20 Mayıs 2013 Pazartesi

Bodrum'da 19 Mayıs'ta halk yürüyüşü


Bodrum’da çok coşkulu bir 19 Mayıs kutladık. Buraya yerleşmeden önce 19 Mayıs, 29 Ekim gibi bayramlar benim için tatil fırsatı yaratan milli günlerimizdi. Kurban ve şeker bayramları da bunların dini versiyonlarıydı. Son ikisi benim için yine aynı anlamı taşıyor ama AKP iktidarının bizlerin yaşam tarzına müdahale etmeye başladığı son üç dört yıldır bu milli bayramların anlamı değişmeye başladı. Özellikle Bodrum gibi kaç/göç olmayan, halkının kimi namaza giderken kiminin meyhaneye gittiği, kimsenin kimseye karışmadığı beldelerde, iktidardaki zihniyetin asla aklının eremeyeceği iyi ve doğru bir hayat sürmekte. Biz Bodrum’da böyle yaşıyoruz. Ama son dönemlerde bu hayat tarzı hepinizin bildiği gibi gittikçe diktatörleşen başbakanın kimliğine uymadığı için orasından burasından kurcalamaya, rahatsız etmeye başladı. Bu da bizi rahatsız ediyor tabii. Benim kuşağım Atatürk sevgisiyle büyüdü. Bunda acayip bir yan yok. Derken iktidardaki zihniyetin bir türlü içine sindiremediği Atatürk’ü sevmenin geri kafalılık, statükoculuk olduğu işlenmeye başladı. Ve bir takım güya demokrat ve liberal kalem erbabı da bunu destekler tavır alınca Atatürk sevgisi tu kaka edilmeye başladı. Atatürk’ü sevmek, ona teşekkür borçlu olduğumuzu hatırlamak için böyle milli günler birer fırsat. Bu arada Atatürk sevgisi ile Kemalizmi birbirine karıştırmıyorum. İkincisinin sorunlu olduğu yönleri biliyoruz. Ve günümüz koşullarından 80 yıl öncesini değerlendirmek ne kadar anlamlı bu da tartışılır. Veya benim açımdan tek parti döneminin baskıcı yönetiminin Atatürk’ü sevmemle ilgisi yok. Atatürk bir sembol. Bağımsız ve modern Türkiye’nin, laik Türkiye’nin sembolü ve ben bu değerlere sıkı sıkıya bağlıyım. Ayrıca kişisel olarak dinle hiç ilgim yok o başka. Hayatımda camiye gitmedim, namaz kılmadım, dua bilmem. İnancı olanla da ilgim yok. Çünkü herkesin inancı kendine göre, hangisi ona iyi geliyorsa o yönde yaşar. Kimi camide huzur bulur kimi meyhanede neşelenerek hayat sevincini yakalar. Ama sen benim meyhaneme karışmaya kalkarsan işte orada dur deme hakkım var.

Akson Mehmet'in teknesi Aksona
Marina çarşısı
Bodrum Vosvos kulübü geçerken
Akut da katıldı
Belediye meydanı
Sabah tören yapılan anıt önünde tabii ki AKP çelengi yoktu. Olmasın da
Bu girişi yapma nedenim, dün 19 Mayıs halk yürüyüşüne neden katıldığımı açıklamak için. Biz Bodrum’da Atatürk’ü sevdiğimizi söylemekten ne utanıyoruz ne çekiniyoruz. Bu düşünceye sahip insanlarla aynı beldede yaşamaktan çok gurur duyduğumu da söyliyeyim. Dün akşamki halk yürüyüşünde meyhanede servis yapan garsondan, başı bağlı yaşlı kadına, minicik çocuklardan esnafa, el ele tutuşan yaşlı çiftten yine el ele yürüyen gencecik sevgililere kadar gerçekten her yaş ve sınıftan insan yürüdü. Beni de binlerce kişiyi de kimse zorla yürütmedi. Sahip olduğumuz değerlerin elimizden alınması çabalarına karşı biz buradayız demek için yürüdük. İktidardaki zevata bu memleket babanızın malı değil demek için oradaydık. Bu memlekette yaşabilmemiz için ölen ecdada saygımızı sembolize etmek için meydanda çıt çıkarmadan saygı duruşunda bulunduk. Bunlar demode şeyler değil. Eğer öyle olsaydı dün yürüyenlerin yaş ortalaması 25-30 arası olmazdı. Bunu çok önemsiyorum.

