29 Mart 2020 Pazar

Yaşadığımız yeri sahiplenmek.

Uzun zamandır buraya bir şeyler yazmıyorum. Daha önce de bu durumla ilgili söylediğim gibi, hem tekrara düşmek istemiyorum, hem burayla ilgili keyifle yazacak konular çok azaldı. Çünkü buranın tadı eskisi gibi değil. Eski derken kaç yıldan bahsettiğimi de yazayım. Doksanlı yıllarda annemin Akyarlar’da yazlık almasıyla başlayan bir süreçten söz ediyorum. Annem yılın beş ayını Akyarlar’da geçirip İstanbul’a dönerdi. Babam pek gitmezdi zaten. Kardeşim yeğenimin okulu kapanınca gider, açılınca dönerdi. Bense her ay bir kere uzun hafta sonu ayarlar, bir Perşembe akşamı gider, takip eden Pazar akşamı dönerdim. İşim İstanbul’daydı ve o zamanki koşullar gereği sürekli ofiste bulunmam gerekiyordu. Haftada bir kaç toplantım olurdu, yani günler günler geçirmek için Bodrum’a gelemezdim. Tabii burada şu da var, sistemi öyle kurmuştum ve bundan rahatsız değildim. Evet Bodrum’da daha fazla zaman geçirmeyi istiyordum ama bunun nasıl mümkün olabileceğine dair bir fikrim yoktu. Çünkü hayatın akışı beni İstanbul’da olmaya, orada çalışmaya, orada tüketmeye şartlamıştı. Neyse, bu ayrı bir konu, konuşuruz.

Yani işin başında ben de yazlıkçıydım. Bodrum’da doğmadım. İstanbulluyum ve 48 yaşıma kadar orada yaşadım. Buraya tam olarak göçmeden önce, annemin evine ara sıra gidip kalmaların sonunda yavaş yavaş hayatımı burada sürdürme fikri filizlenmeye başladı. Ama bu sadece bir büyük  şehirden kaçış meselesi değildi. Bodrum’a ilk kez geldiğim, üniversite çağlarımda –yani yetmişlerin sonunda- burasıyla aramda bir bağ oluştu. Halikarnas Balıkçısı’nı okumaya, bu coğrafyayla ilgili bilgi toplamaya başlamıştım. Bodrum’u öğrenmek istedim. Gidip geldikçe buraya olan gönül bağım yoğunlaşmaya başladı. Derken 2007 yılının yaz sonunda Yalıkavak’ta bir ev kiraladım. Önceleri yazları gelir giderim diyordum. Derken laptopumu alıp Yalıkavak’tan çalışabileceğim teknik alt yapı yaygınlaşmaya başladı. Ben de kış dahil her ay bir haftamı Yalıkavak’ta geçirmeye başladım. Bu bir haftalar on beş güne çıkmaya başladı. Buraya her gelişimde –özellikle de kışın- buranın tadına daha çok vardım. Baharda yeşillenen kırlarında yürümek, insansız yerlerde tek başıma olmak beni iyice buraya bağladı. Bir es vererek şunu söylemek istiyorum; Yaşamayı istediğiniz yerden ne umduğunuz çok önemli. İstediğiniz, beklediğiniz eğlenmek, partilemek, deniz, güneş ise o zaman yazın gelir dönersiniz. Çok isterseniz yazlık bir eviniz olur o kadar. Ama kışın ayazında, alt yapısı yetersiz evlerde klima veya soba ile ısınmayı, İstanbul veya başka şehirlerdeki kombili, doğalgazlı, sıcak sulu o konfora değişmeyi göze alamazsanız zaten buraya gelmemelisiniz. Kışın soğuğunda klozete oturduğunuzda aklınız başınıza geliyor. İşte bundan şikayetçi olmamak sizin burayla ilişkinizin bir göstergesi.

Bu fotoğrafı 70'lerin sonunda ya da 80'lerin başında Bodrum'a gelişlerimden birinde çekmişim.
Henüz marina yokken, yerinde bir T iskele varken.
70'lerden...
80'lerin başı olmalı. Paşatarlası.
80'lerin başında çarşı.
Bu esi verdikten sonra hızla benim geliş hikayemi bitirip asıl konuya geleyim. 2008 yılının Eylül ayında aniden babamı kaybettim. O zaman dedim ki hiç bir şeyi ertelemeyeceğim. O zamana kadar ince ince ördüğüm ama hep bir nedenle ertelediğim Bodrum’a taşınma fikrini hayata geçirmeye karar verdim ve babamı toprağa verdikten yedi ay sonra İstanbul’daki evimi boşaltmış, Bodrum’a temelli taşınmıştım. Bu süre içinde ev buldum, defalarca gittim geldim falan. Sonuçta 2009 yılının 5 Nisan gününden itibaren burada yaşıyorum. Önceleri ofisim İstanbul’da devam ediyordu, ben burada ev-ofis düzeninde çalışıyordum. Her ay en az bir veya iki kere İstanbul’daki işlerim için gidip geliyordum. Derken 2013 yılının Şubat ayında ofisimi de buraya taşıdım ve o gün bugündür de ofisim burada devam ediyor.

