28 Haziran 2013 Cuma

İstanbul'a bir gideyim geleyim dedim de

Ofisi Bodrum’a taşıdım taşıyalı İstanbul’a hem gidiş sayım azaldı, hem kalış sürelerim kısaldı. Eskiden gitmişken birkaç iş halledeyim, biraz ofiste bulunayım diye en az iki gece kalırdım. Şimdi işimi halledeyim bir an önce döneyim derdindeyim. Hele buralara yaz gelmişken.

Geçen Çarşamba günü de günü birlik İstanbul’a gidip gelmem gerekti. Yeni iki proje için görüşmelerim vardı, süren bir proje için de son toparlama görüşmesi yaptım. Yani 8 saatlik mesai süresi içinde üç ayrı yerde üç toplantıdan söz ediyorum. İstanbul’da yaşarken bu tempoda, aynı günde üç toplantı beni bitirirdi. Şimdi de yoruyor tabii ama artık eskisine göre yaşım artsa bile daha enerjiğim. Ve tabii gün sonunda Bodrum’a dönecek olmanın düşüncesi de insana güç veriyor. Şimdi buraya programı yazayım, kendinizi de benim yerime koyup düşünün. Aslında gerçekten yorucu bir iş trafiğinden söz ediyorum ama dedim ya, akşam Bodrum’a dönüp rakı-ahtapot yapacak olmayı düşünmek yetiyor.


Bu kareyi çekmekteki amacım havalimanının içini, bekleyenleri göstermekti. Sağda gazete okuyan kişi o sırada bana bakmış, fark etmedim. Buraya koyduktan sonra aşağıda yorumlarda okuyacağınız "adsız" kişinin bu kişi olduğunu tahmin ediyorum, zira ısrarla adını yazmadı, Kendi fotoğrafından nasıl bir kazanç elde edeceğimi düşünmüş bilmiyorum ama yüzünü flulaştırarak tanınmayacak hale getirdim, çünkü rahatsız olmuş. Görüleceği gibi fotoğrafta görünmemesinin fotoğrafa olumsuz bir etkisi yok çünkü dediğim gibi bu fotoğrafı uçak bekleme anını göstermek için çekmiştim. Amacım kimseyi rahatsız etmek değil, bu blogda yüzlerce böyle kare var. 
Sabah erken yolculukta yorgun insanlar oluyor

Sabah saat 10’da Altunizade’de ilk görüşmem vardı. İkincisi karşı yakada saat 13:00’de Sütlüce’deydi. Üçüncüsü ise 15:00’de Maçka’da. Eh tabii ben de Bodrum’dan geleceğim. Artık gide gele zamanlama üstadı oldum. Rötar hariç kaçta evden çıkarsam kaçta İstanbul’un neresinde olurum, aşağı yukarı biliyorum. Anlattığım program için sabah 08:10 Pegasus uçuşu ile Sabiha Gökçen’e giderim dedim. Oradan Altunizade’ye rahat yetişirim. Akşam da 18:00 Atlas uçuşu ile Bodrum’a dönerim diye planladım. Diyeceksiniz ki niye dönüşü sıkıştırıyorsun, 19:00 veya 21:00’deki uçaklarla dönsene. Oradan bakınca gayet mantıklı da buradan bakınca öyle olmuyor işte. Çünkü akşam sekizde Gemibaşı’nda rakı-balık-ahtapot programı yaptık ona yetişmek istedim. Çünkü böyle İstanbul’a günü birlik gidişlerin bünyeye yaptığı baskı ancak Bodrum’da rakı masasına oturarak atılıyor. Aksi halde bünyeyi zorlar, arıza çıkarabilir.

Sabah 8:10’daki uçuş için, İstanbul’da havalimanına 38 km mesafede otursanız kaç saat önceden evden çıkarsınız? Ben olsam iki saat önce çıkarım. Neme lazım, bunun trafiği var, hele yağmur yağmışsa kilitlenmiş trafiği var filan. Burada elli dakika önce çıkmak rahat rahat yetişmek demek. Evden havalimanı otuz dakika sürüyor. Yirmi dakikada da güvenlikten geçip içeri giriyorsunuz, üstüne bir de kahve içecek zaman kalıyor.

