29 Eylül 2014 Pazartesi

Bodrum'a yerleşmek üzerine... Şans bunun neresinde?

Yazın bitmekte olduğunu anladığım bir gösterge de, bu blogun istatistik raporları. Haziran ayından itibaren tıklanma sayısı artıyor. Ağustos ayında zirve yapıyor, sonra azalmaya başlıyor. Buraya aldığım grafikte her yaz döneminde arttığını görebilirsiniz. Bu istatistiklerden ben de kendime göre bazı sonuçlar çıkarıyorum. Mesela bu bloğun en çok tıklanan yazısı “Bodrum’da nereye yerleşilir?” başlıklı yazı. İkinci sırada “Bodrum’a tatil için geliyorsunuz. Peki nereye geliyorsunuz?” başlıklı yazı. Bu iki yazının tıklanma sayılarını da aşağıdaki istatistikte görebilirsiniz. Bodrum’a tatile geliyorsunuz başlıklı yazının en çok tıklanma dönemi haziran-eylül arası. Bodrum’a yerleşmek istiyorum yazısının da tıklanması ağustos’tan sonra artmaya başlıyor ve eylül-ekim aylarında zirve yapıyor. Benim yorumum şu; Bodrum’a gelmeyi düşünenler yazın internette araştırma yaparken benim yazımı görüyorlar. Tatilden sonra bir kesim -diyelim İstanbul’a döndüğünde- “yahu biz burada ne yapıyoruz?” sorusunu kurcalamaya başlıyorlar. Bu sefer de Bodrum’da nereye yerleşilir konusu gündeme geliyor, o zaman da diğer yazıma denk geliyorlar.




İstanbul’a gittiğimde veya burada karşılaştığım İstanbul’dan gelenlerle sohbet ederken, rakı masasında filan ne zaman Bodrum’a yerleşme konusu açılsa, çok farklı kişiden benzer tepkileri, görüşleri alıyorum. Bu konu hakkındaki fikirlerimi anlatmak, toplu bir cevap verebilmek için bu yazıyı yazmak istedim. Belki birilerine yararı olur, yol gösterir. Bana söylenenleri ve öne sürülen argümanları yazıp altlarını doldurayım.

Siz şanslısınız, mesleğinizi Bodrum’da yapabiliyorsunuz.
Doğru, her meslek buradan yapılamaz. Ama şansa bu kadar pay vermek yanlış. İstanbul’da onbinlerce grafik tasarımcı var. Neden buraya yerleşen sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor? Demek mesele sadece şans değil.

Burada hem iş yapabilmeli hem burayı yaşayabilmeli, o zaman tadı çıkıyor
Bir cuma pazarı dönüşü ofisimde üç çanta. Pazar çantası, plaj çantası, laptop çantası. Bu üçü de gerekli, üçü arasında denge kurmalı
Benim mesleğim bla bla mühendisi, Bodrum’da iş yapamam.
Hayatımız bizim seçimlerimizle şekilleniyor. Anne, baba, kardeş, aile hariç her şey seçimimiz. Bakın ben 70’lerin sonunda üniversiteye hazırlanırken grafik tasarım eğitimi yapacağım dedim. Ayrı bir yetenek sınavıyla alınan okulum güzel sanatlar üniversitesi -o zamanki adıyla akademi- için çalıştım, kendimi yetiştirdim. Eğer olur da grafiği kazanamazsam diye, normal giriş sınavı sıralamasına her ihtimale karşı sadece “tiyatro” bölümünü yazmıştım. Yani o dönemde yaşıtlarım Boğaziçi’nin mühendislik bölümlerini, İstanbul Üniversitesi’nin işletme bölümü gibi her yerde, her zaman geçerli olacağı düşünülen bölümleri yazarken ben yazmadım. Şimdi sorum şu; şans bunun neresinde? Benim şu anda Bodrum’da grafik tasarım ile hayatımı kazanıyor olmam, taa üniversite sınavlarındaki seçimimin sonucu değil mi? İktisatçı da olabilirdim, siyasal bilgilere de gidebilirdim.

