13 Aralık 2018 Perşembe

Bodrum-İzmir-Ayvalık-Foça-Bodrum rotasında


Beş yıldır her Aralık ayında, İzmir’de açılan turizm fuarına gidiyorum. Benim fuarla ilgim yok da, bizim çeteden turizmci arkadaşlar giderken, ben de İzmir’i görme bahanesiyle onlarla birlikte gidiyorum. Beş yıldır fuarın açılacağı sabah Ahmet ile Havva’yı evlerinden alıp fuara doğru Bodrum’dan yola çıkıyoruz. Havva turizmci olduğu için işi gereği fuarda tüm gün kalıyor, ben de Ahmet ile Bodrum standında dostlarla sohbet edip şöyle bir fuarı turladıktan sonra İzmir’in kendine özgün lezzetlerini tatmak üzere şehire iniyoruz. Ciğerci, söğüşçü derken Kemeraltı’na uğruyoruz, oradan otele gidip dinleniyoruz. Akşam bir mekanda rakıya oturuluyor. Onun sonrasında da coğrafi havaya ve bizim havamıza göre bir iki mekana daha uğrayıp otele dönüyoruz. Ertesi sabah kısa bir Alsancak gezintisi yapıp, genellikle Reyhan veya Sevinç pastanelerinden birinde kahve içip bazı alış verişler için Forum’a ve Ikea’ya uğruyoruz. Eh kasabada yaşayınca yılda bir kere büyük şehir alışverişine ihtiyaç duyuluyor. Bunun da sonrasında ikinci geceyi geçirmek üzere genellikle Urla’ya geçiyoruz. Bu yıl da aynı programı yapmak üzere geçtiğimiz Perşembe günü, yani 6 Aralık günü yola çıktık. Bu kez Gülüşan da bizimleydi. Rotamızı da ilk gece İzmir, sonra Ayvalık ve ardından Foça olmak üzere saptadık. Ayvalık'tan Foça'ya geçerken önce biraz daha kuzeye çıkıp, bir iki ay önce açılan Troya Müzesi’ni gezmek istedik, güzergahı buna göre oluşturduk.

Evden çıkarken
Sabah güneşli ama serin ve de rüzgarlı bir havada İzmir’e doğru yola çıktık. Fuara vardık ve Bodrum standına gittik. İlk kez işlevsel bir stand yaptırmış Bodrumlu yetkililer. Geçen yıl çeşmi bülbüller, çeşitli cam biblolar sergileniyordu. Bodrum’la ne ilgisi var derseniz ilgisi yok derim. Bu yılki stand çok mu şahaneydi? Hayır ama hiç olmazsa Bodrum ile ilgili büyük görseller kullanılmış ve sade bir stand hazırlanmış. Eskiden fuarlardaki standlara pavyon denirdi. Bodrum pavyonu, Balıkesir pavyonu gibi. Stand sonradan yerleşti. Bu pavyon lafının yaptığı başka çağrışımlar nedeniyle de stand oturdu ve kullanılır oldu. Asıl anlamındaki pavyonun iki gün sonra karşımıza çıkacağını bilemezdik tabii.




Bu sene Mayıs’ta bir, Ekim ayında iki kere olmak üzere üç kere İzmir’e gittim. Bu gidişim dördüncü gidişim oldu ve bundan çok memnunum. İzmir’e, insanlarındaki yaşama üslubuna bayılırım. Çocukluğumun, gençliğimin İstanbul’unu hatırlatıyor. Şimdiki Araplaşmış İstanbul’a bir daha hiç gitmesem umurumda olmaz ama İzmir’e her yıl bir iki kere gitmezsem özlüyorum. Doğup, üstüne de 48 yıl yaşadığım şehirden soğuttular.

Fuardan çıktıktan sonra bu kez de kaldığımız İzmir Palas’a arabayı ve eşyaları bırakıp Kemeraltı’na doğru yürümeye başladık. Önce Ciğerci Zarif’e bir uğradık, açlığımızı bastırdık. Hava ayazdı, kendimizi Kemeraltı’na attık. 

İzmir Palas'taki odadan körfeze bakış

Ciğerci Zarif

Buranın kendine özgü, belki kitsch diyebileceğimiz farklı bir zevki var. Gezinmeyi seviyorum. İstanbul’un Mahmutpaşa bölgesine benzetiyorum. Kızlarağası Han’a uğradık, vasat bir döner yedik ama üstüne okkalı bir dibek kahvesi içtik, iyi geldi. 

