30 Ağustos 2016 Salı

Hesapta yoktu, bir baktım Kalymnos'tayım.

Yıllar geçtikçe Bodrum ve yakın çevresinde çeşitli dostluklar kurarak hayat alanımı genişletmeye, Bodrum’un dışına da çıkmaya başladım. İstanbul’da doğup büyümüş ve kırk sekiz yaşına kadar orada yaşamış birinin yeni bir hayata başlayıp yeni insanlar tanıyıp onlarla dostluklar kurması –hele belli yaştan sonra- pek kolay değil. Ama artık Fethiye’de, Söğüt’te, Datça’da dostlarım var. Çok sık görüşmesek de varlar. Geçtiğimiz yaz sonundan itibaren Yunan adalarına gide gele orada da dostlarım olmaya başladı. Bu durum kendimi daha bir “Egeli” hissetmeme yol açıyor. Suyun sadece bir tarafında değil, öte tarafında da tanıdıkların olması, gidince onlarla ayak üstü de olsa iki laf etmek, hal hatır sormak kendimi iyi hissettiriyor. Daha farklı ve derinden benimsiyorum Ege coğrafyasını. Kalymnos bunların içinde en çok tanıdığım olan ada çünkü en çok oraya gittim. İki hafta öncekiyle altıncı gidişim olmuş. Kos’ta iki mekan sahibi ve Ahmet amcamız var. Lipsi’de ahtapot ustası ile ve bir kafedeki garson kız ile selamlaşıp hal hatır soruyoruz. Kalymnos’ta ise taksici Giannis en başta yer alıyor. Sonra hep kaldığım otelin sahibesi hanımefendi ile otelin müdiresi ve kahvaltıları hazırlayan dünya sempatiği kadını saymam lazım. Telendos’taki Kapsoulis’in sahibi Manolis ile yeğeni, Aegean Tavern’deki yönetici kadın ve garsonlar, Massouri’deki barın sahibi adam, Pothia’daki Kaikci cafenin sahibi ve ismini bir türlü ezberleyemediğim meyhanenin sahibi. Görüldüğü gibi arkadaş çevrem tam bana göre.

İki hafta önce üç günlüğüne Kalymnos’taydım. Aslında programımda yoktu. Ancak buradaki genç evli arkadaşlarım –Ferhat ve Anıl- vize almışlardı, hadi kutlamaya gidelim dediler. Ben de o hafta başlayacağım detoksu erteledim. Ancak son akşam bir sağlık sorunu olunca ertesi sabah gelemediler ve ben sırtımda çantamla kendimi feribotta buldum. Yani aslında gitmeyi planlamamışken ben gittim arkadaşlarım kaldı. Neyse bir dahakine diyelim…

Ağustos ayı gelince feribot gişelerinde kuyruklar başlıyor. Bu bizim taraftaki check-in kuyruğu. Sonra pasaport kuyruğuna giriyorsunuz. Hala OHAL nedeniyle SGK belgesi istiyorlar ve bu gerçekten çok saçma. Sadece zaman kaybı. Çünkü o belge nedeniyle tartışmalar oluyor, gecikmeler yaşanıyor. Mesela bu gidişimde eğer biletimi 11:00'deki Kalymnos feribotuna alaydım kaçıracaktım. Çünkü Bodrum'dan 35 dk gecikerek kalktık. Neden? Pasaportta iki görevli polis var, kuyruk binanın dışına kadar uzadı, üçüncü gişe boş, görevli gelmedi. 
Lise ve üniversite yıllarında Kadıköy, Haydarpaşa vapurlarında çay/simit ile kahvaltı yapardım. Otuz beş yıl sonra Bodrum-Kos hattında aynısını yapacağımı bilemezdim. 


