23 Eylül 2016 Cuma

İkinci durak; Tilos

Sabah 07:50’de hareket edecek Blue Star şirketinin feribotuna bindim ve tam zamanında Tilos’a hareket ettik. Genellikle gece ya da -bulunduğunuz adanın konumuna göre- sabah erken saatlerde binebileceğiniz Blue Star feribotları çok rahat ve büyük. İçinde onlarca TIR alabilen alt bölümü, bir kaç güvertesi, kıç tarafında balkonları, son derece temiz ve konforlu kamaraları, deri koltuklu kapalı salonları, yürüyen merdivenleri, küçük bir kaç mağazası ile sıkılmadan seyahat edebileceğiniz gemiler. Sabah kahvaltımı arka balkonda Nisyros’u seyrederek yaptım. Yaklaşık bir saat sonra Tilos’a vardık. 

Tilos'a yaklaşırken
Feribottan
Tilos'a varınca
İlk izlenimim sakin bir adaya geldiğimi doğruladı. Tilos 65 kilometre karelik küçük bir ada. Nüfusu 500 civarı. Adanın her yanından huzur fışkırıyor. Gürültü yok, acele eden yok. Acele etmeyi gerektirecek bir şey de yok. Otellerin olduğu, adanın küçük limanının da bulunduğu Livadia’da kalacaktım. Oteller deyince aklınıza büyük binalar gelmesin. İki katlı küçük otelciklerden söz ediyorum. En büyüğü herhalde 40-50 odalıydı. Benim kaldığım yedi odalı, çok sempatik bir oteldi. Hiç bir fazlalığı olmayan, temiz, sade bir otel. Deniz hemen önümdeydi ve otelin tüm müşterisi toplam dokuz kişiydik. İstediğim tek şey şahane bir deniz ve sessiz sahilinde kitap okumak, öğlenleri de siesta yapmaktı. Sipariş verseydim bundan daha iyi bir yer bulamazmışım. Tilos bunun için biçilmiş kaftandı. Çakıllı sahili denize girmeyi biraz zorlaştırsa da pırıl pırıl suyun sebebi de bu çakıllar tabii. Sabah yüzümü denizde yıkayıp, kahvaltı ettikten sonra ılgın ağacının altına şezlongumu çekiyordum ve kitabıma dalıyordum. Arada kahve içer misiniz diye soran otelin sahibesi yanıma uğruyordu. Çok sevimli yaşlı İngiliz bir çift vardı, zaman zaman iki laf ettiğim. Onun dışında sessizliği bozacağım diye ağzımı bile açmıyordum.

Tilos, Nisyros veya Halki gibi güzel bir ada değil. Ama aurası bambaşka. Huzur adası
Livadia sahili
Sahil boyu ılgın ağaçları dikili
Kaldığım küçük otel
Otelin önündeki sahil
Otelin önü. Çakıl bir sahil ve cam gibi bir deniz
Livadia adanın limanı. Adanın asıl merkezi içeride, bir tepeye kurulmuş Megalo Chorio denilen yer. Şehir Rodos şovalyeleri döneminde yapılmış bir kalenin içindeymiş. Son gün zamanımı adayı gezerek değerlendirmek istediğimden araba kiraladım ve oraya gittim. Kiralama şirketinin görevlisine adada son günüm olduğunu, buradan Halki’ye geçeceğimi söyleyince o zaman siz arabayı saat 16:00’da getirirsiniz dedi. Çünkü o gün tek bir feribot seferi vardı, o da o saatte.

Adada gezip görülecek bir şey yok aslında. O kadar sakin ve boş bir ada ki sadece dinlenmekle zamanınızı geçirebilirsiniz. Söylememe gerek var mı bilmem ama beach veya partileme mekanı falan da yok tabii. Gidişimle ada nüfusunun yaş ortalamasını düşürmüş olabilirim. O kadar sakin bir adaydı ki, sakin dediğim Nisyros bile Tilos’tan hareketli kaldı. Anlayın yani.