Ekranda Pegasus’un 10 dakika rötar yazdığını görünce bunun asla 10 dakika olmayacağını bildiğimden hafif bir endişe yaşamadım değil. Çünkü hepimiz biliyoruz ki 10 dakika rötar yazması yarım saat rötar anlamına gelir. Yarım saati bulan rötardan sonra kalktık ve dokuzbuçuk civarı Sabiha Gökçen’e indik. Uzun zamandır o havalimanına gitmemiştim, hep Atatürk havalimanını kullanıyorum. Uçak alçalırken o civarı tanıyamadım. Havalimanına uzak olan bölgelerde kuleleri, havalimanına yakın yerlerde ise toz toprak içinde sokakları, yeşili olmayan apartmanları gördüm.

Şoförlü araba servisi böyle yoğun iş seyahatleri için çok mantıklı
Gün içinde İstanbul’da yapacağım yolculuklar için ya taksi kullanacaktım, ya araba kiralayacaktım. Ama sonradan şoförlü araba kiralama formülü aklıma geldi. İstanbul’un taksileri malum, çoğu pis. Ya klimayı benzin harcamasın diye açmayan ya da zaten kliması olmayan araçlar. Düzgün şoföre rastlamak milli piyangoda kazanmak kadar zayıf bir ihtimal. Üstelik geyik muhabbetine meraklısına veya çevresiyle küfür kafir konuşanına denk gelince yolculuk iyice sarpa sarıyor. Havaalanı transfer diye bir şirketi aradım, rotamı ve zamanlamamı söyledim, biraz sonra beni arayıp fiyatı bildirdiler. İstanbul’da o mesafeye, dört taksiye vereceğim parayla aşağı yukarı aynı paraya tertemiz, pırıl pırıl klimalı bir araba, efendi –ama biraz acemi- tertemiz giyinmiş bir şoförle işlerimi hallettim. Eğer arabayı ben kullanacak olsaydım her şeyden önce park problemiyle uğraşacaktım. Ve İstanbul’da yollar çok değişmiş, o tünelleri falan hiç bilmiyorum, kaybolabilir, randevularıma geç kalabilirdim. Üstelik tabii bir de bu hizmet karşılığında fatura alibiliyor olmak da önemli.

Neyse, gün içinde işlerim yolunda gitti, ilk toplantıya rötar yüzünden yarım saat geç kaldım ama sorun olmadı. Sonrakilerde zamanlamaya uyabildim ve tam saat 17:05’de, yani uçağımın kalkışına ellibeş dakika kala Atatürk havalimanına vardım.

Bir iki gözlemimi ve yaşadıklarımı aktarayım.

Sabiha Gökçen’den Altunizade’ye kadar E5’i kullandık. Gerçekten o kadar değişmiş ki tanımam mümkün değil. Tahminen dört yıldır hiç geçmemiştim. Bu kısa sürede bu kadar değişim aklımı aldı. İstanbul’daki değişimin hızı inanılacak gibi değil. 80’li yıllardan 90’ların ikinci yarısına kadar her gün kullandığım birinci köprünün E5 sapağından sonra köprüye kadar olan güzergah üzerinde bile her yer değişmiş.

Sütlüce’de gittiğim kurumda görüştüğüm kişilerin bir bölümü beni eskiden tanıyanlardı. Bir bölümüyle de yeni tanıştım. Toplantılarda artık hiç değişmeyen bir sıralama var; sohbet önce Bodrum üzerinden başlıyor. Orası nasıl? Ne yapıyorum? İşler nasıl? Kışın hayat nasıl geçiyor gibi, aslında insanların merak ettiği cevabını duymak istediği konular soruluyor. Çünkü bugüne kadar kaç kişiyle konuştuysam hemen hepsi bir gün benim yaptığımı yapmak istediklerini söylediler. Ama ya çocuğun okulu, ya işe yeni başlamış olmak ve yükselme isteği, ya da emekliliğe daha biraz süre olması hep erteleme nedeni. Ama tanıdıkları birinin bunu yapmış olması onlara iyi geliyor diye tahmin ediyorum. Konu işe dönmeden önce ya “bravo valla, biz yapamadık ama size gıpta ediyor, sizi izliyoruz” diye bitiyor. Ya da “yanınızda çaycılık bile yapmaya razıyız” türünden içinde umutsuzluk da gizlenmiş bir şakayla sonlanıyor. Bu seferki bir toplantıda, odasında oturduğumuz yönetici ve ondan genç yardımcısı toplantı sonunda “Bize inanılmaz eneji getirdiniz, toplantıya girerken bıkkın ve yorgun hissediyorduk, her gün geldiğimiz şu ofisi Bodrum’a çevirdiniz” dediler. “Yapmayın ya, ne yaptım ki?” diye gerçekten safça sordum. “Farkında değilsiniz ama İstanbul’daki siz ile aranızda çok fark var, ışık saçıyorsunuz adeta” dediler ki bu da doğal olarak çok hoşuma gitti. Demek insanlara iyi gelen bir tarafım oluşmuş. Tabii Bodrum sayesinde...