Kemeraltı'nın kendi tarzı...





Otele dönüp biraz dinlendikten sonra alt kata, Deniz Restoran’a indik. Bir önceki gelişimizdeki gibi boşluğuma gelmedi, önceden yer ayırtmıştım. İzmir'de Deniz'e alternatif bir mekan bulamadım. İki kere Yengeç'e gittim ama Deniz'in yerini tutmadı benim için. Balıkçı Hasan var, Deniz'de yer bulamazsam giderim. Ama dedim ya, henüz alternatifine denk gelemedim. Mezeler eşliğinde rakımızı içtik, sonra ben ve Ahmet bir iki istasyon daha yapmak üzere sokaklara attık kendimizi. 


Eğlence anlayışı ile birlikte yaşımız da değişti. Eskisi gibi kapalı ve gürültülü yerlere girmek istemiyorum artık. Daha sakin bir yerde bir iki kadeh daha içip otele döneriz diye konuştuk. Her gidişimde uğradığım, sevdiğim bir mekan vardır, adı Plaza. Daha önce Bomonti miydi emin değilim. İçeri girmemizle çıkmamız bir oldu. İçerisi sigara dumanından dumanaltı olmuştu. İzmir’de kapalı mekanlarda sigara serbest mi bırakıldı diye düşünmeden edemedim. Bu kadarına pervasız ve korkusuzca sigara içilmesi açıkçası şaşırttı. Bodrum bu konuda hala en sıkı yer sanırım. İstanbul’da da sigara içilen/içilmeyen diye ayıran mekanlar varmış. Böyle bir şey yok, sigara yasak. İçmek isteyen dışarıda içecek, kuralı bu. Ama her konuda olduğu gibi mekan sahipleri bir biçimde işi halletmiş. Bu hal ne kadar sürecek bilmem? Ya eskisi gibi içilen/içilmeyen yerler ayrılmalı ya da içilmemeli. Ben otuz yıl içtim. On dört yıldır da içmiyorum. Yanımda içilmesinden, dumanından rahatsız oluyorum. Üstümün başımın kokması da cabası. Bodrum’da da içmeye izin veren mekanlar görüyorum. Çünkü gelen müşteri “İstanbul’da içiyoruz sizde niye içilmiyor?” diye yasak olduğunu bile bile ısrarla soruyor. Çok sevdiğim dostlarımın mekanlarında da içilmeye başlandı. Bu kış o mekanlara gitmeme kararı aldım, başka çare yok. Ya da soruyorum; bu akşam geleceğiz ama sigara içirecekseniz gelmeyelim diye. Bu mekanda sigara içmenin cezası şu kadar liradır yazan afişin altında sigara içilen mekana gitmek istemiyorum doğrusu.

Neyse, kaldığım yerden devam edeyim. Plaza’dan çıktık 1383st Pub adında bir mekana girdik. Daha sakindi, birer kadeh içip çıktık. Biraz da Öküz, Tren adındaki mekanların olduğu bölgeye geçelim dedik. Saat epeyce ilerlemişti, Varuna Gezgin’e uğradık, birer birayla geceyi kapattık. İzmir’de Bodrum birası Pablo içmek hoş bir duyguydu. Logo ve etiketini tasarladık diye demiyorum, sahibinin arkadaşım Musto olmasının da etkisi yok inanın, Pablo iyi bira. Gece Çorbacı İsmet Usta’da bitti. Yılda bir bu mevsimde İzmir’e geldiğimde bu pisboğazlık üstüne kurgulanmış turu yapıyorum.