Uzaktaki tepeler Datça, Palamutbükü

Livadia'da akşama doğru
Bu da sabah hali


İki günüm burada geçti
Beş altı yemek mekanı var. İlk akşam en turistik diyebileceğimiz yere, Mihalis’in mekanına gittim. Bayram olduğundan tekneyle gelen birkaç Türk masası vardı. Neyse ki gürültü yapan çocuklu Türk aileleri gibi değildi, gayet aklı başında insanlardı. O akşam tadı damağımda kalan mükemmel bir ahtapot ızgara ve feta saganaki yedim. Her ikisi de bugüne kadar yediklerimin en iyilerinin arasındaydılar. Ertesi akşam da sahilde Nautilos’ta yedim. Balık çorbası çok iyiydi, onun da tadı damağımda hala.

Bu arada akşam üzeri limana ve hemen arkasındaki küçük meydana yürüyüş yaparken gözüm bir mekana takıldı. Akşam meydandaki büyük ağacın altı ada halkıyla doluyor. Kahve, uzo içip sohbet ediyorlar. İçecekleri de o gördüğüm mekan veriyor. Mekanın önünde de uzunca bir masa ve iskemle yerine de masa boyunda bir sıra var. Baktım yaşlı amcalar orada oturup uzo içip koyu muhabbet yapıyor. Ben de yemekten önce bir kadeh içeyim dedim. Mekanın içine bir girdim ki şaşırıp kaldım. Bizim Mahmut Kaptan’ı alıp Tilos’a koymuşlar sanki. Aynı anlayışta bezenmiş bir mekan. Duvarlarda bir milim boş yer kalmamış. İlginç objeler, fotoğraflar… Tıpkı Mahmut abinin yeri. Tabii çok sevdim mekanı, iki akşam da yemekten önce oraya gittim. Servis yapan mekanın çalışanı arka arkaya, kısa sürede bir kaç uzo içmemden Türk müsün dedi? Evet dedim, sonra her yanımdan geçişinde takılıyor, “bir tane daha” diye Türkçe soruyordu. İkinci akşam “Bak dedi bunun adı İlia, biz İlyas deriz, Türkçe bilir, konuş” diye birini gösterdi. Adam yanıma geldi, başladı anlatmaya. Ailesi mübadelede Antalya’dan Atina’ya gitmiş. Kendisi de Antalya doğumlu. Gayet iyi Türkçe konuşuyordu. Arada unuttuğu kelimeleri ben söyleyince hatırlayıp çok seviniyordu. Konuşmamaktan unuttum dedi. Karısı Tilos’luymuş, yılın altı-yedi ayını Tilos’ta geçiriyormuş. Çocuklarını, torunlarını anlattı. İçkiyi bırakmış, arada içiyormuş, yaşı seksene gelmiş, bir kaç tane tonik içti anlatırken. Bodrum’a gelmiş yirmi yıl evvel. İki defa “Symirna”ya gitmiş. Fuar vardı dedi, Zeki Müren’i dinlediğini anlattı. Bir de neydi o adı dedi, hani hasta oldu şimdi, Ibrahim Tatlıcı mıydı ne? Dedim Tatlıses olmasın. Hah onu da dinledim ben dedi. Sohbeti bitirip yemeğe giderken bir hatıra fotoğrafımız olsun dedim. Derhal gözlüğünü çıkardı, gözlükle iyi çıkmıyormuş. Yarın akşam da gel dedi, ah dedim Halki’ye gidiyorum. Ooo dedi orası güzel adadır.




Tilos'ta bulduğum mekan aynı bizim Mahmut Kaptan'ın meyhanesi üslubunda


Tam kıvamında bir ahtapot ızgara
Yediğim en iyi feta saganakiydi
Otelin omletli sabah kahvaltısı
Tilos'un en büyük oteli 


Ada halkının akşamları buluşma yeri
Gittiğim mekanın önünde koyu sohbete dalmış ada halkı



İlia Bey. Fotoğraf çekilecek diye gözlüğünü çıkardı, gözlükle iyi çıkmıyormuş. Yaş sekseni geçmiş. Zımba gibi
Dakos ve balık çorbası. Dakos Kos'taki Elia'dan sonra yavan geldi. Ama çorba çok iyiydi