Bir sabah kaldığım otelde balkona çıktığımda egzos kokusu eşliğinde bu manzarayı görmüştüm
İstanbul merkezinde yakında bir santimetre kare yeşil, toprak kalmayacak. Ben çocukken Taksim'de daha AKM yokken, sol tarafta park vardı mesela
Toplantı için gittiğim Maslak'taki bir plazadan bu manzarayı görmüştüm. Bunu gören bir gözün sahibi o ofis ortamında kendini iyi hissedebilir mi emin değilim 

Ne kadar güzel bir vaat...
Biraz hava almak için Tepebaşı'nda bir binanın terasına çıkmak gerekiyor. O ampuller aslında kasaba özlemi sanki
Siz şanslısınız çünkü İstanbul ile yoğun bağınız yokmuş, gidebilmişsiniz.
İstanbul’da doğdum ve kırksekiz yıl orada yaşadım. Annem de babam da İstanbul doğumlu ve bütün akrabalarım İstanbul’da. Yani bağım vardı. Ama hayat benim hayatım, nerede mutlu olacaksam oraya gitmeyi istedim. Bu işin manevi bağı.

Maddi bağa gelirsek -ki bence asıl önemlisi bu, orada da seçimler çok önemli rol oynuyor. Misal, benim İstanbul’da ödemekte olduğum bir kredim yoktu. Evim yoktu. İş için hayatımda kredi kullanmadım. Borçlanmayı sevmem çünkü hareket ve manevra gücünü kısıtlar. Bu da bir seçim değil mi? Ev kredisi alabilir, o krediyi ödemek için mesela 10 yıl bekleyebilirdim.

Çocuğum yok ve bu da bir seçim. Bugün muhtemelen üniversite çağında olacaktı veya bitirmiş olacaktı, o sürede beni de bitirmiş olacaktı. Çevremdeki arkadaşlarımdan bir çocuğun nasıl, ne bedellerle, nelere rağmen büyütüldüğünü çok iyi gözledim.

Yani “şans” faktörünün yeri bu gibi işlerde alt sıralarda. Şansa yüksek oranda pay biçmek doğu toplumlarına özgüdür. Batı toplumlarında birey kendi gücü, kararları, azmi ile istediklerini elde edebileceğini bilir. Bizde her şey şansa bağlanır. Böyle bir bakış açısı ile hayata bakan bireyden de pek bir şey beklememek lazım.

Bir insana “Onun işleri iyi çünkü şanslı” diye bakarsan o kişinin başarı nedenlerini kavrayamamış, kendi acizliğini de kabul etmemiş olmakla kalırsın. Aileden ciddi servet kalanları bir kenara koyuyorum. Şans derseniz işte o bir şans. Ama aynı okulun aynı sınıfından aynı maddi olanaklarla eğitim alıp mezun olanlar şu anda aynı yerde değilse, bunun şansla ilgisi o kadar da değilmiş derim.

Buraya veya herhangi bir Ege kasabasına yerleşmekten söz ederken meslekleri, şansı bir yana bırakmak, asıl hayata bakıştan söz etmeli.

İstanbul’dan bir mimar, İstanbul’da gördüğüm -bence berbat- şu aşağıdaki iki bina için buradan kim niye daire alır ki gibisinden yazdığım bir tvitime hafif yollu kızarak “Ne yani herkes kasabalara mı yerleşsin? Bunu istemek ne kadar doğru?” gibisinden bir cevap yollamıştı. Tabii ki herkes kasabalarda yaşayamaz. Sistem buna uygun değil zaten. Benim demek istediğim şu. Bir; Çok katlı binada oturmak bir seçim meselesi. Kentte oturuyorum diye gökdelene çıkmak şart değil. İki; bedenimiz topraktan bu kadar kopuk, bu kadar uzak/yukarıda yaşamaya göre tasarlanmamış. Bu durum zaman içinde sağlık sorunları çıkarıyor. Penceresi açılmayan ev olur mu? Bu nasıl savunulur? Ayağı arada sırada toprağa basmayan insan topraklanamaz. İçinizde biriken negatif enerji sorun yaratır. Geçen gün İstanbul’a gittiğimde iki ayrı plazada toplantılara girdim. İki plazada da çalışanların bir bölümü nezle, grip olmuştu. Diğer iki toplantı ise biri İstanbul’un kuzeyinde Karadeniz’e, diğeri boğaza bakan üç katlı, yemyeşil bahçeli, pencereleri açılan, içeri tertemiz havanın girdiği binalardaydı. Kimse hasta değildi. Bir rastlantı mı sizce? Şehir hayatının bu gibi problemlerinin farkında olmuyoruz. İçinde yaşarken hayat hep böyle olmalıymış gibi, normali zaten buymuş gibi bakıyoruz. Biraz uzaklaşınca, büyük şehir dışında birkaç yıl geçirince böyle olmadığını anlıyoruz. Bende öyle oldu en azından.