Sabahları Kos limanında bir başka feribota yetişmeyeceksem Bodrum’dan hızlı katamarana binmiyor, Asım Kaptan ile gidiyorum. Mis gibi Ege sabahı havasında iyot kokusunu ciğerlerime çekerek, büfe görevlisinin şahane çayı ve simitiyle kahvaltı yaparak yolculuk etmeyi seviyorum. Bileti kesenle, kontrolörle ve büfe görevlisiyle sohbet ederek yola çıkıyoruz. İki çay içiyorsam iki de ikram ediyorlar. Bir saate kalmadan Kos’a varıyoruz. Kos’ta illa ki Süleyman ile karşılaşıyorum. Süleyman Akyarlar’da elimizde büyüdü. Şimdi benim iki mislim o başka. Bizim Serdar kaptanın oğludur. Serdar da Turgutreis-Kos feribotunun kaptanı. Süleyman annesiyle Kos’ta kalmıştı ve Yunan vatandaşı. Çok güldüğüm bir hikayesini aktarayım. Süleyman askerliğini Yunan ordusunda yaptı ama tabii onlar için sakıncalı piyade (azınlık) olduğundan eline silah vermemişler. Öyle ya, neme lazım, asker falan öldürür. Ya ne yapmışlar? Fırında görevlendirmişler. Yani bir sabah ekmek hamurunun içine zehir atsa bütün alayı öteki tarafa gönderebilir. Süleyman’ı bu yaz bir akşam Kos’ta gördüğümde Barbouni’de yemek yiyor, uzo içiyordum. Onun çalıştığı acentenin sahipleri de oradaydı. Bir ara Süleyman da uğradı, abi n’aber falan derken biraz sonra Türkiye’de darbe kalkışması olduğunu öğrendik. Aradan on beş gün geçti beni yine Kos’ta gördüğünde “Abi sen daha dönmedin mi?” dedi. Hani darbe oldu da adada kaldım sanki. Bu son gidişimde de bir fotokopi çektirmem gerekiyordu. Kalymnos’ta limanda iki tane yer var ama ikisi de siestadaydı, çektiremedim. Kos’a iner inmez Süleyman’ı gördüm, halletti.

Kalymnos’u çok anlattığım için bu yazıda tekrara girmeyeyim istedim. O nedenle fotoğrafların altına yazdığım notları bazen uzun tuttum.

Burada da bir eğlence akşamına ait kısa video var; https://youtu.be/98CxAtrGh1Q



Bayramda hiç gitmediğim adalara gitmek istiyorum. Burada buluşuruz yine, anlatırım…

