3 Aralık 2016 Cumartesi

Bodrum'a yerleşmek denilince...

“Bodrum’a yerleşmek” artık sadece iki sözcük değil. Fazlaca anlam yüklenen bir fikrin, idealin ve sonunda da eylemin adı. Bu blogda 6 Nisan 2011 günü "Bodrum’da nereye yerleşilir" başlıklı bir yazı yazmıştım. O zamanki fikirlerimle şimdiki fikirlerim epeyce farklı. Bu nedenle de o yazının girişine bundan tam bir yıl önce kısa bir giriş yazısı eklemiştim. Yazıya http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2011/04/bodrumda-nereye-yerlesilir.html linkinden ulaşabilirsiniz.

Şimdi yazmaya başladığım yazıyı uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Çıkarımlarımın daha fazla gözleme dayanmasını bekledim. Bu arada blogun altıncı yılı dolmak üzereyken artık yavaş yavaş –kapatmak değil ama- yazı sıklıklarını daha da azaltmak gerekliliğini anlatmak istedim. Buna neden gerek duydum?




Bu blog, İstanbul’da doğup 48 yılını İstanbul’da geçirmiş birinin Bodrum’a göçme hikayesini anlatmak içindi. Bundan amacım şuydu; eğer birilerinin de aklında böyle bir fikir varsa, yapılabileceğini göstermek. Burayla ilgili, Bodrum’da yaşamak üzerine kendi düşüncelerimi, heyecanımı aktardım. Bodrum’a yerleşmenin sadece fiziki bir taşınma olmadığını, burayı anlamak, buralılarla ilişki kurmak, onlarla birlikte yaşamak gerekliliğini, büyük şehir alışkanlıklarından sıyrılarak bu coğrafyanın nimetlerini, bonkörlüğünü bilerek yaşamanın anlamını aktarmak istedim. Buraya gelince daha yalın bir hayata geçmek gerektiğinden söz ettim. Daha az ile yaşamak, daha basit yaşamanın anlamını sorgulamak istedim. Bu coğrafyada yaşamayı istediysen bu coğrafyaya sahip çıkmak durumundasın, bunu anlattım. Ve elden geldiğince barkodsuz hayatı yaşamaya çalışmanın nimetlerinden söz ettim. Özellikle Muğla’nın beldelerinde, Gökova’da yaptığım gezileri aktardım. Son iki yazdır da Yunan adalarına yaptığım seyahatleri yazdım, oraların nasıl buralardan –değerlerini koruma bakımından- daha bilinçli olduğunu örneklemeyi amaçladım. Belki birileri bunlardan yararlanır umuduyla.

Önümüzdeki Nisan ayının beşinde burada dolu dolu sekiz yılım bitecek. Öncesindeki yarı zamanlı, İstanbul-Yalıkavak arasındaki gidiş gelişlerle sürdürdüğüm hayatımı saymıyorum. Bu sekiz yıl sonunda gördüğüm manzara şu. Son üç yılda Bodrum aşırı göç aldı. Ve gelenler –tabii tümü değil ama büyük çoğunluğu- buranın kültürüne uymak yerine İstanbullu alışkanlıklarını getirmeye başladılar. Bu çok can sıkıcı. Buradan nemalanmak, burayı sömürmek, AVM’ler yapılmasına neden olmak… bunlardan söz etmek istiyorum biraz.






Ahmet Coka ve Hülya ile
Şu fotoğraflarda Mahmut Kaptan hariç hepimiz Bodrum dışından gelip yerleştik. Galiba birimiz hariç diğerlerimiz de İstanbul'dan

Bodrum’a gelmesi konusunda aklını çeldiğimi sandığım kişiler içinde, en iyi bildiğim, yakınımdaki Ahmet Coka. Coka ve Hülya Bodrum’da yaşamanın anlamını çok iyi bilen, ona göre yaşayan ender insanlardan. Güvercinlik’teki emniyet kontrol noktasında denetleme olanağımız yok ki, kim geliyor kim gidiyor bilelim. Osmanlı dönemindeki İstanbul’a Anadolu girişinde, bostancıbaşının yaptığı gibi bir sistem olsa ve de yetkimiz olsa gelenlerin çoğunu geri çevirmekten kaçınmazdık herhalde. 

“Misafir misafiri, ev sahibi hiç birini sevmez” diye bir söz vardır. Benim burada yazacaklarım buna benziyor. Ben de buraya sonradan geldim, benden sonra gelenleri beğenmiyorum. Bodrumlular muhtemelen hiç birimizi istemezlerdi. Tabii ki tüm Bodrum halkını aynı kefeye koymak da hata olur. 