İzmir'de bir Bodrumlu
Ertesi sabah rotamız Ayvalık idi. Önce bir Forum ve Ikea yapıldı tabii. Benim alışveriş merakım yok, o sürede kahve içip takılıyorum. Ikea’yı ilk geldiği zamanlar çok severdim, artık neredeyse hangi ürün nerede ezberledim. Ya da tasarımların hepsi birbirine benzemeye başladı. Alışveriş bitince direksiyonu Ayvalık yönüne çevirdim ve akşam hava kararmaya yakın Ayvalık’a vardık. Sahilde yürüdük, muhteşem güneş batışını izledik. İzlerken de Atatürk heykelinin arkasında, ortasında soba yanan bir mekanda birer kadeh içtik. Buraya her gelişimde Cunda’da kalırdım. Hayatımda hiç Ayvalık’ın içinde kalmadım. Bu kez merkezde kalmamızın nedeni, adını çok duyduğum, Instagram hesabını takip edip meze fotoğraflarına vurulduğum Tik Mustafa’nın Yeri’nde yiyip içmekti. Ekiptekiler de burayı bilmediğinden, yeni bir mekanı denemenin tadını yaşadık. Böyle yeni mekanlara bayılırım. Çalışanların tavsiyelerini dinlerim. Gözüme kestirdiğim bir iki mezeyi de denerim. Azar azar çok çeşit denemeyi tercih ederim. Ama Tik Mustafa’da ilk etapta sipariş ettiğimiz beş-altı meze o kadar iyiydi ki birer defa daha söyledik. Diğer mezeler için bir daha geleceğiz başka çare yok. Belki yaza girmeden, şöyle Nisan ayında yine kaçarız Ayvalık tarafına.

Ayvalık'ta ayaz vardı ve güneş çok güzel batıyordu







Lezzetli mezeleri rakı eşliğinde afiyetle yedikten sonra Ahmet hadi bir yerde devam edelim dedi. Havva ve Gülüşan da tamam deyince aramaya başladık. Ben Ayvalık’ı bilmem. Eğer iyi bar varsa da bu mevsimde açık mıdır o da şüpheli. Belediye arkasındaki sokaklarda bir yer bulabilir miyiz acaba diye gezinirken bir mekanın önündeki pavyon ışıklarına takıldık. Kapıdaki görevli “İçeride kons var ama biz aile gibiyiz” dedi. Yahu bu nasıl şey hem kons hem aile diye birbirimize bakarken hadi ya girelim, bir kadeh içip çıkacağız dedik. İçerisi bildiğiniz pavyon işte. Bizi bir yere aldılar. Sahnede ekip çalıyor. Klarnetçi nasıl iyi üflüyor şaşırdım. Tik Mustafa’nın yerinde Ata Demirer’e rastlamıştık. Önce Ata Demirer, ardından klarnetçi birbirini tamamladı. Son kadehlerimizi içip, etrafı seyredip, hesabı ödeyip çıktık. Yok öyle ağır bir hesap değildi, herhangi bir bara gitseydik de aynı parayı öderdik. Bodrum barlarının da yarı parası diyeyim siz anlayın.

Kaldığımız otel merkezdeydi. Yeri çok iyiydi. Tabii fiyatı merkezi bir otel için ucuz olunca ne olur? Temizliğinden şüphe edersiniz. Bilirsiniz, yeryüzünde temiz, merkezi ve ucuz bir otel yoktur. Bu üç özellik asla bir araya gelemez. Ancak ikisi bir araya gelebilir. Bizde de öyle oldu.

Otelimizde kışın kahvaltı yokmuş. Bunu sitede belirttik dediler ama ben atlamış olmalıyım. İnternetten burayı bulduğumda fotoğrafları çok güzeldi. Yılların deneyimine sahip olmama rağmen bazen fotoğrafların yanıltıcılığını görmezden gelebiliyorum. Sabah Ayvalık 3 dereceydi. Zehir gibi soğukta Cunda’ya geçip, Taş Kahve’de Ayvalık tostu ve çay ile kahvaltı yaptık. Aslında bu tostu ve Taş Kahve’yi özlediğim için bu vaziyetten hiç şikayetçi olmadım. Sobanın etrafına da oturduk. İçeri şahane bir ışık giriyordu. O an bir aydınlanma yaşadım sanırım. İnanmazsanız fotoğrafıma bakın.

Taş Kahve




Taş Kahve'de aydınlanma hali
Gülüşan
Ahmet
Havva
Kısa bir Cunda yürüyüşü ve yıllardır değiştirmediğim dükkan olan Has Zeytinyağı dükkanından zeytinyağı, sabun alış verişi yapıp yola çıktık. Cumartesi akşamını Foça’da geçirecektik ama başta söylediğim gibi programın en önemli ayaklarından biri Troya Müzesi’ni gezmekti. Müze Ayvalık’tan 140 km uzakta. Aynı yolu bir de döneceğiz ve Foça’ya devam edeceğiz diye ne kadar acele etsek de öğlene doğru müzeye gelebildik.

