17 Temmuz 2019 Çarşamba

Bir Kalymnos gezisi daha.


Ilk kez Yunanistan’a gittiğim yıl 1987-88 olmalı. O zaman arabayla İpsala’dan girmiş, enlemesine Yunanistan’ı katetmiş, Birindisi’den feribotla Kerkira (Corfu) adasına geçmiştik. İnternet yok tabii. Gideceğimiz yerin fotoğraflarını önceden görme olanağımız da yok. Ben hayalimdeki gibi beyaz badanalı, mavi söveli pencereler beklerken karşıma adeta bir İtalyan adası çıktı. Achilles de orada yaşamış zaten. Ama insanlarının medeniliği, adanın temizliği, yemeklerin güzelliği beni etkilemişti. O zamanlarda da sık duyduğum bir saptama vardı; Biz Yunanlılara çok benzeriz. Suyun iki yakasındayız. Şu politikacılar olmasa gül gibi geçiniriz.

Şimdi şu konuda anlaşmamız lazım artık. Biz Yunanlılara benziyoruz saptaması bir zamanlar kısmen doğruyken artık doğruluğu neredeyse kalmadı. Çok önemli özellikler ve hasletler bizi karpuz gibi ikiye ayırıyor. Yukarıda anlattığım ilk Yunanistan seyahatimden sonra onlarca kez Yunanistan’a gittim. Bunların %99’u adalara oldu. Yani bizim Ege’ye, Ege insanına daha yakın bölgelerden söz ediyorum. Kusura bakmayın ama sokağa tüküren, çöp atan Yunanlı görmedim. Günaydın, merhaba, lütfen demeyene rastlamadım. Trafikte yol vermeyen, yayaya saygısız davranan bir tek Yunanlı görmedim. Bisikletle adalarda gezinirken bir kere bile bir araba yolumu kesmedi, hatta nispeten dar bir yolda yanımdan bile geçmedi, önceliği bana bıraktı, arkamdan yavaşça, rahatsız etmeden beni takip etti. Kazık atan esnafa denk gelmedim. Yüzlerce kez yemek yedim, kahve içtim, daha bir kere yemediğim bir şeyi adisyonda görmedim. Her mekanın önünde fiyat listesi vardır, o fiyatlar size uyarsa girersiniz. Hesabı öderken sürpriz olmaz. En salaşından en lüksüne kadar hangi mekana gittiysem tuvaletleri tertemizdir. Onlar kadınlı-erkekli eğlenmeyi bilirler. Eğlenmek Yunanlılardan sorulur. Kadın, erkek bir arada çalışırlar. Hele aile işletmelerinde bu birlikteliği yakından görürsünüz. Bizde kadın her geçen yıl daha baskı altına alınıyor, hayattan çekiliyor. 

Masouri bölgesi

Odadan. En sevdiğim manzara.
Ne oldu da biz böyle geriledik diye sormaya gerek görmüyorum. Yirmi yıla yakın süredir bizi yöneten zihniyetin yarattığı ahlaki erozyonu hepimiz görüyor, şahit oluyoruz. Trafikte yol verme kavgalarının bazıları ölümle sonuçlanıyor. Tren kaza yapıyor, onlarca insanın canına mal oluyor, kimse ceza almıyor. Liyakat, ahlak değil adam kayırmacılık, benden/ondan kriteri tüm topluma dayatıldı. Sonuçta elbette ki insanımızın kalitesi bozulacaktı, öyle de oldu. Yani artık biz Yunanlılara benziyoruz lafının bir geçerliliği kalmadı. Gelecek zamanın birinde ahlaklı, saygılı “insan” olmak tekrar hasletlerimizin arasına girerse o zaman konuşuruz.

Ne zamandır bu konuda yazmak istiyordum, son Kalymnos-Kos seyahatimi yazayım ve bu konudaki düşüncelerimi paylaşayım istedim.

