22 Ekim 2016 Cumartesi

Ne var şu adalarda?

Son iki yazdır Yunan adalarına sık gider oldum ya. Bu konuda hem eşten dosttan, hem Twitter hesabımdaki “tvitdaş”lardan fazlaca soru geldi. Kimine cevap verebildim, kimine yazamadım, ya da kısa geçiştirdim. Sezon biterken adalara bakışıma dair fikirlerimi yazayım istedim. Bu bir anlamda da toplu cevap olur.




Özellikle Kos bisikletle gezmek için ideal. Bu ay sonunda hava iyi olursa sadece bisikletle uzun yol yapmak için geçmeyi düşünüyorum

Sorunun soruluş biçimi, soranın niyetini belli eder. “Yunan adalarında size çeken nedir? diye soran da var, “Ne var şu adalarda, ne buluyorsun? Bir halt yok” diye soran da. Bu yazı, tüm soruların içeriğine cevap oluştursun.

Önce şunu belirteyim, ben henüz Kos, Kalymnos, Leros, Lipsi, Nisyros, Tilos, Halki ve Rodos olmak üzere sekiz adaya gittim. Yani Dodecanese denilen, bizim On İki Ada değimiz -aslında irili ufaklı- yirmi civarı adanın henüz tamamını görmedim. Önümüz kış. Bodrum’a uzak ve turistik olmayan adalara gitmek için uygun zaman değil. Çünkü o adalara hem sefer sayısı çok azalıyor, hem o adaların neredeyse tamamı yazlık, sayfiye yerleri. Yani kalanlar da kışlıklarına gidiyor. Öğrendiğim kadarıyla da kara Yunanistan’ına dönüyorlarmış. O adaları seneyi bıraktım. Daha görecek çok ada var. Bütün dileğim gelecek sezon oralara kendi teknemle gidebilmek.

Bisikleti gümrükten geçirmede bir sorun yok. Kağıt falan da gerekmiyor, feribota binin, gidin

Bayramda Bodrum'da neredeyse bir milyon kişi varken sadece kendi ayak seslerini duyarak akşam yürüyüşünün tadı hafızama kazındı. Sokakların arasından Ege'ye açılıyorsunuz ve o zaman da sadece denizin dalga sesini duyuyorsunuz
Bütün hikaye böyle başlıyor. Rüzgarlı güneşte ahtapotu kurutup, haşlamadan, bu haliyle ızgara yapıyorlar. Püf noktası, sadece güneş olmayacak, rüzgar da olacak. Aksi halde içi kuruyor
Her adanın kimliği farklı. Bu çok önemli. Hiç biri birbirinin kopyası değil. Benzeyenler var ama yine de farklılar. Nisyros en farklısı. Volkanı var. Sönmemiş halde, bir kaç yüz yıldır ufak ufak fokurduyor

Gelelim sorulara…
Zaten Bodrum’da yaşıyorsunuz. Karşıya bu kadar sık niye gidiyorsunuz?
En sık karşılaştığım soru bu. Aslında garip bir soru değil. Gitmeyen için sanılıyor ki deniz aynı deniz, iklim aynı iklim. Eh yemekler de benziyor. Tek fark onların uzosu var bizim rakımız. Hem uzo zaten çok tatlı, esanslı bir içki, rakı sever biri olarak nasıl içiyorsunuz? Bu da sık gelen sorulardan biri. Sondan başlayayım. Uzoyu bilmeden önce ben de öyle duymuştum ve biz Türkler duyduklarımızla yaşamayı severiz. Ama gidince öğrendim ki uzonun onlarca çeşidi var. İçinde sakız aromalı olanı da var, bizim rakıya benzeyeni de. Sadece benim en sevdiğim marka olan Barbayanni’nin beş çeşidini içtim. Varın gerisini düşünün. Ha bir de adalardan adalara da değişiyor. Sayısını bilemeyeceğim kadar yerel marka da var. Uzun yıllar önce Kerkira’ya (Corfu) gittiğimde oradan Tsantali marka bir uzo almıştım. Okunuşu Çantalı. Çantalı bir kız ilüstrasyonu vardı üzerinde. O uzoyu bir daha hiç bir yerde göremedim. Velhasıl, uzo uzaktan bilindiği gibi değil. Rakıya benzeyeni de var benzemeyeni de. Her birinin tadı farklı.

Gelelim deniz meselesine. Evet Bodrum ile adaların denizi aynı Ege’de ama aynı temizlikte değil. Bodrum hızla kirleniyor. On yıla kadar denize girilecek yer sayısı azalacak çünkü Bodrum’u bitiriyoruz. Ama karşısı öyle değil. Bizim sahillerimizde Datça Palamutbükü’nün denizini hep ayrı tutardım. Hala da ayrıdır. Ama Tilos’un denizinin onun aynısıymış. Zaten Palamutbükü Tilos’a bakıyor, karşılıklılar. Onun dışında gittiğim her adanın denizi ayrı güzel. Ve en önemlisi her tarafta aynı temizlikte. Bodrum’da sabah denize girdiğim yerde saat 10:30 oldu mu günlük tura çıkan tekneler açıkta sintine boşaltıyor ve sahile köpükler geliyor. Kendi ekmek parasını kazandığı denize sahip çıkmayan bir millettiz sonuçta. Denize meşrubat kutusu atan kaptan gördüm ben, siz ne diyorsunuz? Adaların hiç birinde denizde bir tek çöp tanesi görmedim ama. Sintine boşaltmak da neymiş? Burada her yıl Bodrum Belediyesi’nin deniz temizleme harekatı oluyor. Dalgıçlar dipten yüzlerce kilo çöp çıkartıyor. Her yıl da artıyor. Kabul edelim ki pis milletiz. Itiraz edenlere, parklardaki bankların altına bakmalarını rica ederim. Çoğunun altında ayçekirdeği kabukları görürler. Bayram tatili bitince Bodrum’un ve diğer tatil beldelerinin fotoğrafları yayınlanıyor sosyal medyada. Mutlaka göreniniz vardır. Akyaka, İztuzu sahillerinde arkalarında binlerce içi dolu çöp torbası, plastik şişe bırakıp giden tatilciler var. İnsanımızın kendi yaşadığı çevreye, doğasına saygısı olmayınca denizen ve çevresinin kirlenmesi kaçınılmazı. Karşıdaki insanlar bizim tam tersimiz. Yaşadıkları yere gözleri gibi bakıyorlar. Adalarda sokakaların temizliğinden, denizin de temizliğini tahmin edebiliyorsun. Evinin önünü, sokağını temiz tutan insan tabii ki denizine de sahip çıkacaktır.