Maçka’daki son toplantımdan da saat dördü biraz geçe çıktım. Alana giderken İTÜ önünde çekirdek çitleyen sivil polislere gözüm ilişti. Son İstanbul’a gelişimden ayrılırken aynı güzergahı kullanamamıştık çünkü polis yolu kesmişti. Tarih 31 Mayıs’tı, İstanbul’da gözle görülür bir gerginlik vardı ve nitekim o akşam olanlar oldu.



Yok bunu ben kiralamadım. Bodrum havalimanı otoparkında görünce kayıtlara geçsin istedim
Tam güneş batarken eve varmanın zevki
Bu yoğun tempoda çok istememe rağmen İstiklal Caddesine gidecek zaman kalmadı. Maçka’dan doğru Yeşilköy’e geçtim ve biraz sonra uçağa aldılar. En sevdiğim anlardan biri yoğun bir iş gezisi sonunda kafamı uçağın koltuğuna dayamak. Genellikle 12 saatten fazla bir süredir ayakta olduğum, sabah çok erken kalktığım, artık çok arkada kalan yoğun şehir hayatı temposuna 12 saat de olsa dalmanın verdiği yorgunluk da eklendiğinden gözlerim kapanır, uçak kalkarken gözümü açarım. Bu sefer sağolsun solumdaki kadın kafayı koymasıyla horlamaya başladı ve bütün uçak kendisini dinledik. Arkada iki velet de epey yaygara yaptılar. Bu yüzden belki bir beş dakika gözlerimi dinlendirebildim. Sonrasında aşağıya baktığımda Ayvalık’ı geçmekte olduğumuzu gördüm. Foça’yı takip ettim. Orak Adası işte orada duruyordu. Küçük Deniz’i seçebildim. Oradaki balıkçıları, restoranları hatırladım. İşlerimi hallettikten sonra bu yaz biraz Bodrum’un kuzeyine gezeyim dedim. Foça’da bir gece kalayım. Ayvalık’a kadar gideyim Hatta belki Assos bile yaparım kim bilir? Bodrum’dan oralara arabayla gitmek çok zevklidir. Ve artık benim için en önemlisi nedir biliyor musunuz? Eskiden saydığım bu yerlerden İstanbul’a, oradaki hayatıma dönerdim. İçim ezik, üzgün ayrılırdım. Şimdi oralardan Bodrum’a dönüyor olmak çok iyi geliyor. Biliyorum ki sağlığım yerinde oldukça yine bir fırsat yaratır gider oraları gezerim. Öyle eskisi gibi aylar öncesinden uzun uzun programlar yapmaya gerek yok. Canım istediği an arabaya atlar akşam yemeğini Cunda’da yiyebilirim. Evet, kuzey Ege’yi çok ihmal ettiğimi fark ettim, çok sıcak basmadan gitmeli. Gezmek, hele Ege’de gezmek bana çok iyi geliyor. Dostlarım Kapadokya’ya, Karadeniz’e çağırıyorlar. Daha diyorum buraları kanıksamadım, her gezişim ayrı lezzet veriyor. Ege’den ayrılmak istemiyorum galiba.