Bodrum Beşiktaşlılar Derneği ekibi
Önde yürüyen okulumuzun bando takımı
Her sene yürüyüş için toplanma yeri marinanın önü oluyor
Bodrum'lu gazi çocukları, torunları
Belediye fener alayı için meşale dağıttı


Gemibaşı'nın önü
Bence her şeyi çok iyi anlatan en önemli kare... Yürüyüşe katılan yaşlı çift, solda ise genç sevgililer
Bodrum’un aydınlık yüzlü, gülen, hayattan zevk alan halkıyla hep birlikte bir aktivitede bulunmak beni buraya biraz daha bağlıyor. Nasıl İstanbul’un yeni halkından hoşlanmıyorsam, onlarla birlikte aynı kentte yaşamaktan kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorsam, o güzelim şehri katlettikleri için kızgınsam, burada da tam tersi duygular yaşıyorum. Akşamları iki kaden rakı içip sohbet ettiğimiz Gemibaşı’nın sahipleri Hüseyin ve Evren kardeşlerin mekanın önünde fişek yakmaları, Küba Bar’ın biz önünden geçerken müzik tesisatını caddeye çevirip Onuncu yıl marşını çalması, Helva’dan, Sünger Pizza’dan insanların ayağa kalkıp alkış tutması. Bunlar bizim değerlerimize sahip çıkmanın hoşlukları. Başka yerlerde yürüyüş yasaklayan zabıtaların tam aksine Bodrum’da belediye meşale dağıttı. Bu arada dün akşamki coşkuları için Bodrum Beşiktaşlılar Derneğinin yöneticilerini tanısam ayrıca kutlamak isterdim. Ellerinde baskı yapılmış, fotobloklara yapıştırılmış pankartları, bir örnek tişörtleriyle çok sempati topladılar. Ne Fenerbahçe’den ne Galatasaray’dan böyle bir katılım olmadı. Önceden de yoktu, dün de olmadı. Ama Beşiktaşlılar her milli bayramda hem anıta çelenk koyma töreninde bulunurlar hem halk yürüyüşünde en önde olurlar. Dün CHP ve AKUT de yürüyüşteydi. Sağolsun CHP ilçe teşkilatı son anda kartonlara kötü el yazısıyla birşeyler karalamışlar ama vardılar ya bu önemli. Bu değerlere en çok onların sahip çıkmaları gerek.

CHP gençleri


Küba Bar'ın önünden geçerken
Helva'nın önü

Fink'in önü
Meydanda biten yürüyüş
Ve çocuklar...
 Hayatımda hiç bir milli bayramda yürüyüşe katılmadım. Dedim ya; bu bayramlar tatil için iyi bir fırsat olurdu bir yerlere kaçardık. Son iki yıldır Bodrum’da halk yürüyüşüne katılmak hem moral veriyor hem umut.

Biz Atatürk’ü sevdiğimizi söylemekten gocunmuyoruz. Bodrum’da Atatürk hala seviliyor. Bunun olumsuz anlamda, yani tutucu ulusalcılıkla, tek parti özlemiyle filan hiç ilgisi yok. Hem zaten asıl şimdi tek adam ve tek parti diktasını yaşamıyor muyuz?

Burası modern yaşam tarzının sembolü. O yüzden Bodrum’u korumak durumundayız. Tabii ki koruyacağız da. 

