27 Kasım 2018 Salı

Bodrumlu [mavi] hayat blogumdaki yeni yazım.

Kasım ayında üç gün Gökova.

https://bodrumlumavihayat.blogspot.com/2018/11/uc-gunluk-gokova-seyri-notlar.html

26 Kasım 2018 Pazartesi

Rakılı, balıklı sohbet için 450 km yol yaptık. Fethiye notları.


Fethiye’ye ilk kez 2005 yılında gitmişim. O yıla kadar Bodrum’dan daha güneye pek geçmezdim. Bir iki kez Bozburun’a gitmiş, hafızam yanıltmıyorsa bir kez de Dalyan’a, oradan da o yıllarda henüz bozulmamış Çıralı, Kekova rotasını yapıp İstanbul’a dönmüştüm. Fethiye’ye ilk kez gittiğim 2005 yazında da İstanbul’da yaşıyordum, çok duyduğum ama hiç gitmediğim Ölüdeniz’I görmek istemiştik. İnternetten Jade Residence adında bir tesis bulmuştuk, bir kaç gün orada konaklamıştık. Otel çok iyiydi ama dibinde bir gece kulübü vardı ve sabahın ilk ışıklarına kadar uyumak mümkün olamamıştı. Aslında bu seyahatimde de Fethiye’nin içinden geçmiştim o kadar. Yani merkezi görmemiştim. Bilen bilir, Fethiye’nin dışından sahili görmeden direkt Ölüdeniz tarafına devam ederseniz Fethiye hakkında iyi bir izlenim edinmezsiniz. O ilk seyahatimizde kaldığımız otelin görevlisi Can diye bir genç ile tanışmıştık. Adı gibi can bir arkadaştı. Hiç unutmam, benim o yıllarda sık nükseden bel problemim, uzun saatler araba kullanmaktan olsa gerek o seyahatte de nüksetmişti, Fethiye’ye gidip kas gevşetici ilaç almıştı. Çok candan biriydi, bir kaç günlük konaklamamız sırasında arkadaş olduk. 2006 yılında tekrar Jade’e gitmiştik ama o zaman Can oradan ayrılmıştı, karşılaşamadık. 

2005 yılında gittiğimiz Jade Residence
Derken 2010 yılına geldik. Bu kez artık Ölüdeniz’de kalmak istemedim, Faralya’yı duymuş ama görmemiştim. İlk gidişlerimde o virajlı dağ yolunu da sormuştum ama henüz yol tam yapılmamıştı, gitmemi önermediler. Taşlı, dar bir yol olduğu söylendiydi ama gel gelelim aklım o yolda kalmıştı. 2010 yılında yolun yapıldığını öğrendim. Faralya’ya arabayla gitmek, o yolu geçmek cazip geldi. Yine internetten (Nişanyan’ın sitesi) bulduğum bir tesis çok ilgimi çekti. Kalabalık olmayan, denizin dibinde, kayalık, denize girmesi çok da kolay olmayan bir yerdi. Hani şezlongta uzanayım, ayaklarımın dibinde deniz olsun diye bekleyenler için asla uygun değil. Yanılmıyorsam çocuk da kabul edilmiyordu veya kabul ediliyordu da tesisin fotoğrafını gören aileler korkudan çocuklarını getirmiyorlardı o detayı hatırlamıyorum. Faralya köyünü geçtikten sonra bir elektrik direğinde işaret var dediler o işareti görünce bayır aşağı ineceksiniz. Aracınızın altı alçaksa inmeyin, gelip alırız diye ekledilerdi. Arcın altı yüksek, ineriz dedim inmeye başladık ama inişimiz maceralı oldu. Ortada yol değil de yer yer taşlı, toprak bir şey vardı. Neyse, kalacağımız yere vardık ki kapıda bizi Can karşıladı. Meğer artık oraya geçmiş, rezervasyon listesinde adımı görmüş bana da orada olduğunu söylememiş. Tam sürpriz oldu. Orada harika bir tatil geçirdik. Sonraki yıllarda oraya -Beyaz Yunus- bir kaç kez daha gittik. Son gidişimizde Can yoktu, başka işe başlamıştı. Derken o tesis de satıldı. Alanlar sevimli bungalovları yıkıp önü jakuzili evler yapmış. Kayaların arasından girdiğimiz sahile de platform yapmışlar falan. Biz gittiğimiz zamanlarda evlerin arasındaki bostandan topladıkları domatesler, salatalıklar, kabaklarla salata, yemek yaparlardı. O da bitmiş. Gereksiz pahalı, saçma sapan bir yere dönmüş. Bir daha gitmedik. Ancak Can ile irtibatı kesmedik. Zaman zaman telefonlaşırdık. 