Geçen ay Glaros ile yaptığımız seyri diğer bloğumda anlatmıştım. Aradan bir ay geçti, bizde yine adalara gitme isteği baş gösterdi. En uygun tarih 12 Temmuz idi, o tarihe biletlerimizi aldım. Bu sefer üç geceliğine gidecektik ve tekne ile gidiş/geliş için yapılacak işlemler yaklaşık 2.500 TL tutacağından bu kadar kısa gün için o parayı vermedim. Cuma sabahı Bodrum’dan Kos’a geçtik, Kos’tan 11:00’de kalkan Dodecanisos katamaranı ile en sevdiğim adaların başında gelen Kalymnos’a vardık. Şimdi saydım da bu gidişimle beraber tam yirmi bir kez buraya gelmişim. Daha önce de yazdım, Kalymnos’un doğası ve atmosferini diğer adalara kıyasla daha çok seviyorum. Neyse ki seveni az. Çünkü yeşil değil. Vathi bölgesi hariç, yol kenarlarındaki zakkumları saymazsanız neredeyse hiç yeşili yok. Ancak kayalık yapısı, çıplak taşlarıyla adanın tümünün heybetini seviyorum. Gide gele epey dostum da oldu. Ana limanı Pothia’daki Kaiki’ye uğramadan adaya geldim demem mesela. İki kardeş ve babaları da her defasında çok sıcak karşılarlar. Bir keresinde artık sana buradan bir ev alma zamanı geldi dedilerdi. 


Kaiki cafe
MasouriBlu otelinin lobisinden Telendos


Masouri’de her gidişimde kaldığım MasouriBlu otelinin sahibesi Bayan Kalotina ile muhabbetimiz başkadır. Çok severim, çok asil bir kadındır. Selaniklidir. Her zaman nazik karşılar. Bu yıl da seni gördüğüm için çok mutluyum der. Bu yıl biraz çökmüş gördüm ve çok üzüldüm. Bilirsiniz, insanlar gayet iyi iken bir yıl gelir, o yıl bir anda yaşlanırlar. Her gün gördüğünüzde fark etmezsiniz ama araya aylar girince hüzünlenerek izlersiniz durumu. Çok yakınımdakilerde de bu durumu gözlemiştim. Hepimiz öyle olacağız tabii, hayat böyle.

Önceden rezervasyon için yazmıştım. Son beş altı defadır olduğu gibi yine aynı odayı ayırmışlar. Bu otelin ve odanın manzarasını çok severim. Her gelişimde kendimi mutlu hissettirir. Bunu sağlayan o bölge, o otel, sahibesi, minimal dekoru, ince zevkin eseri detaylarıdır.




Kalymnos’un en kalabalık sezonu Eylül sonu ile Ekim ortası arasıdır. O zaman kaya tırmanışı için dünyanın her köşesinden insanlar burada toplanır. Taşlar ancak soğumaya başlar. Temmuz, Ağustos ayında çok az tırmanışçı görülür çünkü tahmin edileceği gibi kayalar çok sıcaktır. Ancak bu sezon alışılmadık bir tenhalık vardı adada. Başka adalarda da durum böyleymiş. Yunan adalarında da turizm pek iyi gitmiyor bu sezon, öyle anlaşılıyor.

İlk akşam çok iyi yemekleri olan Aegean Tavern’de yedik. Burası adanın en turistik mekanı. Tabii burası da bir aile restoranı, ancak aile dışından garsonlar da çalışıyor, yoksa yetişemezler. Otelden rezervasyon yapmalarını rica ettiğimiz görevli ya unuttu ya restoranda telefonu açan atladı, bizim adımız o akşamki listede yoktu. Telendos’a bakan doluydu ama dert etmedik çünkü defalarca o masalarda oturduk. Yine gideriz, yine otururuz dedik ve yediklerimizin lezzetine kendimizi kaptırdık. O akşam Gülüşan’ın doğum günüydü. Aegean Tavern böyle bir akşam için iyi bir mekandı.




Şu mükemmel ızgara ahtapot ve yanında küçük salatası 16 EU. Türkiye'de bu fiyata bu boyda ahtapot yemedim. Pişirme konusuna hiç girmeyeyim, burayla kıyaslamayayım.
Ertesi gün tatil için Gölköy’e gelen kuzenim, eşi ve kızı Kalymnos’a geçtiler. Onları feribot iskelesinde karşıladım. Beklerken tanıdığım rent-a car firmasının yetkilisi ile sohbet ettik. Kendimi adalı gibi hissettim. Misafirlerimi alıp evime gidecekmişim gibi geldi.

Ertesi gün deniz mahsullü makarna yemek için Captain Costas’ın yerine, Emporio koyuna vasıl olduk. Kıştan beri bu makarnayı sayıklıyordum. Bir şişe Mythos ile çok iyi gitti.