Şimdi gelelim bu yazıyı neden yazma ihtiyacı duyduğuma. Geçen günlerde virüs salgını nedeniyle Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras bir duyuru yayınladı. Mealen dedi ki bizim burada yeterli hastanemiz, yatağımız, sağlık alt yapımız yok. Okulların kapanmasını fırsat bilip Bodrum’a tatile gelir gibi gelmeyin. O günlerde salgının ne kadar hızla yayılacağı yeni yeni kafalara dank etmeye başlamıştı. Ama bunu idrak etmekte zorlanan o kadar fazla insan varmış ki, ben de Başkan’ın bu duyurusunu paylaşınca bu cühela takımı yazmaya başladı. Benim yazlığım var niye gelmeyecekmişim? Ben de vergi veriyorum Bodrum Belediyesi’ne tabii gelirim (O çöp vergisini ben ödeyeyim de yeter ki sen gelme diyemediğime hayıflanıyorum). Derken biri orada ne yapacaklar, yürüyecekler, sahilde çayını içecek, biraz empati yapın dedi mesela. Yani hayat normal akacakmış gibi düşündüler. Gerçekten de o hafta sonu oltasını alan, çoluğuyla çocuğuyla sahillere akın etmiş. Oysa biraz önce –bugün 28 Mart Cumartesi- belediye hoparlörlerinden sahilde yürümek, balık tutmak vs. yasaktır anonsu yapıldı. Tam empati zamanı. Hadi çıksınlar ya evlerinden. Bu arada 3-5 milyona ev sattınız şimdi gelelim diyenlere gelme diyorsunuz biraz vicdanlı davranın diyen mi istersiniz –beni onu kazıklayıp o fiyata evi satan müteahhit sandı herhalde-, Bodrum’daki yatak sayısını yazan bir tvitin altına “bunu yazan kaos yaratmak istiyor, Muğla’da daha fazla yatak var” diye cevap yazan mı? Yazan Bodrum’daki yatak sayısını paylaşmış, adamın Bodrum-Muğla arasının 100 km olduğundan haberi yok. Gerçi Twitter’daki hesabında RTE ve Abdülhamit’in fotoğrafları vardı, mazur görmek gerekir, algısı bu kadar.

Bodrumlular evde kalınca.






Bu arada ben de o hafta Migros’un otoparkında çok sayıda 34 ve 06 plakalı araç gördüğümü yazdım. Bu cümlemin içine “her zamankinden daha fazla” demediğim için, bu yazdığımı virüs salgını ve buraya gelinmesi bağlamını anlamayıp, e hep vardı zaten diyen de oldu. Ortalamaya bir şey anlatmak oldukça zor. Yani çok gelen olmuş ki her zamankinden çok sayıdaydılar anlamına gelen bu notumu buraya bırakıp devam edeyim. O hafta sahillerde, yollarda araçlar fink attılar.

70'lerin sonu ve günümüzün kıyaslaması.
70'lerin sonu ve günümüzün kıyaslaması.
Bu arada Twitter hesabında –yanılmıyorsam- mimar olduğunu gördüğüm, beni takip etmeyen, benim de tanımadığım biri şu Migros otoparkı paylaşımımın altına “Siz de İstanbul’dan gelmediniz mi? Neyi eleştiriyorsunuz? Bir yeri sahiplenmek de ne demek?” gibisinden cevap yazmıştı. Şimdi aradım baktım o yazdığına ulaşamadım, muhtemelen engellemiş beni, görünmüyor. Çünkü adını vermeden saçmaladığını yazmıştım. Her neyse, konu engelemesi değil, konu “Bir yeri sahiplenmek”. Bu ne demek? Bir insan buna neden karşı çıkar? Hele mimar olan biri bunu nasıl yapar?

İsteyenin istediği yerde yaşamasına engel bir yasa yok bildiğim kadarıyla. Yüz kızartıcı suçunuz yoksa, bir suçtan aranmıyorsanız ikametgahınızı taşıyabiliyorsunuz. Sonrası size kalmış. Ancak şehir değiştirmeniz, gittiğiniz şehrin kültürüne, insanına, doğasına saygılı olmanızı gerektirir. Bu benim düşüncem. Eğer o şehir/yöre/coğrafya hakkında bilgi sahibi olabilir, okuyup araştırabilirseniz bu saygıyı göstermek size zor gelmez. Orayı anlamanıza yardımcı olur. Hele o bölgeye değer veriyorsanız, suyunu, toprağını, doğasını, insanını, örfünü, dilini, adetlerini korumak sizin için önemli olur. Hayatınızı sürdürdüğünüz yere olan saygınız sizin saygınlığınızdır.

2007 yılında kiraladığım Yalıkavak'taki evden.

Perşembe günleri Yalıkavak pazarına giderdim.
Evin önü toz, toprak, mezbelelikti. Orayı temizletip bahçe haline getirdim. Kiralık eve masraf yapılır mı diye bana hayret edenler olmuştu.


Gelelim genel duruma. Elbette değişen ekonomik ve sosyal koşullar her yeri olduğu gibi Bodrum’u da değiştirdi, değiştirmeye devam ediyor. Ama değişim bozulma anlamında değil de buranın kimliği ile uyumlu olabilirdi. Ne yazık ki tren kaçtı. Sadece son on yılda benim şahit olduklarım, önceki kırk, elli yıla bedel bir ivme ile oldu. Koylar imara açıldı, buranın kimliğine aykırı yapılar yapıldı, kasaba hayatının ritüeline aykırı yüksek duvarlı siteler inşa edildi. Derken buralardan yazlık veya kısaca ev alanlar, gelirken yanlarında İstanbul alışkanlıklarını getirdiler. Buradaki evinin olduğu bölgeden “köyüm” diye söz edenler bahçe duvarlarının dışında otlayan ineklerin kokusundan rahatsız oldular. On yıldır bizim mahallede çöp konteynerinin olduğu yerin karşısı boştu. Sonra bir İstanbullu oraya ev yaptı. Evi yaptığı yıl çöp konteyneri buradan kaldırılsın demeye başladı. E o hep oradaydı zaten. Başka bir yer de olmadığından orada durmaya devam ediyor. Çünkü çöp aracı oradan alabiliyor, başka sokaklar dar vs. İstanbul’daki eğlence anlayışını -hele son on beş yılda iyice ortaya çıkan, iktidar beslemeleri- buraya hiç yakışmayan tarzlarını yaymaya başladılar. Yalıkavak’ın eski marinasıyla yeni marinası arasındaki fark bile bunun yansıması. Cennet Koyu’na, Tilkicik Koyu’na, özellikle Yalıkavak bölgesine yapılanlar ortada. Yazın bir köşeye oturup Bodrum merkezindeki gece eğlencesini izlerseniz çok ipucu bulabilirsiniz.