Beyaz Yunus çok kişilikli bir yerdi


Gece kaldığımız bungalova dönerken mehtap yoksa ortalık karanlık oluyordu. Yağmur için de önlem alınmıştı.
Nihayet 2011 yılına geldik. İş için Antalya Kemer’e gitmem gerekti. Artık Bodrum’a da taşınmıştım. Mart ayıydı, arabayla gideyim, dönüşte de Fethiye’nin içine uğrar, hem Can’ı görürüm hem de hiç bilmediğim Fethiye’nin merkezini tanırım diye düşündüm. Gidiş o gidiş, üstüne 14 kez gitmişim. O tarihte yeni açılan Girida’ya götürmüşlerdi. Girida Fethiye’nin merkezinde bir balıkçı. Balıkçılık yapan bir ailenin mekanı olduğundan balıklar her zaman mükemmel. Mezeleri de çok iyi olunca yıllar içinde -tabii sezon dışında- Girida’da rakı/balık yapmak için de yılda iki üç kez Fethiye’ye gider oldum. Sahibi Minan Bey ve oğlu Taner ile de dostluk kurduk. Yıllar içinde işi nasıl büyüttüklerini, mekanın gelişimini izledim. Umarım bozulmadan devam eder, çünkü bu gidişimde mezelerde bir iki sorun gördüm, sezon yorgunluğudur diye umut ediyorum. Benim için böyle iyi mekanların kaliteyi koruması, büyümesinden daha önemlidir. Aynı sorunu, ertesi akşam gittiğim, arkadaşım Selahattin’in mekanı Yengeç’te de gözlemledim. Selahattin, Kasım ayının yazın yorgunluğunun atıldığı, en iyi personelin izin yaptığı geçiş dönemi olduğunu söyledi. Dediğim gibi, sırf bu mekanlarda balık yemek, dostları görmek için git/gel 450 km yol yapıyorum çünkü değiyor. Aynı şekilde sürmesini diliyorum.

Girida'nın taptaze balıkları


Böyle uzun bir girişten sonra gelelim bu seyahatin notlarına. Kasım ayında yollar boş oluyor. Yazın o hengamesi, asabi, aceleci, hız tutkunu özellikle 34 ve 06 plakalıların varlığı ve de çokluğu Bodrum-Fethiye yolunun keyfini azaltıyor. Büyük şehirden tatile çıkan insanımızın tatil duygusuyla rahatlamasını beklersiniz ama öyle olmuyor maalesef. Büyük çoğunluğu gergin gelip, gergin tatil yapıp, gergin dönüyorlar.

Bodrum’dan öğlen mükemmel bir havada yola çıktık, Muğla’nın içine girip bir şeyler yiyelim dedik. Alabi adını bir yerlerde görmüştüm ama denememiştim. Yediklerimiz iyiydi, adını kafama yazdım, yola çıktık ve Fethiye’ye kadar yol boyu Alabi reklamlarına denk geldik. Öyle anlaşılıyor ki Ege bölgesinde bir kaç tane var.

