Ana içeriğe atla

Üç buçuk ay sonra.

Mart ayının ilk haftası, üç kafadar Bodrum’dan İstanbul’a gitmiştik. Tam o sıralar Çin’in Wuhan kentinde bir virüs yayıldığını okuyorduk. Insanlar eve kapanmıştı, sokağa çıkma yasağı vardı. Önceleri ne fena, tüh tüh diye okuduk. Derken virüsün yayılmaya başladığı duyuldu –ya da artık gizli tutulamaz hale gelmişti- hafif bir merak ile karışık endişe başladı. Aramızda konuştuk, acaba İstanbul’a gitmesek mi, acaba bu virüs Türkiye’ye girdi mi? Ama basında henüz böyle bir bilgi yoktu, biz de İstanbul’a gittik. İstanbul’da iki gece kalıp, İzmir üzerinden döndük ama İstanbul’da kaldığımız otel bomboştu. Yabancılar yoktu. Yani bir tuhaflık vardı ve o sıralarda sınırlar kapanmaya başladı. Bodrum’a döndüğümüz hafta hava çok iyiydi, Glaros ile yakın koya gidip kaldık. Denize girdik, bir Pazar günü limana döndük. O akşam arkadaşlarla yemeğe çıktık ama içimiz rahat değildi. Virüsün yayıldığı haberleri başlamıştı ve o akşamın yemeğe çıkabileceğimiz son akşam olduğunu bilmiyorduk. Ertesi sabah Türkiye’deki bütün restoran, kafe, bar gibi yerler kapatıldı. Okullar bir önceki hafta sonu kapanmıştı zaten. Okullar kapanır kapanmaz İstanbul’dan Bodrum’a akın olmuştu. Sözünü ettiğim akşam gittiğimiz, kışın biz bize olduğumuz mekan tıklım tıklımdı ve neredeyse kimseyi tanımıyorduk. İnsanlar okulların kapatılmasını tatil olarak algılamış ve sahillere koşmuştu. Bu çok sakıncalı bir durumdu elbette. Sonraki hafta büyük şehirlerden gelenler devam edince belediye başkanımız Ahmet Aras “Lütfen gelmeyin, şehrinizde kalın, Bodrum’un hastanelerinin yatak kapasitesi ancak buranın kış nüfusuna yetiyor, virüs yayılırsa altından kalkamayız” içerikli bir duyuru yaptı. Ben dahil bir çok kişi bunu sosyal medyada dillendirdi. Kimi nazik üslupla, kimi de benim gibi anlama potansiyeli hakkında fikir sahibi olduğumuz kitlenin anlayacağı şekilde yazdık. Tam da beklediğim gibi bir çok kıt zekadan cevaplar gelmekte gecikmedi. Benim orada yazlığım var gelmek için size mi soracağım diyen mi istersiniz, vergimi veriyorum tabii gelirim diyen mi? Daha da acıklısı, belediye başkanına milyon dolarlık evleri satmayı biliyorsunuz de niye gelmeyin diyorsunuz diye yazan da oldu. Sanki belediye ev pazarlıyor? Belediyeye, yatak sayınız yetmiyorsa hastane yapın diyen bile vardı. Hangi işi hangi mercii yapar bilmeyen bu düşük IQ takımı daha ileri gitmeden Kaymakamlık işe el koydu, giriş çıkışlar kontrol altına alındı. Ardından zaten Bakanlık Bodrum’a giriş çıkışı kapattı. İlk hafta bir kaç vefat haberi geldiyse de sonra azaldı ve sıfırlandı. Garip tecelli, ilk duyulan vefat haberleri Bodrum dışından gelenlerden oldu.

Ve derken “Evde Kal” günleri başladı (Bu dönem aslında daha bitmedi, ekonomi çakılınca sınırlı normalleşme denilen bu tuhaf süreç başladı.)

Restoran, kafe, barların kapandığı gün Bodrum


Yazın kapısında kuyruğun eksik olmadığı Sünger
En azından ayda dört beş kez zevkle gittiğim Gemibaşı'nı böyle görmek çok tatsız oldu
Çarşının sessizliği


Bu üç buçuk aylık süre, evde yaşamayı pek bilmeyenler için hapislik gibi geçti. Ev-iş dışında hobisi, tutkusu olmayanlar, kendiyle iyi geçinemeyenler için hayat çok zor olmalıydı. Burada bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Bilmem katılır mısınız? Mutlaka sizlerin de ekleyecekleri vardır. Benimkiler sosyal medya kanalıyla izlediklerimden, okuduklarımdan çıkardıklarıma ek olarak bir sahil kasabasından bakınca görülenler. Böyle olunca buraya özgü bazı konuları da barındırıyor tabii.

