27 Kasım 2016 Pazar

İstanbul'da dört gün üstüne, Kos'ta ilaç gibi iki gün.

İstanbul’da doğup büyüdüm. Kırk sekiz yaşıma kadar da orada yaşadım. Sonra plakası 48 ile başlayan yere, Bodrum’a göçtüm. Köklerim, ailemin kökleri İstanbul’da. Orada çok akrabam, arkadaşım, sevdiğim insan var. Şunun şurasında yedi buçuk yıldır Bodrum’dayım. Ve bu kadar sürede İstanbul’dan bu kadar uzaklaşıp Bodrum’u bu kadar benimsememe bazen ben bile şaşıyorum. Evet insan nerede mutluysa orayı benimser bu çok doğal. Ama bırakıp geldiği yere dair aidiyet duygusu taşıması da doğal. Gel gelelim bende o aidiyet duygusu kalmadı. Aslında İstanbul’dan ayrılmayı kafama koyduğumda zaten o aidiyet duygusu ciddi erozyona uğramıştı ki bu kararı alabilmiştim. İstanbul’da benim İstanbul’uma dair çok az şey kaldı, o yüzden de kendimi yabancı bir şehirde hissetmeye başladım. İlk zamanlar bu kadar kopmamıştım, gittiğim mekanlardaki garsonlar, piyango satıcısı, tanıdık esnaf bendeki İstanbul bağını diri tutuyorlardı. Ortak yanlarımız vardı, onları konuşuyorduk. Şimdi artık yıllar geçtikçe o bağın azaldığını iyice fark ediyorum. Bu gidişim dört gün dört gecelik bir İstanbul seyahatiydi ve bu duyguyu derinden hissettim. Daha önce de girip çıktığım metro istasyonları yabancı geldi mesela. Dili Türkçe olan yabancı şehirdeymişçesine. İzmir’de hissettiğim gibi diyelim. İzmir’in sevdiğim yanları İstanbul’dan daha fazla olmaya başladı o ayrı. Dedim ya, arkadaşlar, akrabalar, önemsediğim insanlar olmasa iyice kopacağım sanıyorum. İnsanlar hariç, İstanbul’a dair beni mutlu eden tek unsur sadece Boğaziçi kaldı galiba. 

Trafik. Yağmur. Gri hava ve egzoz kokusu
On beş yılımı geçirdiğim Rumelihisarı, Bebek ve mesela sık gittiğim Kuruçeşme’deki Marina balıkçısında lüfer yiyip rakı içmek hala sevdiğim şeyler. Bu gidişimde Asmalımescit’ten de iyice soğudum. Bakımsız, pis, ruhsuz bir yer olup çıkmış. Beyoğlu keza… Taksim’i görmedim bile, ki eskiden mutlaka bir uğrardım. İstiklal’de elli metre yürüdüm, döndüm. Çünkü benim yıllarıma ait ne varsa yok ettiler. O mağazalar kapandı. O mekanlar yok artık. Tünel’den Taksim’e yürürken hiç değilse dört-beş tanıdık görür, ayak üstü iki laf ederdim. Şimdi kimseyi tanımıyorum ve gelip geçen insanlar, nursuz, tuhaf yaratıklar. Taksim’i "betona tapanlar partisi" üyesi olmanın gereğini yerine getirip mahvettiler. Doğayla, yeşille kavgalı olan insanlar güzel olan her şeye karşı nefret kusuyorlar. Boğaz kıyısında rakı içmemiş insanların yönettiği İstanbul böyle olacaktı tabii. Bodrum’a taşındığımın haftasına balıkçılar çarşısına gitmiştim, yanımdaki masada belediye başkanı, dostlarıyla rakı içiyordu. Bu çok önemli bir göstergeydi benim için. Doğru yerdeyim demiştim. Eh tabii o başkanın hayata bakışı da diğerlerinden farklı oluyor. Karşı adaları da bunun için seviyorum çünkü onlar da hayattan zevk alan insanlar. Yöneticileri de öyle. Bu da yaşadıkları kente, kasabaya yansıyor. İstanbul’da yaşayanların büyük bir bölümü Boğaz’ı hiç görmemiş mesela. Bir ankette okumuştum, oranı aklımda kalmamış ama az buz değil, ciddi bir sayıydı. Hayata bakışı sorunlu, öteki dünyaya endeksli hayat süren insanların bu dünyaya ait iyi bir şey yapmalarını beklemek mantıklı değil.