Çok temel bir ayrım yapmak istiyorum. Buraya gelirken büyük şehiri de yanında getirenler ve getirmeyenler ayrımı. Getirmeyenler derken anlatmak istediğim ne? Bunu biraz açayım. Çünkü bu da kendi içinde kademe kademe. Kendi yaşadıklarımdan başlamam gerekirse; elektriksiz, susuz bir yerde kendi yetiştirdiklerimi yiyip içip, dibine kadar doğal bir hayat yaşamıyorum. Sıfır çöp üretmekten de söz etmiyorum. Sonuçta bir evde yaşıyorum ve işimi de buraya taşıdım. Bir ofisim var. Ama İstanbul’da yaşadığım hayatı da yaşamıyorum. Daha sade, daha azla yetindiğim bir hayatım var. Bu ne demek? Örneğin üstüme başıma daha az alıyorum. Gerekmeyen hiç bir şeyi almıyorum. Hayatıma, evime mümkün olduğunca daha az barkodlu ürün girmesi için çabalıyorum. Gıda alış verişimi pazardan yapıyorum. Marketlere gitme nedenim pazarda bulamayacaklarımı almak. Evet arabam var ama arabayı olabildiğince az kullanıyorum. Eğer hava önemli bir engel çıkarmazsa işime bisikletle gidiyorum. Bisikletle taşıyabileceğim her şeyi almak için onu tercih ediyorum. Bu yıl bittiğinde yaklaşık 1.000 km’den biraz fazla bisiklet kullanmış olacağım. Kaba bir hesapla işim için üç ay araba kullanmış, dokuz ay bisikletle gitmişim. Bu üç ay ya çok sıcaktı, ya şiddetli yağış ve fırtına vardı. Ve de iki ay boyunca -o zaman eve yeni gelen- köpeğim Kırpık bana alışsın diye her gün ofise beraber gidip gelmiştik. Bunun için de araba kullanmak zorunda kaldım. Onun dışında yürüyorum. Ya bir yerde işim için ya sadece yürümek için. Haftanın en az dört günü kendime bu iyiliği yapıyorum. Buranın esnafından alış veriş yapıyorum, onların mekanlarında yiyip içiyorum. Sadece Zazu restoran bir istisna, Çünkü Zazu’nun sahipleri İstanbul’dan otuz yıllık arkadaşlarım Mehmet ve Ahmet Kurşuncu kardeşler. Zazu ikinci evim. Kahvemi Starbucks’ta değil de belediye kafeteryalarında veya Ali Cengiz gibi buralı mekanlarda içiyorum. Yemek yediğim, rakı sofraları kurduğumuz mekanların hepsi buralıların mekanları. Yalıkavak’tayken çok gittiğim balıkçı Sait, markasını Şahenk’e sattığından beri adım atmadım mesela. Bodrum içinde her gün önünden geçtiğim bir yere şube açtı ama gitmiyorum. Orada buluşalım diyenlere siz gidin ben gelmem diyorum. Bu bir tavır. Kimine saçma gelebilir, benim içinse doğru. Buralı markalara işimle ilgili konularda yardımcı oluyorum. Onların iyi bir yüzü olması için destek gerekiyorsa o desteği elimden geldiğince vermeye çalışıyorum. Bazı ihtiyaçlarım için bugüne kadar bir kaç kere AVM’ye girmek zorunda kaldım. Aksi halde İstanbul’dan almam gerekecekti ki orada da bir AVM’de bulabilecektim. Maalesef AVM’ler hayatın bir gerçeği. Ama nedir ki zaman geçirmek, yemek yemek için adım atmıyorum. Sekiz yılda kaç kere gittiğimi bilmiyorum ama yılda bir iki kereden fazla değildir.








Bu anlattıklarım buradaki hayatıma dair bazı ipuçları. Benden daha doğal, daha organik yaşayanlar da var kuşkusuz. Ama asıl sorun, son yıllarda buraya şehir alışkanlıklarıyla gelip burayı bozanlar. Gelin onlarla ilgili gözlemlerimi aktarayım, böylece ne demek istediğimi daha iyi açıklayabilirim.

Yüksek duvarlarla çevrili sitelerde otururlar. Kimden korunduklarını bilmiyorum. Güvenlikli site kavramı burada da başladı. Bodrum’un koylarında kendi gettolarını kuruyorlar. Asla halkla iç içe olmazlar. Yalıkavak’ta o berbat mimarisi olan, granit marinadan başka yere gitmezler. Orası hiç bir yönüyle bir marina değil, deniz kültüründen nasibini almamış, içine tekne giren kötü bir AVM’dir aslında. Bütün işletmeler o “d-ream” denilen şirketin restoranları. Anlayın işte. Üstelik marina olarak da yanlış koyda yapılmıştır, tekneler sürekli sallanıp durur.

Evlerinde iki araba vardır. Bazılarında ek olarak motorsiklet ve scooter da bulunur. Hafta için her yere ayrı arabalarla giderler. Yürümezler. Çarşıya inmezler. Ama hafta sonu kendileri gibi insanlarla bir araya gelip bisikletle tur düzenlerler. Kuşkusuz bu tura gidenlerin hepsi aynı değil, ancak görüntü öyle. Bisikleti hayatlarına sokmuyorlar ama hafta sonu Decathlon’dan alınmış tam takım giysilerle hep beraber Yalıçiftlik’e gidiyorlar. Bana tuhaf geliyor. Faslasıyla “şehirli” bir durum. İstanbul’da Belgrad ormanına giderlerdi burada Yalıçiftlik’e gidiyorlar.

Hep marka yerlerde yiyip içerler. Starbucks, Kahve Dünyası, BigChef gibi mekanlarda görürsünüz. Arada Mahmut Kaptan’a geliyorlar hemen anlıyoruz ne tip olduklarını. Çünkü çok sırıtıyorlar. Ben Mahmut Kaptan’da botokslu kadın bile gördüm geçen kış.