Kos çarşısı kışın tamamen kapalı.
Hep sonbahar, kış ve ilkbaharda gezmişim adayı, bu canlılığı farklı geldi.
Yunan adalarına gittiğimde Mythos'tan başka bira içmemeye çalışıyorum.
Bana birayı sevdiren marka. Hele böyle Yunan adalarının tümünde olduğu gibi
buzlukta soğutulmuş bardakta gelince... offf
Bu meze Kos'a gidince aradığım bir meze. Çok basit ama lezzetli. Elia'da yiyorum ve başka yerlerde yediklerim bu kadar iyi olmadı. Mezenin adı dakos. Girit peksimeti üstüne kremamsı, yağlı feta, zeytin, domates, kapari, kekik var. Dakos adının "takoz"dan geldiğini sanıyorum. Peksimete takoz da denir ya.
Geçen yıl mavi yolculuğa çıktığımız Miralay Barbaros Kos limanındaydı. Selamlaştık kaptanıyla.
Kos'tan Kalymnos'a Dodekanisos katamaranı ile geldim. Yolculuk kırk dakika sürüyor.
Kalymnos limanı. Yani Pothia bölgesi.
Her zaman kaldığım Masouri Blu otelinde müsait iki oda yoktu. Ağustos ayında, seyahatten bir hafta önce arayınca yer olmaması normal tabii. Aynı manzaraya sahip ama asla aynı zevkte, anlayışta olmayan, temiz ama büyük bir otel olan Plaza otelinde kaldım. Tatilde büyük otelleri hiç sevmem. Açık büfe kahvaltı, plastik şezlonglu havuz başı halleri. Çoluk çombalak... Bana göre değil. Masouri Blu otelinin sahibesi hanımefendiyi ziyarete gittim. Telefonda konuşuyordu, beni görünce çok şaşırdı, telefonu bıraktı, sarıldı. Çok hoş bir durum. Bodrum'dan veya bu blogda görüp o otele gidip benim adımı verenler olmuş. Müteşekkir olduğunu söyledi ve benim Plaza'da kaldığımı öğrenince üzüldü. Dedim Booking.com'dan baktık, yeriniz yoktu. Ah dedi bir daha direkt bana veya yönetici arkadaşıma yazın, size mutlaka ayarlarız falan... Derken bari ertesi sabah kahvaltıya gelin dedi. Ispanaklı yumurta yapmışlardı. Otelde kalanların çoğu kahve içiyor, bense sabah çay severim. Sağolsunlar bir demlik hazırlamışlar masaya getirdiler. Çok iyi ağırlandım. Bir dahaki gidişimde Booking.com'a girmeden direkt yazacağım.
Masouri plajında hiç temmuz ve ağustos ayında bulunmamıştım. Kalabalık buldum. Laf aramızda eylül ve ekim aylarında ya da mayıs, haziran döneminde koca plajda onbeş-yirmi kişi olmanın tadına varınca şu kalabalık iyi gelmedi.
Odamdan manzaram buydu...
Bu üçgen damlı ev bendeki "manzaralı ev" kavramını yeniden yarattı. Ev aslında tek kat, içten asma katı var. Yani çok yüksek tavanlı müthiş manzarası olan bir ev. Tesadüfen sahiplerini gördüm, orta yaşlı bir çift. Zevklerine hayran kaldım. Bu kareyi kaldığım otelden çektim. Otel odamla ile aynı manzaraya bakıyor.
Burası Massouri bölgesinin en popüler restoranı. Kapısında kuyruk olur. Hele yüksek sezonda. O yüzden Bodrum'dayken rezervasyon yapmıştım. Buraya üçüncü gidişim. Sunumları çok iyi. Lezzet de öyle. Biraz turistik ama dedim ya gayet iyi bir restoran. En önemlisi de fiyatları diğer mekanlarla hemen hemen aynı. Belki aynı yemeği daha sıradan bir yerde yemeye oranla adam başı 5 euro fazla ödüyor olabilirsiniz o kadar.
Kantouni bölgesi
Kalymnos'un kaya tırmanışı yapılan tepeleri
Massouri bölgesinin Telendos adasından görünüşü
Telendos'ta bir mekan
Her gelişimde gittiğim, Telendos'taki Kapsoulis. Yani bildiğimiz kapsül anlamında. Koşturan da sahibi Manolis. Aslında Manolis, karısı, annesi, babası, yeğenleri beraber çalışıyorlar. Neredeyse bütün Yunan adalarında olduğu gibi, tipik aile işletmesi.
Kapsoulis'te son gidişimdeki masaya oturdum yine. Manolis ile sarıldık, elimi sıktı, elim mis gibi balık koktu. Yeğeni geldi, Türkçe "merhaba, nasılsın" diye lafa girdi. Burayı çok seviyorum. Çok samimi ve rahat bir mekan, Hiç turistik değil, bunu da söylemem lazım. Adalılar geliyor.