Deniz kıyısı ve çirkinlikleri örten gece olunca İstanbul güzel

Ben bıraktığımda Levent'te sadece iki AVM'li yüksek bina vardı. Bunları görmemiştim, bilmiyorum
Bakımsız, kimliğini kaybetmiş Asmalımescit'teki Sofyalı Sokak. Bir zamanlar gece gündüz eğlenen insanların bulunduğu sokak artık ıssız, mekanlar kapanmış
Bebek'ten sonra bir yıldan az kaldığım, arkama bakmadan Bodrum'a kaçtığım, Asmalı'daki yaşadığım ev
Sokağın sonunda tam karşıda görünen binada ofisim vardı
Ansen Suites
Ansen Suites çok zevkli bir mekan.
Burası akşamları Roka adıyla servis veren, sabahları kahvaltı edilen bölüm
Lobide Yurdaer Hoca'nın işini görmek hoşuma gitti
Odalar çok sade ve rahat


Her neyse, sonuçta hem işlerim hem de ailemden biri sevgili Ayşe’nin nikahı için gittim. Biraz önce dediğim gibi dört gün/dört gecem İstanbul’da geçti. İki iş gününde altı toplantım vardı ve buradaki yavaş hayattan sonra o koşturma aşırı geldi doğrusu. On altı kere taksiye, on kere metroya, iki kere vapura bindim. Burada bir yere yetişmiyorum. Çalar saat ile uyanmıyorum. Senede bir kaç doktor vb. dışında randevum olmuyor. İş toplantım yok. O yüzden hızlı ve randımanlı çalışıyorum çünkü toplantı adı altında boşa geçirilen zamanım yok. Bu sefer de Tepebaşı’nda kaldım. Ansen Suite’te bir kere kalmış ve sevmiştim. Yine orada kalayım dedim ama fiyatı yüksek diye hatırlıyordum, internetten kontrol ettim. Turizmin içinde bulunduğu durum ve ekonomik kriz nedeniyle geçen sefer bir gece kaldığım ücretin biraz üstünde bir ücrete dört gece kaldım. Ansen gerçekten çok rahat bir işletme. Heni oteller için sık kullanılan, klasik “evinizde gibi hissedeceğiniz” dediklerinden. Tepebaşı’nın konumu bana çok uygun geliyor çünkü iki adımda metroya inebiliyorum. Mecidiyeköy’de bir otelde de kalsam metroya hemen ulaşırım ama Tepebaşı'nın henüz tam bozulmamış kimliğini de seviyorum. Gerçi orası da yavaş yavaş bozuluyor galiba. Ekonomik kriz dükkanları vurmuş, kapananlar olmuş. Boş dükkanlar hüzün yayıyor.