Hayatımda içmediğim kadar birayı adalarda içtim. Her öğlen bir veya iki tane içip siestaya gitmek insana "işte yaz budur" dedirtiyor
Kalymnos'un Telendos'u. Yani adanın adası
Tilos'un Palamutbükü ile aynı olan denizi. Zaten karşılıklılar. Bakınca görüyorsunuz



Adalarda yediklerinin Bodrum’da yediklerinden ne farkı var?
Evet yediklerimiz birbirine çok benziyor, bazıları aynı. Ancak pişirilme biçiminden kaynaklanan farklar var. Damak tadı işin içine girince tercihler değişebiliyor. Benim için haşlanmamış, direkt kömür ızgarasında, içindeki deniz suyuyla kızartılan ahtapot makbulken bazısı için bu çok serttir, hatta “kayış gibi”dir ve onlar haşlanmaktan neredeyse çatal değse ayrılacak kadar yumuşak, lezzeti kaçtığı için soslanmış ahtapot sever. Şimdi siz ikincisinden yanaysanız adalarda mümkün değil ahtapot yiyemezsiniz. Ben de ilk yediğimde yadırgamıştım. Ancak sonra, ahtapotla beraber Ege denizini de yediğimi hissettiğimde her şey değişti. Şimdi Bodrum’da çok yumuşak, soslanmış ahtapotu yemez oldum. Oralarda gezindikçe öğrendim ki ahtapot “lokum gibi” olmamalı.

Bunun dışında bazı yerel yemeklerini de çok seviyorum. Özellikle musakka ve oğlak eti. Onların musakkası ile bizim musakka arasındaki tek benzerlik içlerinde patlıcan olması. Ve de isim aynı. Ama lezzet ve yapılış biçimi bambaşka. Hele üzerinde hafif peynir eritilmiş, güveçte yapılanı. Keza oğlak eti de On İki adalarda çok yeniyor. Adalar dağlık ve bol keçi var. Eğer üç dört gece kalacaksam bir akşamımı oğlak ve şarap akşamı olarak ayırıyorum. Diğer akşamlar tabii ki deniz mahsulü ve uzo akşamları. Bodrum’da ot mezeleri adalara göre çok daha zengin. Orada ot hiç yok gibi. Ama bu dediğimden tüm adalar anlaşılmasın, sadece On İki adadan söz ediyorum. Yoksa ot yemeklerinin ana yeri Girit tabii. Girit'e on günümü ayırıp sadece ot yemekleri ve bu bölgeye göre çok farklı olan müzikleri için gitmeyi planlıyorum. Bir de şu var ki, otlar sonbahar yağmurlarından sonra çıkmaya başlıyor. Yazın dükkanınızda ot mezesi bulunduracaksanız kıştan toplayıp, ayıklayıp, uygun koşullarda saklamanız lazım. Rodos, Kos biraz da Kalymnos hariç On İki adada kışın çok az insan kalıyor. Adaların hepsi değil ama çoğunluğu çorak, kayalık. Tarım sadece zeytin ve üzümle sınırlı. Biraz da narenciye.





Mesela burası Leros'ta kaldığım, değirmenden otele dönüştürülmüş yapının içi 
Kalymnos'ta, belki de hayatımda yediğim en lezzetli deniz mahsullerini, istiridyeleri falan şu ağacın solundaki masada yedim. 
Yol muhabbetleri. Patmos'lu abi bize de bekleriz dedi. Ben Bodrum'a çok geldim diye ekledi
Halki