Konuyu uzatmayayım. Geldiği yerin değerini bilenle bilmeyen aynı değil. Ister bir dakika ister bir yıl, ister bir ömür olsun, yaşadığınız yeri korumaya çabalamak, değer vermek önemli. Hiç birimiz Cevat Şakir değiliz. Ama Onu okuyup, anlamaya çalışabiliriz. Onun anlattıklarıyla, yazdıklarıyla kendimizi geliştirebilir, Bodrum’a iyi davranabiliriz. İddiaya girerim ki, yazlıkçısı ve -yeni sürüm- kışlıkçısı içinde kaledeki müzeyi gezen, orada müze olduğunu bilen %15’i geçmez. Daha ötesi, Mozolenin nerede olduğunu bilen bin kişi çıkmaz bu kesimde. Mozolenin ne olduğunu bilmek bile bir şey. O türküdeki Çökertme neresidir (Hayır Gökova’daki değil), Aspat neresidir bilmeden Bodrum’da meyhanede iki kadehten sonra Çökertme söylemek ile bilerek söylemek aynı şey değil (Burası da asfalt değil Halilim diyeni de duyduk).

Eğer kişi yaşadığı yeri sahiplenmezse, değer vermezse, sadece kendini düşünen ot gibi yaşayan biridir benim gözümde. İstanbul’da yaşayıp İstanbul’un değerini bilmeyenlerden ötürü İstanbul’un hali ortada. Çünkü İstanbul’a kötü davrandılar, benimsemediler, İstanbul’u yeni kuşaklara anlatmadılar.

Yani “Yaşanılan yeri sahiplenmek de nedir yeeaa?” tayfası muhtemelen işine/mesleğine de özen göstermiyordur. Dahası, hayatına özen göstermiyordur.

Yaşadığımız yeri korumak için önce bilmek, anlamak gerek. Bilmeyen, okumayan, araştırmayanın ve merak etmeyenin bu konuyu anlaması da mümkün değil zaten. Ancak sosyal medyada zevzeklik yapabilirler.

Hepimize sağlıklı günler dilerim.
Evde kalın sağlıklı kalın.


24 Mart 2020 Salı

#evdekal günlerinin sabahları için müzikler.

#covid19 salgını yüzünden, dünyanın dört bir köşesinde insanların yaptığı -ya da yapması gerektiği- gibi eve kapandık. Hayatımızı belirsizlik içinde sürdürüyoruz. Ne olacağız, ne zaman azalacak, ne zaman bir nebze de olsa normale döneceğiz, bizi neler bekliyor bilmiyoruz. Bir anda hayatımızın formatı değişti. Her gün yaptığımız şeyleri yapamıyoruz. Alışkanlıklarımız, rutinimiz karıştı. Her sınıftan, her gelir grubundan, her din, dil ırktan insan benzer durumda.

Evde kalmanın kimi için tahammül edilemez bir durum olduğunu, kimi için sürdürülebilir hal olduğunu görüyoruz. Kimi komik videolar paylaşıyor, kimi çalıştığı hastaneden sarsıcı görüntüler yayınlıyor. Kitap önerenden, yüzlerce evde ekmek yapmayı öğreten videolara kadar görüntü ve bilgi bombardımanı altındayız. Sonuçta bir biçimde hepimiz hayatımızı sürdürmeye çabalıyoruz. Yaşadıklarımız bazen kötü bir rüyaya, bazen içinde rol aldığımız absürd bir filme benziyor. 

Evde olmaktan da, dışarıda olmaktan da, arabayla seyahat etmekten de, tekneyle denizde olmaktan da ayrı tat alabildiğim için durumum kötü değil (İşin mali yanını, gelecekte ne olacak kaygısını, aileme, sevdiklerime bir şey olur mu kaygılarını bir yana bırakarak konuşuyorum).

Uyanık olduğum her an evde müzik açık. Günün farklı bölümlerinde farklı ruh hali içinde olmak normal. Genellikle sabahları çok hareketli müzik dinlemiyorum, çalışırken biraz motive edecek ritmde müzikleri tercih ediyorum. Akşam kitabı, iPad'i alıp köşeme oturduğumda dinlediğim müzik daha başka (Akşam dinlediklerimi genellikle Instagram hesabımın hikayelerinde paylaşıyorum). Eğer evde rakı/uzo sofrası kurduysak elbette içimizi kıpır kıpır yapan Ege ezgilerini, karşı adalardan gelen iyot ve sakız kokan sesleri dinliyoruz.

Evde kalanlar için dinlediğim bu müziklerden bazı örnekleri burada paylaşmayı düşündüm. Belki ruhlara iyi gelir kim bilir?

Bugün, sabahları dinlediğim, klasik müzik, klasik müziklerden yapılan caz düzenlemeleri, hafif uyarlamaları seçtim. İlerleyen zamanda caz, vokal ve dünya müziklerinden (Balkan, latin vb.) örnekler de paylaşmak istiyorum.




30 Aralık 2019 Pazartesi

Yeni yıla evinde girecekler için şarkılar.

Yeni yıla girerken dinlemeniz için, Yunan müziklerinden bir liste oluşturdum. Aşağıdaki bulutu koyu renkli bulutun içine sürükleyerek şarkılara ulaşabilirsiniz. Şarkıları dinleyebilir veya arşivinize indirebilirsiniz. Liste benim 2019 yılı içinde edindiğim şarkıların içinden seçildi.

Dilerim ki şarkıları beğenirsiniz. Yeni yıla evinde bu şarkıları dinleyerek gireceklere sağlıklı mutlu, huzurlu ve bereketli bir yıl diliyorum. Kadehleri yeni yıla kaldıralım...



20 Aralık 2019 Cuma

Diğer blogumdaki yeni yazım; Aralık ayında Çökertme'ye.

ARALIK AYINDA ÇÖKERTME'YE.