Baştan söyliyeyim, müze çok iyi bir müze. Nesi iyi diye sorabilirsiniz? Yapı çok iyi. Bizde genellikle mevcut bir sarayın ya da bir binanın içi müzeye çevrilir ya, Troya Müzesi müze olarak tasarlanmış bir yapı. Sergilenecek malzemeye ve gezenlerin izlemeleri gereken rotaya göre kurgulanmış, coğrafyanın şartlarına, ışığına göre yapılmış. Bilgilendirme panoları, çizimler, planlar gayet başarılı. Grafik çözümleme profesyonel işi. Yıllar sonra böyle bir müzeye sahip olduğumuz için çok sevindim. Yeni açıldığı için bazı eksikleri var kuşkusuz. En önemli eksik de bir müze kataloğunun olmaması. Bu affedilir bir şey değil ama bizde devlet işi böyle yürür. Aceleyle açarlar, istim arkadan gelir. Müze hakkında fazla bir bilgim yoktu. Ya da gezen birileriyle konuşmamıştım. Tahmini olarak bir buçuk saatte gezeriz diye program yaptık. Üç saate yakın sürdü gezmemiz ve müzenin son katını hızlıca geçmek zorunda kaldık çünkü daha önümüzde 250 km vardı. Yani o gün 540 km civarı yol yaptık. Müzeye bir daha gelmek şart oldu. Bahar aylarında hem müzenin üst katını tekrar gezmek, hem ören yerini gezmek için gelmek gerek.

Troya Müzesi







Yola çıktığımızda öğleden sonra olmuştu. Yazın kalabalık, trafiği yoğun yollar oldukça sakindi, zorlanmadık. Güneş ilk üç gün boyunca yüzünü esirgemedi. Gücü azalmış da olsa ışığı yetiyordu. Kuzey Ege’nin güzelliklerini gizlememişti. Bir dahaki gelişimizde yine üç gün kalalım ama bu sefer bir gün Cunda, bir gün Kaz Dağları yapalım isterim. Dönüşte yine bir gün İzmir veya Urla ya da Sığacık’a uğranır.

Bu blogu takip edenler Foça’yı sevdiğimi bilirler. Foça benim için Alaçatı veya Çeşme gibi değildir. Daha sahicidir. Öyle süslü, tasarlanmış, tiyatro dekoru gibi mekanlar yoktur. Neyse odur Foça. Ara sokakları, taş evleri kişiliklidir. Evet Foça da bozulmuş zamanla ama dedim ya, tarihinden gelen bir duruşu var bana göre. E kolay mı, Foça’dan kalkıp Marsilya’yı kuran insanların yeri. Denizci, maceracı, kaşif bir halkın yurdu.

Foça’da kırk yıllık arkadaşım Konca yaşıyor. O da on yıldan fazla bir süre önce Foça’ya yerleşti. Seramik yapar. Çok da iyidir. Hele üzerinde yeni çalıştığı dizi çok iyi. Bitmesini merakla bekliyorum. Konca ilk evlenen arkadaşımın eşiydi. Yani kırkı yıllık yengemdir.

Konca ile Foça'da
Foça’da konaklanacak en iyi yer Lola 38. Sadece Foça'nın değil Kuzey Ege bölgesinin en iyi  küçük otellerinden biri. Bir aile işletmesidir. Yeri mükemmeldir. Bina mükemmelden de ötedir. İşleten aile mensupları çok zevkli insanlar. Odalar, kahvaltı edilen mekan, bahçe... Her şey çok özenli ve detaylı düşünülmüş. Bu yıl bir kere iş için Aliağa’ya gelmiştim. Gece geç saatte kalıp sabah erkenden ayrılacağım bir mekana ihtiyacım vardı, yine merkezde bir pansiyonda kalmıştım. Temizdi, şuydu buydu ama ı-ıh. Lola 38’den sonra hiç bir yer kesmiyor. Bu gelişimle birlikte yanılmıyorsam dördüncü kalışım oldu.