Arabayı eve bırakıp, üstümü değiştirip marinaya doğru yürümeye başladım. Mahallemizin hanımefendi köpeği Vanilya bana yol boyu eşlik etti. 
Bunlar da Bodrum usulü #duranadam 
Bunlar da Bodrum usulü duran barbunlar
Bunları düşünürken alçalmaya başladık ve uçağın kapısından çıkarken Ege kokusunu burnum aldı hemen. Derhal arabaya atlayıp eve gidip, yarı resmi toplantı kıyafetimi çıkarıp resmi Bodrum kıyafetimi, yani şort, tişört ve sandaletlerimi giyip Gemibaşı’na gittim. Laf lafı açtı, kadehler kadehleri takip etti, derken saat gecenin ikisini bulduk. Böylece yirmi saati, Bodrum’dan başlayıp, İstanbul’da devam edip tekrar Bodrum’a dönerek yaşamış oldum.

Buralar kalabalıklaşmaya başladı. Ben de yarın sabahtan artık Yalıkavak’a geçiyorum. Bu akşam Bodrum’daki evde sezonun son akşamı. Arada tabii gelip kalacağım ama tekrar Bodrum merkezine dönüş Ekim ayında olur. Hepinize, hepimize sağlıklı, mutlu bir yaz diliyorum. Bundan sonraki yazıları artık Yalıkavak’tan yazacağım.

Not:
Bugün birisi "Fotoğrafımı izinsiz çekmişsiniz. Bu yüzden görüşmek üzere" diye hafif tehdit kokan bir mesaj göndermiş. Ama adı, soyadı olmadığı için yayınlamadım. Eğer okursa diye buradan yazayım dedim; Ahlaki açıdan bir sakınca yoksa, hakaret içermiyorsa, kişiyi toplum içinde küçük düşürmüyorsa fotoğraf, çekenin kendi blogunda, twitter sayfasında vs. yayınlanabilir. Eğer ben fotoğrafımın yayınlanmasından hoşlanmadım, kaldırmanızı rica ediyorum diye, doğru dürüst yazılırsa ben de dikkate alırım. Tabii ad soyad yazmak gibi asgari medeni davranışın gösterilmesi şartıyla. 




22 Haziran 2013 Cumartesi

Bodrum'dan iyot kokulu, tuzlu güney rüzgarı gönderiyorum.

Çok gerildik değil mi? Bu gerginliği yaratan zat tadımızı kaçıramayacak, bizim gibi dünyevi zevklerinin olmamasının, hayatı sevememesinin, kalbinin sevgiye açık olmamasının ezikliği ile bir şekilde yaşayacak.

Şimdi bu gerginliği atmak için iki kadeh içecek dostlar için şu parçaları paylaşayım istedim. İçki içmeyi günah sayan zihniyetin asla anlamayacağı dünyada yaşamını sürdüren, iki kadeh rakının eşliğinde sohbet edeceklere bir katkım olsun Bodrum’dan. Buzlu rakı kadehinin buğusunun üstünü parmakla silmenin zevkini anlayanlarla aynı dili konuşuyoruz. Şu anda Ege’de olanlar güneyden esen rüzgarın kasabaların içine taşıdığı iyot kokusunu içlerine çekerek belki de rakı masalarını hazırlıyorlar. Patlıcan kızartması, biraz barbunya pilaki... belki deniz börülcesi. Peynir ve kavunla ilk yudum alacaklar, ilk parçanın sesini biraz açabilirler, rakıya iyi gider. Bu müzikler hayatın tadını bilenlere, hayatı tüm renkleriyle seven, içleri yaşama zevkiyle dolu dostlarım için.

























Bu sıkıntılı günler de geçecek. Hadi şimdi sağlığa, gelecek günlere kadeh kaldıralım. Neşeniz, keyfiniz, muhabbetiniz bol olsun.


Ege’den, Bodrum’dan size iyot ve tuz kokulu güney rüzgarı gönderiyorum...






19 Haziran 2013 Çarşamba

Bodrum'da işe gidiyorum

Ülkede olan bitenleri dehşet içinde izliyorum. Malum hepimiz sosyal medyaya kilitlendik, an be an haber almak istiyoruz. Ama bu arada hayat devam ediyor bir yandan. Bu da doğal ve böyle de olmalı. İlk günlerin heyecanı geçtikçe bu işin birkaç günde, ayda bitmeyeceğini anladık sanırım. Bu yeni bir süreç ve biz bu değişime tanık oluyoruz. Her şey değişecek. Ülke değişecek. Ben hayatımda ilk kez bu ülke için umutluyum. Bu sefer olacak çünkü olmak zorunda. Dünyanın enerjisi değişirken şu andaki yönetim üslubunun kalması mümkün değil.