Gelelim işin ekonomik tarafına. Türkiye’de eğer tanıdık, daha önce gittiğiniz bir restorana gitmiyorsanız kaça çıkacağınızı, hesap pusulası önünüze gelene kadar bilemezsiniz. Hatta tahminler yapılır, herkes bir rakam söyler falan. Yunan adalarında, yiyecek sektörüne dair en önemli konu şu ki orada akşam kaça çıkacağınızı biliyorsunuz. Hele bir iki gidişten sonra hata payınız %5 civarında kalır. Tabii ki orada da her yemek her mekanda aynı fiyat değil. Ancak aradaki fark çok az. Denizin dibindeki mekan ile bir arka sokaktaki arasında fiyat fark olması doğal. Doğal olmayan ikisi arasında yüzde yüze varan fark olmasıdır. Bizde maalesef yan yana iki mekanda, aynı şeyleri yiyip içseniz bile çok farklı fiyat ödeyebilirsiniz. Niye böyle deseniz, eh o balığı Metro’dan alıyor ben balıkçıdan, veya o çiftlik satar denebilir. O sebzeyi falancadan alıyor bizim için filanca özel yetiştiriyor diyebilirler. Peki kardeşim karşıda niye böyle olmuyor? Üstelik bilirsiniz adalarda –başta sebze, meyve olmak üzere- bir çok şey karaya göre daha pahalıdır çünkü yetişmez ve dışarıdan gelir. Deniz mahsulü hariç. Orada da sistem tersine işliyor. Her neyse, demem o ki adalarda belli bir kalite standartı var; bu bir. Herhangi bir adadaki en ucuz balıkçıyla en pahalı balıkçı arasındaki fark %10 civarı; bu iki. Güleryüz ve hizmet anlayışında daha iyiler. Ancak şunu da belirteyim. Biz burada şımarığız. Gittiğimiz mekanlarda garsona işaret ettikten 30 saniye sonra hala gelmemişse söyleniriz. İstediğimiz bir şey eğer iki dakika içinde gelmediyse kızarız, şikayet ederiz. Adalarda iş başka. Özellikle ekonomik kriz sonrası işletmeler minimum insanla iş yapıyorlar. Gözlemlediğim şu ki, hemen hepsi aile işletmesi. Bugüne kadar hiç bir adada yediğim hiç bir restoran, şubesi olan isimler değildi. Yani hepsi yereldi ve sahipleri işin başındaydı. Bazısı servis yapıyor, bazısı bizzat ocağın başında duruyor. Eşleri, çocukları, yeğenleri onlarla birlikte çalışıyor. İki restoran hariç birden fazla garson çalıştığını görmedim. Ama zehir gibiler. Evet bizden daha geç servis geliyor ancak başladıktan sonrası gayet sistemli gidiyor. Burada iki dakika gecikti diye garsona laf edenler adalarda çıt çıkarmadan bekliyorlar. Çünkü böyle çalışılıyor. Beğenmiyorsan gitmezsin. Tamam, beyaz örtülü masalar yok. Her adada o adanın haritasının basılı olduğu büyük kağıt masa örtüleri var, iş bitince atılıyor, yeni gelene yeni kağıt örtü açılıyor. Çatal, bıçaklar ekmek sepetinin içinde gelir. Siz masada dağıtırsınız. Böyle olmayan bir iki mekana gittim. Hani beyaz örtülü, bir örnek giyimli garsonların servis yaptığı mekanlar. Bizdeki gibi yani. Orada ödediğim rakam ile diğerleri arasında fark sözü edilecek bir fark değildi. Demem o ki bir standart var ve o standart bizdeki ortalamanın üstünde. Fiyatların bize göre daha makul olmasının temel nedeni alkollü içeceklerin ucuzluğu. Bizi yöneten zihniyet vergi artırdıkça alkol tüketiminin önüne geçeceğini sanacak kadar dünyadan habersiz. Tüm dünya biliyor ki vergi artınca kaçak ve merdiven altı devreye girer. Bodrum’da –sadece benim bildiğim- sekiz on kişi kendi rakısını kendi yapıyor artık. Yunan adalarında 20’lik uzoya –markasına göre- 5 ila 8 EU arası para ödüyorsunuz. En pahalısı 25 lira civarı. Ben çoğu seyahatimi tek başıma yaptım. Ortaya küçük küçük meze tabaklarında servis yapma anlayışı olmadığından ve onların porsiyonları çok fazla olduğundan aslında hep iki kişilik yedim. Ödediğim en fazla ücret 40 EU oldu. Onda da ahtapot, istiridye, kalamar… her şey vardı. Bir 20’lik uzo üstüne bir de duble içtim. Öyle ahtapotlar geldi ki sadece o porsiyona bizim Bodrum’da en az 80-100 TL yazılır. Uzun lafın kısası, lezzetli yemeklere daha az para ödüyorsunuz. Ama eğer içki içmiyorsanız, o zaman toplamda ödediğiniz buradan çok farklı olmaz. Euro 2 TL civarındayken hayat çok daha ucuzdu. Eğer hamburger, patates gibi şeyler yiyorsanız fiyat burayla aynı. Ama onları yiyecekseniz niye gidiyorsunuz ki diye sorarlar adama…

Bakın şu ahtapot 13 EU. Arkadaki 20'lik uzo da 6,5 EU. 3 EU da salataya verirsen, insan olan bununla doyar
Son gidişimde artık müşteri çok azalmıştı. Mihailidis çaldı, söyledi... Bakın burada var; https://youtu.be/Q1P0WdeVUwg
Şu Dodekanisos dedikleri şirket mükemmel çalışıyor. Sayelerinde rötarsız, adalar arasında gidip geldim
Uzo-rakı kardeşliği

Kalymnos'un kayalık dağlarının en tepesine çıkınca yol bozuluyor artık. Bu kareyi geçen Aralık ayında çektim, yolu pek kullanan da kalmıyor zaten
Bütün adalarda yol standartı bu. İki şerit ama çukursuz ve bakımlı


Profesyonellik denilince aramızdaki fark fena halde açılıyor. Yiyecek içecek sektöründeki en vasıfsız, mekan sahibinin okul tatilinde çalıştırdığı yeğeni bile işini çok iyi yapıyor, çok da ciddiye alıyor. Telendos’taki Mihailidis’in yeğeni –koşturmaktan hep terli olan velet- bir ay arayla ikinci gidişimde tanıdı, Bodrumlu diye takıldı. Bu basit bir örnek. Benzeri çok olay yaşadım. Kalymnos’taki Aegean’daki zayıf, uzunca boylu garson ikinci gidişimde sormadan mavi etiketli Barbayanni getirdi mesela. Bu arada biz Barbayanni diye okuyoruz ama Yunanca’daki telaffuzu “Varvayanni” sanırım. Daha çok Kalymnos’a gittiğimden doğal olarak daha çok tanıdığım da orada var. Son gidişimde limandaki kafenin sahibinden ilerideki ouzerinin sahibine, Telendos ve Massouri’deki dört beş mekan sahibiyle, otel sahibiyle, taksiciyle hoş geldin, beş gittin sohbetleri yapıyoruz artık. Size bir şey söyliyeyim mi? İster daha önce gittiğiniz için tanıdık olsunlar, ister ilk kez görmüş olsunlar bizden çok daha misafirperverler. Biz kendimizi kandırıyoruz. Yok Türk misafirpervermiş falan. Büyük yalan. Daha Yunan adalarında elle veya sözle tacize uğramış, bikiniyle çarşıda gezen kadın turist görmedim, duymadım. Sizler de gitmiş olabilirsiniz veya tanıdıklarınız gitmiştir. Duydunuz mu? Normal zamanda -misal- 10 lira verdiğiniz biraya bayramda Bodrum’da 15 lira vermediniz mi? Niye? Çünkü esnaf ahlakı böyle bizde. Misafirperverlik nerede?

