13 Aralık 2015 Pazar

Bodrum-İstanbul-İzmir-Bodrum rotasında 6 gün, 1.250 km.

Bodrum’a tümüyle yerleşip İstanbul’daki evimi kapatıp buraya taşıdıktan sonra üç yıl ofisimi kapatmadım. İşlerin buradan nasıl yürüyeceğini, sorun yaşayıp yaşamayacağımı gözlemek istedim. Öte yandan hizmet verdiğim kurumlar nezdinde de İstanbul’u tamamen terk etti izlenimi vermenin yanlış olacağını düşündüm. Eğer işlerini aksatmadan Bodrum’dan yürütebilirsem, zaman içinde bu algının yok olacağını öngörmüştüm ve öyle oldu. Başlarda müşterilerim telefonu kapatırken iyi tatiller Serdar Bey diyorlardı. Bodrum’dan biriyle telefonda konuşup kapatırken istem dışı bu dilek çıkıyor insanın ağzından. Bir yılın sonunda bu durum ortadan kalktı.

Üçüncü yılın sonunda da ofisi Bodrum’a taşırsam, uzaktan yönetmek yerine yerinden yönetirsem zamanı daha verimli kullanacağımı gördüm ve ofisi taşıdım. Gerçekten de burada asistanımla birlikte çok daha hızlı çalışıyoruz. Çünkü gereksiz toplantılar ve telefonlar, gelen giden trafiği bitti. Ben de sabahları işe daha zinde gidiyorum çünkü trafik yok ve yılın dörtte üçünde ulaşımımı bisikletle yapıyorum. Derken kendime iş dışında daha fazla zaman kaldı. Bunu iki şekilde değerlendirebilirdim. Ya yeni işler alıp o zamanı işe/paraya tahvil edebilirdim. Ya da aynı miktar işi daha kısa zamanda yapınca kalanı kendim için harcayabilirdim. İkinciyi seçtim. Bir anlamda kendim için zaman satın aldım da denebilir.
İkinci kat İstanbul'daki son ofisimdi. Ön odada çalışıyordum, klima ünitesinin olduğu pencerenin önünde de masam vardı. Geçen gün buradan geçerken ne kadar gürültülü bir ortamda çalışmışım diye düşündüm.  Şimdiki ofisimin sessizliğinden sonra artık tuhaf geliyor ama o zaman İstanbul'da yaşıyordum, alışmıştım. Yüksek tavanlı güzel bir binaydı. Bakımsızdı, o yüzden içine epey para harcamıştık. Dört yıl kullandım. Bunun bir yılı sürekli, sonraki üç yılında Bodrum'a taşınmıştım, ayda bir iki gün kullandım
Bu girişi niye yaptım? Ofisim İstanbul’dayken her ay en az bir kere, bazen iki-üç kere İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Atılacak imzalar, bürokratik işlemler bunu gerektiriyordu. Şimdi sadece karşılıklı görüşmem gereken işler, sunumlar için gidiyorum. Ve şimdi notlarıma baktım da, kalmalı olarak en son Mayıs ayında İstanbul’a gitmişim. Aradan yedi ay geçmiş, bu sürede üç kere günü birlik gidip dönmüşüm. Bu sefer hem bilgisayarı yenilemek, hem iki iş toplantısı için İstanbul’a gitmem gerekti. Kargo şirketi eski mevcut bilgisayarı alıp yenisini getirme konusunda hasarsızlık sözü veremeyince iş başa düştü. O halde arabayla gideyim dedim. Çünkü dönüşümde de üç yıldır gittiğimiz İzmir’deki turizm fuarına uğramak istiyordum. Buradaki turizmci arkadaşlarımız fuarda işlerini hallederken ben ve kadim dost Ahmet fuarda gezindikten sonra İzmir’I arşınlıyor, akşam da bizim Bodrum ekibiyle beraber bir meyhanede buluşuyor, İzmir’de rakı akşamı yapıyoruz. İşte bu yıl da fuarı kaçırmayayım dedim ve İstanbul seyahatimi, dönüşte bir gece İzmir’de kalacak şekilde ayarladım. Geçtiğimiz pazar sabahı yola çıkmak üzere hazırlık yaptım. Buradaki çeteden Nükhet, ben de seninle geleyim İstanbul’a annemi görürüm demişti. Pazar sabah yola çıkmadan önce Bodrum’da gittiğimiz meyhanelerden Hanende Mey’in sahibi Osman sayesinde tanıdığım, eşi Pınar, Serdar abi arabada yer var mı diye bir mesaj gönderdi. Derken Osman da gelecek olmuş. Sonuçta biz dört kişi yola çıktık. Nükhet’in benzetmesi çok iyi oldu; Okul gezisi gibi gidiyoruz…
Otel odamdan bazı betonlar
Yolda güle oynaya Bandırma’ya vardık ve 18:30 Yenikapı feribotuna bindik. Hafta sonu olduğu için metrekareye 4 çocuk düşen feribotta gürültü kesilmedi. Daha önce defalarca yazdım, bizim insanımız çocuk yetiştirmeyi bilmiyor. Çocukların neredeyse hepsinin şımarık olma nedeni bu. Koca feribotta bir tane sesi çıkmayan çocuk gördüm, yol boyu ailesiyle birlikte oturdu, kah annesiyle konuştu, kah elindeki elektronik oyuncakla oynadı. Bu yaz defalarca Yunan adaları arasında çalışan feribota bindim. Yaz olduğu için feribotta çeşitli milletten çocuklar oluyordu. Hiç birinde böyle şımarıklık görmedim. Bir keresinde Kalymnos-Kos feribotunda yaşıtı bir çocuğun elinden oyuncağını almak isteyen, vermeyince de kavga edip ağlayan velet görüp şaşırdım. Annesi oğlana Türkçe “Ağlama annecim” deyince durum anlaşıldı. Zaten başka ülke insanlarının çocuklarına annecim, babacım, halacım dediğini duymadım.