Özlediğim lüfer
Üniversite yıllarında Tünel'e çıktığımdan uğramadan geçmediğim Narmanlı Han da bitti
İlk akşam, yaklaşık yirmi beş yıllık arkadaşım Didem beni o çok sevdiğim Marina balıkçısına lüfer/rakı yapmaya davet etti. Müthişti. O gün öğlen uçağı ile gelmiştim İstanbul’a ve boş günümdü, randevum yoktu. On yıl kadar ofisimin olduğu 1.Levent’te dolaştım. Tabii benim ofisimin olduğu iki katlı küçük ev yıkıldı, komşu evle birleşip Solgar vitaminlerinin merkez ofisi oldu. Levent metro durağından çıktığımda şaşakaldım. Bıraktığımda Metrocity ve Kanyon vardı sadece. Koca binaları dikmişler. Trafik felçti. Koşar adım uzaklaştım. Ama akşamı mükemmeldi. Lüfer de, rakı da, manzara da, sohbet de iyiydi. Ertesi gün sırasıyla Sütlüce, Rumelikavağı ve Esentepe’de randevularım vardı ve hepsine de tam zamanında vardım. Metro olmasa bu mümkün olamazdı. Uzun menzilleri metro ile katettim. Önceleri İstanbul’da araba kiralıyordum. Artık hem yolları bilmiyorum, hem araba akıl işi değil. Ertesi akşam iki hocam ve taa okuldan beri arkadaşım Haluk ile buluşacaktık. Mekan Karaköy Lokantası idi. Orayı da seviyorum. Bir boğaz kıyısı değil kuşkusuz ama mezeleri lezzetli, balıkları taze. Biraz akustik problemi var. Hocalarımızın ikisi de gelemeyince Haluk ile, lüfer/rakı eşliğinde eski günleri de anarak güzel sohbet ettik.
Karaköy Lokantası'ndaki lüfer
Vapurlar İstanbul'da olmanın sembolü
Beyoğlu'nun henüz bozulmayan tek yeri Tünel kalmış
Kuzenim Hakan'ın Lale Plak mağazası
Sonraki gün yine üç toplantı için koşturmaya başladım. Bu sefer rota Ulus-Ataşehir-Tünel idi ve onlara da sorun olmadan tam zamanında yetiştim ve Arter’deki son toplantıdan sonra seyahatimin “iş” bölümü bitti. İki günde Arçelik, Koç Üniversitesi, Tofaş, SPX, Bimeks ve Arter’e gittim, iyi bir iş seyahati oldu, oralardaki dostları da gördüm.
Bu sefer iş gereği üç dört AVM gezdim. Bu kadar AVM bana yüksek doz sayılır,
başım döndü, havasızlık çarptı


Üçüncü akşam, İstanbul’daki favori mekanlarımdan Balıkçı Sabahattin’deydik. Bu kez İstanbullu hayatımda, yıllarca yılın en az kırkbeş cuma akşamında bir araya geldiğim çete ile buluştuk. Şahane bir akşamdı. Her ne kadar çok yorulmuş olsam da özlediğim insanlarla bir araya gelmek doping etkisi yaptı. Ve üçüncü akşamda da üçüncü lüferimi yedim. Kalabalık masada herkesle yeterince beraber olamadım ama o ortam ve o insanlarla bir arada olmak harika bir duygu. Dile kolay, en eskisi 38 yıllık, en yenisi de herhalde en az on beş yıllık arkadaşlardan söz ediyorum.





Sabahattin'de İstanbul'daki en eski arkadaşlarımla beraberdik 
Cumartesi günüm akşama kadar boştu. Biraz sergi/müze gezip, iki akşam önce bir araya gelemediğim Yurdaer Hoca’yı yeni atölyesinde ziyaret etmek üzere yine Levent’e yollandım. Sonra akşamına sözünü ettiğim aile nikahı vardı ve çok iyi oldu, bir çok akrabam ile görüşebildim. O akşam da İstanbul’daki son akşamımdı, nikah için benimle Bodrum’dan İstanbul’a gelen kardeşim Sena ile beraber oğlu, yeğenim Ali’yi de alıp Asmalı Cavit’e gittik. İstanbul seyahatimin dördüncü ve son lüferini de o akşam yedim ve lüfer özlemimi biraz olsun hafiflettim. Haftada üç kere yesem bıkmam, benim için balıkların şahıdır kendisi. Bodrum’da eksikliğini hissettiğim lüferi burada -İstanbul’dan geliyor- Metro’da bulabiliyorum ama İstanbul’daki tadı vermiyor. Lezzet anlamında demiyorum, ortamdan söz ediyorum. Lüfer İstanbul’a, özellikle de boğaza yakışıyor.
Kardeşim Sena ve kuzenim Nilgün ile nikahtaydık
Ayşe ve Kemal'i evlendirdik
Son akşam da kardeşim ve yeğenim Ali ile Asmalı Cavit'teydik
Pazar akşamına olan uçak biletimi sabaha çevirmiştim. İyi ki öyle yapmışım, çok yoruldum öğleden sonrayı beklemek zor gelecekti. Sabah yağmur yağarken otelden ayrılıp alana gittim. Kahve içerken uçak saatim geldi. Kafamı koltuğa koyduğum gibi uykuya dalmışım. Uyandığımda alçalmaya başlamıştık, Didim’e yaklaşıyorduk. Uzakta Lipsi’yi, Leros’u, Kalymnos’u seçiyordum. Lacivert Ege pırıl pırıl parlıyordu. İstanbul’un yağmurlu, gri havasının yerini güneşli Ege havası almıştı. Uçağın kapısından çıkınca ılık hava yüzüme çarptı. Arabaya atladığım gibi evime vardım, hemen yürüyüşe çıktım, ciğerlerimi iyotla doldurdum. Yüzü gülen insanları görerek yürümek, arada durup iki laf etmek çok iyi geldi. İstanbul’da yarısı metroda geçen günlerimde gülen, mutluluk ifadesi olan bir insan yüzü görmeye hasret kalmıştım. O akşam buradaki çetenin elemanlarından Çisem’in doğum günü vardı, ikinci evim dediğim Zazu’da buluştuk. Oh dedim, kendime geldim.