Yeni yaptığımız Çökertme seyrimize dair kısa notlarımı yazmak istiyorum. Bundan önceki yazı da Çökertme ile ilgiliydi, ne yapalım ki Çökertme seyirlerimiz üst üste denk geldi.

Kasım ayının ortalarında yurt dışına seyahatim olmuştu. Beş gün boyunca Paris’te her gün ortalama 20 bin adım attığım, oldukça yorucu ama zevkli bir geziydi. Üstüne Bodrum’dan İstanbul aktarmalı gidiş-dönüş uçuşları, beklemeler falan eklenince yorgunluk, günlük düzenimin şaşması kaçınılmazdı. Hemen bir hafta sonrasında da, arabayla İstanbul ve İzmir seyahatim oldu. Hiç bir şey yapmasam dahi, kısa aralıklarla iki büyük kentte olmak bile, benim gibi sakinliğe alışmış biri için biraz fazla geldi. Seyahatler bittikten sonra Bodrum’da fırtınalı bir kaç gün geçti ve ardından hava açtı. Hava tahmin sitelerinde sıcaklığın 23-24 dereceye çıkacağını görünce Cuma gününden Çökertme’ye dümen tutarız diye düşündüm. Ancak sözünü ettiğim seyahatlerde az uykuyla o kadar yol yapınca epey yorulmuş olmalıyım ki Cuma sabahı yerimden kalkmak istemedim. Daha sonra gideriz diye seyirden vazgeçtik. Eh, otuzlu yaşlarımda da değilim tabii, bunun da etkisi vardır. Ancak bu yazdıklarımı sosyal medyada dillendirdiğimde, bir Twitter dostum bu yorgunluğun ve vazgeçmelerin yaş ile ilgili olduğunu söyledi. Bunun üzerine biraz düşündüm, kendi hayatımı gözden geçirdim, neler hissettiğimi tarttım. Bedensel olarak yorgunluk olması normal geldi. Ama ruhumun üşenmesi söz konusu değildi. Hiç öyle hissetmedim. Acaba bıkkınlık, üşengeçlik hisseden yaşıtlarımın çoğunun çoluk/çocuk, torun/torba sahibi olmalarının rolü var mı? Acaba büyük şehirde, git/gel yıllarca aynı işi mi yapmak böyle hissettiriyor? Ya da emekli mi olunca böyle oluyor? Ya da bunların bileşkesi mi insanı bezgin yapıyor? Neyse, nedeni her ne olursa olsun kendimi öyle hissetmediğim için mutlu oldum. Elbette yaş ilerleyince hareketler kısıtlanabiliyor, zevkler değişiyor. Hareketlerimiz yavaşlıyor mesela. Önceleri eğlenmek için gidilen yerler, zevk alınan eğlence tarzı değişiyor. Bu çok normal. Ama insanın ruhun yaşlanması yok mu, o çok fena olur muhtemelen.

Bodrum Karada marinadan yakıt alıp limandan çıkarken STS Bodrum okul gemisi eğitime çıkmıştı.

Çökertme'ye rota tuttuk



Orak Adası ve Kargı'yı bu kadar boş görmek anca bu aylarda mümkün olabilir

Gökova'ya çıkmanın keyfi yüzüme vurmuş
Derken geçtiğimiz Pazartesi -yani 16 Aralık günü- hava raporları Salı ve Çarşamba günleri havanın yine açık ve sıcaklığın 25 derece civarı olacağını gösterince, işlerim ile ilgili gelebilecek soruları, talepleri yerine getirebileyim diye laptopumu da yanıma alarak Gümbet limanına, Glaros’un yanına vardık. Yaklaşık bir aydır limanda bağlı Glaros da, ben ve Gülüşan da paslanıp paslanmadığımızı görelim diye halatlarımızı çözdük. Ha unutmadan, hava raporları rüzgar bakımından iyi haber vermiyordu, iki gün boyunca ortalama 4-5 knot tahmin ediyorlardı. Bu da doğru çıktı. Rüzgarsız havada yelken yapma zevkine varamadık ama öte yandan sakin Gökova’da sakin sakin yol almanın tadı da başkaydı.

Bizim liman ile Çökertme arası 20 mil. Gidiş ve gelişte balığa çıkmış bir kaç küçük bot veya sandal dışında hiç tekneye denk gelmedik. Yazın bu rotayı izleyenler en az yüz civarı irili ufaklı tekne ile karşılaşırken Aralık ayında bu sakinliğin kıymetini bilmek gerek. Glaros’un dümenini otopilota devredip kitabımı okudum, sosyal medyayı izledim, etrafı seyre dalıp iyot kokusunu içime çekip yaşadığım anın kıymetini ve hazzını düşündüm.


Puslu havada sancağımızdaki Datça
Çökertme yazılarımı okuyanlar bilir, Orhan Restoran’ı çok severim. Hem işleten aileyi, Mesut Orhan’ı, eşini, Üstün ve Ünsal kardeşleri severim, hem de orada yediklerimizi. Bir kere Mesut Orhan Gökova’nın iyi balıkçılarından. Dolayısıyla restoranda verilen balık kendi ağlarından çıkardıkları. Buna ek olarak Ünsal’ın meze denemeleri damak şenlendiriyor. Gittiğim mekanlarda birbirinin aynısı mezeler yemekten hiç haz etmiyorum. Mesela yan yana sıralanmış onlarca restoranın olduğu yerlerde bütün restoranların birbirinin aynısı mezeleri yapıp vitrine koymalarını hiç anlamayacağım. Biri de değişik bir lezzet denese ya. Bana göre vasatlık sıradanlığı sever, cesaret ise en büyük düşmanıdır.

Çökertme'ye girerken

Alargada



Sakin havada, sakin Ege üzerinde yol alıp öğleden sonra Çökertme’ye varıp Orhan Restoran’ın tonozuna bağlandık. Gece alargada kaldık. Akşam zevkle beklediğim şey, iyot kokusuna karışan odun kokusuydu. Yavaş yavaş hava kararırken sahilde tek tük ışıklar yandı ve odun sobalarının kokuları gelmeye başladı. Glaros’un havuzluğunda havanın kararmasını izlerken, bu kokuları duyarken kendimi çok mutlu hissettim. O an başka ne beni bu kadar mutlu ederdi bilmiyorum. İçinde bulunduğum ortama, hayatıma şükrettim.