Yola çıkarken

En sevdiğim sapak. Sağa da, sola da, ileriye de, geriye de gitseniz Muğlanın cennet köşelerine ulaşıyorsunuz.
2011 yılındaki Fethiye seyahatimde marina tarafındaki Yacht Boutique Otel’de kalmış, çok beğenmiştim. Bir daha başka otel aramadım. Geçtiğimiz yıl gittiğimize orada yer yoktu, bizi Unique Otel’e yönlendirdiler. Orası da gayet iyiydi ama ben teknelere daha yakın olan Boutique Otel’i tercih ederim. Bu sefer iki geceliğine gidiyorduk ve ikinci gün yağmur yağacağını gördük. Aslında yağmur o günü dinlenerek geçirmemiz için fırsat olacaktı. Biraz daha büyük odalı bir otel olmasında fayda vardı. Aynı işletmenin Yacht Classic Otel’inde karar kıldım. Çok da iyi etmişim, oda mükemmeldi. Konumu da diğer otel ile aynı zaten. Personel ile yaşadığımız bir iki diyalog, gerçekten yoğun bir dönem geçiren elemanların dinlenmeye ihtiyacı olduğunu gösterdi. Bir sorun yaşamadık da yaşadıklarımızla bizi gülümsettiler.

Yacht Boutique Otel'in manzarası

Yacht Classic Otel'deki odamızdan

Yacht Classic Otel

Bu da Yacht Classic Otel'den manzara




Otelin küçük marinası. Önümüzdeki yaz Glaros ile buraya gelip bağlanmayı isterim.


İlk akşam Girida’ya gidildi. Otelden Girida’ya kadar 3-3,5 kilometrelik sahil yolunu yürümeyi çok seviyorum. Hem Fethiye körfez manzarasıyla yürüyüş yapıyoruz, hem deniz havası alıyoruz, hem de acıkıyoruz. Gülüşan ile yürümeye başladık. Girida’da Can, yıllar içinde hem Fethiye hem Bodrum’da beraber olduğumuz kardeşi Bora ve Bora’nın hayatına yeni giren Selen ile buluştuk. Sağolsun Taner de masamıza sık sık geldi. Çok güzel, neşeli, sohbeti bol bir akşam geçirdik.

Girida akşamından... Gülüşan, Can, Selen, Taner ve Bora
Ertesi sabah beklendiği gibi yağmur vardı Fethiye’de. Günü otelde geçirdik. Bir akşam önce yürüyüşe biraz ince giyinip çıkmıştım. Akşam da rakıya attığım buzların etkisiyle gece boğaz ağrısına uyandım. Sabah eczaneye kadar yürümek için otelden çıktım. En yakın eczane belediye binasının karşısında, otele 1 km’ye civarı bir mesafede. Günlerden cumartesiydi ve eczane kapalıydı. Nöbetçi eczane uzaktaymış, taksiye bindim. Devlet hastanesinin arkasındaki eczaneyi bulduk, kapıda metrelerce kuyruk vardı. Hiç böyle kuyruklu eczaneye denk gelmemiştim. Kaba bir hesapla en az yarım saat bekleyeceğimi görünce ikinci nöbetçi eczane için tam ters istikamete gittik. İlacı aldım, otele döndüğümde taksimetre 71 TL yazıyordu. Bu arada ilaç 7 TL.

Akşam Selahattin’in mekanı Yengeç’e gittik. Selahattin yeni bir mekan daha açmış, oradaydı. Gündüz telefonda konuştuk, yeni mekana gel istersen dedi, tamam dedim ama son anda aklıma geldi de sordum; Müzik var mı? diye. Burası yeni nesil meyhane abi yüksek volüm var deyince Selo ben Yengeç’e gideyim daha iyi dedim. Benim için rakı masası sohbetsiz olmaz. Yanımdakiyle, karşımdakiyle müzik nedeniyle konuşamayacaksam o mekanda ne işim var? Benim gibi rakı sohbetini, küçük küçük mezelerle uzun saatler demlenmeyi sevenler eski nesil meyhaneyi tercih etmeli.