Foça’ya biraz geç bir saatte girebildik. Üstümüzü değiştirip biraz dinlenebildik ve Konca ile buluşacağımız Fokai restorana yürümeye başladık. Araba ile yapılan uzun yolculuklarda saatlerce aynı şekilde oturmaktan, hareketsizlikten haz etmiyorum ama mecburuz. Bu yüzden vardığımız yerlerde yürümekten kaçınmıyorum. İzmir’de bir günde 17.500 adım atmışız mesela. Karanlıkta Fokai restoranı bulamadığımdan, istem dışı da olsa fazladan yürümüş olduk. Akşam yemeğinde yine keyfimiz yerindeydi. Artık üçüncü rakı akşamı olduğundan fazla da uzatmadık. Makul bir saatte masadan kalktık. Ertesi sabahki Lola 38’in mükemmel kahvaltısının hayaliyle yattık. Sabah kahvaltıdan sonra yürüyüş yapma planımız vardı ancak biz kahvaltıyı yapana kadar hava kapadı. Derken yağmur başladı. Ve yağmur hiç ara vermemecesine Bodrum’a kadar bize eşlik etti.

Lola 38





İzmir yönünden Bodrum’a dönüşlerimizi, öğlen yemeğinde Ortaklar’a girip çöp şiş yemek üzerine ayarlıyoruz. Otoban çıkışından Söke’ye devam ederken sağlı sollu yer alan çöp şişçileri girmeyiz. Otobandan çıkar çıkmaz Ortaklar yönüne sapar, on dakika daha gider, sağda bulunan Kalyon’da yeriz. Giriş çıkış bize yirmi dakikaya mal olur ama kesinlikle değiyor. Benim kara veya deniz seyahatlerim her ne kadar yeni yerler görmek veya sevdiğim yerleri tekrar tekrar görmek amacıyla yapılıyor gibiyse de temelinde yeme/içme yatıyor. Mesela iyi restoranlarıyla anılmayan, rakı veya şarap eşliğinde güzel lezzetlerle buluşamayacağım hiç bir yere gitmem. Hele rakı sohbeti yapamayacağım şehirlere adım atmam. Coğrafyası güzelmiş, manzara şöyleymiş, dereleri böyle, yaylaları mükemmelmiş gibi veriler beni ilgilendirmiyor. Her şeyden önce insanları önemli. Hayata bakışları, yaşama tarzları, kafalarının içi önemli. Bu yüzden Karadeniz’e gitmem mesela. Benim için Ege en uygun coğrafya. Hem denizden, hem karadan muhteşemliğinin yanı sıra lezzetli bir coğrafya.

Ortaklar'da Kalyon'un çöp şişleri
Bu coğrafyada gezebildiğim sürece, arada sırada burada, deniz seyirlerimi de diğer blogda aktarmaya devam etmek istiyorum. Aynı yerleri tekrar tekrar gezdiğimde artık yazmıyorum. Ben yazmaktan, sizler okumaktan bıkarız.

Ege’den ve Bodrum’dan güzel günler dilerim.



26 Kasım 2018 Pazartesi

Rakılı, balıklı sohbet için 450 km yol yaptık. Fethiye notları.


Fethiye’ye ilk kez 2005 yılında gitmişim. O yıla kadar Bodrum’dan daha güneye pek geçmezdim. Bir iki kez Bozburun’a gitmiş, hafızam yanıltmıyorsa bir kez de Dalyan’a, oradan da o yıllarda henüz bozulmamış Çıralı, Kekova rotasını yapıp İstanbul’a dönmüştüm. Fethiye’ye ilk kez gittiğim 2005 yazında da İstanbul’da yaşıyordum, çok duyduğum ama hiç gitmediğim Ölüdeniz’I görmek istemiştik. İnternetten Jade Residence adında bir tesis bulmuştuk, bir kaç gün orada konaklamıştık. Otel çok iyiydi ama dibinde bir gece kulübü vardı ve sabahın ilk ışıklarına kadar uyumak mümkün olamamıştı. Aslında bu seyahatimde de Fethiye’nin içinden geçmiştim o kadar. Yani merkezi görmemiştim. Bilen bilir, Fethiye’nin dışından sahili görmeden direkt Ölüdeniz tarafına devam ederseniz Fethiye hakkında iyi bir izlenim edinmezsiniz. O ilk seyahatimizde kaldığımız otelin görevlisi Can diye bir genç ile tanışmıştık. Adı gibi can bir arkadaştı. Hiç unutmam, benim o yıllarda sık nükseden bel problemim, uzun saatler araba kullanmaktan olsa gerek o seyahatte de nüksetmişti, Fethiye’ye gidip kas gevşetici ilaç almıştı. Çok candan biriydi, bir kaç günlük konaklamamız sırasında arkadaş olduk. 2006 yılında tekrar Jade’e gitmiştik ama o zaman Can oradan ayrılmıştı, karşılaşamadık. 