Akşam Telendos’ta, arkadaşım Mihiail’in Kapsoulis adındaki mekanına geçtik. Geleceğimi bildirmemiştim. Karşılaşınca yine sıkı sıkı sarıldık. Bu yaz da buralara gelebildiğim için çok mutlu oldum. Akşam sohbetimiz, uzomuz, yediklerimiz gayet yerindeydi. O gecenin son motoruyla karşıya, Masouri’yi döndük.



Kabak kızartması. Üstünde peynir rendesi var.
Bu da aynı usül kızartılmış patlıcan



Tabii Symi karidesini ihmal etmedik



Ertesi gün adadaki son günümüzdü. Kahvaltıdan sonra otele veda ettik, arabayı merkezdeki (Pothia) acenteye teslim ettik, merkezde yürüdük. Hafif bir öğle yemeği yiyerek öğlen 15:30’daki katamaranla Kos’a geçtik. Pazar akşamını Kos’ta geçirip, biz ertesi sabah Bodrum’a, kuzenim ve ailesi de öğleden sonra Turgutreis’e geçecektik. 

Yorgo muhtemelen ileride açık denizlere açılacak








Akşam Nick The Fisherman’da yemeyi planlamıştım ama hava çok boğucuydu, asfalt kenarında yemek yeme fikri düşündürdü. Kapalı bölümünde yemektense sahilde bildiğim Kalymnos restoranda yeriz diye orada, sahilde bir masa ayırttım. Çarşıda dolaştıktan sonra mekana geldik. Bu restoranda bir kaç yıl önce yemiştim. Genellikle hastane tarafında, ara sokakta, yaşlı amcaların işlettiği mekanda yeriz. Ya da arada Barbouni’yi tercih ediyoruz. Bu sefer hem otele yakın olsun hem biraz essin diye sahilde bir yeri tercih ettik. Ama yeni başlayan zevzek bir garson yüzünden az kaldı kavga ediyorduk. İlk kez başıma böyle bir şey geldi. Yazıya Yunanlılarla artık eskisi gibi benzeşmiyoruz diyerek başladım, ama tatsız bir örnekle bitereceğim. Mezeleri, uzoları söyledik. Garson “Bunların hepsi meze, rezervasyon yapılan bu ön masa için yeterli değil” demesin mi? Yani daha pahalı şeyler söylemeniz gerekir demeye getiriyor. Önce kulaklarıma inanamadım. Hadi sen git bunları getir deyip gönderdik. Bu arada önce bir başlayalım, gidişata göre başka bir şey söyleriz diye düşünüyoruz çünkü Yunan restoranlarında ne söylerseniz ardı ardına geliyor. O yüzden ana yemek yiyeceksek de, eğer tanıdık bir mekan değilse önceden söylemiyorum artık, öğrendim. Neyse, bu zevzek servisi yaptı. Bu arada kuzenimin kızı ahtapot köftesi istemişti. Bir süre sonra çocuk acıktı tabii, garson geldi ahtapot köftesi bitmiş, pazar günü olduğu için aldıramam da, başka ne yapalım diye sorunca biz de köfte benzeri başka şey sipariş ettik. Bu arada kendimiz için ahtapot ızgara da sipariş ettik. Neyse, bizim ahtapot geldi, çocuğun köfte yok. Yahu ne oldu köfte diye sordunca “Burası Mac Donald's değil yavaş yavaş gelecek” deyince bizim tepemizin tası attı. Hep bir ağızdan garsona yüklendik ama bu arada siniriler bozuldu. Yan masalardan bizi dinlediler. Ha bu arada bizim yanımıza sahile gelip sadece bira içip gidenler oldu. Yani bizden yüklü sipariş veren de olmadı. Garson tüm zevzekliğiyle genç kızlara şakalar yapıyor falan. Neyse, gitti. Su istiyoruz, buz istiyoruz, gelen yok, servis berbat. Yan masamızdaki genç çift kalkarken “bizim kalan uzomuzu, buzumuzu, suyumuzu size verebilir miyiz?” dediler. Halimize acımış olmalılar. Biraz sonra o garson elinde bir 20’lik uzoyla geldi, bu benden diye ekledi. Barış çubuğu uzatıyor aklınca. Bir daha Kalymnos restorana gitmem tabii. Yeri güzeldir, yemekleri fena değildir falan ama bir restoranın sunduğu lezzetler kadar önemli bir unsuru da servis yapan insanların kalitesidir. On dört Yunan adası gezdim, ilk kez böyle bir garson ile karşılaştım. Kalymnos restoranın aklı varsa bu elemanı derhal uzaklaştırır. Kos’a gidecekleri buradan uyarayım, kafasında saçı olmayan, çok konuşan, gözlüğünü tepesine takan garsonu görürseniz onun anladığı dilde konuşun, ilk zevzekliğinde, laf değil işini yapmasını söyleyin ya da sinirinizi bozmak istemiyorsanız Kalymnos restorana gitmeyin. Benden söylemesi. Bu blogda ilk kez bir yeri kötülüyorum çünkü hak ettiler.