Yengeç Restaurant'dan
Ertesi sabah yağış etkisini azaltmış yer yer güneş çıkmıştı. Bu arada biz Fethiye’deyken Bodrum’u sel götürmüş. Otelin çok iyi olan kahvaltısını yapıp yola çıktık. Önce Çalış’taki pazara uğradık. Burayı bir önceki gidişimizde Minan Bey gezdirmişti. Onunla alış veriş ayrı bir zevk. Şundan al diyor mesela, ben de diyorum ki o bana yaramıyor Minan abi, şekeri oynatıyor. Kim demiş, doktorlar ne anlar, bak bana, hepsini yiyorum diyor torbayı dolduruyor. Ardından ekliyor “sıkıntı yok”. Minan abiyi tanımalısınız. Fethiye Kayaköy’lü. Hayatı denizin üstünde ve altında geçmiş. Doğuştan gurme. Bu kadar ağzının tadını bilen, meraklı birine denk gelmedim. Tek problem onun yeme hızına ayak uydurmakta. Bu gidişimizde Girida doluydu, işi yoğundu rakı sohbeti yapamadık.


Pazar alışverişinden sonra Göcek’te kahve molası verdik. Göcek’i de bu mevsim çok severim. West Cafe adında bir mekan vardır, gayet iyidir. Orada biraz mola verdik ve öğlen yemeğini Akçapınar tostçusunda yemek üzere yola çıktık. Eskiden çeyrek ekmekli tostu yerdik. Bu sefer direkt yarım ekmek söyledik. Ekmek, daha doğrusu buğday benim metabolizmamı bozuyor, şekeri yükseltiyor. O yüzden günlük hayatımda hiç tüketmiyorum. Tabii arada –mesela haftada bir dilim ekmek, meyhade bir adet sigara böreği gibi- kaçamaklarım oluyor. Seyahatlerde ise hiç dikkat ekmiyorum. Ama son aylarda hep seyahatlerimiz olduğundan kantarın topuzunu kaçırdım. Bünye sinyalini verdi. Şimdilerde yine çok dikkat ediyorum fakat Akçapınar denildiğinde gözüm kararıyor, kendimi tostçuda buluyorum.




 Tostları da yedikten sonra artık mola vermeden Bodrum’a devam ettik.

Cuma öğlen çıktığımız Fethiye gezimizi pazar akşamı noktaladık. Yine güzel mezeler ve balık yedik, rakımızı içtik, güzel manzaraları seyrederek, güzel müziklerimizle araba yolculuğu yaptık. Dostlarımızı gördük, hasret giderdik, sohbetler yaptık. İster denizden ister karadan olsun her seyahat yaşama sevincimi artırıyor. Denizin tadı bambaşka ama kara yolculuğunun da -bu mevsimde olmak şartıyla- farklı tadı var.

Yeni seyahatler yaptıkça notlarımı aktarmayı sürdüreceğim.

Bodrum’dan iyi dileklerimle…

23 Kasım 2018 Cuma

Biraz İstanbul, daha çok İzmir, ayrıca Kalymnos ve Sığacık.


İstanbul’a gitmeyeli dört ay olmuştu. Mayıs ayında bir gece kalmalı bir iş seyahatim vardı o kadar. Bundan şikayetçi değildim tabii. Şu Bodrumlu hayatımda yapabildiğim en iyi şey, ilk zamanlar ayda beş günümü İstanbul’da geçirirken, yavaş yavaş azalan bir grafikle, yılda dokuz-on güne indirebilmek oldu. İş için gittiğim bu seyahatlerimde eğer toplantı saati gidiş/geliş uçak saatlerime uyuyorsa günü birlik gittiğim de oluyor.