İşte bir yandan bunları düşünür, tartışırken bir yandan hayat devam ediyor dedik ya, anlatalım. Buradaki hayatımı aktardığım bu blogda bugüne kadar bir iki defa ucundan kenarından iş hayatımdan söz etmiştim. Etme nedenim de buraya taşınmaya karar verirken beni zorlayan tek şeyin iş meselesi olmasından dolayıydı. Benim bütün iş yaptığım kurumlar İstanbul’da. Yaptığım işin niteliği gereği büyük markalar ve kurumlarla çalışıyorum. Projeler genellikle uzun vadeli projeler, yani haftada birkaç kez bir araya gelip toplantı yapmayı gerektiren bir iş değil. Hele artık günümüzün iletişim koşullarında bu gereklilik yok denecek kadar azaldı. Ajanslar toplantı yapmaya bayılırlar çünkü toplanmazlarsa iş yapmak zorunda kalırlar. Benim iş tarzım ajansların tam tersi bir yapıda olduğundan ne o kadar kalabalık kadrolara ihtiyaç var ne toplantıya. Ama Bodrum’a göç ettiğim 2009 yılında ofisimi Bodrum’a taşımadım. Bunun iki nedeni vardı; Birincisi kendimi denemek istedim, ikincisi buradan işi yürütüp yürütemeyeceğimi görmek istedim. Kendimi denemem sadece birkaç gün sürdü. Kararımın isabetli olduğunu görmek için bu yeterli bir süreydi. İşi denemek daha uzun sürdü. Bu da normal. Önce ev-ofis düzenine alışmam gerekti çünkü otuz yıldır hep işe gittim. Evden çıktım ve ama yakın ama uzak mutlaka bir yere gittim. Ev-ofis düzenine alışmam zor olmadı. İstanbul’da işbirliği yaptığım arkadaşlarımla son döneme kadar sorun yaşamadım. Ama son iki eleman ile sorunlar yaşamaya başlayıp da bunlar işe yansıyınca oturup düşündüm. Baktım ki otuz yılda oluşturduğum kimliğim, iş yapma biçimim, iş anlayışım olumsuz etkilenecek. O zaman iki yoldan birini seçmem gerekecekti. Ya İstanbul’daki ofise hem daha nitelikli bir yardımcı bulacak hem ben daha sık işin başında duracaktım. Ya da ofisi Bodrum’a taşıyacak, tamamen işin başında olacaktım. İkisinin de iyi ve kötü yünleri vardı. Birinci yolun kötü tarafı zaten İstanbul’da ofisin yüksek kirası, yüksek sabit giderlerinin yanında yüksek eleman maaşı ve sık seyahat gideri, konaklama gideri eklenecekti. Ama şirketin merkezi İstanbul olarak kalacaktı. İkinci yolun iyi yönü hem ben artık biraz sıkılmaya başladığım ev-ofis düzeninden çıkıp bir ofise gidecektim, hem işin sürekli başında olacaktım ki bu hızı artıracaktı, hem giderlerim İstanbul’un üçte birine inecekti. Kötü yanı demiyeyim de sakıncalı yanı ofisin adresi artık İstanbul olmayacak Bodrum olacaktı. Bunun ne sakıncası var derseniz, beni iyi tanımayan bir müşteri adayı için Bodrum’un imajı nedeniyle “dalgacı ve geç iş çıkaran” damgası yeme riski olabilirdi. Bu durum kararımda çok önemsiz bir yer tuttuğu için bu riski göğüslemek zor olmadı. Öte yandan sürekli iş ve danışmanlık yaptığım iki önemli kurum ile görüşüp kendileri için ofisin Bodrum’a taşınmasının bir sakıncası olup olmayacağını sordum. Her iki kurumun yetkilileri de “Senin nerede olduğunun önemi yok. Zaten Bodrum’dan çalışıyordun, artık tamamen orada olursun, işimizi aksatmadığı sürece sorun yok” dediler. Bu da bana güç verdi ve sonunda geçtiğimiz şubat ayında ofisi de Bodrum’a taşıdım. 1998 yılında İstanbul’da Levent’te, bahçe içinde iki katlı küçük evde başlayan Serdar Benli Tasarım Ofisi, on yıl sonra Beyoğlu’na taşınmıştı. 2013 yılında ise Bodrum’a göçtü.