Ofisi on beş günü kapayayım, gidişata göre karar veririz demiştim. Hala açmadım. Sonbaharı bekliyorum.
Belki de artık bir daha hiç açmam, boşaltırım. Bu da olabilir.


Deniz özlemimi ekrandan gidermeye çalıştığım akşamlardan


İlk zamanlar okuduğum yerli/yabancı kaynaklardaki bütün haberler “Çin’in Wuhan kentinde başlayıp, yayılan Covid19 virüsü” klişesiyle başlıyordu.

İlk şok atlatıldıktan sonra özellikle büyük kentlerde apartman dairelerinde yaşayanlar, aslında fark etmedikleri bir kutuya tıkılı yaşadıklarını gördüler. Böyle bir dönem olmasaydı, balkonu salona katmanın ne kadar parlak bir fikir olduğuna inanmaya devam edeceklerdi belki. Balkonlar hayat kurtardı, nefes aldırdı. Balkon dışa dönük yaşamanın bir sembolü adeta. Son yirmi yılda muhafazakar ve giderek tutucu kitlenin artması, balkonsuz apartmanlara neden oldu.

Altında Starbucks bulunan plazalara gitmenin, ofis katına çıkmadan karton kutuda alınan kahve ile asansöre koşar adım yetişmenin bir hayat tarzı olmadığı anlaşıldı. Penceresiz fanuslarda, açık ofislerde, dip dibe, yarı temiz havada çalışmanın insanı hasta ettiğini söyledik yıllarca. Bir virüs bunu tüm dünyaya anlattı. Metre karesi yüzlerce dolar olan Maslak plazalarında kim çalışmak ister artık?

AVM’lerin insanı zehirlediğini, koronadan daha iyi anlatacak bir yetkili yok. Kontrollü açılmanın hemen ertesinde vakalar arttı. Dahası var mı?


Bizim mahalle












Marinanın sessizliği


Havalar ısınınca benim gibi sabah erken saatlerde tek tük sokağa çıkanlar oldu


Yazın ofise gitmeden denize girdiğim yer...
Hayat ev-iş arasında değil. Ama sistem bunun böyle olmasını dayatıyor, çalışanların önüne hep bir havuç koyuyor. Kariyer, terfi. Şirket arabası vs. Kapılıyorsunuz. Falanca aile arabasını yeniledi biz de yenileyelim. Arkadaşlık yapılan, eş statüdeki bir aile rezidansa geçti, biz de kredi alalım, rezidansa geçelim. Kredi kaç aylık? Yüz yirmi ay. On yıla ipotek geldi mi? Geldi. Haydi bir yere kıpırdayın bakalım. Zaten çocuğun okulu da başladı. Üniversiteyi bitirene kadar kim bilir kaç yüz bin lira lazım. Bizim kuşak eğitime para harcamadı. Ama nerede şimdi o zamanki devlet okullarının kalitesi, nerede o hocalar?

Yoğun iş hayatı olan bir çok kişi evde bir eşi ve çocukları olduğunu fark etti. Bir şekilde kurgulanmış hayat akarken, akış bir anda kesiliverdi. Bocalamalar başladı. Ne konuşacaklar bütün gün? Bu çocuk da büyümüş yahu?

Sokağa çıkma yasağının olmadığı ama sokağa çıkmadığımız dönemde hava iyiyse, sabah erken veya akşam üzeri evin etrafında iki tur atıyor, biraz olsun bacaklarımızı çalıştırıyorduk