Gün batımına doğru

Gerektiğinde çalışmak da seyirin bir parçası



Güneşi gönderirken


İyot kokusuna odun kokusunun eklendiği anlar


Akşam Orhan’da odun sobasının başına kurdukları soframıza oturduk. Rakımızı doldurduk, hardal otu ve Ünsal’ın portakallı sübyesi ile başladık. Üstün’e buğulamalık bir şeyler varsa tercih ederiz demiştim. Kırlangıç ve lagos ile hazırladıkları buğulama harikaydı. Gündüz aldığımız deniz havasına akşam odun sobasının sıcaklığı eklenince beden iyice gevşedi. Geceyi uzatmadık, Glaros’a geçtik. Webasto’yu çalıştırdık, az sonra Glaros’un içi ısınmaya başladı. Dışarısı epey ayazdı ve teknenin üstü çiğ yağdığı için sırılsıklamdı. Biraz yıldızları seyredeyim diye güverteye çıktımsa da fazla kalamadan içeri girdim. Ayaz insanın içine işliyordu. Deniz dümdüzdü. Sabaha kadar hiç sallanmadan güzel bir uyku çektik. Sabah çay demlemek tekne hayatının en zevkli yanı. Çayın kokusu teknenin içini doldurur ya, işte bu da başka bir keyif. Teknede kahvaltı ve güneş batarken içilen akşam üzeri içkisi en sevdiğim iki şey. Kahvaltıdan sonra biraz oyalandık ve saatimiz öğlen 13.30’u gösterirken tonoz halatını çözdük, Gümbet’i rota tuttuk. Çökertme dümen suyumuzda kalırken, ne iyi ettik de bir gece için bile olsa geldik diye düşünüyordum. Hava bu kış geçen kışın tam tersine ılık ve az fırtınalı geçecek gibi görünüyor. Eğer böyle devam ederse kışın Gökova’ya kaçmak için bahane yaratmak işten değil.

Orhan Restoran'da soba başında ilk yudum

Sıcağı gören Gülüşan'ın mutluluk ifadesi

Sübye

Hardal otu

Kırlangıç ve lagos buğulama

Eylül ayında geldiğimizde Orhan'da ikinci şişeyi bitirmemişiz, Üstün de adımı yazıp saklamış.
O akşam "Abi senin rakın var"diye masaya getiriverdi.

Sabah


Rota Gümbet

Sakin Gökova

Üstün ve Ünsal ile

Bu seyrimizle ilgili kısa video YouTube kanalımda. Buradan ulaşabilirsiniz; https://youtu.be/giNg32fgSBQ

5 Aralık 2019 Perşembe

Bodrum'dan Paris'e bakınca.


Bu blogu 2011 yılında açmıştım. Bodrum’a yerleşeli iki yıl olmuştu, buradaki hayatımla ilgili notları paylaşmak istedim. Amacım bu coğrafyayı anlatmak, güneye veya Bodrum’a yerleşmek isteyenlere bir ölçüde de olsa bilgi vermek, kendi yaşadıklarımdan çıkardığım sonuçları, izlenimlerimi aktarmaktı. Zaman geçtikçe yazılarımın araları açıldı çünkü aktaracaklarımın çoğunu aktardım. Hayatıma deniz, yelken girince diğer bloğumu açtım ve bu sefer Ege ile ilgili yaşadıklarımı orada, yani www.bodrumlumavihayat.blogspot.com adresinde anlatmaya başladım.

Bu yazıda, geçtiğimiz haftalarda gittiğimiz Paris ile ilgili notlarımı anlatmak istiyorum. Aslında Paris’in Bodrum’daki hayatımla direkt ilgisi yok ama yaşadıklarımız hayatımızı bir şekilde etkiliyor. Hayata bakışımız yıllar içinde farklılaşabiliyor. Paris’e en son bundan on dört yıl önce gittiğimi düşünürsek, o yıllarda İstanbul’da yaşayan Serdar olarak değil de, son on yılını Bodrum’da yaşayan Serdar olarak neler düşündüğümü yazmak çok da yanlış gelmedi. Anlatayım.