Dört ayın sonunda hem Tuzla’daki tekne fuarını görmek, hem yeni arabayı uzun yolda denemek, hem de bazı iş görüşmelerim için iki gece kalmalı bir seyahat programı yaptım. Bu iki akşamdan birinde hocam Yurdaer Altıntaş ile rakı kaçamağı yapmak, diğer akşamda ise kadim arkadaşlarımla buluşup, kalabalık rakı sofrası sohbeti yapmak istedim. Hayatıma Glaros girdikten sonra eskisi kadar sık ve uzun araba yolculukları yapmıyorum. Özlemişim. Güzel bir havada Bodrum’dan çıktım. 


Yolda dinlenecek müzikleri seçip, bir playlist hazırlayıp yola çıkmanın tadı başka. Hele güzergahtaki manzaralar iyiyse. 
Milas, Bafa, Söke derken Susurluk civarında yemek molası verdim. İstanbul’da yaşarken seksenli yıllardan iki binlere kadar Ankara’ya veya Bodrum’a kara yoluyla giderdik. Ankara yolculuklarında Bolu’da, Bodrum yolculuklarında Mustafa Kemal Paşa’da Varan tesislerinde durup domates çorbası içmek o dönemin bir ritüeliydi. Bu yolculukta bunu hatırladım ve Varan tesisinde durup çorba içeyim dedim. Artık uçak yolculuklarının ucuzlaması nedeniyle otobüs yolculuğu çok azaldı biliyorsunuz. Varan gibi, Ulusoy gibi şirketler iflas etmeye başladı diye duymuştum. Varan tesisine girerken bir tuhaflık olduğunu sezdim, çünkü otoparkta benden başka iki araba vardı. Herhalde kapandı ya da taşınıyor diye düşündüm. İçeri girip baktığımda o koca tesiste üç kişinin yemek yediğini gördüm. Izgara tezgahları, döner tezgahı falan kapalı. İki eleman kalmış. Çorba ile bir iki çeşit ızgara vardı o kadar. İçim burulsa da gelmişken çorbayı içeyim bari dedim ama maalesef o eski tadı bulamadım. Bu lezzet ve ritüel de çıktı gitti hayatımızdan.


Bafa
Bodrum-İstanbul yolculuklarımda saatleri uyuyorsa Bandırma-Yenikapı feribotunu kullanırım. Genellikle de yolculuk saatlerimi buna göre ayarlarım. Yenikapı’ya indikten sonra da sık kaldığım Tepebaşı tarafındaki otellerime gitmek çok kolay oluyor. Köprüleri kullanmıyorum, bu da zaman ve sinir tasarrufu anlamına geliyor. Fakat İDO’nun sitesine baktığımda, yaz bittiği için kış tarifesine geçtiklerini, sadece hafta sonları sefer olduğunu gördüm. Bu da iyi olmadı. Dedim ya uzun zamandır arabayla İstanbul’a gitmedim, yeni yapılan otobanı bilmiyordum mesela. Bursa otobanında giderken şaşırdım ve Yalova sapağını kaçırdım böylece feribot şansımı da kaçırmış oldum. Sonuçta otobanın yeni açılan bölümüne girdim ve körfez geçişi için yapılan köprüye geldim. Oradan karşıya geçip ikinci köprünün trafiğine girmem yarım saatimi almadı ama ikinci köprüden Tepebaşı’nda kaldığım Donizetti Palas Oteli’ne varmam iki saatimi aldım. İstanbul sıkı bir hoşgeldin çekti eski hemşehrisine. Bildiğim yoldan çok daha çabuk varabilirdim ama İstanbul’a bir çok tünel yapıldı, yollar değişti, hiç birini arabayla kullanmadım, yanlış yollara sapmayayım derdiyle yeni aracın kendi sistemindeki navigasyona güvendim. O da beni Mecidiyeköy-Şişli-Harbiye-Taksim istikametine soktu ve saat 18:30 idi. Yani iş çıkışının en yoğun olduğu zaman. İnanın saatlerce araba kullanmak yormadı da o son iki saat trafikte olmak bitirdi. 