2005 yılında gittiğimiz Jade Residence
Derken 2010 yılına geldik. Bu kez artık Ölüdeniz’de kalmak istemedim, Faralya’yı duymuş ama görmemiştim. İlk gidişlerimde o virajlı dağ yolunu da sormuştum ama henüz yol tam yapılmamıştı, gitmemi önermediler. Taşlı, dar bir yol olduğu söylendiydi ama gel gelelim aklım o yolda kalmıştı. 2010 yılında yolun yapıldığını öğrendim. Faralya’ya arabayla gitmek, o yolu geçmek cazip geldi. Yine internetten (Nişanyan’ın sitesi) bulduğum bir tesis çok ilgimi çekti. Kalabalık olmayan, denizin dibinde, kayalık, denize girmesi çok da kolay olmayan bir yerdi. Hani şezlongta uzanayım, ayaklarımın dibinde deniz olsun diye bekleyenler için asla uygun değil. Yanılmıyorsam çocuk da kabul edilmiyordu veya kabul ediliyordu da tesisin fotoğrafını gören aileler korkudan çocuklarını getirmiyorlardı o detayı hatırlamıyorum. Faralya köyünü geçtikten sonra bir elektrik direğinde işaret var dediler o işareti görünce bayır aşağı ineceksiniz. Aracınızın altı alçaksa inmeyin, gelip alırız diye ekledilerdi. Arcın altı yüksek, ineriz dedim inmeye başladık ama inişimiz maceralı oldu. Ortada yol değil de yer yer taşlı, toprak bir şey vardı. Neyse, kalacağımız yere vardık ki kapıda bizi Can karşıladı. Meğer artık oraya geçmiş, rezervasyon listesinde adımı görmüş bana da orada olduğunu söylememiş. Tam sürpriz oldu. Orada harika bir tatil geçirdik. Sonraki yıllarda oraya -Beyaz Yunus- bir kaç kez daha gittik. Son gidişimizde Can yoktu, başka işe başlamıştı. Derken o tesis de satıldı. Alanlar sevimli bungalovları yıkıp önü jakuzili evler yapmış. Kayaların arasından girdiğimiz sahile de platform yapmışlar falan. Biz gittiğimiz zamanlarda evlerin arasındaki bostandan topladıkları domatesler, salatalıklar, kabaklarla salata, yemek yaparlardı. O da bitmiş. Gereksiz pahalı, saçma sapan bir yere dönmüş. Bir daha gitmedik. Ancak Can ile irtibatı kesmedik. Zaman zaman telefonlaşırdık. 

Beyaz Yunus çok kişilikli bir yerdi


Gece kaldığımız bungalova dönerken mehtap yoksa ortalık karanlık oluyordu. Yağmur için de önlem alınmıştı.
Nihayet 2011 yılına geldik. İş için Antalya Kemer’e gitmem gerekti. Artık Bodrum’a da taşınmıştım. Mart ayıydı, arabayla gideyim, dönüşte de Fethiye’nin içine uğrar, hem Can’ı görürüm hem de hiç bilmediğim Fethiye’nin merkezini tanırım diye düşündüm. Gidiş o gidiş, üstüne 14 kez gitmişim. O tarihte yeni açılan Girida’ya götürmüşlerdi. Girida Fethiye’nin merkezinde bir balıkçı. Balıkçılık yapan bir ailenin mekanı olduğundan balıklar her zaman mükemmel. Mezeleri de çok iyi olunca yıllar içinde -tabii sezon dışında- Girida’da rakı/balık yapmak için de yılda iki üç kez Fethiye’ye gider oldum. Sahibi Minan Bey ve oğlu Taner ile de dostluk kurduk. Yıllar içinde işi nasıl büyüttüklerini, mekanın gelişimini izledim. Umarım bozulmadan devam eder, çünkü bu gidişimde mezelerde bir iki sorun gördüm, sezon yorgunluğudur diye umut ediyorum. Benim için böyle iyi mekanların kaliteyi koruması, büyümesinden daha önemlidir. Aynı sorunu, ertesi akşam gittiğim, arkadaşım Selahattin’in mekanı Yengeç’te de gözlemledim. Selahattin, Kasım ayının yazın yorgunluğunun atıldığı, en iyi personelin izin yaptığı geçiş dönemi olduğunu söyledi. Dediğim gibi, sırf bu mekanlarda balık yemek, dostları görmek için git/gel 450 km yol yapıyorum çünkü değiyor. Aynı şekilde sürmesini diliyorum.