Ertesi sabah Kos’tan kalkan Yunan şirketinin feribotu Apollo II ile Bodrum’a vardık. Kısa ama dolu dolu bir üç buçuk gün geçirdik. Son akşamki tatsız yemek olmasa daha iyi olurdu ama yine de neşemizi bozmadık. Çünkü ahtapot ve karides ızgara ile uzo güzeldi. Karşımızda Bodrum’un ışıkları masada sohbet vardı. Daha ne olsun?

19 Haziran 2019 Çarşamba

15 Haziran 2019 Cumartesi

Bodrum Astypalaia rotasını anlattım.

Diğer blogum olan Bodrumlu Mavi Hayat'ta teknem Glaros ile yaptığımız on günlük Bodrum-Kalymnos-Astypalaia-Nsyros-Kos-Bodrum seyrini anlatmaya başladım. Bugün ilk etap olan Bodrum-Kalymnos etabına yer verdim. Okumak isterseniz lütfen linki tıklayınız;
https://bodrumlumavihayat.blogspot.com/2019/06/bodrumdan-astypalaiaya-birinci-etap.html

19 Şubat 2019 Salı

Bu yıl da bahar açan bademlerin peşinden Datça'daydık.


Datça’da bahar açan bademlerin peşinden gitmeye yedi yıl önce başlamışım. Bu hafta sonu sekizinci yılda da baharları görebildiğim için mutluyum. Bu bademlerin peşinden gitme hikayesi, bir kış akşamı Datça’da dostum Fevzi’nin mekanında rakı eşliğinde Ege otlarının lezzetine dalmışken çıktı. Önümüzdeki sene Şubat ayında gel de bahar çiçekleriyle beyaza bürünmüş badem ağaçlarının güzelliğini gör dedi. Ben de bunu unutmadım, bir sonraki yıl, yani 2012 Şubat’ında Datça’ya gidip Fevzi’nin rehberliğinde Datça’yı dere tepe turladım. Gördüğüm güzellik karşısında büyülendiğimi hatırlıyorum. Yakaköy’den Palamutbükü’ne bakarken bembeyaz badem bahçelerinin bezediği Palamutbükü çok etkilemişti. Öyle ya, Palamutbükü dediğimiz yer yazın gidilen, türkuvaz denizi, beyaz çakıllı sahiliyle kendine özgü güzellikleri olan bir yerdi. Tepeden gördüğüm manzara çok etkileyiciydi doğrusu.

Artık klasikleşen, yola çıkış fotoğrafıyla başlayayım. Bu arada blogu açtığımdan bu yana bu üçüncü arabam oldu.
Sonraki her yıl aynı mevsimde bu ritüeli tekrar tekrar yaşamayı beklemeye başladım. Bademler için Datça’ya ne zaman gideceğiz konusu yeni başlayan yılın önemli konularından biri haline geldi. Tek başıma giderek başladığım bu gezilerde sayımız giderek arttı. İki yıl önce on kişiye kadar çıktığımız oldu. Bu yıl da Gülüşan, Çisem, Havva ve Ahmet ile birlikte beş kişiydik. Bu arada iki yıldır Şubat'ta badem festivali yapılıyor. Biz festivalden ya önceki ya sonraki hafta gidiyoruz. Bademlerin durumuna göre hareket ediyoruz. Festival geçen sene geç kalmıştı, baharlar dökülüyorken Datça’ya gelmişlerdi. Bu yıl daha iyi zamanı yakalamışlar. Hava bu, kışın nasıl geçeceği aylar öncesinden belli olmuyor. O yüzden çok önceden program yapmak riskli. Ayrıca kalabalıktan, gürültü, patırtıdan, toplu yapılan gezilerden, eğlencelerden (!) haz etmediğim için festival dışındaki tarihleri tercih ediyorum.