Cam açılmayan binalar... Bu hiç olmazsa gün ışığı alıyor
Şu anda saat 22:44 ve evdeki çalışma odamın bahçeye açılan kapısı açık, dışarıdan çiçek kokuları geliyor. Kazandığımız para bizi hapsetmemeli. Paranın esiri olmak, hayatın odağına onu koymak seçimlerin en kötüsü. Biz o paraları suni AVM havası solumak için kazanmamalıyız. Eğer şehirde yaşamak zorundaysanız da bari iş dışındaki zamanı yakın çevredeki doğal ortamda geçirin derim. Cumartesi, pazar Zorlu Center’da Eataly’de yemek yemeyin de boğaza inin mesela. Ne bileyim, başka yeşil yerlere gidin. Ne kadar kaldıysa...

Sabah uyandığımda bakınca bunları görmek için bile buralarda yaşanır
Uzun lafın kısası... Şans o kadar büyük paya sahip değil dedim. Önemli olan siz hayata nasıl bakıyorsunuz? Budur mesele. Eğer şehirden gerçekten kaçmak istiyorsanız bunun planını yapın. Bu birkaç ay da sürebilir, bir kaç yıl da. Ne kadar sürdüğünün önemi yok, sonuç önemli. Cesaretiniz var mı? Bu önemli. Topu şans, meslek gibi başka faktörlere atmayın. Kendinize doğruyu söyleyin. Bakın bir Ege kasabasında uzun süre kalan birisi İstanbul’a gittiğinde şehir hayatını o kadar özlemiş ki, bana egzos gazını içine çektiğinden söz etmişti, şaşmıştım. Demek ki kasabada yaşamayı bünye sindirememiş. Aksi halde insan niye zehiri içine çekmek istesin. Yani tam istediğinize emin olmadan kalkışmak da doğru değil. Eğer hareket kabiliyetiniz var ve kısıtınız yoksa denersiniz, olmadı dönersiniz. Bunlar yoksa hiç kalkışmayın, sonu hüsran olabilir. Yıkılan hayat, bozulan evlilik sizinki olmasın.

Yazın tadını çıkaran emekliler... 
Altı yıldır deterjan, soda, içki almak dışında markete girmiyorum. Hayat cuma pazarında güzel
Sadece bisikletle gezinmek veya işe gidip gelmek bile şehir hayatında kolay yapılamayacak şeyler. Zaten egzos gazı arasında bisiklete binip ciğerleri kirletmenin de anlamı yok.

Poşet içinde adaçayı tozu içmeyi unutacağın yer doğal hayatın olduğu yerdir


Ofisten bakınca... İstanbul'da yirmibeş yıl önce ofis yirmibeş kişilikti, artık iki kişilik bir ofis oldum. Bu da bir seçim

Hayata benzer şekilde bakanlar burada birbirimizi buluruz
Bakın bu fotoğraf bir kasım ayında çekildi. O gün İstanbul'da ya TIR devrilmiş ya köprüde kaza olmuştu, trafik felç haberleri geliyordu
“Hadi Bodrum’a gidelim, hadi Marmaris’e yerleşelim” kulağa hoş gelir ama o kadar da kolay iş değil. Kendinizle bu işi etraflıca, çekinmeden iyi konuşun. Kendinizden bir şey saklamayın. Kendinizle anlaşın sonra karar verin. Bu arada eğer tek başınıza değil de çiftseniz, ikna olması gereken bir kişi daha var demektir.