Manolis'in Symi karidesi ve değişmez uzom mavi etiketli Barbayanni.
Manolis ahtapotu çok iyi kızartıyor. Önden feta peynirli fırında patlıcan yedim, sonra Symi karidesi ve üstüne bu ahtapot. Bir de 20'lik uzo. Hepsi 33 Euro tuttu. Porsiyonlara dikkatinizi çekerim. Aslında iki kişi rahatlıkla doyar
Bu gidişimde Giannis, taksisi eskidiğinden satmış yenisini bekliyormuş, yenisi de gelmemiş. Ben de araba kiralayıp adada gezinirim dedim ve bu arabayı kiraladım. Daha 450 km'deydi. Günlüğü 40 Euro. Haziran ve eylül aylarında 30'a iniyor. Ekim ayında 25'e kiralamıştım.
Adanın daha önce görmediğim, kuzey batı ucuna gittim
Ege'ye doydum...
Köylere girdim, yeni arkadaşlar buldum.
Öyle bir sahil işte. Benden başka bir çift vardı. Sağıma baktım...
...soluma baktım.
Sahile bayıldım ve konuşlandım
Uzun süre sahilde üç kişiydik. Sonra on kişi falan geldi. Ağaç altındaki doğal gölge ve serinlik şaheserdi. Sadece dalga ve cırcır böceği sesi duyuluyordu.
Tam yerinde okunacak bir kitap. Roman Bodrum ve Kalymnos'ta geçiyor. Daha ne olsun.
Sahilde bulduğum şezlongta kitabımı okurken acıktım. Biraz sonra otuz kırk metre ötedeki çardaklı mekandan balık kokuları gelmeye başladı. Ve kendimi masada, sardini yiyip Mythos içerken buldum.
Kalymnos'ta alışılmış mavi/beyaz Yunan mimarisi yok. Daha İtalyan tarzı Akdeniz esintisi hakim. Adanın uzun zaman İtalyanların yönetiminde kalmasının etkisi olmalı. On İki Ada İtalyanlara devredilince Kalymnos'u yönetim merkezi yapmışlar. Liman tarafında İtalyan etkisi çok daha belirgin.
Bu bara bayılıyorum. Yalıkavak'ta İngilizlerin gittiği barların tıpatıp aynısı. Sahibi geçen sene bel ameliyatı geçirmişti. Geçen gelişimde yoktu, bu sefer karşılaştım. Hatırladı beni, Bodrum'u sordu. Beli pek iyi değilmiş falan, onları konuştuk.


Ve tabii Ege'ye açılan sokaklar beni benden alıyor...
Massouri'de akşam olurken
Aegean Tavern'e sadece bu manzara için gelip bir kadeh içilip gidilir
Aegean Tavern'deki garson ile geçen sefer konuşmuştuk, uzonun sertini isteyince Türk müsünüz diye sormuştu. Aynı garson geldi ve "iyi aksamlaa" dedi. En fazla 25-26 yaşında genç biri. Ama işini nasıl iyi bildiği buradan belli. Hatırladı. Bu arada bu karides ızgara mükemmeldi. Rokanın üzerindekiler ve kasenin içindekiler ince kesilmiş, çiğ enginar parçaları.
Müessese ikramı cevizli iki top dondurma ve tarçınlı lokmades. Yani lokma. 
Kalymnos Akdeniz'in sünger merkezi. Hem çok çıkıyormuş hem ticareti yapılıyor. Artık eskisi kadar çıkmıyor tabii. Çok tipik bir sünger avcısı süngerin Çernobil ile bittiğini söylemişti.
Meyhaneden otele dönerken, hep kaldığım ama bu sefer kalamadığım dediğim Masouri Blu otelinin karşısındaki mekandan müzik sesi gelince durup baktım. Mekanın sahibinin oğlu, sahilde benim hep bulunduğum yere bira, sandviç servisi yapan çocukmuş. Onunla da ooo hoşgeldin beş gittin derken küçük bir masada elimde uzo kadehiyle buldum kendimi.

Kos'a feribotum 15:30'daydı. Öğlen canım deniz mahsullü makarna ve bira çekmişti. Her zaman gittiğim meyhaneye uğradım, orada öğlenleri o tip yemekler yapıldığını biliyorum. Menüyü istedim ve menüyü verirken şahane balık geldi biraz önce dedi. Sonuç bu oldu. Makarna başka bir sefere kaldı.
Kalymnos bugüne kadar gezdiğim adalar içinde balıkçısı en çok olan ada. Büyükçe bir balık hali var. Liman balıkçı motoru dolu. Adanın kuzeyinde ve bize bakan taraflarında yer yer balık çiftlikleri de mevcut. Hatta bir de balık işleme fabrikası var ki sahibiyle geçen Ekim ayında öğlen uzo içmiştik sokağın birinde. Yani balıkçılığı iyi biliyorlar ve ciddi bir geçim kaynağı olduğu belli. Bu beyaz, strafodan yapılmış kutuların içinde buza yatırılmış balıklar var. Benim de bineceğim Kos-Symi-Rodos rotasındaki feribota koydular kutuları. O adalardan birileri limanda bu balıkları karşılayacak.
Kalymnos'ta sahipsiz, kapısı kilitli ve hatta kapı penceresi açık metruk çok ev var. Restorasyon yapılanları da inceledim. Evler çok karakteristik. Yunanlı olsam belki bir ev alıp restore ederdim.