Meydandan sonra çarşı içinden Bodrum'a dağıldık
Kimimiz sahilde yemeğe oturdu...
Ben de Berk'e gidip kadehimi kaldırdım





17 Mayıs 2013 Cuma

Bir ara İstanbul'a gidip geldim de...


Dört yılı ben Bodrum’da, ofis İstanbul’da idare ettikten sonra geçtiğimiz şubat ayında ofisi İstanbul’a taşımıştım. Böylece her ay en az bir kere düzenli olarak İstanbul’a gitmem gerekmez oldu. Bundan onbeş gün öncesine kadar da iş anlamında kapsamlı bir projeye başlamamıştık, o nedenle yüz yüze yapılması şart olan bir toplantı bahanesi de çıkmadı. Hal böyle olunca ofisin eşyalarını getirmek üzere gittiğim İstanbul’dan döndüğüm 2 Şubat gününden beri Bodrum’daydım. Ki bu da 86 gün ile en uzun kaldığım dönem oluyor. Derken bir kaç projeye birden başlama ihtimali belirdi ve hemen başlanacak, büyük projenin iyşvereni kurum ve yetkilileriyle görüşmek üzere 28 Nisan Pazar günü öğlen uçağıyla İstanbul’a gittim. Neredeyse üç ay ortadan yok olunca eş dost ile görüşmeden, sadece iş toplantısı yapıp dönmeyi de istemedim. Böylece iş toplantılarını bir güne sıkıştırmak yerine üç güne yaydım ve akşamları dostlarla, akrabalarla geçirme fırsatı yarattım.

Bu gidişimin en önemli farkı artık İstanbul’da bir ofisimin olmamasıydı. Önceki gidişlerimde otele yerleşir, doğru ofise giderdim. Orada işleri hallederdim falan. Şunu gördüm ki İstanbul’da ofis olmayınca yapacak iş de olmuyor. Yani “iş” dışında ek işler çıkmıyor. Normal iş görüşmelerimi yaptıktan sonra otele dönüp dinlenip akşam için çıkıyordum. Oysa ofis varken ofisten çıkmak mümkün olmuyordu. Bu nasıl iş anlamadım.


İstanbul'a iner inmez en sık karşılaştığım manzara bu oluyor. Öndeki aracın plakası...
İlk toplantım Pazartesi sabahı 09:00’da olunca buradan yetişemem diye Pazar öğlen gittim. Uçak Atatürk Havalimanı’na indiğinde beni limonata gibi bir İstanbul havası karşıladı. Genellikle buradan iyi havada çıkar İstanbul’da gri gökyüzü ile karşılaşırdım, bu kez öyle olmadı. Ve daha İstanbul ne güzel falan demeden dehşet bir trafiğin ve pisliğin içinde buldum kendimi. Bodrum’dan İstanbul’a bir saatte geldim, Yeşilköy’den Beyoğlu’na aynı sürede gittim. İnanılacak gibi değil. Sebebine gelince; tam yeni İstanbul durumuydu. Hava güzel olduğundan Bakırköy’den Yedikule’yi geçene kadar sahil yolu piknik yapanlarla dolmuş. Bunlar oraya arabalarıyla geldiği için yolun sağ şeridi iptal olmuş. Araya girip çıkan arabaların manevraları yolu tıkıyor ve kuyruk uzadıkça uzuyor. O sıcak havada mangal kokusundan ve dumanından korunmak için bindiğim arabanın camlarını kapattık. O derece rezil bir koku bütün çevreye yayılıyor. Ailelerin hepsinde en az iki üç velet var, onlar da top peşinde. Bir yanda mangallar yanıyor. Bir yandan da çoğu türbanlı anneler çocuklarını peşinden koşturuyor. Gördüğüm manzara tam benim İstanbul’dan sıkılıp, görmek istemediğim manzaraydı. Yeni İstanbul sakinleri bunlar. Bazıları diyor ki bu insanlar hafta sonu deniz kenarına gitmesin mi? Böyle konuşanların ya gördüklerini anlamada ya da olayları çözümlemede sorunları var. Kimse gitmesin demiyor. Belediyelerin bu gibi etkinlikler için düzgün alanlar ayırması gerekiyor. Hatta mangalı falan da koymalılar. Ama her aklına gelen her istediği yerde piknik yapamaz. Kent kültürü buna izin vermez. Çevreye tavuk kanadı kemikleri ve yiyip içtiğinin pisliğini bırakıp gidemezsin. Dünyanın sadece bizde ve bizden doğusunda istediğin yerde mangal yakabilirsin. Mine Kırıkkanat’a kızıyordum, artık kızmıyorum. Bu tip yeni İstanbul ahalisi yüzünden kimse bir saat araba içinde beklemek zorunda değil. Ama durum bu. Bu tam da AKP’nin zihniyetinin yansıması. O zevksizlik, kültürsüzlük, işgal güdüsü bunları yapıyor. Hem bunları düşündüm hem bu şehirden beni kaçıran bu zihniyete teşekkür ettim. Sayelerinde Bodrum’dayım.


