29 Mart 2020 Pazar

Yaşadığımız yeri sahiplenmek.

Uzun zamandır buraya bir şeyler yazmıyorum. Daha önce de bu durumla ilgili söylediğim gibi, hem tekrara düşmek istemiyorum, hem burayla ilgili keyifle yazacak konular çok azaldı. Çünkü buranın tadı eskisi gibi değil. Eski derken kaç yıldan bahsettiğimi de yazayım. Doksanlı yıllarda annemin Akyarlar’da yazlık almasıyla başlayan bir süreçten söz ediyorum. Annem yılın beş ayını Akyarlar’da geçirip İstanbul’a dönerdi. Babam pek gitmezdi zaten. Kardeşim yeğenimin okulu kapanınca gider, açılınca dönerdi. Bense her ay bir kere uzun hafta sonu ayarlar, bir Perşembe akşamı gider, takip eden Pazar akşamı dönerdim. İşim İstanbul’daydı ve o zamanki koşullar gereği sürekli ofiste bulunmam gerekiyordu. Haftada bir kaç toplantım olurdu, yani günler günler geçirmek için Bodrum’a gelemezdim. Tabii burada şu da var, sistemi öyle kurmuştum ve bundan rahatsız değildim. Evet Bodrum’da daha fazla zaman geçirmeyi istiyordum ama bunun nasıl mümkün olabileceğine dair bir fikrim yoktu. Çünkü hayatın akışı beni İstanbul’da olmaya, orada çalışmaya, orada tüketmeye şartlamıştı. Neyse, bu ayrı bir konu, konuşuruz.

Yani işin başında ben de yazlıkçıydım. Bodrum’da doğmadım. İstanbulluyum ve 48 yaşıma kadar orada yaşadım. Buraya tam olarak göçmeden önce, annemin evine ara sıra gidip kalmaların sonunda yavaş yavaş hayatımı burada sürdürme fikri filizlenmeye başladı. Ama bu sadece bir büyük  şehirden kaçış meselesi değildi. Bodrum’a ilk kez geldiğim, üniversite çağlarımda –yani yetmişlerin sonunda- burasıyla aramda bir bağ oluştu. Halikarnas Balıkçısı’nı okumaya, bu coğrafyayla ilgili bilgi toplamaya başlamıştım. Bodrum’u öğrenmek istedim. Gidip geldikçe buraya olan gönül bağım yoğunlaşmaya başladı. Derken 2007 yılının yaz sonunda Yalıkavak’ta bir ev kiraladım. Önceleri yazları gelir giderim diyordum. Derken laptopumu alıp Yalıkavak’tan çalışabileceğim teknik alt yapı yaygınlaşmaya başladı. Ben de kış dahil her ay bir haftamı Yalıkavak’ta geçirmeye başladım. Bu bir haftalar on beş güne çıkmaya başladı. Buraya her gelişimde –özellikle de kışın- buranın tadına daha çok vardım. Baharda yeşillenen kırlarında yürümek, insansız yerlerde tek başıma olmak beni iyice buraya bağladı. Bir es vererek şunu söylemek istiyorum; Yaşamayı istediğiniz yerden ne umduğunuz çok önemli. İstediğiniz, beklediğiniz eğlenmek, partilemek, deniz, güneş ise o zaman yazın gelir dönersiniz. Çok isterseniz yazlık bir eviniz olur o kadar. Ama kışın ayazında, alt yapısı yetersiz evlerde klima veya soba ile ısınmayı, İstanbul veya başka şehirlerdeki kombili, doğalgazlı, sıcak sulu o konfora değişmeyi göze alamazsanız zaten buraya gelmemelisiniz. Kışın soğuğunda klozete oturduğunuzda aklınız başınıza geliyor. İşte bundan şikayetçi olmamak sizin burayla ilişkinizin bir göstergesi.