27 Ağustos 2016 Cumartesi

Yıllardır merak ettiğim Nisyros.

Yunan adalarına dair merakım başladığında, adalara gidip gelen bir kaç dostumla sohbet ederken çok farklı öneriler dinledim. O zaman anladım ki Yunan adaları diye bir kalıp yok. Biraz okuyup araştırınca bu farklılıkları yavaş yavaş çözmeye başladım. Coğrafi bölgenin yanı sıra aynı bölgede, hatta komşu olup da birbirine hiç benzemeyen adalar da var mesela. O zaman geçen yaz, bir yerinden başlayayım dedim. Önceliğim, Bodrum’a yakın On İki Ada oldu. Şu On İki Ada ne demek biraz söz etmek istiyorum. Yaygın olarak yanlış bilinen –hatta neredeyse galat-ı meşhura dönüşen- bir durumu açıklayayım. Birincisi şu; On İki Ada Yunanistan’ın Ege’deki adaların tümüne verilen isim değil. Bize yakın olan ve Samos’tan güneye, Meis’e kadar olan adalara verilen ad. İkincisi ve en önemlisi de şu ki On İki Ada 12 adadan oluşmuyor. İrili ufaklı yirmiden fazla ada var. Peki neden On İki Ada diyoruz? On İki Ada adı Osmanlı’nın gayrimüslim bölgelerde uyguladığı yönetim şeklinden geliyor. Bu 12’li sistemde her on hane birer temsilci çıkarıyor, bu temsilciler de bölgeyi yönetecek 12 kişilik bir heyet seçiyor. Yani on iki üyeli mahalli meclis diyebiliriz. Şu anda idari bakımdan Rodos’a bağlılar.

Nisyros neredeyse daire formunda bir ada. Ortadaki çukur da krateri. İleride sağda görünen burun Knidos. Soldaki uzun ada Kos. Karşısı Karaada, İçmeler, Yalıçiftlik tarafları

Kırmızı ile belirtilmiş adalar On İk Ada. Yunanlıların Dodecanese dedikleri...
Bu bilgiyi verdikten sonra devam edeyim. Adalarla ilgili Mahmut Kaptan’dan epey bilgi almıştım. Mahmut abi Ege’ye avucunun içi gibi hakim, GPRS kullanmadan nerede ne kaya var bilen bir kaptan. Ondan epey hikaye dinlemiştim. Bir başka arkadaşım daha, bana “Sen en çok Nisyros’u seversin” demişti. Bu da aklımda yer etmiş. Kos, Kalymnos, Leros, Lipsi’ye gittikten sonra gözümü Kos’un güneyindeki adalara diktim. Nisyros hem bize en yakın hem merak ettiğim adaydı. Geçtiğimiz ay üç günlüğüne gittim. Baştan söyleyeyim, adanın dokusuna hayran kaldım. Tam hayal ettiğim gibi küçük bir Yunan adası. Mavi/beyaz uyumunun bol bol karşıma çıktığı adaları ayrıca seviyorum. Tabii sadece mavi ile beyaz kullanmak yetmiyor. Yapıların tarzı, tasarımı, adanın sokakları, esnafı, dükkanların içi... Nisyros tipik bir ada.