Yeni İstanbul bu
Heykele ucube diyene buna ne diyeceğini sormak lazım. İstanbul sevgisi bu mudur?
Yeni İstanbul görüntüsü. Zevksiz ve kültürsüz mimar/belediye başkanının dikmekte olduğu köprü ve türbanlı kadın. 
Derken Unkapanı köprüsünden geçerken bu şehrin belediye başkanı olan mimar efendinin yaptığı metro köprüsünü görüp dehşete düştüm. Bu ne çirkin bir tasarımdır? O coğrafyaya, arkada Süleymaniye silüetine nasıl böyle ihanet edilir. Ecdad, Süleyman falan diye mangalda kül bırakmayan bu cahil sürüsü kalkıp Süleymaniye Camiinin silüetine en büyük saygısızlığı yapıyor. Bunlar kadar cahil, görgüsüz, zevksiz kadro gelmedi bu ülkeye. İstanbul da bunlardan en büyük payı aldı tabii. Neyse... Bu insanları görmediğim, bu zihniyetle her an burun buruna olmadığım bir küçük kasabada yaşadığım için şanslıyım.

Pazar öğleden sonra İstanbul’a gelince Pazar akşamı bana kaldı. Ben de o akşamı özlediğim bir mekanda özlediğim insanla rakı sohbeti yaparak geçireyim dedim. Bebek’te yaşarken ayda üç beş kez Kuruçeşme’de Marina’ya giderdim. Hem konumu müthiştir, hem de tabii mezeleri. Yıllar içinde gide gele servis elemanlarıyla da şeflerle de sohbetim ilerledi. Özellikle sakin olan Pazar akşamları gitmeyi severdim. Denizin üstünde, boğaza karşı rakı-balık yapmanın ayrı bir yeri var hayatımda. İstanbul’un arada sırada sadece bu kısmını özlüyorum. Yani boğazı ve boğaz kıyısında rakı-balık durumunu. Bunun dışında hiç bir yanını özlemiyorum çünkü özlenecek hali gerçekten yok. Bitti. Kalmadı.