Bu otelde rahat ediyorum
Genellikle kaldığım Tepebaşı’ndaki Pera Tulip’e yerleşip karnımı doyurmak ve yorgunluk atmak için bir iki kadeh içeceğim mekan aradım. Bu oteli seviyorum çünkü hem rahat, hem merkezi. Son altı yılda kaç kere kaldığımı hatırlamıyorum ama bell-boy olan elemanın resepsiyona geçtiğini, komilerin terfi ettiğini gördüm. Rezervasyon için aradığımda santraldeki kız hatırımı sordu, neredesiniz, görünmüyorsunuz dedi. Bu ilişkileri seviyorum doğrusu. Kendimi rahat hissediyorum.

Pazar akşamları Asmalı Mescit ve Tepebaşı’nda bir çok yer kapalı oluyor. Yıllardır bildiğim Refik açık olunca girdim. Refik amca sağken çok gitmişliğim, muhabbet etmişliğim var. Ailemin fertlerini de tanırdı rahmetli. Şöyle böyle otuz yıldır gittiğim yerden söz ediyorum. Sonraları Refik Jr. ile de sohbetimiz oldu. Neyse, Refik’te köşe masaya oturup bir kaç meze ve rakı söyledim. Eski günleri hatırlayarak iki saat kadar zaman geçirdim. Keşke o eski lezzeti bulabilseydim diye hayıflanarak otele döndüm.

Anılar, anılar... Refik amca öğle rakısını içerken ben öğle yemeğinden dönerdim, selamlaşırdık. Akşam Yakup dükkanından çıkar uğrardı bazen. Şimdi Yakup da Refik de yok artık