Sol üstteki mavi işaretli yer evi, sağdaki turuncu ise ofisi gösteriyor
Ocak ayı yeni ofisin hazırlığıyla geçti
Şubat ayında İstanbul'dan eşyalar geldi

Şubat ayından beri ofis Bodrum’da Kumbahçe’de yeni yapılan cruise iskelesini geçince, sahilde yürürken TMT otelin de olduğu küçük koyun orada. Yeni yapılan bir bina olması önemli bir mesele çünkü Bodrum’un içinde emlakçıların ofis diye gösterdiği yerler hep bir şeylerden bozma, tesisatları eski, eciş bücüş yerler. Ana cadde üstündeki yerler İstanbul’u aratmayan kiralarda ve yazın boğucu sıcak oluyor. Bulduğum ve taşındığım ofiste bu sakıncaların hiç biri olmadığı gibi denize 70-80 metre olması da bir nimet. Ve çok iyi bir denizi var.

Artık sabahları evde kahvaltı yapıp ofise gidiyorum. Kışın fırtınada arabayla gidiyordum. Sonraları bisikletle gitmeye başladım. Ama bir buçuk ay önce dizimdeki bir problem yüzünden yürüyüşüm bile aksayınca doktor bisikleti yasakladı. Yürüyüşü de abartma dedi. Eh ev ile ofis arası yaklaşık 6-7 km. Git gel yürümek için uzun mesafe diye yürüyüşü de kesip arabayla gidip gelmeye başladım. Ama bu keyfimi kaçırdı. Bodrum’un harika sahilinden yürüyerek veya bisikletle gitmek varken arabayla gitmek tatsız bir durum. Ama neyse ki şu son iki gündür diz tamamen geçti sayılır. Yine yüklenmemek için bir gün bisikleti bir gün yürümeyi seçiyorum. Şu sıralar arabayı sattım, yenisi de onbeş yirmi gün sonra geleceğinden bahanem de var. Haftada bir araba gerekiyor, ofisin alışverişini yapıyorum. Onun dışında şimdilik böyle iyi. Ama havalar sıcaklamaya başladı. Bu da yakında Yalıkavak’a geçmem anlamına geliyor ki o zaman araba şart olacak. Fakat elimizdeki yoğun proje temmuz ayının ilk yarısı bittikten sonra artık her gün ofiste olmam gerekmeyecek. Yaz programına geçmeyi düşünüyorum. Bir gün gider bir gün gitmem diye plan yapıyorum. Bakalım nasıl olacak?

Geçen akşam ofisten eve dönerkenki durum
Bu ışığı ofisten çıktıktan sonra Berk Balık'ta rakı eşliğinde izledik.
Kışın ofisin önünden pek kimse geçmiyor. Şu an turist otobüsü dolu
Ofise giderken uğradığım yeni berberim. Artık Bodrum'daki berberim burası. Bodrum'lu bir gencin dükkanı
Karşıdaki burnu döndükten beş altı yüz metre sonra ofise geliyorum (Sağda arka plandaki Karaada'dır karışmasın)
Bazen makam bisikletimle (!) gidip geliyorum ve en zevkli yolculuk bu oluyor
Eve dönerken Kumbahçe sahili
Bu kareyi bu sabah çektim. Sonra dayanamayıp denize girdim ve işe öyle başladım
Bodrum’da iş yapmak bambaşka bir duygu. Herkesin tatil için geldiği yerde siz yaşıyorsunuz ve bunun sonucu da tabii işe gidiyorsunuz. Bir çok insanın garibine gidiyor. Bugün İstanbul’dan bir üretici numune göstermek için Bodrum’a geldi. İki üç saat sonra da döndü. O sırada tatile gelen bir dostum müsaitsen ahtapot yemeye gel biz gidiyoruz dedi. Gelemem numune bakacağım işim var deyince farkında olmadan “yaa Bodrum’da da iş olur mu?” dedi. Eh normal tabii, burası herkes için tatil yeri, iş ve Bodrum bir arada düşünülemiyor. İlk zamanlar iş yaptığım firmaların yetkilileriyle telefonda konuştuktan sonra kapatırlarken mevsim kışın ortası bile olsa “İyi tatiller Serdar Bey” derlerdi. Alışkanlık işte.