Otellere gelince. Rodos’taki büyük otelleri bilmiyorum, kalmadım. Çok iyileri varmış. Ama diğer küçük adalardaki otellerin neredeyse tamamı bizdeki otellerden aşağı durumda. Yani binalar daha köhne. Bir çoğunda duşakabin yerine hala eski duş perdesi var. Ama temizlik denilince laf yok. En ucuz kaldığım otel, Tilos’ta denizin dibinde küçük bir oteldi, odası 38 EU idi. Pırıl pırıldı. Her gün temizleniyor, oda toplanıyordu. En pahalısı da Massouri’deydi ve evet çok daha konforluydu şu, bu ama temizlikte ikisi de aynıydı. Adaların turistik olma düzeyine göre tesislerin kalitesi de fiyatları da artıyor. Kişisel tercihim turistik olmayan, özellikle Türklerin gelmeyeceği adalara gitmek olduğundan lüks otellerde kalmadım. Zaten derdim de o değil. Tam tersine az odalı, sakin yerleri aradım, buldum. Bir keresinde Massouri’de, bir nedenden dolayı her zaman kaldığım yerde değil de oranın ölçeğinde büyük bir otelde konaklamak zorundaydım. Asansör falan vardı. Gerçi otel üç katlıydı ama büyüktü işte. Orada elinde tabakla sabah kahvaltısı kuyruğuna girenleri görünce otelde kahvaltı etmeden dışarı kaçmıştım. Sakinlik arıyorum. Aradığınız sakinlikse, Türk ailelerin olduğu yerlere gitmeyeceksiniz. Bunca ada gezimde yaptığım gözlemlerin hepsi aynıydı. Bir Türk ailesi bir otelin tüm müşterisine bedeldir. Bizimkilerin çocukları ağlayarak bir şey ister. Bizim ebeveynler çocuklarına herkesin içinde bağırır, azarlar. Otel koridorunda bağırırlar sabah uyandırırlar. Babası denizdeyken, sahilde oynayan çocuğuna bağırır, öyle yapma, öyle etme der, sessiz sahilde oturanlar kitaplarından gözlerini ayırıp ona bakar. Baba oralı olmaz. Özellikle bayramda gözüme kestirdiğim restoranlara girmeden önce şöyle bir bakınıyordum. Bizden çocuklu aileler varsa ya en uzakta bir masa arıyordum, yoksa girmeyip başka yere gidiyordum. Hoş, büyüklerin de havası başka tuhaflıkta olabiliyor. Tilos küçük bir ada. Son bayram başlamadan oradaydım. Adanın yaş ortalamasını düşürdüm diyeyim siz anlayın. Bayram başladı bizim ailelerden düşen bir iki aile oldu. Şaştım, çünkü bilinen, turistik bir ada değil. Her neyse, gece bir restoranın önünden geçiyordum, bizim memleketten bir kaç genç çift yiyip içiyorlardı. Başka yerde yemiş dönüyordum, tekrar o mekanın önünden geçerken baktım, uzolar bitirilmiş, yüksek sesle abartılı kahkahalar, bağırarak “kanka” demeler. Yakası kalkık tişört ve puro takıntımı bilenler vardır. Bu bir göstergedir, inanın bana. Her puro içen öyledir demiyorum tabii ki. Ama genellikle puroyu bizde anlamadan içerler. İstanbul’da görmüştür, çevresinde vardır, iş yerindeki direktörü içiyordur -ki o da genel müdürden görmüştür- falan, o da alır. Akşam yemeğinden sonra bir tane yakar. Anladığından değil, havasından. O kendince bir statü sembolüdür. Zaten anlayanla anlamayanı siz de görünce biraz ayırt ediyorsunuz. Her neyse, demem o ki, sessiz Tilos bile bayramda hafif dalgalandı. Kos zaten Bodrum’un mahallesi sayılır. Son gün Halki’den Bodrum’a dönebilmek için mecburen bir gece kaldığım Rodos’ta ise Yunanlıdan çok bizimkiler vardı.


Bisiklet kullanan sayısı ve bisiklet yolu bir medeniyet ve belediyecilik kalitesi göstergesidir


