesem de en azından yarısını başarabilirim. Kim bilir, iyice ustalaşırsam sekizini de bitirebilirim.


Uygun bir tekne bulma aşamasına geçebilirim artık. Arsa/ev fikri alt sıralara gitti. Hedef daha mavi, masmavi bir hayat…


13 Mayıs 2016 Cuma

Rakı içenlere gelsin...

Rakı bence dünyanın en iyi içkisidir. Beyaz leblebiyle de içersin, ahtapotla da. Denizden çıkan her şeyle iyi gittiği gibi, ete de kebapa da gider. Yalnız da içersin eşin dostunla da. Düğünde de içersin, kaybettiğin bir dostunun ardından yas akşamında da. Aşık olunca da, ayrılınca da. Bu temayla ilgili Mey içkinin çok sıkı bir reklam filmi de var, belki bilirsiniz. Şuraya linkini koyayım da izlemeyen varsa izleyiversin; https://youtu.be/mVVGfFa9g3c





Ben rakıyı çok severim. Gençlik aşkımdır. 20 yaşından beri birbirimizi terk etmedik. Bazen çok sık görüştük diye ara verdiysek de onlar sayılmaz. Muhabbetimiz sürüyor. Onun sayesinde kimleri tanıdığımı bir düşünüyorum da… Rakı masası olmasa asla karşılaşmayacağım nice değerli dostu rakıya borçluyum. Kalbime, ruhuma dokunan kadınların içinde en çok iz bırakanları rakı içen kadınlardı. Rakı masasındaki duygu paylaşımının tadını bilen bilir. Kavgalarım da bazen rakı yüzünden çıktı. Hani duygu patlaması… Onun da tadı başkadır aslında. Ertesi gün ne yaptım ben dersin ama yapmış olman aslında iyidir.



1970'li yılların sonu. Eski Todori... Yaş 20 civarı











Bodrum’da rakı ile ilişkim farklı bir tada büründü tabii. Ege mavisi ile rakı beyazı birbirine o kadar iyi uyuyor ki rakıyı sevince sen de kapılıyorsun. Bazen denizin kıyısında ayakların suda yudumlarken bazen Gökova’da bir iskele üzerinde keyifleniyorsun. Bazen çıt çıkmayan bir koyda demirliyken, bazen çarşı içinde bir meyhanede hengamenin içindeyken. 

Rakı içerken dinlemeyi sevdiğim Yunanca şarkılardan bazılarını bu akşam rakı içecekler için burada yayınlayayım istedim. Ben bu akşam size bu şarkılarla eşlik edeceğim…

Bodrum’dan sağlığınıza…