Yanımda getirdiğim Turgutreis mandalinleriyle otel odasında...
Pazartesi boş günümdü. Tünel’den Osmanbey-Pangaltı’ya yürüdüm. Oradan Nişantaşı’na geçtim. Daha önce hiç girmediğim Delicatessen’de Derya ile buluşup sohbet ettik. Medeni halimiz değişti, ayrıldık ama dostluğumuz baki. Delicatessen’de beklerken etrafı inceledim. Kendimi ilk kez bu kadar çok yabancı hissettim. Oysa eskiden benzer yerlere çok sık giderdim ve o tarz yerlerde buluştuğum, sohbet ettiğim, yemek yediğim dostlarım vardı. Giysiler, ortam, öğlen öğlen volümlü müzik… Her şey çok uzağımda kalmış, bunu fark ettim. Ha bu arada o fiyatlar nedir öyle diye sormayacağım, anlaşılan artık öyle olmuş. Altı yıllık Bodrumlu hayatım, 48 yaşımdan sonra bile beni çok değiştirmiş. Yani insan yirmisinde neyse ellisinde de odur lafı çok da doğru değil. Bir örnek vereyim; burada hayat spor ayakkabı ile geçiyor. Yani kösele, deri, pahalı ayakkabıya ihtiyacım yok. Hem İstanbul’a giderken hem de burada kışın yağmurlu ve serin havalarda giymek üzere üç yıl önce bir ayakkabı almıştım. Çok kullanmadım ama bu sefer fark ettim ki epey eski yüzlü olmuş. Yer yer derisi soyulmuş. İstanbul’da yaşarken giydiğim ayakkabılardan üç çifti Bodrum’a getirmiş diğerlerini dağıtmıştım. Onları da altı yılda bir iki kez giydiğimden uzak bir yere kaldırmıştım, unutmuşum. Üç defa İstiklal Caddesinde Camper’in önünden geçtim, ayakkabılara baktım. Bir tanesinin İstanbul’dan getirdiğime benzediğini fark ettim, o ayakkabımı hatırladım. Onu giyerim dedim, almadan çıktım. Yani ihtiyaca göre tüketim burada edindiğim bir hal. Eskiden olsa herhalde alırdım. Bakın hala İstanbul’dan getirdiğim gömleklerimi giyiyorum, ki gömlek de zaten İstanbul’da toplantılarda gerekiyor. Kışın bisiklette üşütmeyen bir pantolona ihtiyacım vardı onu da bu yolculukta Susurluk’ta outlette buldum, tamamdır, kışlık alışveriş bitmiştir.

Kuzen Hakan'a Bodrum mandalini getirmiştim. Karşılığında CD alayım dedim, aşağı yukarı 275 kilo getirmem gerekiyormuş, bu yöntemden vaz geçtik
Lale Plak ganimetleri...
Şu zeminin haline bakın. Yamalı, eğimli, düzensiz, özensiz...
Narmanlı Han da kapanmış

Delicatessen pek havalı mekanmış
Biraz önce anlattığım yürüyüş rotamda gördüklerim şaşırtmadı, İstanbul artık böyle maalesef. İstanbul’un yeni sahipleri son derece nobran, zevksiz ve hain. O şehire yaptıklarından sonra bu laflar az bile. İçinde yaşarken bozulmayı benim gibi şehri çok iyi bilen, 48 yıl yaşamış birinin gözüyle göremiyor olabilirsiniz. Ama şehir her geçen gün orta doğunun zevksiz şehirlerine benzemeye başlamış. Bakın Dubai demiyorum. Şam gibi oluyor. Boğaziçi'ni ve Bağdat Caddesi ile sahilini kenara ayırın, kalan hali perişan. Önce Beyoğlu’ndaki ağaçları kestiler. Sonra yerleri betonla sıvadılar. Şimdi o beton zemin de yamuk yumuk, yama içinde. Pislik diz boyu. İnsanlar suratsız. Zaten Beyoğlu mu Şam mı diye düşünürken insanları da katıyorum. Bir kaç zevkli, eskiyi hatırlatan dükkan vardı onlar da kapanmış. Ben oradayken Santa Maria’nın kapısındaki korseci kapanıyordu. Annemin elimden tutup sinemaya getirdiği, Pampam’da yediğimiz Beyoğlu zaten bitmişti ama bir şeyler kalmıştı. Sonradan 80’lerin ikinci yarısında Beyoğlu yeniden bir kimlik edinmeye başlamıştı. Onu da Akepe zevksizleri bitirdi. Erdoğan 1994 yılından beri İstanbul’u yönetiyor. Getirdiği nokta bu. Beton, beton, beton. Mezarlıklar olmasa İstanbul’da yeşil alan kalmayacak. O Taksim'in şimdiki hali her şeyin özeti işte. Halaskargazi Caddesi’ni de yürüdüm. Divan Oteli’nden sonrasında güzel bazı mekanlar vardı. Tamamı nargileci olmuş. Nişantaşı ise başka alem. Aynı gün içinde Şam, Beyrut ve Milano’ya gitmiş gibi oldum. Akşam İstanbul’daki aile fertleriyle Asmalı Mescit’te Cavit’te buluştuk. Cavit oranın en iyi yeriydi, galiba hala da öyle. Yeni açılan bir iki yer hakkında fikrim yok, denemedim.