Bu fotoğrafı 70'lerin sonunda ya da 80'lerin başında Bodrum'a gelişlerimden birinde çekmişim.
Henüz marina yokken, yerinde bir T iskele varken.
70'lerden...
80'lerin başı olmalı. Paşatarlası.
80'lerin başında çarşı.
Bu esi verdikten sonra hızla benim geliş hikayemi bitirip asıl konuya geleyim. 2008 yılının Eylül ayında aniden babamı kaybettim. O zaman dedim ki hiç bir şeyi ertelemeyeceğim. O zamana kadar ince ince ördüğüm ama hep bir nedenle ertelediğim Bodrum’a taşınma fikrini hayata geçirmeye karar verdim ve babamı toprağa verdikten yedi ay sonra İstanbul’daki evimi boşaltmış, Bodrum’a temelli taşınmıştım. Bu süre içinde ev buldum, defalarca gittim geldim falan. Sonuçta 2009 yılının 5 Nisan gününden itibaren burada yaşıyorum. Önceleri ofisim İstanbul’da devam ediyordu, ben burada ev-ofis düzeninde çalışıyordum. Her ay en az bir veya iki kere İstanbul’daki işlerim için gidip geliyordum. Derken 2013 yılının Şubat ayında ofisimi de buraya taşıdım ve o gün bugündür de ofisim burada devam ediyor.

Şimdi gelelim bu yazıyı neden yazma ihtiyacı duyduğuma. Geçen günlerde virüs salgını nedeniyle Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras bir duyuru yayınladı. Mealen dedi ki bizim burada yeterli hastanemiz, yatağımız, sağlık alt yapımız yok. Okulların kapanmasını fırsat bilip Bodrum’a tatile gelir gibi gelmeyin. O günlerde salgının ne kadar hızla yayılacağı yeni yeni kafalara dank etmeye başlamıştı. Ama bunu idrak etmekte zorlanan o kadar fazla insan varmış ki, ben de Başkan’ın bu duyurusunu paylaşınca bu cühela takımı yazmaya başladı. Benim yazlığım var niye gelmeyecekmişim? Ben de vergi veriyorum Bodrum Belediyesi’ne tabii gelirim (O çöp vergisini ben ödeyeyim de yeter ki sen gelme diyemediğime hayıflanıyorum). Derken biri orada ne yapacaklar, yürüyecekler, sahilde çayını içecek, biraz empati yapın dedi mesela. Yani hayat normal akacakmış gibi düşündüler. Gerçekten de o hafta sonu oltasını alan, çoluğuyla çocuğuyla sahillere akın etmiş. Oysa biraz önce –bugün 28 Mart Cumartesi- belediye hoparlörlerinden sahilde yürümek, balık tutmak vs. yasaktır anonsu yapıldı. Tam empati zamanı. Hadi çıksınlar ya evlerinden. Bu arada 3-5 milyona ev sattınız şimdi gelelim diyenlere gelme diyorsunuz biraz vicdanlı davranın diyen mi istersiniz –beni onu kazıklayıp o fiyata evi satan müteahhit sandı herhalde-, Bodrum’daki yatak sayısını yazan bir tvitin altına “bunu yazan kaos yaratmak istiyor, Muğla’da daha fazla yatak var” diye cevap yazan mı? Yazan Bodrum’daki yatak sayısını paylaşmış, adamın Bodrum-Muğla arasının 100 km olduğundan haberi yok. Gerçi Twitter’daki hesabında RTE ve Abdülhamit’in fotoğrafları vardı, mazur görmek gerekir, algısı bu kadar.

Bodrumlular evde kalınca.






Bu arada ben de o hafta Migros’un otoparkında çok sayıda 34 ve 06 plakalı araç gördüğümü yazdım. Bu cümlemin içine “her zamankinden daha fazla” demediğim için, bu yazdığımı virüs salgını ve buraya gelinmesi bağlamını anlamayıp, e hep vardı zaten diyen de oldu. Ortalamaya bir şey anlatmak oldukça zor. Yani çok gelen olmuş ki her zamankinden çok sayıdaydılar anlamına gelen bu notumu buraya bırakıp devam edeyim. O hafta sahillerde, yollarda araçlar fink attılar.

70'lerin sonu ve günümüzün kıyaslaması.
70'lerin sonu ve günümüzün kıyaslaması.
Bu arada Twitter hesabında –yanılmıyorsam- mimar olduğunu gördüğüm, beni takip etmeyen, benim de tanımadığım biri şu Migros otoparkı paylaşımımın altına “Siz de İstanbul’dan gelmediniz mi? Neyi eleştiriyorsunuz? Bir yeri sahiplenmek de ne demek?” gibisinden cevap yazmıştı. Şimdi aradım baktım o yazdığına ulaşamadım, muhtemelen engellemiş beni, görünmüyor. Çünkü adını vermeden saçmaladığını yazmıştım. Her neyse, konu engelemesi değil, konu “Bir yeri sahiplenmek”. Bu ne demek? Bir insan buna neden karşı çıkar? Hele mimar olan biri bunu nasıl yapar?