2013 yılına kadar ofisim İstanbul’daydı. Her hafta en az üç toplantım olurdu ve İstanbul’un çeşitli köşelerindeki toplantılara gidip gelmekten yorulur, trafikte sinir katsayım artar, akşama doğru gardım düşerdi. Yedi senedir ofisim Bodrum’da ve bir kez İstanbul’dan gelen bir müşterim hariç hiç toplantı yapmadım. Yılda bir iki kere İstanbul’a gidip toplantılarımı bitirip dönüyorum. Yani ortalama haftada üçten, yılda üçe, beşe indi. Demek ki toplantı yapmadan iş yapılabiliyormuş. Demek ki toplantı dedikleri, iş ve zaman kaybının kabul edilir haliymiş. Bunu yıllarca söyledim, toplantılar boşa vakit geçirme ayinidir dedim. Korona bu konuyu da sarstı. Aylarca ofisler boş kaldı, evlerden çalışıldı, zırt pırt toplantı yapmak yerine gerçekten gerektiğinde online toplantılar yapıldı ve eminim ki işler daha iyi yürüyor. Çok yakında (bir kaç ay içinde hem de) bir çok ofis boşaltılacak. Evden çalışma sistemi yerleşecek. Ortak kullanıma açık toplantı odaları olacak, gerektiğinde saatlik olarak kiralanacak vb. Sistem değişiyor, başka yolu yok.

Evlerde ekmek yapımları, bu dönemin baş konularından biri oldu. Instagram ekmek fırınına döndü. Evde yemek yapmalar başladı. Ben yumurta kıramam şekerim diyen ve bunu bir üstün bir özellik olarak değerlendiren beyaz yaka kadınları evde börek açmaya başladı. Erkekler ev işlerine yardım ettiler. Birlikte bir şeyler yapmanın fena olmadığı, her akşam dışarıda yemenin veya dışarıdan eve yemek söylemenin aslında bir tembellik olduğu, bir statü sembolü olmadığı ortaya çıktı.

Bu süreçte bir kez online toplantı yaptım

Bahçe hayat kurtardı



Yaz için rota çalışmaları yaptım

Akşamlarım burada müzik dinleyerek geçti
Zayıflar kilo aldı, kilolular kilo verdi. Çünkü hayat tarzları değişti. Misal ben kilo verenlerdenim. Normalde yaşıma göre hareketli bir hayatım vardı. Her gün on bin adım civarı yürürdüm mesela. Haftada en az dört gün 8-9 kilometre mesafeyi bisikletle giderdim. Bu süreçte evde kaldım, günde ortalama iki üç bin adım ile beş kilo verdim. Çünkü dışarıda yemek yemeyince evde daha sağlıklı beslendim. Ayın ortalama on beş, on altı akşamı kurulan rakı sofraları ayda yediye, sekize indi. Cumartesi akşamlarını rakıya ayırdım, evde birlikte hazırladığımız mezelerle sofralar kurmak en az rakı içmek kadar zevk verdi. Havalar düzelince sofrayla, çalan Yunan müzikleriyle bahçe Yunan adasındaki mekanlara benzemeye başladı. Madem adalara gidemiyoruz, adalar bize gelir dedik ne yapalım?

Evde uzo akşamlarından

Evde rakı akşamlarından


Çok farklı lezzetler denendi


Havalar güzelleşince bu köşeye taşındım















Canlı yayın yapmak bu dönemin en sıkıcı hallerinden biriydi. Çok şükür ne herhangi birini seyrettim ne davetlerine katıldım, ne de canlı yayın yaptım. Canım hiç sıkılmadığı için bunlara gerek duymadım. Katılmama nedenime küçük bir açıklama yapmak isterim; Normal zamanda benim ile ilgili herhangi bir konuda yayın yapma ihtiyacı duydular mı? Hayır. Mesela tasarımlarım ile ilgili detayları merak edip yayın yaptılar mı? Hayır. Şimdi canları sıkıldı, sosyal medyada canlı yayın yapmak moda oldu ya, geri kalmayalım deyip aramaya başladılar. Arayanlara nazikçe izin verin ben eksik kalayım dedim. Zaten görüyorsunuz, biraz kontrollü normalleşme dendi, canlı yayınlar şak diye kesildi. Çünkü yapaydılar ve gereksizdiler.

Canımın hiç sıkılmadığını söyledim. Evimde, bahçemde, sahip olduklarım benim için yeterli. Evin içinde istediğim zaman istediğimi yapmak mümkün, bu çok önemli bir özgürlük. Zamanı gelince dışarıda da aynısını yaparım, nasıl ki daha önce yaptıysam...