Asmalı Cavit'te ailenin en yaşlısı halam, kuzenler, kuzen çocukları ve ailemize katılanlarla bir araya geldik.
Halam ile Asmalı Mescit'te dans ettik
Salı öğlen, yıllardır hizmet verdiğim, danışmanlıklarını yaptığım bir markanın eski ve halen çalışan ekipten dostlarla buluştuk, Karaköy’de yemek yedik. Zamanım vardı, Kumbaracı yokuşundan Tophane’ye, oradan Karaköy’e yürüyüp yeni açılan, ağırlıklı kahve mekanlarını gezindim. Eskiye göre güzelleşmiş, yeniden hayat bulmuş tek yer Karaköy olmuş. Benim dönemimde izbe, gece kimsenin kalmadığı karanlık mekanlarda tornacılar falan vardı. Şimdi yerlerini gayet şık, tasarlanmış, düşünülmüş mekanlar almış. Benim kahve kültürüm yok. Türk kahvesi tiryakisiyim. Onu da anlar, Kurukahveci Mehmet Efendi dışındakileri ayırt ederim, içmem. Haftada üç dört tane de espresso içerim. Markasını ayırt edecek kadar anlamam. Bu yeni dalga kahve akımı iyi dalga aslında. Çok başarılı bir pazarlama becerisi. Türkiye’ye gelmesi epey gecikti fakat tuttu galiba. Yakında “Bodrum bu konuda bakir, gidelim üçüncü nesil kahveci açalım”cılar türer. Biz de uzaktan izleriz. Buraya yerleşmiş yeni nesil İstanbullular giderler muhtemelen. Bu yeni nesil İstanbullular ile ilgili ayrı bir gözlem yazısı yazacağım. Her şeyi bir arada yapan, İstanbul alışkanlıklarını bir türlü bırakamayan, daha buradaki hayatından tam emin olmamış, yerini yadırgayan, tedirgin kişilerin buralı insanlarla bir türlü diyaloga girememeleri, meze seçimleri, rakı içişleri, gittikleri mekanlar üzerine bir yazı düşünüyorum. Ha bir de hipster takılıp burayı Cihangir sananlar var ki nereye göç ettiklerinin farkında değiller. Muhtemelen İstanbul dışından gelmişler, İstanbul'u atlayıp, bilmedikleri İstanbul'u Bodrum'da yaşamaya çalışıyorlar.

Kumbaracı yokuşundan aşağı yürüdüm...
Karaköy de diğer İstanbul semtleri gibi inşaat halinde
Ara sokaklarda kendi dünyasını kuranlar var
Karaköy'de onlarca kafe ve küçük restoranlar açılmış


İstanbul'u yönetenlerin İstanbul kültürüne uzak oluşlarının, İstanbul aidiyetinden yoksun oluşlarının en güzel örneği. Çocukluğunda, gençliğinde vapura binmemiş, vapurda çay-simit yapmamışlar bu tuhaf, zevksiz şeyleri devreye alıyorlar işte
Karaköy'de öğlen yemeğinde