Şansınız bol olsun diyeyim de öyle bitireyim bari :)

20 Eylül 2014 Cumartesi

Bu yaz neler dinledim?

Yaz bitti. Bodrum’un en güzel zamanı başladı. Eylül ayının ilk günü bir el klimanın ayarını değiştiriyor ve müthiş bir ayar çekiyor. Gündüz bunaltmayan sıcaklar, geceleri üşütmeyen serinlikler. İnsan daha ne ister? Deniz çarşaf gibi ve ısısı mükemmel. Denizden çıkınca güneşte durma isteği başladı. Yazın gölgeye kaçardık, şimdi güneşin ısıtması iyi geliyor.

Ev eylül havasına büründü. Gölge verandada artık daha uzun kalıyor
Sabah denizde sadece bizim çevrede oturanlar oluyor
Güneş şahane batıyor
Akşam erken kararmaya başlıyor
Biraz önce bu yaz en çok hangi parçaları dinledim diye düşündüm. Sonra bunları blogda paylaşayım dedim. Bazı parçalara daha önce başka nedenlerle blogda yer vermiştim ama ne yapayım ki bu yaz da onları çok sık dinledim. Yunan şarkılarını daha çok arabayla Ege’yi turladığım Datça, Marmaris yollarında, evde tatil sabahları ya da akşam evden çıkmadan ilk kadehi bahçede içtiğim zamanlarda dinledim. Caz parçaları ise genellikle bahçede sakin geçirdiğim yaz akşamlarıma eşlik ettiler.

Ege'de gezinirken Dalaras, Parios, Alexiou, Imam Baildi hep benimle birlikte oluyorlar
Eylül'de tek başıma rakı içmeyi daha çok seviyorum
Caz parçaları sakin akşamlarımda bana eşlik ediyorlar
Bazen de böyle işte...
Bir yazı bunlarla geçirdim. Önümüzdeki yaz yeni parçalarla bir arada olalım... Sağlıklı günler dilerim.

Aşağıdaki listede yer alan parçaları dinleyebilir veya indirebilirsiniz,

19 Eylül 2014 Cuma

Bu blog ne işe yarar ne işe yaramaz?

Bu blogu 22 Ocak 2011 tarihinde niye açtım? İstedim ki eğer yaşadığı yerden çeşitli nedenlerle bıkmış, göçmek isteyen ve hayali Bodrum’da yaşamak olanlar varsa onlara bir örnek oluşturayım.  Birisi bunu yapmış, ben de yapabilirim duygusunu yaratayım. Gidilecek yer illa ki Bodrum olmasın diye de arada yazdığım bazı yazıların geçtiği mekan her ne kadar Bodrum olsa da Bodrum’u yazıdan çıkarıp Cunda yazın yazı niteliğinden bir şey kaybetmez. Hadi millet Bodrum’a gelin içerikli yazılar yazmadım. Sadece eğer içinde benzeri duyguları barındırıp da cesareti olmayan varsa onlara biraz cesaret vermek istedim. Hepsi bu...