Nasıl çıkarım bu trafikten bakışı. Unuttuğum İstanbullu hayatıma dair bir bakış



Donizetti Palas


O akşam da Yurdaer Hoca ile buluşacaktık. Arabayı bırakıp, otele giriş yapıp, üstümü değiştirip doğru Kuruçeşme’ye yollandım. Marina balıkçısı İstanbullu hayatımda sık gittiğim, evime yakın, mezelerini ve taze balıklarını her zaman beğendiğim mekandır. Hele Bodrum’a yerleştikten sonra İstanbul’un tek özlediğim yeri olan Boğaziçi'ni görerek rakı içmek için buraya gelmeyi tercih ediyorum. O akşam da hocamla hasret giderdik.


Önce hocamdı sonra dostum, büyüğüm, arkadaşım, sırdaşım oldu. 1979 yılından beri hiç kopmadık.

Mevsimin ilk lüferini yiyebildim
Ertesi günüm sakindi. Sadece akşam üzeri bir randevum vardı o nedenle turist gibi, özlediğim, sevdiğim boğaz kıyısında yürüdük. Gülüşan da İstanbul’a gelmişti, boğaz turunu birlikte yaptık. Akşam 40 yıllık (lafın gelişi değil gerçekten) arkadaşlarım ile birlikte, çok sık gittiğimiz Balıkçı Sabahattin’deydik. Bu mekan da ilk açıldığı zamanlardan beri sayısız kere gittiğim bir mekan. Sabahattin Bey’in oğulları Serkan ile Sertan daha çocuktular. Şimdi dükkanı onlar yönetiyor. Ama Sabahattin hala sabah erkenden hale gidip balığı kendi seçiyormuş. Yıllar önce bir cumartesi öğlen vakti o aşı boyalı konağın önünden geçerken çalışanları ile birlikte karides ayıklarken görmüştüm. Ki o zaman da işleri büyütmeye başlamıştı ama işinin başındaydı. Bir defasında Bodrum’a geldiğinden söz etmişti. Hadi bir restoran da bize Bodrum’da açsanıza diye şaka yollu takılmıştım. Başında durmadığım bir işe girmem demişti. Ne kadar doğru aslında. Şubeleşen, büyüyen mekanların nasıl dönüştüğünü gördük. İstanbul’dan Bodrum’a gelen veya Bodrum’dan İstanbul’a gidenlerin hüsrana uğradıklarının yakinen şahidiyim. Alarga, Marina, Mey ilk anda aklıma gelenler. Hatta Bodrum’da şube açıp yürütemeyenler bile oldu. Keza İstanbul’da da. Yani bu işte standart bir lezzet ile büyümek istemiyorsanız işinizin başında durmalısınız.


Bebek'te oturduğum zamanlar bu yokuştan çok inmiştim
Beş yıl Bebek'teki bu apartmanın üst katında yaşadım.
On yıl Rumelihisarı, beş yıl da Bebek'te yaşarken şu Bebek kahve sabahları çay/simit yaptığım mekandı. Rahmetli Affan ile Özcan ile sabahları şakalaşırdık.

Ertesi sabah Tuzla Viaport Marina’daki Avrasya Boat Show’a gittik. İstanbul’a gelme nedenlerinden biri de buydu demiştim. O ara 7 TL’ye vuran Euro ile tekne yenilemeyi aklımın köşesinden bile geçirmiyordum tabii. Ama yeni tasarımları görmenin maliyeti düşük olduğundan gezmemizde sakınca yoktu. Yeni tasarımların tekneyi kullanmaya yönelik kolaylıklar sunmasının yanı sıra yaşam alanının daha aydınlık, daha kullanışlı olmasına yönelik çözümlerini görmek yararlı oldu. Günün birinde zamanın çoğunu teknede geçirmeye karar versem nelere ihtiyaç olur bunu görmek gerekiyor. Bununla ilgili naçizane izlenimlerimi diğer blogumda yazmak üzere burada noktalıyorum.