Kışın ofisten dışarı bakınca
Bu da kışın karşıya Kos'a bakarken. Tabii yağmurdan Kos görünmüyor

Kışın fırtına ve şiddetli yağmurunu saymazsak evden ofise kadar sürekli sahili izleyen yol çok zevklidir. Yolda bir kaç tanıdığı görür selamlaşırsınız. Kışın, biz bize kaldığımız zamanlar daha sık karşılaşırız. Bazen Tepecik kafeteryasında tostla kahvaltı yaparım. Kışsa yollar sakindir. Bahar ayında teknelerde hareket başlar, yol boyu vernik kokusu alırsın. Çarşıdan yürürken dükkanlarda tadilat ve sezon hazırlığı vardır, ortalık canlanmaya başlar. Şimdi artık yaz ve iki gündür sıcakta yürüyorum. O yüzden evden çıkış saatimi erkene çekiyorum. Şimdilerde yolda sabahın erken saatlerinde daha çok turla gelen turistleri görüyorum. Onlar kaleye, müzeye giderlerken ben işe gidiyorum. Akşamları kışın iş çıkışı çok zevkli ama biraz da tehlikeli oluyor. Çünkü önce Berk Balık’ın önünden geçiyorum. Hadi orayı atlattım diyelim, çarşının içinden geçerken illa Mahmut Kaptan’a kafayı uzatıp hal hatır sormak lazım. İşte direnme gücünün en çok sınandığı durum odur. Ya hatır sorup yola devam etme iradesini gösterirsiniz ya Mahmut Kaptan’ın gel at bir tane deyişine kanar ve saatlerce orada kalırsınız. Onun için bazen yolumu değiştirip kaptanın üst sokağından geçip meydana çıkıyorum.Yazın çok turist geldiğinden gitmediğim Hasan Amca’nın ve Ali’nin Körfez’ine de takılmadan geçmek lazım, onun için karşı kaldırımı tercih ediyorum. Geliyoruz en kritik noktaya ki o nokta Gemibaşı’nın önüdür. Tam o noktada karşıya geçerim ve eğer hızla, içeriye bakmadan devam edersem takılmam ve kendimi Zazu’da bulurum. Zazu uğramadan asla geçmediğim bir mekandır. Ama beş dakika otururum, ama bir kahve içerim. Mutlaka uğrar, oradaki dostlarla iki satır konuşurum. Eğer kaşınıyorsam, zaten Ahmet orayı işletenlerden olduğu için her daim mekandadır, hadi meyhane yapalım dediğimde hazır kıtadır. Eğer o akşamı evde geçireceksem genellikle Ahmet’in veya arkadaşların akıl çelici tekliflerine kulağı tıkar eve giderim.

Bu sabah ofise mavi bayrak değil ama kuruması için mavi mayomu astım. Böyle bir kareyi İstanbul'da hayal edebilir misiniz? Maslak'ta bir plazadan sarkan mayo mesela...
Ofisten çıkış Ege'ye çıkar