Girida'nın taptaze balıkları


Böyle uzun bir girişten sonra gelelim bu seyahatin notlarına. Kasım ayında yollar boş oluyor. Yazın o hengamesi, asabi, aceleci, hız tutkunu özellikle 34 ve 06 plakalıların varlığı ve de çokluğu Bodrum-Fethiye yolunun keyfini azaltıyor. Büyük şehirden tatile çıkan insanımızın tatil duygusuyla rahatlamasını beklersiniz ama öyle olmuyor maalesef. Büyük çoğunluğu gergin gelip, gergin tatil yapıp, gergin dönüyorlar.

Bodrum’dan öğlen mükemmel bir havada yola çıktık, Muğla’nın içine girip bir şeyler yiyelim dedik. Alabi adını bir yerlerde görmüştüm ama denememiştim. Yediklerimiz iyiydi, adını kafama yazdım, yola çıktık ve Fethiye’ye kadar yol boyu Alabi reklamlarına denk geldik. Öyle anlaşılıyor ki Ege bölgesinde bir kaç tane var.

Yola çıkarken

En sevdiğim sapak. Sağa da, sola da, ileriye de, geriye de gitseniz Muğlanın cennet köşelerine ulaşıyorsunuz.
2011 yılındaki Fethiye seyahatimde marina tarafındaki Yacht Boutique Otel’de kalmış, çok beğenmiştim. Bir daha başka otel aramadım. Geçtiğimiz yıl gittiğimize orada yer yoktu, bizi Unique Otel’e yönlendirdiler. Orası da gayet iyiydi ama ben teknelere daha yakın olan Boutique Otel’i tercih ederim. Bu sefer iki geceliğine gidiyorduk ve ikinci gün yağmur yağacağını gördük. Aslında yağmur o günü dinlenerek geçirmemiz için fırsat olacaktı. Biraz daha büyük odalı bir otel olmasında fayda vardı. Aynı işletmenin Yacht Classic Otel’inde karar kıldım. Çok da iyi etmişim, oda mükemmeldi. Konumu da diğer otel ile aynı zaten. Personel ile yaşadığımız bir iki diyalog, gerçekten yoğun bir dönem geçiren elemanların dinlenmeye ihtiyacı olduğunu gösterdi. Bir sorun yaşamadık da yaşadıklarımızla bizi gülümsettiler.

Yacht Boutique Otel'in manzarası

Yacht Classic Otel'deki odamızdan

Yacht Classic Otel

Bu da Yacht Classic Otel'den manzara




Otelin küçük marinası. Önümüzdeki yaz Glaros ile buraya gelip bağlanmayı isterim.


İlk akşam Girida’ya gidildi. Otelden Girida’ya kadar 3-3,5 kilometrelik sahil yolunu yürümeyi çok seviyorum. Hem Fethiye körfez manzarasıyla yürüyüş yapıyoruz, hem deniz havası alıyoruz, hem de acıkıyoruz. Gülüşan ile yürümeye başladık. Girida’da Can, yıllar içinde hem Fethiye hem Bodrum’da beraber olduğumuz kardeşi Bora ve Bora’nın hayatına yeni giren Selen ile buluştuk. Sağolsun Taner de masamıza sık sık geldi. Çok güzel, neşeli, sohbeti bol bir akşam geçirdik.