Yeme içme ve konaklama faslını anlattıktan sonra işin başka bir boyutundan söz edip bitireyim. Biz Bodrum’da, İstanbul, veya Ankara gibi büyük kentlerdeki İslamcı Akepe zihniyetinin yansımalarını o kentlerdekiler kadar yoğun yaşamıyoruz. Ancak ülkenin içinde bulunduğu kaotik ortamın, baskının, basın özgürlüğüne vurulan darbelerin, adaletin nasıl manipüle edildiğinin izlerini -bu ülkede yaşayan biri olarak- tabii ki hissediyorsunuz. Gazete almayalı, TV izlemeyeli üç yıl oldu. Ama sosyal medyadan görüyorum. Her ne kadar bu konuların içine dalmamaya, sinirlerinizi daha bozmamak için teflon gibi olmaya çalışıyor olsanız da bir biçimde etkileniyorsunuz. Şu Bodrum’dan altı-yedi mil ötedeki Kos’a yanaşıp pasaporttan geçtikten sonra aslında başka bir dünyaya geçiyorsunuz. İnsanların yüzü gülüyor. Ekonomik sıkıntıları var ama hayata bağlılar. Hava farklı. Enerji başka. Her akşam restoranlar dolu. Sadece turist ile değil, ada halkıyla da doluyor. Kücük adalarda, Lipsi’de, Nisyros’ta her gece adalılar sokaklardalar. Kadınlı erkekli uzo masaları kurulmuş içiyor, şarkı söylüyorlar. Hiç bir şey olmazsa sahilde –bir tür kordon diyelim- yürüyorlar. Kafeleri dolduruyorlar. Kahkaha sesleri geliyor. Eskiden bizde de öyleydi ama artık insanımızda neşe yok. Ekonomik sıkıntının üzerine bir de olan bitenleri birlikte yaşıyoruz işte, yazmamın anlamı yok. Daha önce de değindim, kısa geçeyim; hayata bakıştaki en büyük farkın temelinde din yatıyor. Onların dini ile bizim milletin dini arasındaki temel fark, birinin bu dünyanın geçici, asıl dünyanın öbür tarafta olduğunu söylemesi. Buna inanlar için bu dünyada bir biçimde yaşayıp gideceksiniz. Sen öbür tarafı düşün diyor kitap. Evininin dışını tuğla ile bırakabilirsin. Ne önemi var ki? Bahçene de bakmayabilirsin. Ağaç mı? Boşversene, kes gitsin, apartman dikecekler. Deniz nedir ki? Otel yapacaksın, para gelecek. Lağımını da gece bırak denize, rant gelecek yerden deniz esirgenmez. Kos Belediye Başkanı geçen senelerde Turgutreis Belediyesi’ne yalvardı, lağımları gece bırakıyorsunuz bizim sahiller kirleniyor diye. Böyle rezil oluyorsun ama kime ne anlatacaksın? Yani kendimize ettiğimiz yetmiyormuş gibi komşulara da belayız. Bodrum yapılaşmanın bir kasabayı nasıl bozduğunun tipik örneği. Artık doydu diyoruz hala inşaat yapılıyor. Yetmedi, gözlerini Kisebükü’ne, Gökova koylarına diktiler. Oralara oteller yapacaklar. Bodrum gibi, Datça, Marmaris gibi önemli beldelerin belediye başkanlarını yerel halktan insanlara bırakmamak gerektiğini, on yıl önce söyleselerdi kızardım. Sen kendini ne sanıyorsun derdim. Ama yaşadıkça gördüm ki bırakmamak lazımmış. Vizyonu olan, Dünyayı bilen, şehirciliği bilen, zevki olan, iyi danışmanlarla çalışan belediye başkanlarına ihtiyaç varmış. Bodrum için artık geç kalındı. Burayı Cote d'Azur yapabileceğini sanan, bu saatten sonra, bu alt yapıyla bunun mümkün olabileceğini düşünen belediye var. Datça belki Bodrum’un bozuluşunu örnek alıp sıyırabilir. Ama asıl şu yapılmalı; bütün sahil beldelerinin belediye başkanlarını karşı adalara götürüp gezdirmeli. Göstermeli, bir miras nasıl korunur? Lipsi’de yeni yapılan ile eski yapılan evlerin mimari üslubu aynı. Bodrum’daki gibi metal, cam küpeşte, granit cephe görgüsüzlüğü yok. Size öyle örnekler gösterebilirim ki yapının Suadiye'de mi Bodrum'da mı olduğunu anlayamazsınız. Bir yerin kimliksizleştirilmesi tam da böyle bir şeydir. Nisyros’u öyle korumuşlar ki maket şehir gibi. Bakmaya kıyamıyorsunuz. Yere bir kağıt parçası atmaya utanırsınız. Halkı en orta halli, diğerlerine göre daha kalabalık olan Kalymnos bile üslubu olan bir ada. Hiç bir müteahhitin aklına rüşvet verip koyu kapatmak gelmiyor demek ki. Yapmaya kalkışsa halk karşı çıkar bundan eminim. Yasalar da izin vermiyordur. Yunanistan rüşvetin, politikacıların para vurgununun bizden aşağı kalmadığı bir ülkeydi. Dibe vurdular. Şimdi ahlaki olarak toparlanmaya başlamışlar ki bu çok önemli. Biz tepeden başlayarak nasıl ahlaki erozyona uğramaktaysak onlar tersine toparlıyorlar.


Şunun şurasında aramızda bazı adalarla beş milden az mesafe var. Meis’te sabah öten horozun sesini duyarsınız Kaş’tan. Ama Kaş nasıl bozulduysa Meis o kadar korunmuş. Eski fotoğraflara bakıyorum da Bodrum ne kadar güzelmiş. Bizim başkan mealen şöyle bir laf etmişti; Eskiden yollar çamurdu, lağım akardı, pislik vardı. Şimdi öyle değil. O günler kötüydü. Şimdi gelişmiş Bodrum var. İşte vizyonsuzluk tam da böyle bir şey. Kimse yol pis kalsın, çamur olsun demiyor. Onlar düzelsin ama planlı bir yapılaşma olsun. Şiddetli yağışta evleri dükkanları sel basmasın. Evler düzgün olsun. Eski yapılar korunsun. Yeni yapılar için yeni mahalleler ön görülsün. Bir kota konulsun falan filan. Başkana sormak lazım, Bodrum şahane oldu da her çarşamba gelen o üç direkli Club Med teknesi niye bu yaz Bodrum’u güzergahından çıkartıp Kalymnos’u aldı? Evet ülkenin içinde bulunduğu terör vs. etkilidir mutlaka ama Bodrum da bozulmasa belki yine gelirdi. Daha bugün barlar sokağında dükkanının önündeki bir esnaf, yoldan geçen biçimli vücudu olan turist kıza laf attı. Hani misafirperverlik? Hani esnaf ahlakı? 




Konu derin… Ben gözlemlerimi ve neden oralara gitmeyi tercih ettiğimi yazdım. Bana itiraz edenler var, olabilir. Ama karşı argümanları sadece “bizim buraları oradan daha güzel” demek olunca tartışmıyorum bile. Gerçekten de Bodrum’un bazı koyları oradan daha güzel ama ya burada yan masanızda, milyon liralar telaffuz ederek yüksek sesle iş konuşan görgüsüzleri ne yapacaksın? Ben o insanları görmekten kaçıyorum. Yalıkavak’ı eski marinanın olduğu hali ile seviyordum. Şimdiki görgüsüz, içine tekne giren AVM haliyle değil. Yalıkavak’ta yemek yemez oldum çünkü gelen kitle değişti. Yalıkavak’ın Leros’tan aşağı kalır tarafı yok ama gel gelelim mesele sadece doğal güzellik değil. Insan faktörü, esnafın tavrı, fiyatlar, standartlar meselesi. Mesela Gölköy, Telendos'tan güzel olabilir. Ama Telendos'ta mavi tahta masada yemek yemeyi, o samimiyeti arıyorum. Botokslu sarışın kadınları görmek istemiyorum. Mesele budur.