Ertesi gün araba kiraladım dedim ya. Adanın arkasına gittim. Twitter arkadaşım Aslıhan Karay bana Tilos ile ilgili çok yararlı tavsiyeler yazmıştı. Sözünü ettiği arkadaki küçük lokantayı merak ediyordum. Yol üstü Megalo Chora’yı da görürüm dedim. On beş dakika sonra adanın tam ortasındaydım Bir on beş dakika sonra adanın arkasına vardım. Adanın bir ucundan bir ucu yarım saat sürmüyor bile. Kos ile Rodos arasında tespih taneleri gibi dizilmiş Nisyros-Tilos-Halki üçlüsünün bu kadar yakın olmalarına rağmen bu kadar farklı coğrafi yapıları ve dolayısıyla halkın yaşamının farklılığı çok ilgimi çekti. Nisyros tamamen volkanik bir ada. Verimli bir toprağı yok, o yüzden de çorak. Tilos ise iç taraflarında zeytinlikleri olan, az da olsa tarım yapılan bir ada. Halki ise başka bir tarzdı, orayı da bir sonraki yazıda anlatacağım.

Tilos’un arkasına vardığımda öğlen olmuştu ve acıkmıştım. Minik bir mendireğin olduğu iki üç binalık köyde bir tane yemek yiyecek mekan vardı. Bulmam zor olmadı. Balıkçı bir karı koca ve kızları işletiyor mekanı. Önce buz gibi Mythos söyledim. Sonra bir ahtapot salata ve kalamar tava yedim. Ahtapot salatası ılık ılık geldi ve açık ara hayatımda yediğim en iyi ahtapot salatasıydı. Bizde ahtapot salatası yapılırken küçük küçük doğrarlar ve ahtapotun düğmelerini ayıklayıp atarlar. Tilos’ta ahtapotun düğmelerini atmamışlar. Parçalar da daha iri doğranmış. O zeytinyağı neydi öyle… Tilos’ta yediğim ızgara ahtapottan sonra salatasına da hayran kaldım. Kuzey rüzgarına açık mekanda büyük bir ağacın altında oturdum ve gölgede ilk defa üşür gibi oldum. Eylül kendini hissettiriyor dedim kendi kendime. Yemek yerken karşımda Nisyros’un arka tarafı ve tepede Nikia’nın evleri belli belirsiz seçiliyordu. Nikia’da yürürken Tilos’u seyretmiş ve acaba kalacağım yer adanın neresinde diye düşünmüştüm. Şimdi artık konumlandırmayı yapabiliyorum. Yemek yediğim yerden bir kilometre kadar gittikten sonra yine çakıllı, uzun, harika bir sahil buldum. Iki kişi yüzüyordu. Evet sadece iki kişi.

Küçük dokunuşların önemine dair bir görüntü. Soldaki benim kaldığım otel, sağdaki ikizi kadar benzeyen diğer otel. İşletmeci özeni farkı nasıl belli ediyor kendini.
Ada limanın olduğu bölge. Gördüğünüz gibi ada güzel değil aslında. Ama dedim ya, denizi, huzuru başka türlü bir şey
Livadia'nın genel görünüşü
Karşıdaki beyaz evler adanın asıl merkezi Megalo Chorio dedikleri bölge
Rodos şovalyeleri döneminden kalma kale tepede görünüyor. Eskiden Megalo Chorio da kale duvarlarıyla çevriliymiş. Günümüze bir kaç taş kalmış o kadar.
Adanın Nisyros'a bakan arka bölgesi
Kiraladığım araba. Bu da dökülüyordu. İçine sinmiş sigara kokusu felaketti. Küçük adalarda temiz ve yeni araba bulmak zor. Orta boy ve büyük adalarda ise hepsi yepyeni ve tertemiz
Şurada içtiğim biranın, yediğim ahtapotun tadını unutmayacağım. Benden başka iki müşteri vardı. 