Bodrumlu Osman ve Pınar’a, Boğaz kıyısında rakı-lüferin, sevdiğim İstanbul ritüeli olduğundan söz etmiştim. Bir gün beraber İstanbul’a gidersek yaparız demiştim. Beraber İstanbul’a gidince bu sözümü yerine getirmek istedim, salı akşamı en sevdiğim mekanlardan, Kuruçeşme’deki Marina’ya gittik. Lüfer yemeye geleceğimizi taa Bodrum’dayken arayıp söylemiştim, kalmadı denmesin diye. İstanbul’da üç ayrı yerden toplu taşıma ile gelip ulaşılabilecek, ortada bir yer olan Zorlu Center’de buluştuk. Bu arada Bodrum bisiklet derneğinden olduğunu bildiğim, benim de Mahmut Kaptan’dan ve Hanende Mey’den tanıdığım kişi ile Zorlu’da toslaştık. Bu da komik oldu. Pek görmek istemediğim bir tasarımcı ile eski bir reklamcıya da yakalanmamak için kepimi yüzüme indirip Zorlu’dan ayrıldık. Marina her zamanki gibi iyiydi. Sohbet de iyiydi. Lüfer iyi değildi ama. Hani eskilerin deyimiyle “sası” idi. Beklediğim, özlediğim lezzeti bulamadım. Belki daha havaların soğuması lazım. Ocak sonunda İstanbul’da da turizm fuarı var, uygun düşerse yine Bodrum ekibiyle gideriz, o zaman yerim dedim.

Lezzetinden ötürü lüfer konusunda ince bir hayal kırıklığı olmadı değil
Osman, Pınar ve Gülüşan ile Kuruçeşme Marina'da
Çarşamba günü Kadıköy Nakkaştepe ve Bağlarbaşı’nda iki iş toplantısı vardı. Sabah erkenden kahvaltı yapmadan otelden çıktım. Kahvaltıyı vapurda çay-simit-peynir ile yapmak istedim. İstanbul’a dair iki şeyi özlüyorum. Biri rakı-lüfer, diğeri vapurda çay-simit. İkisini de yapıp döndüğüm için mutluyum. Tabii özlediğim insanlar var o ayrı.

O gün epey yorucu geçti. Tünel, Kadıköy, Nakkaştepe, Bağlarbaşı, Çiftehavuzlar, Kadıköy, Tepebaşı rotasında hiç bir şey yapmasam bile yorucuydu. Altı buçuk yıldır Bodrum’da sakin yaşayan, toplu taşıma kullanmayan, ağırlıklı olarak yürüyen veya işine bisikletle giden biri için bu rota fazla. Akşam üniversite dönemindeki arkadaşlarım ve hocalarım ile buluştuk. Aslında programı bir gün uzatma nedenim bu ekiple bir araya gelebilmekti. Yurdaer Altıntaş ve Bülent Erkmen bizim hocalarımızdı. Biz de –ben, Haluk, Yıldırım ve Uğurcan- iki sınıf arayla aynı okulda aynı hocalardan eğitim almıştık. Sonra peş peşe aynı ajansta çalışmaya başladık ve üç-dört yıl birlikte o ajansta kaldık. Sonraları da hiç kopmadık. Neredeyse her cuma akşamı rakı sofrasında buluştuk. Hayatımıza giren, çıkan kişiler olsa da, Bülent Hoca’nın “dörtlü çete” dediği çete dağılmadı. Birlikte seyahatlere gittik, kimimizin çocukları oldu, elimizde büyüdü. Şimdi ben İstanbul’da değilim artık. Arada onlar buraya geliyorlar, daha çok ben İstanbul’a gidince buluşuyoruz. İşte çarşamba akşamı da özlediğim bu insanlarla bir arada olduğum güzel bir akşamdı. Mekan ise son yıllarda hep gittiğimiz Karaköy Lokantası idi.

İstanbullu hayatımdan kalan anılar için
Dörtlü Çete, iki hoca ve çeteye sonradan dahil olan iki üye ile...
Yurdaer Hoca ile yaptığı bir afişin önünde bir hatıra