Garson, pazarcı gibi çalışanlara davranışlarından anlarsınız. Özellikle İstanbulluların çok ayıp ettiği bir hal bu. Biz burada onlarla hep beraberiz. Hal hatır sormadan ne garson arkadaşlarımızdan bir şey istiyoruz ne pazarcıdan bir şey alıyoruz. “Evladım baksana buraya” tavrı kendini üstün gören şehirli tarzı, ayıp bir tavır. Bari buraya gelince biraz rahatlayın. Hele yanlarında yardımcılarıyla pazar gezen botokslu kadınlardan hiç haz etmiyorum doğrusu. Onları daha çok Yalıkavak pazarında görürsünüz. Duymuş ya Yalıkavak'ta pazar diye bir yer var. Cipiyle gelip torbaları hizmetlisine taşıtarak alış veriş yapıyor. Zaten bir iki defadan fazla gelmezler çünkü asıl alış verişlerini Macro’dan yapıyorlar.

Artık böyle sokakların boş olduğu kış akşamları kalmadı

Doğalgaz gelmesini istemedik

Trafik… İşte hemen kimin ne olduğunun gayet iyi anlaşıldığı ortam. Şimdilerde 48 plakalı BMW, Mercedes otomobiller, Porsche, Audi cipler falan var. Bunlar yeni gelen, çoğunlukla İstanbulluların araçları. Yaşı biraz genç olanlar siyah Mercedes kullanıyor ve kırmızı ışıkta siz beklerken sağdan, emniyet şeridinden gelip önünüze geçiyor. Tam hırt takımı. Yazın daha çoklar. Ama onlar 34 plaka. Sürücüsünün yakası bağrı açık ve düzgün biçimlendirilmiş siyah sakalı olan Mercedes gördünüz mü onlardır. Burada çok gerekmedikçe –uyarı amacı dışında - korna çalınmaz. Dikkat ediyorum, mesela marina bölgesinde bir araç durup bir şey indiriyor diyelim. Kimse korna çalmaz, bekler. Eğer 34 plakalı veya yeni gelmiş 48 plakalıysa korna çalar. Hele sürücü kadınsa elini kornaya uzun sure basılı tutuyor. Bağırıyor yani. Bu benim gözlemim. Çok şahit olduğum için yazıyorum buraya.

Geçenlerde Bodrum’a yerleşen birinin bloğuna denk geldim. Şöyle yazmış; Bodrum’u neden tercih ettim? Çünkü burada AVM var ve alıştığımız markaları bulabiliyoruz. Bulma kardeşim. Alışkanlıklarını bırakmak için gelmeliydin. Yeni bir hayat için burada olmalıydın. Kendi şehrini niye getiriyorsun? Bizim de canımızı neden sıkıyorsun?



Mimarisi ile tam bir fiyasko olan, güya marina denilen Yalıkavak'taki Palmarina AVM'si
Burası Bodrum mu İstanbul mu belli değil. 
Yalıkavak çarşısı

Bundan dört yıl öncesi. Yaz bittikten sonra böyle sakindik
Artık böyle...
Bundan dört beş yıl önceydi, doğalgaz gelsin mi gelmesin mi konusu tartışıldı. Bizler hemen karşı çıktık. Bodrum’da kış iki, bilemedin üç ay. O da toplasan on, on beş gün ayaz yapar, gerisi ılık geçer. Burada kömür yakmak yasak, sadece odun yakabilirsiniz. Kışı odun yakarak geçireceksin. Ya da klima veya elektrikli ısıtıcılardan kullanacaksın. Bunu bilerek gelmelisin. Burada doğalgaz istemiyoruz. Zaten şirket de ön ödeme istedi, halkın yarısından çoğu yatırırsa geliriz gibisinden bir şey söyledi. Yarıya yaklaşamadılar bile. Bu tarz konforu bir kenara koyacaksınız. Buranın yaşantısına, koşullarına, adetlerine uyum sağlayacaksınız. Ben sağlayamam dersen gelmeyeceksin kardeşim. Kal neredeysen.

Bitiriyorum… Bu blog nedeniyle -bir şekilde- buranın nüfusunun artmasında etkim oldu mu bilmiyorum. Başta söylediğim gibi, buranın değerlerine saygılı, burayı koruyan -ki bazen yerlisine rağmen yapılır bu koruma- burada yaşamanın nimetinin farkında olanlar geldiklerinde kalabalık yapmıyorlar. Kalabalık yapanlar diğer kesim. Çünkü sırıtıyorlar ve göze batıyorlar. Dedim ya, elimizde sen gel sen gelme deme imkanı yok. İstanbul’da yaşamanın zorluklarından bezen, işi gücü burada yaşamaya uygun olan kendini buraya atmaya çalışıyor. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Sorun şu ki, geliyorsan yanında İstanbul’u getirme, buraya uyum sağla. Ya da gelme lütfen.

Evet konu derin ve problemli. Dertliyiz. Yapılaşma aldı başını gidiyor. Milyon dolarlık evler türedi. Bu evlerin mimarisi, üslubu buranın dokusuna hiç uygun değil. Bu alt yapı bu kadar yapılaşmayı kaldırmıyor. Yollar da bu kadar aracı kaldırmıyor. Eskiden kışın kırmızı ışıkta bekleyen üçüncü, dördüncü araba olurdum. Şimdi yirminci, otuzuncu oluyorum. Bu gidiş hiç iyi değil. Burayı çok severek geldim. Ama artık eskisi kadar sevdiğimi söyleyemiyorum. Burada ne kadar kalırım şu anda bilmiyorum. Dayanabildiğim kadar dayanırım, sonra giderim. Ya daha çok denizde geçecek bir hayata dönerim, ya başka yere giderim. Bunu zaman gösterecek.