Bodrum'a döndüğüm akşam bu kez Bodrum çetesiyle Çisem'in doğum günü akşamı Zazu'daydık
O hafta hava harikaydı. Ofiste çalışırken arada kafamı kaldırıp Kos’a bakarken Ege’nin üstünde ışıltılar saçan güneş gözümü alıyordu. Hava durumu sitelerine baktım, o hafta sonu hem rüzgar çok azdı, hem güneş olacaktı, hem de ısı 25-26 dereceleri gösteriyordu. Ne zamandır aklımda olan programı yapmak için ideal hava dedim ve hemen Kos’ta yer ayırttım. Cumartesi sabahı bisiklete atladığım gibi saat 8:30’da limandaydım, 09:00’da bisikleti de alarak Kos feribotunda çay/simit yapıp, çay tezgahından da sorumlu gemici İrfan ile sohbete başlamıştım. 




Daha önce de bisikletle Kos’a geçip oradan Lipsi’ye gitmiştim ancak Kos’a fazla zaman ayıramamıştım. Tam da 15 Temmuz günüydü. Kos’ta bisiklet yolu var, kilometrelerce kesintisiz gidiyorsunuz. Çantamı otele bırakıp bisiklete atladım, Kos’un güney ucunda bulunan Fokas’taki Terma bölgesine gittim. Burası adından anlaşılacağı gibi termal. Araba yolu orada bitiyor. Adanın güney ucundan güney batı ucundaki Kefalos’a kadar olan sahilde araba yolu yok. İç kesimden, dağı aşarak gidiyorsunuz. Terma bölgesindeki otellere kadar yol dümdüz, orada rampalar başlıyor. Bugüne kadar rampa görünce geri dönerdim, bu sefer tırmanacağım dedim. Rampalara kadar 15 km yol yapmıştım, bacaklarım açıldı, o gazla tırmanmaya başladım. Arada birkaç saniye durarak 350 metre tırmandım. Manzara nefes kesiciydi. En sevdiğim iki ada Nisyros ve Tilos ile Datça’nın ucundaki Knidos fenerini görebildiğim bir noktadaydım. Dedim ki oğlum işte bu coğrafyanın en ayrıcalıklı noktalarından birindesin. Bunu hak ettin, çünkü bunun için uğraştın. Buna benzer heyecanı Sakar geçidinde, Akbük’e ilk gittiğimde tepeden Gökova’ya bakarken, Datça Kocadağ’ı aşarken, Knidos fenerine tırmandığımda, Nisyros’tan bulunduğum noktaya bakarken de yaşamıştım. Hiç insan yoktu, sezon sonu olduğu için araba da yoktu. İki tane keçi gelip yanımdan geçtiler o kadar. Çıt çıkmıyordu. Bir süre manzaraya daldım. Açıktan, Bodrum’dan kalkan, çift direkli nefis bir tekne rüzgarı pupadan almış süzüle süzüle gidiyordu. Önümüzdeki yaza bir tekneyle başlamak için yaptığım planlarımı hatırladım, heyecanlandım.