Dediğim gibi, Paris’e en son, on dört yıl önce gitmişim. Onun öncesinde de hatırladığım kadarıyla dokuz veya on kere gittim. Yani Paris’i iyi sayılacak derecede biliyorum. Ancak aradan geçen on dört yılda nelerin değiştiğini bilmediğimden biraz da merak ederek gittim doğrusu. Fakat şunu da belirtmeliyim ki Paris, Roma, Londra, Madrid gibi köklü şehirler ne kadar değişse de kimliğini yitirmeden değişiyor. İşte temel mesele bu. İstanbul’da doğdum, 48 yaşıma kadar İstanbul’da yaşadım. Çocukluğumun, gençliğimin İstanbul’undan şu anda neredeyse hiç iz kalmadı. Çocukluğumun İdealtepe'sinin plajı şu anda denizden 200 metre içeride. Bütün kıyılar dolduruldu, şehrin denizle ilişkisi kesildi. Her yer hızla değişti ve ne yazık ki değişirken de bozuldu. Evet bir kaç yapı, cami, saray falan elbette duruyor ama genel olarak kenti oluşturan unsurlar, silüet değişti. Ne Beyoğlu eskisi gibi, ne Taksim, ne Şişli, ne Kadıköy. Aklınıza neresi gelirse gelsin hiç biri eskisi gibi değil. Değişim kaçınılmaz ama önemli olan Paris’te olduğu gibi kenti koruyarak değişmek, büyümek. Bunun için de öncelikle “kentli” ve İstanbullu olmak yani bu bilinçte olmak gerekiyordu. Yetmişli yıllardan bu yana İstanbul’a belediye başkanlığı yapanların neredeyse hiç biri İstanbul doğumlu değil. Bildiğim kadarıyla Ahmet İsvan gerçek bir İstanbulluydu. İstanbul belediye başkanının İstanbullu olması şart mıdır? Elbette değildir ama İstanbul’u benimsemesi için İstanbul ile kişiliğin oluşmaya başladığı yaşlardan itibaren içli dışlı olması, arasında bağ olması artı değerdir. Ve sonuçta 1994 yılında %25 oy ile belediye başkanı seçilen Erdoğan ile birlikte İstanbul’un bozularak değişimi ivme kazandı. On beş, yirmi yıl önce Tünel’den Taksim’e yürürken en az dört beş kişiyle selamlaşırdım, hal hatır sorardım. Şimdilerde bırakın tanıdığa denk gelmeyi İstanbulluya denk gelmek bile mucize. İstanbul’u kasabalılaştıran zihniyet elbette Boğaziçi’nin değerini bilmeyecekti. İstanbul’da yaşayanların yüzde kaçı denizi gördü, kaçı denizde yüzdü acaba? 2011 yılında yapılan bir araştırmada, denize 5 km mesafedeki Esenler’de yaşayan çocukların %40’ının denizi hiç görmemiş olduğu ortaya çıkmıştı. Beş yıldır Esenler’de oturan ve Anadolu’dan göçen ailenin hiç bir ferdi, denizi hiç görmemişti mesela. Bunun gibi örnekler muhtemelen çoktur. Kentli olmak, kenti koruma içgüdüsünün temelinde yatan unsur. Kişi, değerini bilmediği, anlamadığı şeyi korumayı nereden aklına getirecek?

Bodrum'dan Paris'e gidip-gelmek için arada İstanbul'da aktarma yapmak gerek. Gidişte dört saate yakın zamanımız vardı, bu sürenin çoğunu masa başında sohbet ederek geçirdik.

Gülüşan

Havva ve Ahmet

Gelelim Paris gezimize. Bodrum-İstanbul arası 55 dakika. Sabiha Gökçen’e indik ve yaklaşık dört saate yakın Paris uçağımızı bekledik. Uçak zamanında kalktı, zamanında indi, Paris saatiyle 15.30 civarı (üç buçuk saat sonra) Orly’deydik. Paris’te valizlerle metro ile şehire inmeyi bir kere denemiştim, çok zorlanmıştım. Hem bu sefer tek başıma değildim, dört arkadaştık, otelden ayarlanan araç transferimizi sağladı. Otelimiz St. Germain bölgesindeydi ve St. Michel ile Odeon metro duraklarının ortasındaydı. Hem yürümek hem metro ulaşımı için ideal noktadaydı. Bu gezimde Gülüşan, Ahmet ve Havva ile birlikteydik, çok güzel bir beş gün geçirdik. Burada yer verdiğim fotoğraflardan göreceğiniz gibi yemek, içmek Paris turumuzun ana unsuruydu diyebilirim. Bizim gibi yeme içmeyi sevenler için gezilerde gastronominin odak noktasında olması çok normal. Instagram hesabımdan paylaştığım bu tarz fotoğrafların altına biri “yediğiniz içtiğiniz sizin olsun bizimle gördüklerinizi paylaşın” yazmıştı. Bana yazılacak çok yanlış bir talep, çünkü her seyahatimin merkezinde o bölgenin yeme içme durakları var. Ve en önemlisi, turistik seyahatlerde hayata sizinkine benzer pencerelerden bakanlarla beraber olunca o seyahatin tadı çıkıyor. Aksi halde seyahat çekilmez bir hal alır. Yani demem o ki ekipçe çok güzel yedik, içtik. Düşünsenize içimizden biri yeme içme konusunda isteksiz olsa ve mesela Mc Donalds’ta atıştırmak ona yetse ne olurdu?

Paris ile ilgili en çok özlediklerimin başında, Seine kıyısında uzun uzun yürümek geliyor.

Yağmur sadece bir gün yağarak bize torpil geçti.

Gözümün döndüğü anlardan.

St. Michel'de bir sokak arası bistrosu





On dört yıllık süre içinde Paris'i elektrikli bisikletler kaplamış. Neredeyse tamamı, gideceğiniz yerde bıraktığınız, istediğiniz süre kadar kullandığınız sistemin ürünü. Bu da Uber'in ürünü.

Otele yerleşip, çıkar çıkmaz özlediğim ortamı yaşadık. St. Michel'deki Depart'da şarap ve şarküteri ile
Paris yeme/içme seansına başladık.


Paris büyük şehir. Bir iki günde bitecek gibi değil tabii. Önceden gitmiş olmamın bilgisiyle şehri haritada gün gün gezmek üzere parselledim. Ilk gün şu bölge gezilecek. Orada şu müze var, şurada yenecek. Akşam şu bölgeye gidilecek, şurada yenecek vs. Aksi halde kafası koparılmış tavuk gibi oradan oraya koşturup hiç bir yerini tam göremeden geri dönerdik.

Paris’e indiğimiz andan itibaren şehrin böylesine korunmuşluğu tekrar tekrar İstanbul’u düşündürüp hayıflandırdı. Kaldığımız bölge ve gezdiğim merkezdeki bölgeler neredeyse on dört yıl önce bıraktığım gibiydi. İmrenilecek bir durum. O yıllarda St. Germain bulvarında Armani açılmıştı ve Parisliler bundan hiç hoşnut değildi. Bir İtalyan markası nasıl olur da Paris’in sembolü bir bulvarda kocaman mağaza açar diyorlardı. O yıldan bu yana ne değişti diye bakacak olursak, Apple’ın, Louvre üzerine kocaman iPhone 11 afişi asmış olduğunu görüyoruz. Küresel sermaye bu, milliyet falan kalmadı. Paris’in de bu durumdan etkilenmemesi mümkün mü? Ama yine Paris’i Paris yapan detaylar aynen yerinde duruyordu. Nehir kıyısındaki kitapçılar, çiçekçiler, nehirdeki tekneler, sokak aralarındaki kafeler, şarküteriler, galeriler... Ve tabii kültür ve sanat etkinlikleri, saraylar, müzeler tüm haşmetiyle burası Paris diyorlar.