Alt yapı sorunu çözülmeden bu kadar yapılaşmanın sonu bu görüntünün daha sıklaşması
Eski zamanlar...
Son olarak bir de uyarıda bulunmak istiyorum. Özellikle bu yıl, önce turizmdeki çöküş, sonra da ekonomik krizin kapıdan içeri adım atmasından dolayı, geçimi turizm olan Bodrum için kötü bir yıldı. Önümüzdeki yıl daha iyi olmayacak. Turizmde ön rezervasyon yok diyor arkadaşlar. Turizm yoksa Bodrum’da para da yok, iş de yok. Bu yaz sonu çok sayıda dükkan kapandı. Bazı oteller gelecek yıl açmayabilir. Burada iş mevsimliktir. Yaz kış açık işletme sayısı sadece yazın açık olanlardan çok daha azdır. Plan yapmadan, geçimin nasıl sağlanacağı düşünülmeden gelmek maceraya atılmaktır. Sonu hüsrandır. Sadece bu yaz sonu bana bu konuda dert yanan onlarca mail, mesaj vb. geldi. Borç isteyen de oldu, iş isteyen de. Ne iş olsa yapmaya razı kalifiye insanlara şahit oldum. Telefonunun faturasını ödeyememiş, geçmişi büyük bir şirkette marka müdürü olan beyaz yakalı biliyorum. Bunlar acıklı durumlar. Burası artık eskisi gibi değil. Bir heyecanla gelmek çok tehlikeli. Gelmek bir şey değil, geri dönmek çok zor olur.

Bu yazıyla birlikte blogdaki yazılara bir süre ara vereceğim. Başka bir format aklıma gelirse belki onu uygularım. Daha bol fotoğraflı aylık yazılar gibi mesela. Instagram’da beni takip etmeyip buradan takip edenler için fotoğraflar yeni olacaktır, Instagram’dan takip edenler içinse tekrar demektir.


Bodrum’dan selamlar. Ruhunuz mavileşsin…

27 Kasım 2016 Pazar

İstanbul'da dört gün üstüne, Kos'ta ilaç gibi iki gün.

İstanbul’da doğup büyüdüm. Kırk sekiz yaşıma kadar da orada yaşadım. Sonra plakası 48 ile başlayan yere, Bodrum’a göçtüm. Köklerim, ailemin kökleri İstanbul’da. Orada çok akrabam, arkadaşım, sevdiğim insan var. Şunun şurasında yedi buçuk yıldır Bodrum’dayım. Ve bu kadar sürede İstanbul’dan bu kadar uzaklaşıp Bodrum’u bu kadar benimsememe bazen ben bile şaşıyorum. Evet insan nerede mutluysa orayı benimser bu çok doğal. Ama bırakıp geldiği yere dair aidiyet duygusu taşıması da doğal. Gel gelelim bende o aidiyet duygusu kalmadı. Aslında İstanbul’dan ayrılmayı kafama koyduğumda zaten o aidiyet duygusu ciddi erozyona uğramıştı ki bu kararı alabilmiştim. İstanbul’da benim İstanbul’uma dair çok az şey kaldı, o yüzden de kendimi yabancı bir şehirde hissetmeye başladım. İlk zamanlar bu kadar kopmamıştım, gittiğim mekanlardaki garsonlar, piyango satıcısı, tanıdık esnaf bendeki İstanbul bağını diri tutuyorlardı. Ortak yanlarımız vardı, onları konuşuyorduk. Şimdi artık yıllar geçtikçe o bağın azaldığını iyice fark ediyorum. Bu gidişim dört gün dört gecelik bir İstanbul seyahatiydi ve bu duyguyu derinden hissettim. Daha önce de girip çıktığım metro istasyonları yabancı geldi mesela. Dili Türkçe olan yabancı şehirdeymişçesine. İzmir’de hissettiğim gibi diyelim. İzmir’in sevdiğim yanları İstanbul’dan daha fazla olmaya başladı o ayrı. Dedim ya, arkadaşlar, akrabalar, önemsediğim insanlar olmasa iyice kopacağım sanıyorum. İnsanlar hariç, İstanbul’a dair beni mutlu eden tek unsur sadece Boğaziçi kaldı galiba. 

Trafik. Yağmur. Gri hava ve egzoz kokusu
On beş yılımı geçirdiğim Rumelihisarı, Bebek ve mesela sık gittiğim Kuruçeşme’deki Marina balıkçısında lüfer yiyip rakı içmek hala sevdiğim şeyler. Bu gidişimde Asmalımescit’ten de iyice soğudum. Bakımsız, pis, ruhsuz bir yer olup çıkmış. Beyoğlu keza… Taksim’i görmedim bile, ki eskiden mutlaka bir uğrardım. İstiklal’de elli metre yürüdüm, döndüm. Çünkü benim yıllarıma ait ne varsa yok ettiler. O mağazalar kapandı. O mekanlar yok artık. Tünel’den Taksim’e yürürken hiç değilse dört-beş tanıdık görür, ayak üstü iki laf ederdim. Şimdi kimseyi tanımıyorum ve gelip geçen insanlar, nursuz, tuhaf yaratıklar. Taksim’i "betona tapanlar partisi" üyesi olmanın gereğini yerine getirip mahvettiler. Doğayla, yeşille kavgalı olan insanlar güzel olan her şeye karşı nefret kusuyorlar. Boğaz kıyısında rakı içmemiş insanların yönettiği İstanbul böyle olacaktı tabii. Bodrum’a taşındığımın haftasına balıkçılar çarşısına gitmiştim, yanımdaki masada belediye başkanı, dostlarıyla rakı içiyordu. Bu çok önemli bir göstergeydi benim için. Doğru yerdeyim demiştim. Eh tabii o başkanın hayata bakışı da diğerlerinden farklı oluyor. Karşı adaları da bunun için seviyorum çünkü onlar da hayattan zevk alan insanlar. Yöneticileri de öyle. Bu da yaşadıkları kente, kasabaya yansıyor. İstanbul’da yaşayanların büyük bir bölümü Boğaz’ı hiç görmemiş mesela. Bir ankette okumuştum, oranı aklımda kalmamış ama az buz değil, ciddi bir sayıydı. Hayata bakışı sorunlu, öteki dünyaya endeksli hayat süren insanların bu dünyaya ait iyi bir şey yapmalarını beklemek mantıklı değil.