Girida akşamından... Gülüşan, Can, Selen, Taner ve Bora
Ertesi sabah beklendiği gibi yağmur vardı Fethiye’de. Günü otelde geçirdik. Bir akşam önce yürüyüşe biraz ince giyinip çıkmıştım. Akşam da rakıya attığım buzların etkisiyle gece boğaz ağrısına uyandım. Sabah eczaneye kadar yürümek için otelden çıktım. En yakın eczane belediye binasının karşısında, otele 1 km’ye civarı bir mesafede. Günlerden cumartesiydi ve eczane kapalıydı. Nöbetçi eczane uzaktaymış, taksiye bindim. Devlet hastanesinin arkasındaki eczaneyi bulduk, kapıda metrelerce kuyruk vardı. Hiç böyle kuyruklu eczaneye denk gelmemiştim. Kaba bir hesapla en az yarım saat bekleyeceğimi görünce ikinci nöbetçi eczane için tam ters istikamete gittik. İlacı aldım, otele döndüğümde taksimetre 71 TL yazıyordu. Bu arada ilaç 7 TL.

Akşam Selahattin’in mekanı Yengeç’e gittik. Selahattin yeni bir mekan daha açmış, oradaydı. Gündüz telefonda konuştuk, yeni mekana gel istersen dedi, tamam dedim ama son anda aklıma geldi de sordum; Müzik var mı? diye. Burası yeni nesil meyhane abi yüksek volüm var deyince Selo ben Yengeç’e gideyim daha iyi dedim. Benim için rakı masası sohbetsiz olmaz. Yanımdakiyle, karşımdakiyle müzik nedeniyle konuşamayacaksam o mekanda ne işim var? Benim gibi rakı sohbetini, küçük küçük mezelerle uzun saatler demlenmeyi sevenler eski nesil meyhaneyi tercih etmeli.

Yengeç Restaurant'dan
Ertesi sabah yağış etkisini azaltmış yer yer güneş çıkmıştı. Bu arada biz Fethiye’deyken Bodrum’u sel götürmüş. Otelin çok iyi olan kahvaltısını yapıp yola çıktık. Önce Çalış’taki pazara uğradık. Burayı bir önceki gidişimizde Minan Bey gezdirmişti. Onunla alış veriş ayrı bir zevk. Şundan al diyor mesela, ben de diyorum ki o bana yaramıyor Minan abi, şekeri oynatıyor. Kim demiş, doktorlar ne anlar, bak bana, hepsini yiyorum diyor torbayı dolduruyor. Ardından ekliyor “sıkıntı yok”. Minan abiyi tanımalısınız. Fethiye Kayaköy’lü. Hayatı denizin üstünde ve altında geçmiş. Doğuştan gurme. Bu kadar ağzının tadını bilen, meraklı birine denk gelmedim. Tek problem onun yeme hızına ayak uydurmakta. Bu gidişimizde Girida doluydu, işi yoğundu rakı sohbeti yapamadık.


Pazar alışverişinden sonra Göcek’te kahve molası verdik. Göcek’i de bu mevsim çok severim. West Cafe adında bir mekan vardır, gayet iyidir. Orada biraz mola verdik ve öğlen yemeğini Akçapınar tostçusunda yemek üzere yola çıktık. Eskiden çeyrek ekmekli tostu yerdik. Bu sefer direkt yarım ekmek söyledik. Ekmek, daha doğrusu buğday benim metabolizmamı bozuyor, şekeri yükseltiyor. O yüzden günlük hayatımda hiç tüketmiyorum. Tabii arada –mesela haftada bir dilim ekmek, meyhade bir adet sigara böreği gibi- kaçamaklarım oluyor. Seyahatlerde ise hiç dikkat ekmiyorum. Ama son aylarda hep seyahatlerimiz olduğundan kantarın topuzunu kaçırdım. Bünye sinyalini verdi. Şimdilerde yine çok dikkat ediyorum fakat Akçapınar denildiğinde gözüm kararıyor, kendimi tostçuda buluyorum.




 Tostları da yedikten sonra artık mola vermeden Bodrum’a devam ettik.

Cuma öğlen çıktığımız Fethiye gezimizi pazar akşamı noktaladık. Yine güzel mezeler ve balık yedik, rakımızı içtik, güzel manzaraları seyrederek, güzel müziklerimizle araba yolculuğu yaptık. Dostlarımızı gördük, hasret giderdik, sohbetler yaptık. İster denizden ister karadan olsun her seyahat yaşama sevincimi artırıyor. Denizin tadı bambaşka ama kara yolculuğunun da -bu mevsimde olmak şartıyla- farklı tadı var.

Yeni seyahatler yaptıkça notlarımı aktarmayı sürdüreceğim.

Bodrum’dan iyi dileklerimle…