Gare d'Orsay, bir çok gidişimde uğradığım bir müze. Bu muhtemelen beşinci veya altıncı gidişim oldu. 


Gözüm, estetik olan her şeyi hafızama kaydediyordu.

Rodin Müzesi'ne ikinci gidişim oldu. Belleğim yanıltmıyorsa sanki sergilenen parça sayısı artmış. İlk gidişim tahminen 1999 yılındaydı.

Rodin Müzesi'nin bahçesinde bir sanatsever.

İnsanın içini açan güzellik.






Daha önce hiç gitmediğim, adını bilmediğim, yürümekten yorgun düşüp acıkınca, önünden geçerken girdiğimiz
bir mekanda (La Source idi) yediğim somonlu makarna bugüne dek yediğim en iyisiydi. Dedim ya, kötü bir yemeğe denk gelme ihtimaliniz çok düşük. Elbette turist olarak gezilen, merkezdeki bölgelerden söz ediyorum.



Güzel bina, şık insan, güzel mekan görmeyi, müze gezmeyi özlemişim. Buradaki hayatımın tadı başka, elbette Paris ile kıyaslanmaz. Ama arada böylesine güzel bir büyük şehire gitmek iyi olacak galiba, bu sefer uzun yıllar ara vermem. Her büyük şehir aynı değil kuşkusuz. İstanbul beni yoruyor, çirkinlikler bezdiriyor, ruhumu sıkıyor ve bir an önce kaçma duygusu yaratıyor. Paris’te her gün ortalama 12 km yol yürüdük, oradan oraya gittik ama mental ve ruhsal anlamda hiç yorulmadım. Ayaklarım aynı şeyi düşünmüyor olabilir. Beş gün boyunca Paris’in altını üstüne getirdik, sadece dört kere mi, beş kere mi ne metroya bindik.

Metro sisteminden yükselen sıcak havanın yüzeye çıktığı mazgalda uyumuş, bir yerlerden bulduğu tavuk parçalarını buharda pişiren bir evsiz. Paris'in bir başka yüzü. Yaklaşık 3.600 evsiz yaşıyormuş bu şehirde. Her şey estetik ve zarafet yüklü değil elbette.

Ve bir önceki fotoğrafı çektikten, yerde yatan o evsizin halini gördükten sonra, Louvre Müzesi'nde, estetiğin doruklarındaki bir tablonun önünde yere çömelmiş ödev yapan ilkokul çocukları. Bu zıtlıklar, dünyamızın durumuna dair bir küçük örnek sadece.

Bu sefer de önünde kuyruk oluşmuş, sürekli fotoğraf çeken Japonların arasından görebildiğimiz kadarıyla
Mona Lisa hanım.



Louvre piramiti

Fransızların milli çorbası soğan çorbasını çok severim. Bu sefer de üç dört yerde içtim. 

Paris'in mimari ikonlarından Pompidou Merkezi de, her gelişimde uğramayı ihmal etmediğim mekanlardan. Bu sefer zamanımız çok kısıtlıydı, hızlıca bir tur atıp çıktık. Yıllar önce Dadaizm sergisini yakalamış, yarım günümü burada geçirmiş, Dadaizm'i iyice anlamıştım.
Pompidou Merkezi



Amcam Ahmet Benli, 1965 yılında yüksek lisansını yapmak için Paris'e gitmişti. Gidiş o gidiş, hala orada yaşıyor. Eşi yengem Olga ile de çok uzun yıllardır evliler. Rue St. Roch'da antikacı dükkanı olan amcam Osmanlı, Selçuklu ve genel anlamda İslam eserleri uzmanı. Ev/dükkan olan mekanlarına yakın, Opera meydanında çok güzel bir akşam yemeği yedik, hasret giderdik.

Amcam ve Gülüşan

Harry's Bar da mutlaka uğradığım, gitmezsem eksikliğini hissedeceğim bar. Çok kişilikli bir mekandır.
Harry kimdir diye Google'a bakmanızı öneririm.

Kokteylleri ile ünlü bu barın en ünlü kokteyli ise bloody mary.




Brasserie, bistro denilen lokanta türleri Paris’e özgü. Çok bilinenlerin yanı sıra yol üzerinde, bir sokak arasında da rastlarsınız. Biz de öğlenleri yürüme rotamızın üzerinde gözümüze kestirdiğimiz bistrolara, restoranlara girdik. Hiç birinde kötü şeyler yemedik. Kiminde yediklerimizin lezzetine vurulduk, kiminde daha sıradan dedik ama hiç biri asla kötü değildi. Paris’te bugüne kadar dokuz-on gidişimde de kötü yemek yemedim. Bu benim şansım olamaz. Kalite, lezzet ortalaması oldukça yüksek. Üstelik iyi olmak zorundalar çünkü hemen yirmi metre sonra bir tane daha bistro vs. var. Rekabet etmek için kalite/fiyat dengesini korumalılar. Buna bir de Fransızların damaklarına olan düşkünlüğünü de eklerseniz “ne versek gider” mantığıyla iş yapmak mümkün değil. Oldukça pahalı yerde de yedik, ara sokaklardaki mekanlarda da. Harry’s Bar ve Le Select’de de içtik, St. Germain’in ara sokağında bir mahalle kafesinde de. Elbette bilinen mekanlarda olmanın, o havayı teneffüs etmenin, tarih boyu önemli kişilerin içkisini yudumladığı yerde iki kadeh içmenin hazzı başka.

Places des Vosges, meydanı çevreleyen yapısı ile bana hep rüya gibi gelir. Oldukça soğuk bir havada, Le Marais bölgesini gezerken kahve molası için durmuştuk.

Ve tabii bir akşam Leon'a uğradık.