Deniz kıyısı ve çirkinlikleri örten gece olunca İstanbul güzel

Ben bıraktığımda Levent'te sadece iki AVM'li yüksek bina vardı. Bunları görmemiştim, bilmiyorum
Bakımsız, kimliğini kaybetmiş Asmalımescit'teki Sofyalı Sokak. Bir zamanlar gece gündüz eğlenen insanların bulunduğu sokak artık ıssız, mekanlar kapanmış
Bebek'ten sonra bir yıldan az kaldığım, arkama bakmadan Bodrum'a kaçtığım, Asmalı'daki yaşadığım ev
Sokağın sonunda tam karşıda görünen binada ofisim vardı
Ansen Suites
Ansen Suites çok zevkli bir mekan.
Burası akşamları Roka adıyla servis veren, sabahları kahvaltı edilen bölüm
Lobide Yurdaer Hoca'nın işini görmek hoşuma gitti
Odalar çok sade ve rahat


Her neyse, sonuçta hem işlerim hem de ailemden biri sevgili Ayşe’nin nikahı için gittim. Biraz önce dediğim gibi dört gün/dört gecem İstanbul’da geçti. İki iş gününde altı toplantım vardı ve buradaki yavaş hayattan sonra o koşturma aşırı geldi doğrusu. On altı kere taksiye, on kere metroya, iki kere vapura bindim. Burada bir yere yetişmiyorum. Çalar saat ile uyanmıyorum. Senede bir kaç doktor vb. dışında randevum olmuyor. İş toplantım yok. O yüzden hızlı ve randımanlı çalışıyorum çünkü toplantı adı altında boşa geçirilen zamanım yok. Bu sefer de Tepebaşı’nda kaldım. Ansen Suite’te bir kere kalmış ve sevmiştim. Yine orada kalayım dedim ama fiyatı yüksek diye hatırlıyordum, internetten kontrol ettim. Turizmin içinde bulunduğu durum ve ekonomik kriz nedeniyle geçen sefer bir gece kaldığım ücretin biraz üstünde bir ücrete dört gece kaldım. Ansen gerçekten çok rahat bir işletme. Heni oteller için sık kullanılan, klasik “evinizde gibi hissedeceğiniz” dediklerinden. Tepebaşı’nın konumu bana çok uygun geliyor çünkü iki adımda metroya inebiliyorum. Mecidiyeköy’de bir otelde de kalsam metroya hemen ulaşırım ama Tepebaşı'nın henüz tam bozulmamış kimliğini de seviyorum. Gerçi orası da yavaş yavaş bozuluyor galiba. Ekonomik kriz dükkanları vurmuş, kapananlar olmuş. Boş dükkanlar hüzün yayıyor.


Özlediğim lüfer
Üniversite yıllarında Tünel'e çıktığımdan uğramadan geçmediğim Narmanlı Han da bitti
İlk akşam, yaklaşık yirmi beş yıllık arkadaşım Didem beni o çok sevdiğim Marina balıkçısına lüfer/rakı yapmaya davet etti. Müthişti. O gün öğlen uçağı ile gelmiştim İstanbul’a ve boş günümdü, randevum yoktu. On yıl kadar ofisimin olduğu 1.Levent’te dolaştım. Tabii benim ofisimin olduğu iki katlı küçük ev yıkıldı, komşu evle birleşip Solgar vitaminlerinin merkez ofisi oldu. Levent metro durağından çıktığımda şaşakaldım. Bıraktığımda Metrocity ve Kanyon vardı sadece. Koca binaları dikmişler. Trafik felçti. Koşar adım uzaklaştım. Ama akşamı mükemmeldi. Lüfer de, rakı da, manzara da, sohbet de iyiydi. Ertesi gün sırasıyla Sütlüce, Rumelikavağı ve Esentepe’de randevularım vardı ve hepsine de tam zamanında vardım. Metro olmasa bu mümkün olamazdı. Uzun menzilleri metro ile katettim. Önceleri İstanbul’da araba kiralıyordum. Artık hem yolları bilmiyorum, hem araba akıl işi değil. Ertesi akşam iki hocam ve taa okuldan beri arkadaşım Haluk ile buluşacaktık. Mekan Karaköy Lokantası idi. Orayı da seviyorum. Bir boğaz kıyısı değil kuşkusuz ama mezeleri lezzetli, balıkları taze. Biraz akustik problemi var. Hocalarımızın ikisi de gelemeyince Haluk ile, lüfer/rakı eşliğinde eski günleri de anarak güzel sohbet ettik.
Karaköy Lokantası'ndaki lüfer
Vapurlar İstanbul'da olmanın sembolü
Beyoğlu'nun henüz bozulmayan tek yeri Tünel kalmış
Kuzenim Hakan'ın Lale Plak mağazası
Sonraki gün yine üç toplantı için koşturmaya başladım. Bu sefer rota Ulus-Ataşehir-Tünel idi ve onlara da sorun olmadan tam zamanında yetiştim ve Arter’deki son toplantıdan sonra seyahatimin “iş” bölümü bitti. İki günde Arçelik, Koç Üniversitesi, Tofaş, SPX, Bimeks ve Arter’e gittim, iyi bir iş seyahati oldu, oralardaki dostları da gördüm.
Bu sefer iş gereği üç dört AVM gezdim. Bu kadar AVM bana yüksek doz sayılır,
başım döndü, havasızlık çarptı