Niye ikide bir gidiyorsun sorusuna cevap verebilmeye çalıştım. Ha unutmadan… En önemli konuyu atlıyordum. Ben Yunan kültürünü, müziğini çok seviyorum. İyi bir Yunan müziği arşivim var. Yeni bir merak değil, 1985 yılından beri dinliyorum, iyi bir dinleyiciyim, CD, mp3 topluyorum. Yazarlarını tanımaya çalışıyorum. Bulduklarımı okumak istiyorum. On İki adaların tarihi beni çok ilgilendiriyor. O konuya biraz kafa yoruyorum. Orada kendimi evimde gibi hissediyorum. Etrafımda neşeli insanlar görünce ben de neşeleniyorum. Kalymnos’taki cafeye girer girmez duble espresso ile soda getiriyorlar ya, bunu seviyorum. Bir de kimsenin kimseyle derdi yok ya, onu seviyorum. Herkes kendi halinde. Ve adalı olmanın getirdiği ağır akan hayatlarına bayılıyorum. Burada da hayatımız İstanbul'a göre ağır ama ada başka bir şey. Adalılık bambaşka bir konu. Bir gün onu da yazarım.

Kışın fırsat buldukça, havalar izin verdikçe, birer gecelik, ikişer gecelik kısa kaçamaklar yapmayı sürdürmek istiyorum. Zaten bu coğrafyanın kışı başka oluyor. Geçen Aralık ayında Kalymnos’ta geçirdiğim akşamı hala unutmuyorum.


Adalara devam… Yazarım yine.

6 Ekim 2016 Perşembe

Bayram turunun son adası Halki ve Rodos

Bayramda yaptığım üç adalık turun son adası –aslında Rodos’ta da bir gece kaldım ama uyku dahil toplam 15 saat kaldığım için saymıyorum- Halki’yi anlatacaktım, bir türlü zaman bulamadım. Dün bizim sevgili Mahmut Kaptan ile telefonda konuşurken adalara gittiğimi anlattım. İşte saydım, Nisyros, Tilos, Halki, Rodos… Halki’ye de mi gittin? Nasıl buldun? Ne güzel değil mi? Symi’nin küçüğü gibi. Sana bir fırından söz etmiştim hani hatırladın mı? İşte o fırın Halki’de, hemen iskelenin karşısındaki fırındı. O zamanlar benim kaptanlık yaptığım tekne Rodos limanında demirlerdi. Halki’den her geçişte o fırına uğrar taze ekmek ve yolluk peksimet alırdım. Onlar da saat kaç olursa olsun bana viski verirlerdi dedi. Siz İstanbullular ne dersiniz, Frenk inciri mi? Hah işte o ağacın altına oturup içerdik. Sonra ben yola devam ederdim diye anlatmaya başlayınca artık şu Halki yazısını yazayım dedim.


Halki'nin en farklı yanı yalıları

Kaldığım otelin önü



Uçtaki kiremit rengi iki binadan soldaki kaldığım otel. Sağdaki  parçası ise belediye misafirhanesiymiş


Tilos’tan bindiğim katamaran yarım saatten biraz fazla bir süre sonra Halki’ye yanaştı. Iner inmez –şimdi Mahmut abi anlatınca taşlar yerine oturdu- o ağacı gördüm. Adanın ilk izlenimi çok iyiydi. Mesela Tilos hiç güzel, yakışıklı bir ada değil. İlk izlenimi hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama Halki öyle mi ya? Biblo gibi. Her ev neredeyse ayrı renk ve tahta kepenkleri rengarenk. Biraz da mevsimin etkisiyle sessiz, sakin bir ada. Kalacağım otel limanın sağ tarafındaki son binaymış. İner inmez kafamı çevirince fotoğraflarından tanıdım. Güzel bir oteldi. Halki’nin bence en hoş tarafı yalılar. Evlerin önündeki rıhtımdan denize giriyorsunuz. Bu hali bana çocukluğumun geçtiği İdealtepe-Bostancı’daki yalıları ve tabii İstanbullu olmam nedeniyle Boğaziçindeki yalıları hatırlattı. Şimdi İdealtepe ve Bostancı’dan sahil yolu geçtiği için, o yılları bilmeyenler ne yalısı diyebilir ama o zamanlar Suadiye’den falan evlerin önünden denize girerdik. Sandalla yalıların önünden geçer, arkadaşlarımızın yalılarına yanaşırdık. Her neyse, Halki o dönemimi hatırlattı. Otel artık sezon sonu olduğu için boştu. Benden başka iki çift Türk vardı –ki iki gün boyunca Türk olduğumu çaktırmadım, çok muhabbetperver insanlardı, bayabilirlerdi. İlaveten iki oda daha doluydu. Kısaca otel boş ve sakindi. Zaten bir kahvaltı hazırlayan görevliyle bir de resepsiyonda bulunan, anlaşması pek mümkün olmayan, adının Haroon –yani Harun- olduğunu öğrendiğim, muhtemelen Bangladeşli bir göçmen vardı. Otelin de önünden denize giriliyordu ve bu harika bir durumdu. Fotoğraflardan göreceksiniz, alıştığımız yazlık oteller gibi değildi. Yani önü kumsal olan otellerden değil demek istiyorum. Merkezde, limanın içinde, denizin iki adam boyu olduğu yerden, merdivenden kendinizi pıril pırıl denize bırakıyorsunuz.








Otelin önünden girdiğim denize bakar mısınız? Burası limanın olduğu bir koy ve suyun temizliği şaşırtıcı

Otelin denize inen merdiveni


Bahçede kurutulan ahtapotlara dikkat!!