268 yazı yazmışım. Ciddi emek isteyen bir uğraş. Fotoğrafları çekmek, ayırmak, onları yayına hazırlamak öyle beş dakikada bitecek işler değil. Bunları yaparken hep bir heyecan duydum. Birilerine yaradığını düşündüm. Arada gelen öyle yorumlar ya da buraya almadığım mailler oldu ki, onlar bu uğraşımın boşa gitmediğini gösterdi. Dünyanın bir ucundan, Türkiye’nin bir ucundan “güne sizi okuyarak başlamanın anlamını bilemezsiniz” türünden gelen yazılar bana kendimi iyi hissettirdi. Dokuz yıla yakın bir süre Mimar Sinan’da hocalık yapmıştım. Öyle zor bir dersin hocalığı değildi. Aşağı yukarı üçyüze yakın öğrenci ile tanıştım. Her yıl sınıftaki otuz öğrencinin içinde beş-on öğrenci sıyrılırdı. Bazen bu sayı üçe beşe düşerdi ama bu beni yıldırmazdı. O üç beş öğrenci için çalışırdık. Emeğim onlara yarıyordu bu da yeterdi. Burada yazdıklarım da öyle. Şimdi bu yazıyı yazarken bakıyorum da şu ana kadar 572.391 kere tıklanmış. Binlerce kişi bu yazıları okuyor. İçlerinden elli kişi için bir anlam ifade ediyorsa, onları buraya ya da Ege’nin başka yerine göçmeye cesaretlendiriyorsa bana yeter. Hani bilinen hikayedir, kumsalda güneşte susuzluktan tükenmek üzere olan deniz yıldızlarını denize atan adamın hikayesindeki gibi. Milyonlarca yıldızı atamazsınız ama attıklarınız hayata dönüyor işte. O hesap...

Fakat zaman geçtikçe işin tadını kaçıran durumlar olmaya başladı. Beni burada fahri Bodrum elçisi olarak görenler türedi. Ya da ben farkında olmadan böyle bir izlenim bıraktım. Giderek bir “Bodrum Danışmanı” sıfatı üstüme yapıştı. İki yaşındaki kızıyla Ekim ayında Bodrum’a gelecekmiş denizde üşür müymüş gibi sorulardan tutun da, ucuz, merkezi, temiz otel sorana kadar garip sorularla karşılaşmaya başladım. Bunlara cevap vermek de bir zaman işi. Kaldı ki benim böyle bir sorumluluğum da yok. Eylül ayında hava kaç derece olur diye sormuş birisi. Kardeşim sor Google’a son yirmi yılın ortalaması çıksın karşına değil mi?

Bir diğer problem, cebinde parasıyla buraya geleceklerin bana yatırım danışmanı muamelesi yapması. Eğer yazılarımı okusalar parayla hiç işim olmadığını anlamalılar. Yani ben yatırımcı filan değilim. Bildiğim bir iş var, onu yapıyorum. Ne ev alıp sattım, ne arsa, ne işletme açtım.

Şimdi buraya bazı başlıklar altında bir şeyler yazacağım ki bundan sonra benzeri durumlarla karşı karşıya kalmayayım. İnsanları da yanlış yönlendirmeyeyim, benden yapamayacağım, beni ilgilendirmeyen konularda beklenti oluşturmayayım.

Bodrum’da ne iş yaparım?
Bilmiyorum. Bunu bana sormayın. Bu konuda yazı yazdım, okumanızı rica ederim. Yazının linki şudur, burada açıkladım . http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2013/03/bodrumda-ne-is-yaparm.html

Bodrum’da nereye yerleşeyim?
Bodrum bir yarımada. Her yerin iklimi farklılık gösteriyor. Yalıkavak ile Bodrum merkezi yazın on derece fark eder. Ne aradığınızı bilmediğimden bu konuda cevap veremem. Zaten böyle bir sorumluluğum da yok. Çok ciddi bir konu. Misal size Yalıkavak’a yerleşin derim, gelirsiniz bir süre sonra Turgutreis’i daha çok beğenirsiniz. Sonra da bana yanlış yönlendirdin diye laf edebilirsiniz. Bunu göze alabilir miyim? Hem niye alayım, maddi bir çıkar karşılığı iş mi yapıyoruz? Bu konuda bir yazı yazdım, orada görüşlerimi, izlenimlerimi anlattım. Bundan ötesini lütfen sormayın. Artık cevap yazmayacağım. Bu yazının da linki şudur; http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2011/04/bodrumda-nereye-yerlesilir.html



Bodrum’a tatile nereye gelelim?
Ne bekliyorsunuz nereden bileyim? Sakinlik mi gece eğlencesi mi? Gecesi beşyüz liralık yere mi gideceksiniz yoksa köfteci sizi kesecek mi? Yani bu da kişiden kişiye değişir ve bu blog turizm danışma ofisi değil sonuçta. Bu konuda da şu yazıyı yazmıştım, göz atarsanız faydası olabilir; http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2012/07/bodruma-tatil-icin-geliyorsunuz-peki.html

Nerede yiyelim? Ucuz balıkçı nerede var?
Eğer yazılarımı okuduysanız birkaç mekandan söz ediyorum. Bodrum’daki bütün mekanları nereden bilebilirim değil mi?