Üçüncü akşam, İstanbul’daki favori mekanlarımdan Balıkçı Sabahattin’deydik. Bu kez İstanbullu hayatımda, yıllarca yılın en az kırkbeş cuma akşamında bir araya geldiğim çete ile buluştuk. Şahane bir akşamdı. Her ne kadar çok yorulmuş olsam da özlediğim insanlarla bir araya gelmek doping etkisi yaptı. Ve üçüncü akşamda da üçüncü lüferimi yedim. Kalabalık masada herkesle yeterince beraber olamadım ama o ortam ve o insanlarla bir arada olmak harika bir duygu. Dile kolay, en eskisi 38 yıllık, en yenisi de herhalde en az on beş yıllık arkadaşlardan söz ediyorum.





Sabahattin'de İstanbul'daki en eski arkadaşlarımla beraberdik 
Cumartesi günüm akşama kadar boştu. Biraz sergi/müze gezip, iki akşam önce bir araya gelemediğim Yurdaer Hoca’yı yeni atölyesinde ziyaret etmek üzere yine Levent’e yollandım. Sonra akşamına sözünü ettiğim aile nikahı vardı ve çok iyi oldu, bir çok akrabam ile görüşebildim. O akşam da İstanbul’daki son akşamımdı, nikah için benimle Bodrum’dan İstanbul’a gelen kardeşim Sena ile beraber oğlu, yeğenim Ali’yi de alıp Asmalı Cavit’e gittik. İstanbul seyahatimin dördüncü ve son lüferini de o akşam yedim ve lüfer özlemimi biraz olsun hafiflettim. Haftada üç kere yesem bıkmam, benim için balıkların şahıdır kendisi. Bodrum’da eksikliğini hissettiğim lüferi burada -İstanbul’dan geliyor- Metro’da bulabiliyorum ama İstanbul’daki tadı vermiyor. Lezzet anlamında demiyorum, ortamdan söz ediyorum. Lüfer İstanbul’a, özellikle de boğaza yakışıyor.
Kardeşim Sena ve kuzenim Nilgün ile nikahtaydık
Ayşe ve Kemal'i evlendirdik
Son akşam da kardeşim ve yeğenim Ali ile Asmalı Cavit'teydik
Pazar akşamına olan uçak biletimi sabaha çevirmiştim. İyi ki öyle yapmışım, çok yoruldum öğleden sonrayı beklemek zor gelecekti. Sabah yağmur yağarken otelden ayrılıp alana gittim. Kahve içerken uçak saatim geldi. Kafamı koltuğa koyduğum gibi uykuya dalmışım. Uyandığımda alçalmaya başlamıştık, Didim’e yaklaşıyorduk. Uzakta Lipsi’yi, Leros’u, Kalymnos’u seçiyordum. Lacivert Ege pırıl pırıl parlıyordu. İstanbul’un yağmurlu, gri havasının yerini güneşli Ege havası almıştı. Uçağın kapısından çıkınca ılık hava yüzüme çarptı. Arabaya atladığım gibi evime vardım, hemen yürüyüşe çıktım, ciğerlerimi iyotla doldurdum. Yüzü gülen insanları görerek yürümek, arada durup iki laf etmek çok iyi geldi. İstanbul’da yarısı metroda geçen günlerimde gülen, mutluluk ifadesi olan bir insan yüzü görmeye hasret kalmıştım. O akşam buradaki çetenin elemanlarından Çisem’in doğum günü vardı, ikinci evim dediğim Zazu’da buluştuk. Oh dedim, kendime geldim.



Bodrum'a döndüğüm akşam bu kez Bodrum çetesiyle Çisem'in doğum günü akşamı Zazu'daydık
O hafta hava harikaydı. Ofiste çalışırken arada kafamı kaldırıp Kos’a bakarken Ege’nin üstünde ışıltılar saçan güneş gözümü alıyordu. Hava durumu sitelerine baktım, o hafta sonu hem rüzgar çok azdı, hem güneş olacaktı, hem de ısı 25-26 dereceleri gösteriyordu. Ne zamandır aklımda olan programı yapmak için ideal hava dedim ve hemen Kos’ta yer ayırttım. Cumartesi sabahı bisiklete atladığım gibi saat 8:30’da limandaydım, 09:00’da bisikleti de alarak Kos feribotunda çay/simit yapıp, çay tezgahından da sorumlu gemici İrfan ile sohbete başlamıştım. 