Kos'ta hep Astron Hotel'de kalıyorum. Çünkü konumu mükemmel, odalar da fena değil
Otelin manzarası
Kos'un güney ucu
Kos plajlarında sezon sonu görüntüsü
Sağda Nisyros, ortada uzakta Tilos. Soldaki burun ise Knidos

Mükemmel manzara. Çıt çıkmıyordu.
Adanın güney ucunun sonu. Yol bitiyor.
Odanın balkonundan aşağıdaki balıkçıların neşeli konuşmalarını duyabiliyordum

Dönüşe geçtim. Bu sefer rampa aşağı kendimi bırakmak mükemmel oldu. Sonrasında biraz rüzgar çıktı ve karşıdan esmeye başladı, hızımı kesti ama yolu bitirdim. Acıkmıştım, otele gitmeden sahildeki bir meyhaneye oturdum. Bir yirmilik Barbayanni ile ızgara sardalya söyledim. Cam kenarında bir masayı seçtim, sahili seyrettim, güneş camın arkasından ısıtıyordu. Iki kişi denize giriyordu, onları izledim. Yazın şezlong tarlasına dönen Kos’un bu en kalabalık kumsalında sadece on onbeş civarında insan vardı. Yavaş yavaş uzomu içtim, yemeğimi yedim, otele döndüm. O yorgunlukla güzel bir ikindi uykusu çektim. Uyandığımda hava kararıyordu. Duş yapıp çıktım. Liman boyu yürüdüm. Kos da akşamları Bodrum gibi ayaz yapıyor ve ada olduğu için ayazı daha rutubetli. Caminin olduğu meydanda kahve içecektim, her yer kapanmış. İleride bir yer buldum, hızla bir espresso içip gideceğim mekana yürümeye başladım. Sadece Kosluların gittiği mekan salaş bir meyhane. Ama lezzet mükemmel. Öğlen önünden geçtim, boş masa yoktu. O mahallenin insanları geliyor. Akşam içeride üç emekli, içkilerini yudumlayıp tespih şakırdatıyorlardı. Biri uzo, biri retsina (reçine şarabı), diğeri çipuro (tsipouro veya tsikoudia da deniyor) içiyorlar, arada küçük televizyondaki maça bakıp bir şeyler söylüyorlardı. Patron ise masasında arada uyukluyordu.  İçeri girip selamladım, selamımı aldılar. Biri elini kalbinin üstüne koyarak aldı selamımı. Mekanın biraz suratsız, asabi garsonu –ben yaşlarda- o akşam çok keyifliydi. Muhtemelen öğlen yorulmuş, koşturmuş üstüne iki kadeh atmıştı. Uzo istedim, bana hiç içmediğim bir Midilli uzosu getireceğini söyledi. Barbayanni’nin siyah ve mavi etiketlisinden hafif, yeşil etiketlisi kıvamındaydı. Önce bir peynir saganaki istedim. Sonra da mükemmel bir ızgara ahtapot. Bir 20’lik uzo dahil 20 EU ödeyip tekrar yarım saat kadar yürüyüp otelime döndüm. Gece ayazı başlamıştı, üşüdüm, hemen uykuya daldım.

Barbayanni'li ve sardalyalı öğle menüsü

Kilometrelerce bu sakin yolda bisiklet kullanmak çok rahatlatıyordu
Gündüz cıvıl cıvıl olan meydan bu sezonda akşamları sessizliğe bürünüyor
Kos'taki mekanım. Arka sokaklarda, bulunması zor bir yerde. Ben de her defasında arıyorum. Bazı mekanları kendime sakladığım da doğrudur. Bir süre sonra burada da puro içen kalkık polo yakalı Türkler görülebilir, bunu istemiyorum doğrusu. Gerçi bizim millet ne yediğine bakmaktan çok ambiyans ve manzaraya bakar ki burası hiç uygun değil. Sokak içinde bir yer işte