Emlak fiyatları, kiralar ne civarda? Merkezde 2+1 kaç paradır?
Malesef bu blogun emlak bölümü de yok. Emlakçı değilim. Kiraları kulaktan dolma biliyorum. Bu konuda emlak sitelerine bakmanız sizin için hayırlı olur.

Bazı soruları okuyunca...
Neyse... En iyisi şu masalar eksik olmasın, bizde masalarda eksik olmayalım.
Son konu; Şu tarihte geleceğiz sizinle rakı içelim veya buluşalım diyorsunuz, mahçup oluyorum. Benim burada bir iş ve ev hayatım var. Aynen sizin gibi. Arada arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar ya da Ege’de gezmek için ayırdığım zamanlar var. İnanın başka zamanım yok, anlayışla karşılayacağınızı tahmin ederim. Aksi halde işi gücü bırakıp iki ay boyunca öğlen akşam sadece rakı içip, ilk kez göreceğim kişilerle masada oturmam gerekecek.


Bu blogu rölantiye alacağımı yazmıştım, öyle de yaptım. Aynı yerlerde gezindiğim için tekrar tekrar yazmanın anlamı kalmıyor. Yeni bir şey olursa yazıyorum, yazacağım. Arada Bodrum’da yaşamanın anlamı üzerine laflarız. Mesele buraya gelmek olduğu kadar burayı yaşamayı da bilmek. Sadece yiyip, içip, eğlenmek gibi algılanıyor ki bu beni çok rahatsız ediyor. Gelip para harcamak değil mesele. Buraya ne katacaksınız, ne üreteceksiniz? Bunlar üzerine de konuşuruz. Şimdilik burada keseyim.  Blogun gidişatı üzerine bu yazıyı yazmak ihtiyacını duydum. Önümüzdeki günlerde fırsat buldukça Bodrum üzerine, buradaki hayatım(ız) üzerine laflamayı sürdürürüz.

7 Eylül 2014 Pazar

Babama... 07.09.2008

Bugün altı yıl oldu. Yine bir pazar günüydü.

O zamanlar yazları Yalıkavak'ta geçiriyordum. Henüz Bodrum'a taşınmamıştım. Göçmek hep aklımdaydı, yarı zamanlı Yalıkavak ile ilk adımı da atmıştım ama tümüyle gelmeyi bir şekilde erteleyip duruyordum. O gün akşam saatlerinde aldığım bir telefon her şeyi değiştirdi.
-  İyi akşamlar ben iskele karakolundan arıyorum, Asım Ekrem Benli neyiniz olur?
- Babamdır...
- Başınız sağolsun.
-.....

Ondan sonra hiç bir şeyi ertelememeyi öğrendim.
"Sebeb-i hayatım" olan babam bir süre sonra "sebeb-i Bodrum"um oldu.

Bodrum'da, evimde karşılıklı rakı içemediğimiz için üzgünüm, daha önce taşınmalıydım.

Her şey için teşekkür ederim Ekrem Beyciğim...



6 Eylül 2014 Cumartesi

Yazı nasıl geçirdim? Temmuz


Temmuz ayı benim için bir önceki aya göre daha sakin bir ay oldu. Haziran ayında Datça, Fethiye, İstanbul, Kıbrıs ve Urla seyahatlerimden sonra Temmuz boyunca sadece bir kere Datça’ya geçtim. Bunun nedeni temmuz ayında her tarafın kalabalık oluşu. Ve tabii Şeker Bayramının temmuz ayına denk gelmesi. Önce şeker bayramında bir yere kaçayım diye düşündüm ama kaçacak en sakin yerin aslında evin bahçesi olduğunu fark edince yerimden kıpırdamadım.