İsteyenin istediği yerde yaşamasına engel bir yasa yok bildiğim kadarıyla. Yüz kızartıcı suçunuz yoksa, bir suçtan aranmıyorsanız ikametgahınızı taşıyabiliyorsunuz. Sonrası size kalmış. Ancak şehir değiştirmeniz, gittiğiniz şehrin kültürüne, insanına, doğasına saygılı olmanızı gerektirir. Bu benim düşüncem. Eğer o şehir/yöre/coğrafya hakkında bilgi sahibi olabilir, okuyup araştırabilirseniz bu saygıyı göstermek size zor gelmez. Orayı anlamanıza yardımcı olur. Hele o bölgeye değer veriyorsanız, suyunu, toprağını, doğasını, insanını, örfünü, dilini, adetlerini korumak sizin için önemli olur. Hayatınızı sürdürdüğünüz yere olan saygınız sizin saygınlığınızdır.

2007 yılında kiraladığım Yalıkavak'taki evden.

Perşembe günleri Yalıkavak pazarına giderdim.
Evin önü toz, toprak, mezbelelikti. Orayı temizletip bahçe haline getirdim. Kiralık eve masraf yapılır mı diye bana hayret edenler olmuştu.


Gelelim genel duruma. Elbette değişen ekonomik ve sosyal koşullar her yeri olduğu gibi Bodrum’u da değiştirdi, değiştirmeye devam ediyor. Ama değişim bozulma anlamında değil de buranın kimliği ile uyumlu olabilirdi. Ne yazık ki tren kaçtı. Sadece son on yılda benim şahit olduklarım, önceki kırk, elli yıla bedel bir ivme ile oldu. Koylar imara açıldı, buranın kimliğine aykırı yapılar yapıldı, kasaba hayatının ritüeline aykırı yüksek duvarlı siteler inşa edildi. Derken buralardan yazlık veya kısaca ev alanlar, gelirken yanlarında İstanbul alışkanlıklarını getirdiler. Buradaki evinin olduğu bölgeden “köyüm” diye söz edenler bahçe duvarlarının dışında otlayan ineklerin kokusundan rahatsız oldular. On yıldır bizim mahallede çöp konteynerinin olduğu yerin karşısı boştu. Sonra bir İstanbullu oraya ev yaptı. Evi yaptığı yıl çöp konteyneri buradan kaldırılsın demeye başladı. E o hep oradaydı zaten. Başka bir yer de olmadığından orada durmaya devam ediyor. Çünkü çöp aracı oradan alabiliyor, başka sokaklar dar vs. İstanbul’daki eğlence anlayışını -hele son on beş yılda iyice ortaya çıkan, iktidar beslemeleri- buraya hiç yakışmayan tarzlarını yaymaya başladılar. Yalıkavak’ın eski marinasıyla yeni marinası arasındaki fark bile bunun yansıması. Cennet Koyu’na, Tilkicik Koyu’na, özellikle Yalıkavak bölgesine yapılanlar ortada. Yazın bir köşeye oturup Bodrum merkezindeki gece eğlencesini izlerseniz çok ipucu bulabilirsiniz.







Konuyu uzatmayayım. Geldiği yerin değerini bilenle bilmeyen aynı değil. Ister bir dakika ister bir yıl, ister bir ömür olsun, yaşadığınız yeri korumaya çabalamak, değer vermek önemli. Hiç birimiz Cevat Şakir değiliz. Ama Onu okuyup, anlamaya çalışabiliriz. Onun anlattıklarıyla, yazdıklarıyla kendimizi geliştirebilir, Bodrum’a iyi davranabiliriz. İddiaya girerim ki, yazlıkçısı ve -yeni sürüm- kışlıkçısı içinde kaledeki müzeyi gezen, orada müze olduğunu bilen %15’i geçmez. Daha ötesi, Mozolenin nerede olduğunu bilen bin kişi çıkmaz bu kesimde. Mozolenin ne olduğunu bilmek bile bir şey. O türküdeki Çökertme neresidir (Hayır Gökova’daki değil), Aspat neresidir bilmeden Bodrum’da meyhanede iki kadehten sonra Çökertme söylemek ile bilerek söylemek aynı şey değil (Burası da asfalt değil Halilim diyeni de duyduk).