Bodrum'dan hızlı katamaranla ayrıldım
Kos'un Kardamena bölgesinden Nisyros'a küçük feribotla geçtim
Adaya haftada iki gün Dodekanisos Seaways’in Kos’tan seferi var. Ama o seferler gün ve saat bakımından bana uymadı. Araştırınca Kos’un güneyinde, Nisyros’a bakan Kardamena diye bir bölgeden her gün karşılıklı küçük feribotlar çalıştığını öğrendim. Bizim Bodrum-Datça feribotlarını düşünün, onlar gibi. Daha az araç daha çok yolcu alan versiyonları. Saat 18:30’da bir sefer olduğunu öğrendim ve saat 17:00’de Bodrum’dan hızlı katamaranla gidersem yetişirim dedim. Ancak OHAL nedeniyle yurt dışı çıkışlarda SGK kaydınızı istiyorlar. Bunu hiç anlamıyorum. Her şeyimizi bilen devlet nerede çalıştığımızı mı bilmiyor? Veya emekli olduğumuzu? İşte bu evrağı almayan, yanlış alan, eksik alan derken pasaport çıkışında kuyruk oluşuyor. Ve tabii Türk’ün olduğu yerde tartışma da olur. Bizim 17:00 feribotu 17:20’de kalktı. Kos gümrüğünden çıktığımda saat 18:05 idi. Limandan bir taksi çevirdim durumu anlattım ve yetişip yetişemeyeceğimizi sordum. Bir terslik çıkmazsa yakalarız dedi şoför ve o andan sonra Kos’ta trafik kurallarını dinlemeyen, aşırı hız yapan bir taksi içinde bilmediğim bir yöne doğru gitmeye başladım. Bir gözüm yolda, bir gözüm hem saatte hem şoförde. Saat 18:32’de limana girmiş, biletimi almıştım. Feribot üç dakika rötarla kalktı ve ucu ucuna yetiştim.

Kardamena'nın görünüşünü Gökova Ören'e benzettim
Karşıda Nisyros gözüktü
Adanın merkezi, Mandraki bölgesi
Sarı yapı kaldığım Three Brothers oteli. Bu kareyi de feribottan çektim. Yani limanın hemen dibinde bir oteldi
Otel odamdan görünen
Şahane bir havada, üstte açıkta oturup etrafı seyrederek yola çıktık. Yaz aylarında denizdeki buharlaşma nedeniyle uzaklar net görülmüyor. Sonbaharda muhtemelen Knidos ve Tilos’u görerek yolculuk edecektim ama pustan görünmüyorlardı. Nisyros’a varmadan hemen sancak tarafında bir küçük ada var. Ada komple mermermiş. Kese kese bitirecekler herhalde. Üzerinde mermer ocakları seçiliyordu. İlginç görüntüydü. Limana yaklaştıkça önce bir şaşkınlık yaşadım. Çünkü ada volkanik bir adaya göre oldukça yeşildi. Limana yanaştık. Kalacağım oteli hemen gördüm. Odama gittim, yerleştim. Otelin sahibi kardeşlerden Antonio’ya nerede turistik olmayan bir yemek yerim diye sordum, sorduğuma pişman oldum. Bu kadar geveze birine rastlamadım yıllardır. Onbeş dakikada zor kurtuldum elinden. Liman bölgesi Lipsi’ye benziyordu adanın. Yani hiç bir şey yok. Nereye geldim ben duygusu veriyor. Ama yüz metre sağa doğru yürüyünce Mandraki bölgesinin bütün güzelliği karşıma çıktı. Mandrakinin ne anlama geldiğini tahmin etmiş olabilirsiniz. Evet mendirek demek. Yani limanın olduğu bölgenin adı.