Sabah güneş doğarken odayı aydınlatsın diye kalın perdeleri çekmemiştim. Erken kalktım, kahvaltı edip bu sefer adanın Turgutreis’e en yakın noktasını geçip Kalymnos’a bakan sahiline gitmekti planım. Adanın bu tarafı Kos’un sebze bahçeleriyle dolu. Anayoldan ayrılıp sahile doğru girip uzun süre bostanların içinden geçtim. Bu bölgede hiç rampa yoktu ve bir buçuk saat hiç durmadan pedal bastım. Tigkaki’ye vardığımda açık bir tek mekan bile bulamadım. Buralar turistik bölgeler ve kışın yaşayan yok. Her yer otel, bar ve restoran. Oradan Marmari bölgesine gidecekken karnım acıkmaya başladı, Marmari’yi bir sonraki gelişime bıraktım, dönüş yoluna geçtim. Kuru ekmek bile bulamazdım, her yer kapalıydı. Bir gün önce öğlen uzo içtiğim mekanın yanından geçerken hadi yine burada yiyeyim dedim. Bu kez hafif bir sofra şarabı istedim. Yanında “denizci makarnası” dedikleri, her tür deniz mahsulünün olduğu makarna söyledim ve o gelen kadar açlığımı dakos ile bastırdım. Garson ikinci kez gelişimi görünce çok samimi davrandı. Dedeağaçlıymış, Edirne'yi biliyor. Kos’un Bodrum merkezine bakan sahilindeki mekanlara çok Türk gelir, o yüzden garsonlar çat pat Türkçe konuşurlar. Özellikle Kalymnos ve Nick The Fisherman bizimkilerin çok gittiği yerlerden. Birincisi kışın açık, ikincisi kapalı. Benim Instagram arkadaşım Hristos’un Barbouni adındaki mekanı da o sırada, ancak o da kışın kapalı. Yavaş yavaş yemeğimi yerken gözüm saate takıldı, feribotun kalkış saati yaklaşıyordu. Otelden sabah ayrılmış, çantamı limanda emanete bırakmıştım, doğru limana geçtim. Millet deli gibi freeshop alışverişi yaparken feribota bindim, İrfan ile biraz muhabbet edip köşeme kuruldum, sırtımı dayadım, gözlerimi kapadım. Kıpırtısız denizde süzüle süzüle Bodrum’a vardık.
Güneş doğarken
Yazın tıklım tıklım olan Kos plajının bu mevsimdeki hali müthiş

Sezon bitti fotoğrafı. Karşıda sağda Pserimos, sol arka plandaki de Kalymnos
Akyarlar ve Turgutreis girişinin Kos'tan görünüşü
Sofra şarabı ve denizci makarnası

Ve dönüş için Kos limanında feribota binerken
Bir hafta önce İstanbul yormuş, kafam kazan gibi, bedenim pestil gibi Bodrum’a dönmüştüm. Bu sefer Kos’ta iki günde 85-90 km bisiklet kullanmak, günde 8-10 km yol yapan, bu mesafelere alışık olmayan beni yormuştu ama bu İstanbul yorgunluğuna benzemiyordu. Tatlı bir yorgunluktu. Bedeni çalıştırmanın verdiği bir haz da oluyor. Bodrum’a yanaştık, bisiklete atladığım gibi evin yolunu tuttum. Bakın bu hafta sonu yaşadığımı da İstanbul’da yapmak mümkün değil. Evden bisikletle çıkıp yirmi dakika sonra limana varıyorsun, yarım saat sonra feribot kalkıyor, 55 dakika sonra Yunan adasındasın. Sabah 8:15’te evden çıktım, saat 10’da Kos’taydım. Dönüşte de limana yanaşıyorsunuz, bisikletinize atlayıp yirmi dakika sonra evinize geliyorsunuz. Bu coğrafya çok nimet sunuyor. Bunu değerlendirmek de sizin hayata bakışınızla ilgili bir mesele.

Doğup büyüdüğüm İstanbul’a ne kadar yabancılaştıysam, Bodrum’u o kadar benimsedim. Bir iki yıl öncesine kadar hiç bilmediğim Kos, Kalymnos ve diğer adalarda kendimi evimde gibi hissetmeye başlamam da coğrafyayla ilgili olmalı. Kos’ta, Kalymnos’ta dostlarım var artık. Gittiğimde onlarla görüşüyorum. İstanbul’da kendimi yabancı hissettiğimi söylüyorum, adalarda ise tam tersini hissediyorum.

Kasım ayını bitiriyoruz. Eğer hava ve diğer şartlar izin verirse, Noel zamanı Kalymnos’ta olmayı istiyorum. Geçen yıl Noelin ertesi günü oradaydım ve harika zaman geçirmiştim. Eğer gidersem notlarımı burada sizlerle paylaşırım.


Ege’den, Bodrum’dan, karşı aralardan selamlar… Ruhunuz mavileşsin.