Arkada tepesi bulutlu ada Rodos

Halki sokaklarını dar demek yetmez. Dapdar demek gerekir. Eğri büğrü, her köşesinden bir sürpriz ile karşılaştığınız sokaklar. Bırakın arabayı, motorsiklet bile geçemeyen sokaklardan söz ediyorum. Bir köşeyi dönüyorsunuz, adamın biri yalının rıhtımında gazete okuyor. Diğer bir köşede sarı badanalı, yeşil kepenkli bir ev ve yanında çivit mavi badanalı kırmızı kepenkli bir başka ev sizi karşılıyor. Bir yere geliyorsunuz, yol bitiyor, merdivenlerle bir üst yola çıkıyorsunuz, oradan devam ediyorsunuz. Oteli bulmak zor olmayacak diye rahatça kayboldum çünkü otel son binaydı. Ama iki günde de otele dört ayrı yoldan ulaştım. Labirent gibi, özenle yapılmış bir küçük köy düşünün. Limanı ve iskelesi diğer küçük adalar gibi, bir kaç kafe ve restoranla çevrili. Restoranları öyle çok iddialı değil ama On İki adanın tümünde olduğu gibi belli bir kalitenin altına düşmüyor. Ortalama bir kalite var ve o kalite bizim buraya göre yüksek. Fiyatlar keza aynı. Yirmibin nüfuslu Kalymnos ile bir kaç yüz nüfuslu Halki arasında hiç fark yok mesela. Bunu çok önemsiyorum, bizde bırakın iki ayrı şehir arasında fark olup olmamasını, yan yana iki restoran arasında dünya kadar fark olabiliyor. Ya da sahildekiyle bir arka sokaktaki mekan arasında. Yunan adalarının bir standartı var, bu tümü için geçerli. Fiyat, lezzet, kalite, servis, temizlik. Hiç bir restorana, acaba çıkarken kaç para ödeyeceğim kaygısıyla girmiyorsunuz. İki gün sonra durumu anlıyorsunuz zaten.

Halki’de iki gece kaldım. Bu bayram turu, özellikle Tilos ve Halki’yi tanımaya yetmez ama fikir sahibi olmak için yeter diyordum. İki ada da o kadar küçük ki ikisi için de yetti aslında. Bundan sonraki gidişlerimde daha bilerek gezerim. Halki'yi çok sevdim. Çok güzel bir ada. Tilos'u ise çok daha sıcak buldum. İnsanları daha samimi, çünkü Halki'ye her gün Rodos'un arkasındaki bölgeden üç feribot geliyor, akşam dönüyor. Yani ne kadar turistik değil desem de Tilos'a göre turistik. Halkı da biraz farklı. Daha ticari. Tilos ise tam yazlık evin varmış da oraya gelmişsin duygusu veriyor. Halkı da mahallelin gibi.

Halki’de ilk akşam klasik uzo, Symi karidesi, ahtapotlu bir menü yedim. Ikinci akşam ev yemekleri de yapan, o incir ağacının altında, bir kadının işlettiği mekanda sofra şarabı ile oğlak ızgara yemeyi tercih ettim. Bizim burada iki kişinin doyacağı porsiyonu bitiremedim. Başıma geleceği tahmin ettiğimden önden sadece salata söylemiştim, ona rağmen bitirmek mümkün olmadı. 50 cc’lik şarap, tepeleme oğlak ızgara –yanında patates kızartması vs- ve salataya 25 EU verip çıktım. Ama dediğim gibi, aslında oğlak iki kişilikti.

Mahmut Kaptan'ın sözünü ettiği, o zamanlar kimselerin olmadığı adanın limanında, iskele karşısında frenk inciri ağacının altındaki fırının olduğu meydan 
O ağacın altı...







Adalar arasında geceleri büyük feribotlar çalışıyor
Ev şarabı
Gece gelen gemi ertesi sabah çok erken saatte yine uğradı
Adadan ayrılacağım ikinci gün sabahtan onbeş dakikalık yürüme yolunda bir koya gittim. Ada halkının denize girdiği bir plajın da bulunduğu küçük bir koy. Deniz çok güzeldi, ki bunu söylemem aslında anlamsız. Adaların hepsinin denizi mükemmel. Orada son Mythos birası ve iyi bir ahtapot ızgara ile adalar turunu bitirmek üzere Rodos’a yollandım.

Limandan onbeş dakikalık yürüyüşle varılan küçük koy
Halki'de ada turunun son Mythos'u

Halki pasta dedikleri bir makarna. Karamelize soğan ve eritilmiş peynirle yapılıyor
Bir porsiyon olduğu söylenen oğlak ızgara