Çok güzel şaraplar denedik. Şaraptan anladığımı söylersem doğru olmaz. Hoş, anladığını söyleyenlerin ne kadarı anlıyor bilmiyorum. Ben Paris'te genellikle Cote-Du-Rhone şaraplarını içiyorum. Benim için fiyat/kalite dengesi iyi. Ama dedim ya, anladığımı söylemiyorum. Bu sefer de ekipçe aynı bölge şaraplarını denedik.

La Palette'in duvarları

La Palette, bir dönem (özellikle 60'lı yıllar ve sonrası) Paris'e giden Türk ressamların buluşma yeriymiş. 


Cafe De La Paix, şıklığın tanımı adeta. Opera'ya bakan cephesinde inşaat vardı, manzara kesilmiş.
Nazım Hikmet'in de sık gittiği bir mekanmış. Tek yağmurlu günümüzde, geç bir öğlen saatinde hem biraz kuruyalım, hem akşam yemeğine kadar bizi idare etsin diye sandviç falan yeriz dedik. Muhtemelen bu kadar para ödediğim bir sandviçe bir daha denk gelmem. Bu parayla Yunan adalarında en az iki akşam uzo/ahtapot gecesi yaparız. Ama şikayet yok, kavgada yumruk sayılmazmış. Tatilde de ödenen paraları saymayacaksınız, tadı kaçar.


Le Select de, yemek için La Coupole restoranına gideceğimiz akşam, önceden bir şeyler içmek için gitmeyi önerdiğim mekandı. Adını yazdığım bu iki mekan da Paris'in bilinen, bence önemli iki mekanı. Montparnasse bulvarı üzerinde, karşılıklı yer alan bu iki yeri, yeme/içme odaklı bir Paris gezisinde görmemek olmaz.





La Coupole akşamından.


Le Select'in barından.

Le Select akşamı.


Otelimizin olduğu St. Germain bölgesinde iki önemli cafe var ki bunlar da Paris'te görmeden, en azından bir kahve içmeden geçilirse eksik kalınacak mekanlar. Biri burası.

St. Germain bulvarı.

Diğeri de burası. Yani Les Deux Magots.

Sartre buraya çok sık gelir, köşesine çekilip okuyup, yazarmış. Herhalde Simone de Beauvoir ile de bir çok kez gelmiştir.


Bence Fransız ikonlarından biri de 2CV Citroen'dir.
Aramızda ilk kez gelenler vardı. Paris’in şık, nezih bölgelerinde gezdiğimiz gibi daha karışık insan tipinin olduğu, çok bilinen meydanlarında falan da bulunduk. Son günümüzde Montmartre’ye gitmek için Pigalle bölgesindeki metro durağından çıkınca, Paris’in başka yüzü ile karşılaştılar. Elleri cebinde etrafı kesen, onlarca karanlık tipin arasından geçerken hafif tırsmak anlaşılır bir şeydi.

Son günümüzü Montmartre bölgesine ayırdık. Sokak ressamları, turistik eşyalar falan. Bana çok turistik gelir, yalnız geldiğim zamanlar artık buraya çıkmıyorum ama aradan on dört yıl geçince ve ekip ile gelince gitmemek olmazdı.


Havva ve Ahmet.

Havva ve Gülüşan Montmartre'de.







Ahmet ve Havva Pigalle'de.

Eh, bizim de Moulin Rouge önünde fotoğrafımız olmalıydı.



Elbette her mega şehir gibi Paris de çok karışık insan türünü barındırıyor. Ve elbette şehri turist olarak gezerken Paris’in sur dışı diyeceğimiz bölgelerinde değil, daha çok Seine nehri civarında ve en sevdiğim bölgelerinden olan Le Marais çevresinde turladık.

Bu gezi ile yazımın başında sözünü ettiğim şeyi fark ettim; Güzel şehir görmeyi, ruhu besleyen müze, bina, meydan görmeyi özlemişim. Bu bakımdan Paris çok iyi geldi ve kendimi bu konuda şarj ettiğimi düşünüyorum.

Havva ve Ahmet ile son akşam yemeğinden.

Sok akşamımızda gitmek istediğimiz mekanda yer yoktu. Gezinirken bu mekanı bulup girdik. Yemekler iyiydi ama asıl önemlisi restoranı bir yardımcısı ile çekip çeviren genç kadındı. Her yere, her şeye gayet profesyonelce yetişiyordu. Herhalde o akşam aynı anda 30-40 kişi yemek yiyorduk ve sistemini gayet iyi kurmuş, tıkır tıkır işliyordu. Bu arada şunu yazmam lazım; Daha önce Yunan adaları ile ilgili öbür blogumdaki yazılarımda da belirtmiştim. Bizim millet Türkiye'de restoranda el ettiği garson, otuz saniye içinde yanına gelmezse sinirlenir, çıkışır. Aynı masada biri bir şey isterken diğeri başka garsonu çağırıp başka bir şey talep eder falan. Hiç bir yerde bu yok. Ne Yunan adalarında, ne Paris'te, ne Roma'da ne bilmem nerede. Eğer adam başına 500 Euro ödenen bir mekanda değilseniz el ettiğinizde şak diye garsonu yanı başınızda bekleyemezsiniz. Siparişiniz de bu çalışma biçimine göre planlanmış bir zaman sonra gelir. Bekleyeceksiniz.


Sabah havalimanına giderken içimde bir gariplik vardı. Yıllar sonra buluştuğum birinden ayrılırken yaşanan duygu gibi.

Orly'ye doğru.


Soldan ilerledik ve İstanbul uçağına bindik...

Gezdiklerimiz de yiyip içtiklerimiz de sizin olsun deyip anlattım.

Bodrum’dan yazınca böyle oluyor.

Not: Paris ile ilgi en iyi site sevgili Ahmet Öre’nin sitesidir. Çok detaylı bilgileri, sıkılmadan, akıcı diliyle anlatır. Öneririm; http://www.pariste.net/