Eğer kişi yaşadığı yeri sahiplenmezse, değer vermezse, sadece kendini düşünen ot gibi yaşayan biridir benim gözümde. İstanbul’da yaşayıp İstanbul’un değerini bilmeyenlerden ötürü İstanbul’un hali ortada. Çünkü İstanbul’a kötü davrandılar, benimsemediler, İstanbul’u yeni kuşaklara anlatmadılar.

Yani “Yaşanılan yeri sahiplenmek de nedir yeeaa?” tayfası muhtemelen işine/mesleğine de özen göstermiyordur. Dahası, hayatına özen göstermiyordur.

Yaşadığımız yeri korumak için önce bilmek, anlamak gerek. Bilmeyen, okumayan, araştırmayanın ve merak etmeyenin bu konuyu anlaması da mümkün değil zaten. Ancak sosyal medyada zevzeklik yapabilirler.

Hepimize sağlıklı günler dilerim.
Evde kalın sağlıklı kalın.


24 Mart 2020 Salı

#evdekal günlerinin sabahları için müzikler.

#covid19 salgını yüzünden, dünyanın dört bir köşesinde insanların yaptığı -ya da yapması gerektiği- gibi eve kapandık. Hayatımızı belirsizlik içinde sürdürüyoruz. Ne olacağız, ne zaman azalacak, ne zaman bir nebze de olsa normale döneceğiz, bizi neler bekliyor bilmiyoruz. Bir anda hayatımızın formatı değişti. Her gün yaptığımız şeyleri yapamıyoruz. Alışkanlıklarımız, rutinimiz karıştı. Her sınıftan, her gelir grubundan, her din, dil ırktan insan benzer durumda.

Evde kalmanın kimi için tahammül edilemez bir durum olduğunu, kimi için sürdürülebilir hal olduğunu görüyoruz. Kimi komik videolar paylaşıyor, kimi çalıştığı hastaneden sarsıcı görüntüler yayınlıyor. Kitap önerenden, yüzlerce evde ekmek yapmayı öğreten videolara kadar görüntü ve bilgi bombardımanı altındayız. Sonuçta bir biçimde hepimiz hayatımızı sürdürmeye çabalıyoruz. Yaşadıklarımız bazen kötü bir rüyaya, bazen içinde rol aldığımız absürd bir filme benziyor. 

Evde olmaktan da, dışarıda olmaktan da, arabayla seyahat etmekten de, tekneyle denizde olmaktan da ayrı tat alabildiğim için durumum kötü değil (İşin mali yanını, gelecekte ne olacak kaygısını, aileme, sevdiklerime bir şey olur mu kaygılarını bir yana bırakarak konuşuyorum).

Uyanık olduğum her an evde müzik açık. Günün farklı bölümlerinde farklı ruh hali içinde olmak normal. Genellikle sabahları çok hareketli müzik dinlemiyorum, çalışırken biraz motive edecek ritmde müzikleri tercih ediyorum. Akşam kitabı, iPad'i alıp köşeme oturduğumda dinlediğim müzik daha başka (Akşam dinlediklerimi genellikle Instagram hesabımın hikayelerinde paylaşıyorum). Eğer evde rakı/uzo sofrası kurduysak elbette içimizi kıpır kıpır yapan Ege ezgilerini, karşı adalardan gelen iyot ve sakız kokan sesleri dinliyoruz.

Evde kalanlar için dinlediğim bu müziklerden bazı örnekleri burada paylaşmayı düşündüm. Belki ruhlara iyi gelir kim bilir?

Bugün, sabahları dinlediğim, klasik müzik, klasik müziklerden yapılan caz düzenlemeleri, hafif uyarlamaları seçtim. İlerleyen zamanda caz, vokal ve dünya müziklerinden (Balkan, latin vb.) örnekler de paylaşmak istiyorum.