Halki'de son ahtapot
Otel odasından
Sokaklardan biri











Rodos'un tepesinde eylül mehtabı
Rodos'a gideceğim katamaran yanaşırken
Rodos’un en az merak ettiğim ada olduğunu belirtmeliyim. Büyük ve turistik bir ada, o yüzden çok ilgimi çekmedi. Yine de temizliği ile, eski çarşısı ve kalesiyle ilgimi çekti. Başta belirttiğim gibi Rodos, Bodrum’a dönebilmek için gitmem gereken Kos’a atlayabileceğim bir sıçrama tahtasıydı. Yani gitmek zorundaydım. Hava kararırken vardığım Rodos'tan sabah 08:30 katamaranı ile ayrıldım. Çok zaman geçiremedim. Otelimi de limana çok yakın bir yerden seçmiştim. Çok merkezi bir yerdeydi gerçekten, altında Benetton vardı, bulamamak mümkün değil. Otele çantamı attıktan sonra twitter arkadaşım @löplöpçüler hesabının önerdiği mekanı aramaya başladım. Otelden yarım saat yürüme mesafesinde buldum. Yol üstü eski Rodos sokaklarından geçtim. Gittiğim yerde gerçekten mükemmel bir ahtapot ızgara yedim. En önemlisi, siyah etiketli, Barbayanni Aphrodite buldum. Son akşamın sürprizi de bu oldu. Bayram henüz bitmediğinden ve Rodos da en turistik ada olduğundan restoranda Türk hakimiyeti vardı. Bizim millet kalabalık halde tatile gitmeyi çok seviyor. Bu bayram tatilinde bunu iyice gözlemledim. Hiç bir adada, aynı masada oturan iki çiftten fazla Avrupalı görmedim. Ya tek çift, ya iki çift, ya iki üç çocuklu aileler oluyor. Biz ise genellikle en az sekiz-on kişilik gruplar halinde geziyoruz. Eğer bunlar gençse en az üç-dört de çocuk oluyor. İşte o zaman o restoranlardan uzak durmak lazım. Bunu bildiğimden Rodos’ta önerilen mekanı önce bir gidip kolaçan ettim. Eğer çocuklu ve kalabalık Türk grup görseydim başka yere gidecektim. O akşam orta yaşlı kalabalık bir Türk grup vardı ve gayet makuldüler. Diğer masalarda da gürültü olmadı, sakin sakin yiyip içebildim. Yine yürüyerek yarım saatte otelime döndüm. Ve bu sefer sabah feribotunu kaçırmamak için alarmı kurup yattım. Bodrumlu hayatımın en sevdiğim tarafı alarm ile işimin olmaması. Yılda bir kaç kez alarm kuruyorum ki o da sabah İstanbul’a gideceksem uçağı kaçırmamak için. Alarm sesi olmadan uyanmak bile insanın huzur bulması için önemli bir unsur.

Rodos’tan katamaran, bir süre sonra sancak tarafında bir kıyıyı yalayarak yol almaya devam etti. O kadar yakından geçiyordu ki bu yerleşimin olmadığı yer neresi diye merak ettim. Bozburun yarımadasının Symi’ye bakan ucuymuş. Biraz sonra Symi’ye yanaştık. Ve içeriye bayram tatilini bitiren bizim millet doldu, feribot Kabataş-Adalar katamaranına döndü. Bir ara bağırışma gürültüsünden bunalıp o rüzgarlı havada katamaranın üst güvertesine çıktım. Feneri olan bir burundan geçiyorduk. Ne kadar Knidos fenerine benziyor diye düşünürken birden tabii ki o olacak dedim. Knidos’un da o kadar burnunun dibinden geçtik ki fenerin ardındaki koydaki tekneleri tek tek seçebiliyordum. Ve derken Kos’a vardık. Kos’ta geçirecek beş saatim vardı. Çantayı emanate bıraktım, Elia’da dakos ve Mythos’umu yapıp biraz yürüdüm ve Bodrum’a dönüş saatim geldi. Kalabalığı beklemeden pasaporttan geçip Asım Kaptan feribotunun çaycısıyla sohbete başladım. Ben seni daha çabuk dönersin sandım, geçen hafta Kos’a bir bıraktık daha da görmedik dedi, takıldı. Artık sekiz günün yorgunluğu çökmeye başlamıştı, feribotta şöyle bir uzandım ki biraz sonra Bodrum’a vardık.

Rodos'ta kaldığım otel limana çok yakındı, yeri iyiydi. 
Şu cruise içindeki yolcu sayısı, bayram boyu gezindiğim adalardaki halkın toplamının en az üç katıdır



Rodos'ta yediğim ahtapot ızgara müthiş bir final oldu
Ve tabii Aphrodite uzosu
Yemeğe başlamadan gelenler... offf ki of
Ben feneri fark edip cep telefonumu çıkarana kadar uzaklaştık... Knidos feneri ve burnu
Bodrum-Kos-Nisyros-Tilos-Halki-Rodos-Kos-Bodrum rotasında yedi gece sekiz gün geçirdim. Hayatımda yaptığım en güzel tatillerden biriydi. Genel olarak Bodrum’daki halkın ortalama gelirinden daha az geliri olan ada halklarının hayatı nasıl güzel yaşadığına daha uzun süre tanık oldum, gözlem yapmaya daha çok zamanım oldu. Hayata bağlılık, neşe nedir bunu bizim millet son on yıldır unuttu. Bizi yönetenlerin dünya görüşünün sığlığı, insanların vasıfsızlığı, hayatı yaşamayı bilmeyen zevksiz, niteliksiz insanların elinde kalan bu güzel ülkenin ne hale geldiğini oralara gidince daha iyi anlıyorsunuz. Kadının hayatın içinde olmadığı hiç bir toplumun mutlu olması mümkün değil. Dinler arsındaki farkın hayata yansımasına şahit oluyorsunuz. Var olduğu söylenen öteki dünyaya ve ona inanan kültür ile yaşanılan bu dünyaya bağlılığın yarattığı farkı ve yaşanılan hayatlar arasındaki derin uçurumu fark ediyorsunuz. Yine aynı lafla bitireceğim; adalarla aramızda yer yer üç-dört mil bile yok ama yaşadığımız hayatlar arasındaki fark binlerce mil. Daha Kos limanından çıkar çıkmaz özgürlük denen kavramın elle tutulabildiğini görüyorsunuz ki bundan on yıl önce bizler için böyle bir özlem yoktu.

Bu yazıyla adalar konusunu bitiriyorum. Bundan sonra sadece yeni bir adaya gidersem yazacağım. Aynı adalara gittikçe yazmayacağım. Mesela yarın Kalymnos’a gidebilirim. Artık bir Kalymnos yazısı daha yazmama gerek yok. İnstagram’daki Serdar Benli / Burası Bodrum hesabında, adalara gittikçe epey fotoğraf paylaşıyorum. Oradan izleyebilirsiniz.

Biz burada Ekim ayının nimetini yaşıyoruz. Önümüzdeki günlerde bir iki gün yağabilir. Sonra sarıyaz başlayacak. Bu nedenle sarıyaz nedir yazmış olayım. Sarıyaz çoğunun yanlış aktardığı gibi Eylül ayında değildir. Ekim ayının ikinci yarısı başlar bazen Kasım ayının ilk haftasına kadar sürebilir.


Sarıyaz iyi geçsin…