Arkamızdaki otoparka pazartesi sabahları gelen manav da çok iyiydi


Fazla sosyal bir hayatım yok. İstanbul’daki hayatımdan sonra bu bilinçli bir tercihti tabii. Sevdiğim bir kaç dostum ile bir araya gelmek bana yetiyor. Bu süreç buna engel oldu, işin kötü yanı buydu. Anneme sarılmayalı üç buçuk ay oldu. Haftada bir -o da uzaktan, mesafeyi koruyarak- görebildim, konuşabildim o kadar. Tabii hala aynı şekilde tedbiri elden bırakmadan devam ediyoruz. Kendine yetebilme konusunda annem de babam da benim gibiydi. Kardeşimin de aynı olduğunu görüyorum. Annem gezmeye meraklı değil ama ben tam tersi yaradılıştayım. Karadan, denizden gezmeden durmam, her ay en az bir kere Datça, İzmir, Fethiye vs. gezerdim. Bu blogu izleyenler biliyorlar. Ama dedim ya, sıkılmadım.

Şu kontrollü normalleşme konusunda da bir iki laf edip bitireyim. Kontrol denilen kurallara bağlı kalmakla olabilecek bir durum. Bizim topluma uygun değil. Trafik kurallarına uymayan toplum buna da uymaz. Bir şekilde işini halleden, benim memurum işini bilir ilkesi zamanında cumhurbaşkanı olmuş kişinin ağzından çıkmış toplumda kontrol dikiş tutmaz. İşte görüyoruz. Bodrum’da da millet mesafesiz, maskesiz vb. ikinci kadehten sonra öpiim abim diye yanındakine sarılan insanları tutamazsınız. Nitekim olmuyor işte. Vakalar artıyor, Bodrum’da da arttığını duyuyoruz. Bu da bizim gibi düşünenleri eve kapıyor. Benim şansım bir teknem olması. Denize açılınca sosyal mesafenin en güzelini yaşıyorum. Kimseler yok. Deniz her şeye iyi geliyor.

Yalıkavaklı Neriman da pek sıkılmadı galiba


Özlediğimiz tatlar diye bir diziye başladım. Elbette ilk çizdiğim Yunan adalarından ahtapot oldu.

Gemibaşı'nın lakerdasını çok özlemiştim.

Normalleşmenin ikinci haftası sakin bir masada lakerdaya kavuştum.
1 Haziran'dan sonra iki kere dışarı çıktım, ilki en çok özlediğim Gemibaşı idi.



Bizi nasıl bir gelecek bekliyor? Bu konuda çok iyimserden aşırı kötümsere kadar farklı skalada öngörüler okuyoruz. Hangisi gerçekleşecek bilmiyoruz. Kişisel olarak elden geldiğince, mümkün olduğunca, şartları zorlayarak, beklentileri, özlemleri dizginleyerek en kötüsüne hazırlıklı olmak gerektiğine inanıyorum. Çok sevgili dostlarım İstanbul’dan gelse bile birlikte dışarı çıkmaktan çekiniyorum. 1 Haziran’da başlayan normalleşme sonrası Bodrum merkezinde iki kere dışarıda yemek yedim. Biri o mekanın sahibine hayırlı olsun demek, destek olmak içindi. Diğeri bu süreci benim gibi evinde geçiren Bodrumlu çetenin elemanlarıyla idi. Yabancı yoktu yani. Elbette sevdiğim mekanlarda, arkadaşlarımla daha sık birlikte olmak istiyorum. Ama ortamları görünce, açıkçası çekiniyorum.

Bu süre içinde bisikletle Bodrum merkezinde gezinip video çekmiştim. Bu linklerden göz atabilirsiniz.

Bodrum’dan sağlıklı günler dileğiyle...

Yorumlar

  1. Sizi uzun süredir sessizce izliyor, hayata karşı duruşunuzu çok takdir ediyor, Bodrum yazılarınız ve güzel fotoğraflarınız ile mutlu oluyorum. Sayfa düzeninizi değiştirmişsiniz, çok güzel olmuş, emeğinize sağlık...İstanbul'da pandemi ile ilgili sizin duyduğunuz endişeleri fazlasıyla yaşıyoruz. Lütfen güzel Bodrum ile ilgili yazmaya devam edin. Şu zor günlerde çok moral oluyor...Teşekkürler.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Sağlıklı günler dilerim.

      Sil

Yorum Gönderme

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bodrum'da ne iş yaparım?