Daha önce de bisikletle Kos’a geçip oradan Lipsi’ye gitmiştim ancak Kos’a fazla zaman ayıramamıştım. Tam da 15 Temmuz günüydü. Kos’ta bisiklet yolu var, kilometrelerce kesintisiz gidiyorsunuz. Çantamı otele bırakıp bisiklete atladım, Kos’un güney ucunda bulunan Fokas’taki Terma bölgesine gittim. Burası adından anlaşılacağı gibi termal. Araba yolu orada bitiyor. Adanın güney ucundan güney batı ucundaki Kefalos’a kadar olan sahilde araba yolu yok. İç kesimden, dağı aşarak gidiyorsunuz. Terma bölgesindeki otellere kadar yol dümdüz, orada rampalar başlıyor. Bugüne kadar rampa görünce geri dönerdim, bu sefer tırmanacağım dedim. Rampalara kadar 15 km yol yapmıştım, bacaklarım açıldı, o gazla tırmanmaya başladım. Arada birkaç saniye durarak 350 metre tırmandım. Manzara nefes kesiciydi. En sevdiğim iki ada Nisyros ve Tilos ile Datça’nın ucundaki Knidos fenerini görebildiğim bir noktadaydım. Dedim ki oğlum işte bu coğrafyanın en ayrıcalıklı noktalarından birindesin. Bunu hak ettin, çünkü bunun için uğraştın. Buna benzer heyecanı Sakar geçidinde, Akbük’e ilk gittiğimde tepeden Gökova’ya bakarken, Datça Kocadağ’ı aşarken, Knidos fenerine tırmandığımda, Nisyros’tan bulunduğum noktaya bakarken de yaşamıştım. Hiç insan yoktu, sezon sonu olduğu için araba da yoktu. İki tane keçi gelip yanımdan geçtiler o kadar. Çıt çıkmıyordu. Bir süre manzaraya daldım. Açıktan, Bodrum’dan kalkan, çift direkli nefis bir tekne rüzgarı pupadan almış süzüle süzüle gidiyordu. Önümüzdeki yaza bir tekneyle başlamak için yaptığım planlarımı hatırladım, heyecanlandım.

Kos'ta hep Astron Hotel'de kalıyorum. Çünkü konumu mükemmel, odalar da fena değil
Otelin manzarası
Kos'un güney ucu
Kos plajlarında sezon sonu görüntüsü
Sağda Nisyros, ortada uzakta Tilos. Soldaki burun ise Knidos

Mükemmel manzara. Çıt çıkmıyordu.
Adanın güney ucunun sonu. Yol bitiyor.
Odanın balkonundan aşağıdaki balıkçıların neşeli konuşmalarını duyabiliyordum

Dönüşe geçtim. Bu sefer rampa aşağı kendimi bırakmak mükemmel oldu. Sonrasında biraz rüzgar çıktı ve karşıdan esmeye başladı, hızımı kesti ama yolu bitirdim. Acıkmıştım, otele gitmeden sahildeki bir meyhaneye oturdum. Bir yirmilik Barbayanni ile ızgara sardalya söyledim. Cam kenarında bir masayı seçtim, sahili seyrettim, güneş camın arkasından ısıtıyordu. Iki kişi denize giriyordu, onları izledim. Yazın şezlong tarlasına dönen Kos’un bu en kalabalık kumsalında sadece on onbeş civarında insan vardı. Yavaş yavaş uzomu içtim, yemeğimi yedim, otele döndüm. O yorgunlukla güzel bir ikindi uykusu çektim. Uyandığımda hava kararıyordu. Duş yapıp çıktım. Liman boyu yürüdüm. Kos da akşamları Bodrum gibi ayaz yapıyor ve ada olduğu için ayazı daha rutubetli. Caminin olduğu meydanda kahve içecektim, her yer kapanmış. İleride bir yer buldum, hızla bir espresso içip gideceğim mekana yürümeye başladım. Sadece Kosluların gittiği mekan salaş bir meyhane. Ama lezzet mükemmel. Öğlen önünden geçtim, boş masa yoktu. O mahallenin insanları geliyor. Akşam içeride üç emekli, içkilerini yudumlayıp tespih şakırdatıyorlardı. Biri uzo, biri retsina (reçine şarabı), diğeri çipuro (tsipouro veya tsikoudia da deniyor) içiyorlar, arada küçük televizyondaki maça bakıp bir şeyler söylüyorlardı. Patron ise masasında arada uyukluyordu.  İçeri girip selamladım, selamımı aldılar. Biri elini kalbinin üstüne koyarak aldı selamımı. Mekanın biraz suratsız, asabi garsonu –ben yaşlarda- o akşam çok keyifliydi. Muhtemelen öğlen yorulmuş, koşturmuş üstüne iki kadeh atmıştı. Uzo istedim, bana hiç içmediğim bir Midilli uzosu getireceğini söyledi. Barbayanni’nin siyah ve mavi etiketlisinden hafif, yeşil etiketlisi kıvamındaydı. Önce bir peynir saganaki istedim. Sonra da mükemmel bir ızgara ahtapot. Bir 20’lik uzo dahil 20 EU ödeyip tekrar yarım saat kadar yürüyüp otelime döndüm. Gece ayazı başlamıştı, üşüdüm, hemen uykuya daldım.