Bayram tam bir kabustu. Anlatması mümkün değil. Adım atacak yer kalmadı, bütün restoranlar, barlar, meyhaneler doldu taştı. Marina Yat Kulübü’ne girmek için millet dışarıda bekliyordu. Böyle bir şey görmemiştim. Bodrum’a akın akın araba geliyordu ve Güvercinlik’ten Bodrum içine kadar konvoy oluşmuştu. İşte bu dönemi mümkün olduğunca evden çıkmadan geçirdim. Mecbur kaldığımda da herkes uyurken erken çıkıp işimi halledip tekrar döndüm. Minimum hareketle bir bayramı atlattım yani.

Sabahları rutin denize girmeyi elden geldiğince aksatmadan yerine getirdim. Pazar günleri çeteyle Hasan’ın yerine gittik, ılgın ağaçlarının altına yayıldık. Gelen gidenimiz oldu, hiç bir şey olmazsa bizim ekiple bir arada yiyip, içtik. Güzel bir temmuz geçirdik. İşte fotoğraflarla temmuz ayı...
Sabah erken saatte ofisime yakın bu sahilde denize girip sonra güne başladım
İki günlüğüne Datça'ya geçtik
Palamutbükü'nde Mavi-Beyaz'ın sahili
İstanbul'dan Gülüşan gelmişti, Datça'ya beraber geçtik
Datça'da Fevzi'de Ege otlarından...
Hüsnü Şenlendirici ve MFÖ'nün Fuat'ı birlikte Mandalin'deydiler. Dinlemeye gittik
Neşemiz yerindeydi...
Pannonica'da Neşet Ruacan ve sevgili Elif'i (Turan) dinledik
Çete her pazar Hasan'ın yerinde ılgın ağacı altında konuşlandı
Hasan motel günlerinden...
Hasan'ın yerindeyken... Hilal, Kadri ve Hakan
Hasan'a gidince masa kuruluyor ama oturup kalkanlar sürekli değişiyor
Hasan'da kupez...
Öğle arasında Ahmet gelince işten kaytardığım da oldu tabii
Ayşe ile Okyar gelmişlerdi... New-Old akşamından

Ahmet'in doğum gününü Zazu'da kutladık. Ahmet ve Havva...
Seycan ve Ahmet ile Ahmet'in doğum günü akşamından
Antalya'dan Seda geldi, o akşamımıza neşe kattı gitti. Daha da gelmedi... Bekliyorum :)


Çeteden Selçuk da temmuz ayında elliler kulübüne katıldı. Çisem, Simten ve Selçuk
Selçuk'un doğum günü akşamı Ahmet, Cenk ve Yusuf ile
Havva yine esprileriyle yıkıp geçerken...
Önce İstanbul'lu, sonra Bodrum'lu, şimdi istanbul'lu ama belki sonra yine Bodrum'lu olacak Seda Bodrum'a gelmişti, New-Old'da gitmiştik
Temmuz ayında birkaç gece hızlı geçti, sabah gün ışırken eve dönmüştüm. Bu da onlardan bir
Çalıştım da tabii...
Bayramı bahçede mümkün olduğunca yatay seyirde geçirdim
Kardeşim Sena ile annemize bayram ziyaretinden
Kuzen oğlu Mert ve eşi Burcu bayramda Bodrum'a el öpmeye gelmişlerdi, Gemibaşı'na gittik...
Kuzen Hakan da Akyarlar'a geldi, bir akşam rakı yaptık
Çeteden Nükhet ile New-Old'da eğlendik

Temmuz ayı domates ayıdır
Pazarda yine en iyi malları bulduk
Dizim problem çıkarınca temmuz ayının ikinci yarısından itibaren bisiklete binemedim. Bu hafta başlayacağım
Seda ile Gökçe'nin Bodrum'a geldikleri hafta yine bir Gemibaşı akşamı. Şeycan, Havva, Hüseyin ve Ahmet ile...
Tam temmuz ayı bitiyordu ki dedik "dur daha karpuz kesecektik"...