Boğazın konumunu en sevdiğim mekanlarından biri

Yurdaer Altıntaş ile boğaza karşı rakı muhabbeti yaptık



İşte Pazar akşamı Marina’da hocam Yurdaer Altıntaş ile kafa kafaya uzun uzun sohbet ettik. Oradan buradan lafladık. Daha önce birkaç defa yazdım, hoca adı üstünde, 70’lerin sonunda 80’lerin başında benim hocamdı. Okuldan sonra dostluğumuz kesilmedi. Yıllarca birlikte rakılar içtik, yurtdışı seyahatlerde hep birlikte olduk, kah Sicilya’da şarap içtik kah Sarajevo’da bira içtik. Sonra hoca Mimar Sinan’da grafik bölüm başkanıyken benim de dahil olduğum eski öğrencilerinden birkaçını okula hoca olalım diye çağırdı. Şaka maka sekiz dokuz yıl orada birlikte çalıştık. Sonra o emekli oldu ben de ayrıldım. Bu arada nikah şahidim oldu. Şahitlik imzasını sıkı atamamış ki yıllardır bekarım. Ben Bodrum’a taşınınca artık eskisi gibi görüşemiyoruz ama her gidişimde aramaya, sohbet etmeye çalışıyorum. Bu sefer önceden planladım, dediğim gibi uzun sohbet edebildik. Marina’nan hala devam eden eski personeliyle kucaklaştık, Bodrum sohbetleri yaptık. Marina’nın eşi benzeri olmayan kremalı közde patlıcanı ile lakerdası burnumda tütüyordu, ilk iş onlardan duble duble söyledim. Güzel bir akşam oldu.


Bazen kafelerde biraz biraz iş yaptım...
Bazen boğaza karşı rakı içtim
Ertesi gün toplantıdan sonra otele dönüp, üstümü değiştirip turist gibi kendimi yollara attım. Akşam bizim ekiple Sultanahmet’teki Balıkçı Sabahattin’de buluşacaktık. Bunu fırsat bilip İstanbul’un o bölgesini turist edasıyla gezdim. İçindeyken günlük koşturma hayhuyunda kaçımız Sultanahmet’i, mesai saatinde, güzel bir havada gezme şansı elde ederiz ki? Ya da o saatlerde boş kalsak Sultanahmet’e mi gideriz? Akşam rakısı ve sohbeti öncesi böyle bir gezinti yaptım, ara sokaklara daldım. Ne kadar değişmiş oralar, hayret ettim. Olumlu anlamda söylüyorum bunu. Çok güzel küçük oteller açılmış. Bir dahaki gelişimde belki onlardan birinde kalırım. Artık ofis olmayınca ofise yakın otelde kalma gibi bir zorunluluğum da yok.


Turist gibi gezdiğim Sultanahmet


Tam şablon bir Ayasofya fotoğrafı
Sabahattin işinin başında



Sabahattin'in garsonları ekibi iyi tanıyorlar, rakıyı baştan bol getiriyorlar
Bu nasıl bir şeydir? Kadraja sığmayan çirkinlik
Lale Plak mağazası
O gün Dünya Caz Günüymüş. Vitrine bir hatıra yazısı yazdım
Gün ışığından feragat edip yerin altına indikçe ulaşımı rahatlatan sisteme metropol denir
Salı günü Beyoğlu sokaklarında gezindim






Salı günü yoğun değildim. Kuzenim Hakan’dan söz ederim, Tünel’deki Lale Plak mağazasını işletir. Ona uğrayıp biraz CD alışverişi yaptım. Ben buna alışveriş değil de soygun diyorum. Üst katında ablası, diğer kuzenim Sema’nın resim atölyesi vardır. Ona çıktım çay, kaşar peyniri, simit üçlüsünü hazırlamış, bekliyordu. Ailenin en büyüğü annesi –yani halam- ve diğer kuzenim de gelince kendiliğinden bir akraba sohbeti ortamı doğdu. O akşam da kuzenim Sema ve diğer kuzenim Ayşe ile Safi Meyhane’de buluştuk. Buraya daha önce bir kere gitmiştim. Yeni bir meyhane konsepti deniyorlar. Olumlu yanları olduğu gibi olumsuz yanları da olması doğal. Herşeyden önce gençleri çekebilmek için dekorasyonu çok uygun. Zaten yaş ortalamasının +30 olması iyi bir gösterge. Temizliğine laf yok. Mezelerde yeni lezzetler denemişler. Bu da iyi, yenilik iyidir. Ama mesela otları yapmayı bilmediklerinden midir nedir hiç tadı yoktu. Hem fazla haşlanmış hem içine kırmızı biber falan ekleyince ot tadı gitmiş. Mekanın bir problemi, dışarıda oturanların uğultusunun rahatsız ediciliği. Bu yüzden biraz erken kalktık. Eğer gittiğiniz akşam dışarıda iki üç kalabalık masa varsa yandınız, direkt içeri girin çünkü konuştuğunuzu anlamıyorsunuz. Ama böyle yeni nesil meyhanelerin açılması –hele bu baskıcı muhafazakar ortamda- çok iyi. İçkiden korkan insan hayatın tadını ıskalayan insandır. Onun için hayatın zevklerinden olan rakıyı, şarabı falan tadını kaçırmadan içmek iyidir. İyi bir rakı sofrasının sohbetinin hiç bir tarikat dergahında olabileceğine inanmam.