Mesudiye tepesinden Ovabükü. Karşıda da Tilos var.
Derken Gülüşan ve Çisem ile beraber cuma sabahı çıktık yola. Bu badem gezilerinde karadan gidip feribotla dönmeyi tercih ediyorum. Özellikle de Bodrum’dan sonra Gökova sahilini takip eden yolu kullanıyorum. Bazen Yalıçiftlik’ten bazen Mumcular’dan, bazen de Milas’tan aşağıya, Ören’e inerek Akyaka’ya varıyor, oradan Marmaris üzerinden Datça’ya ulaşıyorum. Bu kez de Güvercinlik-Mumcular-Ören-Akyaka rotasını yaptık. Ören’in sakinliğinde kahve molası verip, acıkmış halde Akçapınar tostçusuna attık kendimizi. Ardından istikamet Ovabükü dedik. Öğlen, sessiz ve sakin bir havada Poyraz’da bira-patates-kalamar üçlüsü ile yorgunluk attık.

Yılllar önce burada durup karşıya bakıp fotoğraf çekerken bir yelkenli geçti ileriden. Kim bilir ne keyiftir demiştim. aradan geçen beş-altı yıl sonra benim de bir yelkenlim oldu. Geçen Kasım ayında buranın açığından Glaros ile geçtim.
Ören... Buranın huzuru başka türlü.
Karadan Gökova'ya giderken her geçişimde durup fotoğrafını çektiğim ağaç. Yine baharlı halini görebildim.


Ören'in havasını mahveden termik santral. Bunu buraya diktiği için Özal'ı hiç affetmedim.
Akçapınar tostçusu.

Akşama doğru merkeze, Kumluk Otel’e geçtik, odalarımıza yerleştik. Datça’nın merkezine yazın gitmiyorum. Gelirsem de tekneyle geliyorum. Yazın büklerde kalıyoruz. Ama yaz sezonu dışında merkezde kalınacak en iyi otel bence Kumluk. Hem yeri çok iyi, hem otel tertemiz, personel candan. Fevzi’nin restoranına da otuz-kırk metre falan. Biraz dinlendikten sonra, ertesi gün ekibe katılacak Havva ve Ahmet geldiğinde hep birlikte Fevzi’de yiyeceğimizden biz cuma akşamı Hüsnü’ye geçtik. Güzel bir kış akşamında rakımız eşliğinde nefis bir mezgit tava yedik. Ortam, sahiplerinin ilgisi çok iyiydi. Mezeler balık seviyesinde değildi o yüzden detaya girmiyorum.




Ovabükü'nden Tilos'a karşı.
Poyraz restorandaki şu patatesin rengi lezzeti hakkında fikir veriyordur.

Gülüşan ve Çisem ile Ovabükü'nde.
Datça'da Balıkçı Hüsnü'den detaylar




Mekanındaki müşteriler gittikten sonra Hüsnü'deki akşamın sonuna yetişen Fevzi ile.
Fevzi ile 2009 yılında, o zaman daha yukarıda, cadde üstünde olan mekanında tanışmıştık.
Ertesi sabah Bodrum’dan gelen feribottan inen Havva ve Ahmet’i karşıladım, markete girip alış verişimizi yaptık. Çisem görevli olduğu Bodrum’daki Suvla’dan güzel şaraplar getirmişti. Fevzi kıyma sipariş etti, size sakız kırığında köfte yapacağım dedi. Önce Palamut sahilinde kahve içtik. Hava kapalıydı, arada yağmur atıştırdı sonra bulutlar yükseldi. Bu yılki sert kış Palamut sahilinde tahribat yapmış. Yol çökmüş, çardaklar uçmuş veya birbirine girmiş. Ovabükü daha az hasarla atlatmış kışı ama Palamut açık koy olduğundan zarar görmüş ne yazık ki.

Körmen marinası yıllar süren inşaattan sonra sonunda bitti sayılır.

Bodrum'dan gelen Uğur Kaptan'ın feribotu Kemal Reis

Havva ile Ahmet
Her bahar olduğu gibi Üstat Che’yi evinden aldık, bizim için seçtiği badem bahçesine gittik. Üstat tanıdığım en renkli, ilginç kişiliklerden biri. Çok rakı içmişliğimiz vardır. Fevzi, usta aşçılığının yanı sıra gezici piknikçi de olmuş. Arabasının bagajından katlanır masalar, iskemleler, çatal, bardak vs. çıkıverdi. Beş dakika içinde Palamut sırtlarında Çeşmeköy’de masamız kuruldu. Üstat Che çalı çırpı ile ateşi yaktı. Şaraplar açıldı, müthiş kokular içinde, tertemiz havada, baharların arasında pikniğimiz başladı. Detayları fotoğraflar anlatsın, ben burada kesiyorum.