Barbayanni'li ve sardalyalı öğle menüsü

Kilometrelerce bu sakin yolda bisiklet kullanmak çok rahatlatıyordu
Gündüz cıvıl cıvıl olan meydan bu sezonda akşamları sessizliğe bürünüyor
Kos'taki mekanım. Arka sokaklarda, bulunması zor bir yerde. Ben de her defasında arıyorum. Bazı mekanları kendime sakladığım da doğrudur. Bir süre sonra burada da puro içen kalkık polo yakalı Türkler görülebilir, bunu istemiyorum doğrusu. Gerçi bizim millet ne yediğine bakmaktan çok ambiyans ve manzaraya bakar ki burası hiç uygun değil. Sokak içinde bir yer işte



Sabah güneş doğarken odayı aydınlatsın diye kalın perdeleri çekmemiştim. Erken kalktım, kahvaltı edip bu sefer adanın Turgutreis’e en yakın noktasını geçip Kalymnos’a bakan sahiline gitmekti planım. Adanın bu tarafı Kos’un sebze bahçeleriyle dolu. Anayoldan ayrılıp sahile doğru girip uzun süre bostanların içinden geçtim. Bu bölgede hiç rampa yoktu ve bir buçuk saat hiç durmadan pedal bastım. Tigkaki’ye vardığımda açık bir tek mekan bile bulamadım. Buralar turistik bölgeler ve kışın yaşayan yok. Her yer otel, bar ve restoran. Oradan Marmari bölgesine gidecekken karnım acıkmaya başladı, Marmari’yi bir sonraki gelişime bıraktım, dönüş yoluna geçtim. Kuru ekmek bile bulamazdım, her yer kapalıydı. Bir gün önce öğlen uzo içtiğim mekanın yanından geçerken hadi yine burada yiyeyim dedim. Bu kez hafif bir sofra şarabı istedim. Yanında “denizci makarnası” dedikleri, her tür deniz mahsulünün olduğu makarna söyledim ve o gelen kadar açlığımı dakos ile bastırdım. Garson ikinci kez gelişimi görünce çok samimi davrandı. Dedeağaçlıymış, Edirne'yi biliyor. Kos’un Bodrum merkezine bakan sahilindeki mekanlara çok Türk gelir, o yüzden garsonlar çat pat Türkçe konuşurlar. Özellikle Kalymnos ve Nick The Fisherman bizimkilerin çok gittiği yerlerden. Birincisi kışın açık, ikincisi kapalı. Benim Instagram arkadaşım Hristos’un Barbouni adındaki mekanı da o sırada, ancak o da kışın kapalı. Yavaş yavaş yemeğimi yerken gözüm saate takıldı, feribotun kalkış saati yaklaşıyordu. Otelden sabah ayrılmış, çantamı limanda emanete bırakmıştım, doğru limana geçtim. Millet deli gibi freeshop alışverişi yaparken feribota bindim, İrfan ile biraz muhabbet edip köşeme kuruldum, sırtımı dayadım, gözlerimi kapadım. Kıpırtısız denizde süzüle süzüle Bodrum’a vardık.
Güneş doğarken
Yazın tıklım tıklım olan Kos plajının bu mevsimdeki hali müthiş

Sezon bitti fotoğrafı. Karşıda sağda Pserimos, sol arka plandaki de Kalymnos
Akyarlar ve Turgutreis girişinin Kos'tan görünüşü
Sofra şarabı ve denizci makarnası

Ve dönüş için Kos limanında feribota binerken
Bir hafta önce İstanbul yormuş, kafam kazan gibi, bedenim pestil gibi Bodrum’a dönmüştüm. Bu sefer Kos’ta iki günde 85-90 km bisiklet kullanmak, günde 8-10 km yol yapan, bu mesafelere alışık olmayan beni yormuştu ama bu İstanbul yorgunluğuna benzemiyordu. Tatlı bir yorgunluktu. Bedeni çalıştırmanın verdiği bir haz da oluyor. Bodrum’a yanaştık, bisiklete atladığım gibi evin yolunu tuttum. Bakın bu hafta sonu yaşadığımı da İstanbul’da yapmak mümkün değil. Evden bisikletle çıkıp yirmi dakika sonra limana varıyorsun, yarım saat sonra feribot kalkıyor, 55 dakika sonra Yunan adasındasın. Sabah 8:15’te evden çıktım, saat 10’da Kos’taydım. Dönüşte de limana yanaşıyorsunuz, bisikletinize atlayıp yirmi dakika sonra evinize geliyorsunuz. Bu coğrafya çok nimet sunuyor. Bunu değerlendirmek de sizin hayata bakışınızla ilgili bir mesele.

Doğup büyüdüğüm İstanbul’a ne kadar yabancılaştıysam, Bodrum’u o kadar benimsedim. Bir iki yıl öncesine kadar hiç bilmediğim Kos, Kalymnos ve diğer adalarda kendimi evimde gibi hissetmeye başlamam da coğrafyayla ilgili olmalı. Kos’ta, Kalymnos’ta dostlarım var artık. Gittiğimde onlarla görüşüyorum. İstanbul’da kendimi yabancı hissettiğimi söylüyorum, adalarda ise tam tersini hissediyorum.

Kasım ayını bitiriyoruz. Eğer hava ve diğer şartlar izin verirse, Noel zamanı Kalymnos’ta olmayı istiyorum. Geçen yıl Noelin ertesi günü oradaydım ve harika zaman geçirmiştim. Eğer gidersem notlarımı burada sizlerle paylaşırım.


Ege’den, Bodrum’dan, karşı aralardan selamlar… Ruhunuz mavileşsin.