Yunan adalarında vazgeçemediğim ritüel; Öğlen buz gibi bardakta Mythos birası


Hayat ağır ağır bu dar sokaklarda akıyor

Adanın nüfusu bin civarıymış. Lipsi’den üçyüz kişi fazla. Fakat Lipsi'ye oranla genç nüfus ve canlılık şaşırttı doğrusu. Lipsi tam emekli yeriyken burası daha hareketli. Tabii hareket derken ne demek istediğimi açmam lazım. Aklınıza Bodrum, Çeşme veya Kos, Mykonos gibi turistik yerler gelmesin. Kendi çapında bir hareketlilikten söz ediyorum. Epeyce canlı üç kafe/bar gördüm mesela. Lipsi’de bir tane bile yok. Bu mekanlar akşamları gençlerin buluşma yeri ve gece geç saate kadar açıklar. Tabii herkes birbirini tanıyor. Adada yaşayanlar bu durumu bilir. Buna karşılık yiyecek mekanları Lipsi’den zayıf. Kendim için söylüyorum bunu. Pizza, makarna yemeyeceğim için bir kaç restoranı hemen eledim. Deniz mahsulü için arandım, bir iki tane buldum.

Ada neredeyse bir daire formunda. Tam ortasında bir krater var ve 1400’lü yıllarda şiddetli patlamış. 1887 yılında da uzun süre fokurdamış ama ciddi bir patlama olmamış. Kratere inebiliyorsunuz. Aşağı yukarı sekiz katlı bir apartman yüksekliğinde çeperinden yavaş yavaş inmeniz gerekiyor. Hala azar azar fokurdamayı sürdürdüğünden ara sıra feci kükürt kokusu yayıyor ve dayanması zor dediler. Zaten dışarısı 36 dereceydi, kratere inip 50 derecede kükürt solumak hiç anlamlı gelmedi. Fotoğrafta göreceğiniz açıdan, uzaktan bakıp devam ettim.



Adanın merkezindeki Mandraki bölgesi



Akşam Balkan müzikleri çalan neşeli genç bir grup geldi

Barbayanni... değişmez uzo markam 
İkinci katta Türkçe konuşuluyormuş...

İkinci gün sabah ortalık sakinken uyanıp gün doğumunu seyredip tekrar yattım. Kalkınca araba kiralayıp adayı gezmeyi planladım. Uyandığımda beş altı motorun açıktan yaklaştığını gördüm. İşgal kuvvetleri gibi limana yanaştılar, içinden yüzlerce turist çıktı. Limanda bekleyen tur otobüslerine binip krateri görmeye gittiler. Bir grup da araba kiraladı. Ben otelin yanındaki oto kiralama şirketine gidene kadar adada araba bırakmadılar. Şirketteki kız dedi ki size bizim kendi minibüsümüzü kiralayalım. Tamam dedim, aldım yola çıktım. Aynı kız harita üzerinde bana nerelere gitmemi, oralarda ne yapmam gerektiğini söyledi. Ada dediysem öyle büyük bir şey düşünmeyin. Hiç durmadan tur atsanız 45 dakikada başladığınız yere gelirsiniz. Bana verdiği haritadaki rotayı izleyerek adım adım gezdim. Volkanik kumsalda yürüdüm. Elektriği jeneratörle sağlanan, adanın ucundaki bir barakada bira içip dakos yedim. Koskoca Ege’de beş altı kişiyle yüzdüm. Kimseler yoktu. Ve sonra tırmana tırmana tepeye çıktım. Orada vuruldum zaten. Bu kadar güzel bir köy beklemiyordum. Adı Nikia. Sadece ayak sesimi duyarak yürüdüm sokaklarında. Şu linke tıklarsanız, çektiğim küçük videoda önce Mandraki bölgesini sonra Nikia köyünü görebilirsiniz https://youtu.be/5YiYcVIkSFk



İlk akşam uzo ile Symi karidesi ve ahtapot yemiştim. İkinci akşam uzo yanında küçük balık yedim. Her adada ahtapot ve karidesi deniyorum. Şu ana kadar Lipsi’de yediğim ahtapot ve Kos’ta yediğim karides en iyileriydi. Kalamar tavayı da Kos’un arka sokaklarındaki bir meyhanede yemiştim.
Mermer adası dediğim ada
Akşam bunlardan birinin yarısını yedim... Enfesti. Güneşte ve rüzgarda kurutulmuş ahtapotun lezzeti farklı. Haşlamadan ızgara ediliyor

Elektrik jeneratörden üretiliyor. Wi-Fi mı? O da ne? Yok öyle şeyler
Adada araba kalmayınca şirket bana kendi minibüslerini kiraladı

Nikia sokakları

Nikia'nın meydanı. Evet bu kadar küçük...