Perşembe bizim Bodrum ekibinden Osman ve Pınar ile Şişhane’de buluştuk ve bu sefer öğlen saatlerinde Pendik’ten feribotla Yalova’ya geçtik. Osman doğma büyüme memleketi Bodrum'a dönmenin hayalini kuruyor, İstanbul'da nasıl yaşanıyor diye sürekli hayrete düşüyordu. Akşam İzmir’e vardık, Bodrum’dan İzmir’e gelen ekiple Ege Palas’ta bir araya geldik. Alsancak Gündoğdu’da Battı Balık Meyhanesi’ne gidip sokaktaki masalardan birine oturduk. İçeride yer kalmamıştı ama zaten kalsa da oturmazdık çünkü herkes sigara içiyordu. Buna şaşıyorum. Bodrum’da içmek mümkün değil. Belki herkes gittikten sonra son masa bizsek ve mekan sahibi arkadaşımızsa, ekipte de içen varsa ışıkları karartıp, kış ayazında camları açıp izin verebilir ama bu da şu ana kadar iki defa oldu. İzmir’de ise o meyhaneler sokağında yürürken mekan önündeki garsonlar “Büruun efenim yerimiz var, sigara içebilirsiniz” diye alenen söylüyorlar. Akşam ekip otellere dağılırken biz Ahmet ile biraz gezelim istedik, Gazi Kadınlar Sokağı’na girdik ve mekanın birinde bizin Bodrum’dan tanıdığımız turizmci arkadaşa denk geldik. Hadi Tren’e gidiyoruz yer ayırttım dedi, kendimizi orada bulduk. Yer ayırttım dediği bir basamak yukarıdan herkesi görebildiğiniz bir tür loca durumu. Kesif sigara dumanından gözlerim yanmaya başladı. Çalan müzik zaten bana göre değil. Ama gelmişiz, hemen kaçmak ayıp olur diye yarım saatten biraz fazla kaldık. Sonra kendimizi dışarı temiz havaya attık. Otelin tepesine çıkıp İzmir’I seyrederek son kadehleri içip odalara çekildik.
İzmir de gri karşıladı
Bu sefer de arabaya yükleme ve yola çıkış fotoğrafı İstanbul'dan
İstanbul dönüşü İzmir'de Havva ve Ahmet ile buluştuk
Gece Tren diye bir mekana gittik. Sigara dumanı ve çalan müzik bezdirdi


Cuma sabahı kahvaltıdan sonra biraz Alsancak’ta yürüdüm ve bu sefer ekip beş kişi olaraktan Bodrum’a yola çıktık. Geleneksel İkea ziyaretini yapıp asıl hedef olan Ortaklar’daki çöp şişçiye vardık. Eskiden Somuncu Baba’ya giderdik, orası el değiştirip de bozunca yanındaki Kalyon’a gitmeye başladık. Otoban bitiminden sonra Söke’ye kadar olan çöp şişçilerin üçünü beşini denemiş hiç memnun kalmamıştım. Sonra bizim Murat Şahin –ki et işini bilir, Nazillilidir- bana otoban bitiminden hemen sağa Ortaklar’a girmemi önermişti. O zamandan beri içeri on dakikalık mesafeyi katedip, yedikten sonra tekrar ana yola çıkıyorum.

Ve değişmez İzmir yolu dönüşü... Ortaklar'da çöp şiş

Akşam Bodrum’a vardık. Altı gün boyunca 1.250 km araba kullanmış, İstanbul’u arşınlamış, İzmir’de bir gece kalmış, yorulmuştum. Evde yemek ile uğraşacak halim yoktu ve laf aramızda Bodrum’u özlemiştim. Ilık havada sahilde yürüdüm ve Mahmut Kaptan’a vardım. Sakin bir akşamdı, kaptanla karşılıklı kadehlerimizi koyduk, sohbetimizi yaptık, Bodrum’a varmamın tadını çıkara çıkara rakımı içtim.

Arabayı eve bıraktım ve kendimi Bodrum sahiline attım
Sevdiğim coğrafyada, sevdiğim mekanda, sevdiğim insanlarla birlikte olmanın tadını çıkararak yorgunluk rakısı yaptım. Mahmut Kaptan ile sohbetten
Böylece yedi ay sonra tekrar İstanbul’da zaman geçirdim. Orası mı daha iyi burası mı? Orada yaşamak mı burada mı? Bunları tartışmanın manası yok. Ben oradan kaçtığım için buradayım. Bu benim için doğru bir hayat. Başkası için başkası doğrudur. Bir tek anlamadığım şu; hem her gün şikayet edip hem İstanbul’da yaşamanın nimetini ısrarla anlatmaya çalışmak. Mecburen orada yaşamaktan söz etmiyorum. O iş ayrı.


Herkes istediği, özlediği hayatı yakalasın diyelim…