Eve varırken, mahallemiz Eskiçeşme'den bir görüntü
Evin arka sokaklarından 
Ofiste Bodrum işi öğle yemeğimiz. O gün pazardan alınan malzemelerle salata ve yine pazar işi sarma ile otlu börek
Ofisin arkasındaki sahil
Yürürken kestirme yolum
İskeleye inen yolumuz
Deniz Feneri'nin yazlığı da tam yolumun üstünde ve çok akıl çelici
Kışın iş çıkışının böyle tehlikeleri var ama onun dışında aklınızı çelen başka şey olmaz. Hayat sakin akar. Şimdi yaz geldi ve ilk kez yaz ayında evden işe gitmeye başladım. Sıcak konusunu anlattım. Bundan sonra daha da sıcak olacak ama ben de Yalıkavak’a gideceğimden şimdi yürüdüğüm yolu yürümeyeceğim. Yazın tehlikesi daha fazla. Biraz önce saydığım mekanların önünden geçerken herkes oturmuş rakısını koymuş, sokağa yayılmış oluyor. Hele şimdi Berk’in önündeki meydan açıldı, anason kokusu meydanın ucuna kadar geliyor. İnsanın aklı kalıyor. Hele bir de tanıdık masa varsa bittiniz. Ama bunların ötesinde kışın olmayan birşey başladı ki çok ayartıcı. O da sahilden gelen sesler. Kışın kafamı kaldırınca karşıda Kos’u görüyordum o kadar. Şimdi Kos’un yanı sıra gelip geçen yelkenliler, mavi yolculuk guletleri, sahilden gelen sesler, muza, hamburgere binen turistlerin çığlığı, yanımızdaki TMT otelinin havuz başındaki animatörün konuşmaları falan. Ortam tam tatil ortamı oldu. Ben de bu sabah itibariyle önce denize girmeye karar verdim ve bu sabah bunu denedim. Yalıkavak’a gidene kadar bunu sürdürmek istiyorum. Çünkü işe başlamadan denizde biraz yüzmek insanı diriltiyor. Ve madem Bodrum'a yerleştim, bunun nimetlerinden yararlanmalı. Sonra sahilde kahvaltı ve işe başlama. Bu öğlen de ekipçe aşağıya sahile indik sahilde yedik. İnsanın aklı denizde kalıyor. Ama o sıcakta ofisin serinliği iyi de geliyor laf aramızda. Akşam üstü iş çıkışı da denize girilebilir. Onu da deniyeceğim. Denizden sonra 6-7 km yürümek nasıl olur onu bilmiyorum.

Bu sabah işe giderken
Sabah rotam artık gölge olduğu için marina çarşısından geçiyor
Bu resim ve aşağıdakiler bu sabah yolumun üstünde gözüme takılanlar




Sabah dükkanlar açılırken





Hüsnü Baba Berk Balık'ın önünü sularken
Şu sıralar çok önemli bir markanın kimliğini hazırlıyoruz. İstanbul’da beraber çalıştığım arkadaşım da bu proje için Bodrum’a geldi, birlikte çalışıyoruz. Bir diğer arkadaşım İstanbul’daki ofisinden destek veriyor. Bu proje bittikten sonra bu sefer yine çok büyük ve önemli bir markanın yeni kimliğini hazırlayacağız. Bu kez projenin ayaklarından biri New-York’ta bir tasarım stüdyosu olacak. Hayalimdi, gerçekleşti; marka İstanbul’da, projenin bir ayağı Bodrum’da, bir ayağı New-York’ta, bir ayağı İstanbul’da. İşte bu çok iyi.



Bu sabah denize girdiğim ofisin sahili






Bu ve sonraki kareler de bu akşam üzeri dönüş yolumdan gözüme takılanlar






Bodrum’da iş yapmak diye başladım anlatmaya nerelere geldik. Sonuç olarak, benim yaşımda birinin çalışmadan, üretmeden Bodrum’da yaşaması hiç doğru değil. İşin maddi tarafını bir yana bırakıyorum, o ayrı bir konu. Ama üretmemek insanı bitirir. Hele Bodrum’da daha tehlikeli sulara yelken açarsınız. Ya profesyonel işiniz olmalı ya da maddi gücünüz yerindeyse bir hobiniz olmalı. Tabii hem çalışmak hem hobi en alası. Buraya yerleşmek isteyenlere her zaman ilk söylediğimi şimdi tekrar ederek bu yazıyı bitireyim. Bodrum’da yaşamak istiyorsanız ya işinizi ya hobinizi garanti ederek gelin. Önce bunları organize edin sonra yerleşin. İster balık tutun ister model tekne yapın ister maaşla bankada çalışın. Yeter ki evde boş oturup akşam olsa da içsek diye beklemeyin. Bu insanı bitirir. Bodrum’da böyle çok biten oldu.




Ivan Chermayeff'in hediyesi
Hocam Yurdaer Altıntaş'ın ellinci yaş günüm için hediye ettiği, afişinin orijinal ilüstrasyonu

Bodrum işi turistik malzemelerden

Bodrum insanın hayatında, hayatını bitirmek değil yeniden hayatın tadına varması için olmalı. Burası yeni hayata başlama yeri...