Zaman geçtikçe, çok okunan yazıları güncellemem gerekiyor. Bu yazı da onlardan biri. Daha önce eklediğim bu kısa girişe bazı eklemeler yapmak istiyorum.
Bu yazıyı yazdığımdan bu tarafa altı yıl geçmiş. Bu süre içinde Bodrum'da neler değişti? Gözlemlerimi buraya aktarmam gerekiyor çünkü "iş" konusunda çok soru alıyorum ve durum bu yazıyı yazdığım günlere göre çok kötü.
Öncelikle şunu belirteyim; Bodrum altı yıl içinde hızla bozuldu, kalabalıklaştı, düzensizleşti. Bodrum şu sıralar İzmir'den sonra en çok göç alan ikinci yer. Ama ne bu kalabalığı kaldıracak alt yapısı var, ne doyuracak iş fırsatı var. Buranın ekonomisi ağırlıklı olarak turizm ve inşaat ile döner. Eğer kendi işinizi -evinizden bilgisayarla- yapabilecekseniz sorun yok. Ama iş arayacaksanız işiniz çok ama çok zor. Çünkü Bodrum'da şöyle bir kural var: Burada ücretler Bodrum işi, kiralar İstanbul işi. Ben göçtüğümde kiralarda üst sınır 1.000-1.200 TL civarıydı, bugün 3.000-4.000 TL lafları duyuyorum. Bu ar…

Bodrumlumavihayat blogumdaki yeni yazı; Hisarönü Körfezi'nde dokuz günlük seyir.

Bu yazı, www.bodrumlumavihayat.blogspot.com adresindeki denizle ilgili notlarımı anlattığım blogumdan alınmıştır.
Haziran ayında başlatılan, adına “kontrollü normalleşme” denilen ama özü “saldım çayıra mevlam kayıra” olan tedbirleri boşlama operasyonundan sonra Bodrum’da kalmaktan çekiniyordum. Önceleri makul bir kalabalık vardı, ortalıkta pek dolaşmadan idare ediyorduk. Fakat Temmuz ayı gelince sıcaklarla beraber gelenler de arttı. Ve derken işin çivisi çıktı. Mekanların büyük çoğunluğunda insanlar dip dibe. Hele bar veya kulüplerden paylaşılan fotoğrafları görünce anlıyorsunuz ki kontrol iyice elden kaçmış. Böyle olunca biz de hazırlıklarımızı, yazı daha çok denizde geçirmek üzere yaptık.
Temmuz ayının ortasına kadar yapılacak işlerim vardı. Sonrasında denize açılmak üzere iki arkadaşım Ahmet (Kurşuncu) ve Nejat (Şehsuvar) ile sözleştik. Kumanya alışverişinden sonra 19 Temmuz Pazar günü rota Knidos dedik ve halatları çözdük. Bu sefer Hisarönü Körfezi’nde seyir yapmak istedik. O tarafl…

Bodrum'da nereye yerleşilir?

Yeni giriş notu: Bugün 2 Aralık 2015 Çarşamba. Dört yıl içinde Bodrum değişti. Benim de Bodrum'a bakışımda ve buraya gelmeyi düşünenlere yazdığım yazıların içeriğinde değişiklikler oldu. Buraya yerleşmek beş-altı yıl öncesine göre artık çok daha zor. Çünkü kalabalıklaşmaya başladı, iş yok ve konut fiyatları İstanbul'a yaklaştı. Kabaca, eskiden İstanbul'daki gelirin yarısıyla burada yaşanabilirken artık öyle değil. İstanbul'da kazandığınızın -iyimser yaklaşımla- %10 eksiğine yaşayabilirsiniz. Yani İstanbul'da ayda 3000 TL kazanıyorsanız burada eskiden ayda 1500 TL'ya geçinebilirken artık 2700 TL kazanmanız gerekiyor. Bu da pek mümkün değil çünkü iş yok. Son aylarda dağılan aileleri, geri dönenleri görüyorum. Buradan İstanbul'a iş yapabiliyorsanız sorun yok. Onun dışında ciddi sorunlar var. Bu uyarıyı yapmayı önemsiyorum çünkü o güzel zamanlar artık bitti. Bu yazımı da okumanızı öneririm; http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2015/09/dayatmalar-alskanlklar-vaz…