Geçtiğimiz cumartesi günü yemek odamız burasıydı diyebilirim.




Çarli de halinden memnundu.


Hava elinden geleni yaptı, bizim piknik süresince yağmadı, ne zamanki şaraplar bitti, gözler biralara kaydı, yağmur atıştırmaya başladı. Hadi tamam bu kadar yeter, gidin dinlenin, akşama madem rakı sofrası kurulacak daha da içmeyin dedi adeta. Biz de sözünü dinledik, otele doğru yollandık. 





Üstat Che







Fevzi ve Deniz








Dinlendikten sonra biraz yürüdük ve bu sefer Fevzi’nin mekana geçtik. Ege otları yanında kara izmarit kızartması yedik ve gecenin sonuna doğru narlı palamut geldi. Bir gün önce Fevzi’ye uğramıştım, mutfakta bu balık pişerken görüntüsünden aşure sandım da anlam veremedim. Mükemmel bir lezzeti yakalamış yine Fevzi.











Sohbet güzeldi, masa güzeldi, içilen bir kaç kadeh rakının yanı sıra öğlenki açık hava ve baharlar etkisini gösterdi, gözler kapanmaya başladı. Geceyi uzatmadan otele döndük.

Sabah pırıl pırıl bir Datça sabahına uyandık. Güneş parlıyor, önümüzde uzanan, artık Ege değil Akdeniz olan deniz masmaviydi. Kahvaltıdan sonra sahil boyu yürüyüş yaptık. Denize giren iki yüzücüyü izledik, imrendik doğrusu. Kışın Datça ne güzel. Kahve içmek, bir şeyler atıştırmak için Eski Datça’ya gittik. Oradan sonra da Körmen sahilinde kısa bir yürüyüş yapıp feribota bindik. Uğur Kaptan’ın feribotu, Kemal Reis ile döndük. Kendi kendime dedim ki akşam biz de Gemibaşı’na gidip bu güzel tatile yakışan güzel bir final yapalım, Uğur Kaptan’ı da görürüz. Biz masaya otururken Uğur Kaptan çoktan gelmiş demleniyordu bile.







Eski Datça'daki Orhan'ın kahvesi


Bahar çarpması.
İki gece üç günlük tatil çok iyi geldi. Bu kış çok sert geçti buralarda. Fırtınalardan, şiddetli yağmurlardan günlerce evden -nefes almak için- dışarı çıkamadık. Bütün bir Ocak ayı ve şu Datça seyahatine kadar geçen Şubat ayının ilk on beş günü Bodrum’a çakıldık kaldık. Bu kaçamak çok tadındaydı.

Bu kadar güzelliği gördükten ve anlattıktan sonra Datça’da gördüğüm çirkinlikleri, tatsızlıkları anlatmak istemiyorum. Şu kadarını söyleyerek kapatayım; Ben ilk gittiğimde Datça’nın nüfusu yanılmıyorsam on iki bindi. Şimdi yirmi iki bin olmuş. Küçük bir belde için ciddi artış. Gelenlerin bir bölümü aynen Bodrum’a gelenler gibi, şehir hayatı alışkanlıklarını yanında getirmiş. Yapılaşma berbat. Çirkin binalar Datça’nın güzelliğini gölgelemeye başlamış. Kiralar ve ev fiyatları uçmuş. Bodrum’dan farkı kalmamış. Neyse, daha devam etmeyeyim. Bodrum’da ne oldu ve oluyorsa aynısı, kendi ölçeğinde Datça’da oluyor işte.

Gözlerimiz güzellikleri izledi Datça’da. Doğanın o inanılmaz yeteneği, gücü Datça’yı beyaz bahar çiçekleriyle bezemişti. Dilerim ki bir dahaki yıl da sağlıklı, mutlu oluruz, tekrar doğanın bu coşkusuna şahit olurum.

“O zaman bir dahaki yıl, yine Şubat ayında bademleri yazmak üzere sözleşelim mi?”