Krater. İnmedim... Başka sefere



















Üçüncü gün öğlen saatlerinde Kardamena feribotuyla Kos’a, oradan Bodrum’a döndüm. Son gün öğlen canım bira ve sandviç çekti, bir mekanda onu yerken otelin sahibi Antonio geldi, selamlaştık. Dedim ki yarım saat sonra otele dönüyorum, odamı boşaltıp çantamı alıp feribota bineceğim. Tamam gelirim dedi. Yemeğimi yedim, kalktım, yanından geçerken ben otele gidiyorum dedim. Tamam dedi, biram bitsin gelir hesabı alırım senden. Bekle bekle gelen giden yok. Ben de son ana kalmayı sevmem. Feribotu görüyorum, yetmiş-seksen metre ötemde duruyor, kalkmasına on dakika var ama benim içim rahat etmiyor işte, illa içinde olacağım. Eh dedim gelmezse gelmesin, booking.com kanalıyla rezervasyon yaparken kredi kartı bilgilerim vardı, oradan çekerler. Feribota bindim. Artık kapak kalkacak ve gideceğiz. Motorsikletle hızla geldi Antonio, gözleri beni arıyor. Neyse el salladım da geldi paramı ödedim. Ne acelen vardı diyor. Adam indi feribot halat çözdü hala acelen ne diyor. Bu kadar rahatlık bana bile fazla geldi doğrusu ama adalıların genel hali bu gerçekten. Hiç bir yere yetişme kaygısı yok. Ada küçücük zaten. Hayat orada geçiyor. Ve o kadar ağır akıyor ki adeta akmıyor. Zaman durmuş.

Ege'ye açılan sokaklar... Adalarda da Bodrum'da da en sevdiğim hal bu






Bu balıklar bir porsiyon...

Mermer adası...


Nisyros en beğendiğim adalardan bir oldu. Ancak hangi kritere göre beğendiğimi açıklamam lazım. Çünkü bir çok insan için gidilesi, görülesi bir yer değil. Misal, Kos limanında Turgutreis-Kos feribotu kaptanı Serdar kaptana denk geldim. Abi ne yapıyorsun o adada yahu, ben birkaç saat zor kaldım. Orada hayat yok dedi ki bir bakıma haklı. O manada hayat olmadığı için gidiyorum zaten. Ama hayattan ne anladığınıza göre değişir bu tabii. Şöyle; Adada canlı müzik yapan mekan yok. Club yok. Beach yok. Hatta merkezdeki küçücük plajdaki on-on beş şezlong dışında adanın hiç bir yerinde şezlong bile yok. Kokteyller içilip dans edilen mekanlar yok. Arabayla hava atılacak kimse yok. Turist yok. Meşhur insanlar yok. Kalkık yakalı polo tişört giyen adamlar, botokslu sarışınlar yok. Symi’deki Manos’un yerini sevenler için burası hiç uygun değil. İstanbul’dan gelip Yunan ada kültürünü Manos’ta Tarkan veya turistik bir Yunan şarkısı eşliğinde (%99 da Zorba’dır bu şarkı) tabak kırmak olarak bilenler zaten bu tip adalara hiç gelmesin, çok sıkılırlar. Peki ne var bu adada derseniz... Sakinlik, sessizlik var. Kitap okumak için uygun ortam var. Akşamları sakin sakin yemek yiyip uzo, şarap içebileceğiniz mekanlar var. İki gece boyunca yemek yediğim mekanda sadece dalga sesi dinledim. Ege’nin bestesini dinlemek ruha iyi gelir. Bunu hissedebilenler için Ege nimettir. Eller havaya isteyenleri bu adaya almayalım efendim.


Şimdi sırada Tilos ile Chalki var...