Karşısı Nisyros. Tepedeki beyaz çizgi gibi görünen yer ise Nikia köyü. Bir önceki yazıda bol fotoğrafını koymuştum. Tepenin arkasında ise volkanın krateri var

Koca sahilde iki kişi yüzüyordu

Bunu kim ürettiyse çok zengin olmuştur. Bütün küçük adalardaki her restoranın her masasında bu var.

Doyumsuz tadıyla ahtapot salatası. Ilık servis ediliyor
Öğle yemeklerinde, Nisyros’ta başladığım yeni bulduğum oyunu Tilos’ta da bir öğlen oynadım. Menülerdeki yerel yemeklerin Yunanca isimlerini anlamam mümkün değil. Musakka gibi anlaşılır isimlerden söz etmiyorum. Özel bazı isimler var ki ne olduğunu bilemem. İşte öğlenleri Yunan alfabesiyle yazılmış yemeklerin içinde harflerin yan yana gelmesiyle en şık duran isim, en iyi tasarım hangisiyse o yemeği söylüyorum. Şu ana kadar bana uymayan bir yemeğe denk gelmedim. Hoş, yemek ayırmam ve yemediğim hiç bir yemek yok. Ama mesela çok yağlı bir yemek çıkarsa zorlanırdım, çıkmadı. Son yediğim bizim İzmir köfte benzeri bir yemekti mesela.

Tilos’tan çok güzel izlenimlerle ayrıldım. Her şeyden once elle tutulur bir huzur vardı adada. Sakinliğine vuruldum. Denizine de. Ve iddiasız olmasına rağmen yemekleri de gayet iyiydi. Esnafı çok düzgün. Ada halkı da öyle. Misafirperverler. Sakinler. Müdavimleri var. Bir Alman çift on yedi yıldır geliyorlarmış. Benimle aynı otelde kalan İngiliz çift on yıldır geliyoruz dediler. Önceden –seksenli yıllarda- Bodrum’a da giderlermiş, çok iyi biliyorlar. Son gidişlerinde tatili erken kesip Tilos’a geçmişler. Neden öyle yaptınız dedim. “Ara vermiştik Bodrum’a, sonra bir gittik ki her taraf bina olmuş. Fiyatlar çok artmış, yemekler bozulmuş. Kaçtık” dediler. Gelişmeyi betona bağlayan yerel yöneticilere, arazilerini satan halka bunu anlatmak mümkün değil tabii. Tilos da diğer adalar gibi belli bir plan çerçevesinde gelişiyor belli ki. Gözü rahatsız eden, diğerlerinden daha yüksek bir tek bina yok. Betonlaşma yok. Diğer adalarda olduğu gibi sahil boyu ılgın ağaçları dikmişler. Bunlar hem sahilde doğal gölgelik oluyorlar, hem serinlik yapıyorlar. Görüntü olarak da çok güzeller. Bizim Bodrum’da daha fazla şezlong koyabilmek için ağaç kesen tesisler var. Yunanlılarla hayata ve yaşadığımız yerlere bakışımız epey farklı. Onlar korumak biz bozmak üzerine uzmanlaşmışız. Ne yazık ki durum bu. Aramızdaki yedi sekiz mil çok az ama hayatlarımız o kadar başka ki sanki aramızda binlerce mil var.



Ve beni Halki'ye götürecek katamaran limana gelirken
Tilos, kırmızı konturlu ada
Tilos’ta iki gece kaldıktan sonra üçüncü gün öğleden sonra feribota binmek için beklerken oteldeki sevimli yaşlı İngiliz çift geldiler iskeleye. Sizi arıyorduk dediler ve çantalarından benim bir tişörtümü çıkardılar. Otelde unutmuşum. Ada küçük yer ve eninde sonunda herkes aynı feribota binecek. Otel sahibesi rica etmiş, beni iskelede bulabileceklerini söylemiş, onlar da tişörtümü getirdiler. Ben Halki’de onlar Rodos’ta inecektik. İnerken teşekkür ettim. Tişörtlerinize dikkat edin dediler, gülüştük.


Halki’ye inince güzelliğine vuruldum. Ama orayı bir sonraki yazıya saklıyorum.