Lale Plak önünde Dünya Caz Günü anısına...
Ailemizin büyüğü Sacide Atala
Kuzenim Leyla
Atölyesinde diğer kuzenim Sema
Safi Meyhane akşamı Ayşe ve Sema ile birlikte
Ertesi gün öğlen uçağıyla Bodrum’a dönecektim ama o gün 1 Mayıs’tı ve otelim tam Tepebaşı'ndaydı, etraf polis ve panzerlerle sarılmıştı. Ortalık karışmadan gideyim dedim ve erkenden yola çıktım. Florya’da oturan, bu sefer anne tarafımdan kuzenlerime ve o tarafın en büyüğü dayıma uğradım. Bu İstanbul seyahati bir bakıma akraba ziyaretine döndü. Aile, akrabalar  ve arkadaş ilişkileri çok önem verdiğim değerler. Benim hayata bakışıma göre yaşantım onlarla daha anlamlı oluyor. O yüzden de ihmal etmemeye çalışıyorum. Birlikte geçirilen zamanlar iyi geliyor.


1 Mayıs ve Şişhane
Derken Bodrum'a döndüm, yeni projeye yoğun şekilde çalışmaya başladım. Ben buradan arkadaşlarım İstanbul'dan on-line olarak işi yürütüyoruz. Arada bir sunum yapmam gerekti ve geçtiğimiz hafta bugün -yani cuma günü - sabah İstanbul'a gittim, sunumu yaptım. Öğlen bu sefer Paris'ten tatile gelen amcam ile öğle yemeğinde Kanyon'da buluştuk. Orada ne işin var diyeceksiniz. Haklısınız, o tarz yerleri sevmem ama ikinci iş görüşmem orada olacaktı o yüzden gittim. Kitchnette'de atıştırmalık tabağı istedim. Ertesi gün sabaha kadar davul gibi mideyle gezdim. Muhtemelen artık pek kızartma yemediğim için ağır geldi. O gün akşama kadar beş-altı şişe soda içtim. Bodrum'daki beslenme düzenim ya sebze, ya balık, ya da arada tek tük kalamar kızartması olunca yediğim unlu ve kızartmalı yemekler rahatsızlık veriyor. İnsanın bulunduğu yeri sevmesine tipik bir anekdot anlatarak bu faslı bitireyim. Amcam Ahmet Benli kırkı yılı aşkın bir süredir Paris'te yaşar. İstanbul'u çok sever. Büyükada'da, Galata'da evleri var, yılın bazı dönemlerini artık burada geçiriyor. Kitchnette'de yemek yerken masamıza bir serçe geldi, bir parça ekmek verdim aldı uçtu gitti. Amcam ve eşi hop oturup hop kalktılar; bu ne muhteşem bir şey, kocaman bir metropolde serçe geliyor. İşte bu sadece İstanbul'da olur, burası harika filan... Çok doğru. Eğer bir yeri seviyorsanız orası size daha farklı görünür. Onlara İstanbul'un, bana Bodrum'un göründüğü gibi.

Bugün Cuma. Akşama bizim İstanbul ekibi bir yerlere gider. Ben de burada Bodrum’un en iyi balık mekanlarında Gemibaşı’na gideceğim. Bu akşam da kadehleri sağlığınıza kaldıracağım...