Fuarı gezdikten sonra programımız Pendik’ten Yalova feribotuna binip Yalova’ya geçmek ve oradan İzmir’e uzanmaktı. İzmir’i de yaz boyu ihmal ettim. İzmir’i çok severim ve senede bir kaç kez gitmezsem özlüyorum. Bu yaz yine iş için Tüpraş rafinerisine, Aliağa’ya gittim ama İzmir’in içinde kalmadım, Foça’da konaklamıştım. Orayı da ayrı severim tabii fakat Alsancak’ta bulunmanın anlamı başka. Öğlen yemeği niyetine feribotta atıştırdık çünkü akşam İzmir Deniz Restaurant’ta rakı-meze yapacaktık. Bu sefer basiretim bağlandı ve rezervasyonu son güne bıraktım. Yer yok cevabını alınca bozulduk ama napalım dedik İzmir’e vardık. İzmir Palas’a yerleştik. Son bir şans aşağıya inip Deniz Restaurant’a bir daha bakayım dedim. İki kişilik bir masa boşalmış, hemen yerimizi aldık. Bu mekan için pahalı denebilir. İş yemeği ağırlıklı formel müşterisi var denebilir. Tamam ama henüz İzmir'de ama daha iyisini bulamadım. Altı yedi mekan denedim. Bir ikisi vasatın da altındaydı. Diğerleri kötü değildi ama bir Deniz değildi. Sonunda artık maceraya girmekten vaz geçtim. Deniz'den daha iyisi çıkana kadar Deniz en iyisi. Turşusundan balığına kadar bugüne dek kötü bir şey yemedim.




Pazar sabahı kahvaltıdan sonra biraz Alsancak ve civarında yürüyüş yapıp bu sefer otobanı değil eski yolu kullanarak Efes'e vardık. Efes'i en son 2011 veya 2012 yılında gezmiştim. Hakkıyla gezmek için bir kaç güne ihtiyaç var. Her gezişimde başka detaylara takılıyor, fark ediyorum. Efes'i gezdikten sonra Ortaklar'da çöp şiş yemeden olmaz deyip kendimizi çöp şişlere adadık. Böylece her gezimde olduğu gibi ana teması yemek olan bir geziyi daha bitirdik. Akşam Bodrum'a vardık, çantaları atıp, üstümüzü değiştirip Gemibaşı'na geçtik. Genellikle seyahatlerden pazar akşamı dönüyoruz ve Gemibaşı'na gitmek de seyahati taçlandırmak oluyor.








Sonraki hafta doğum günümdü ve yeni yaşıma Kalymnos’ta girmeyi konuşmuştuk. 12 Ekim cuma günü önce Kos’a, oradan Kalymnos’a geçtik. Kalymnos’a Glaros ile gitmediğimiz zamanlar kaldığım MasouriBlu’da yer ayırtmıştım. Artık sahibiyle de çalışanlarıyla da iyi dost olduğumuz bu küçük otelin, müsaitse en sevdiğim odasını ayırma inceliğini gösteriyorlar. Ekim ayında ada da harika oluyor. Akşamları hafif serin ancak gündüzleri denize giriliyor. Fakat bu sefer şansımıza kuvvetli kuzey rüzgarı vardı ve deniz pek çağırmıyordu. Dert etmedik. Sonuçta adanın kaşısındaki Bodrum’dan geliyoruz, deniz birinci önceliğimiz değil. İlk akşam Telendos’ta hep gittiğim Kapsoulis’e, Mihailis’in yerine gittik. Artık o da dostum. Geçen yıllarda gittiğimde tanıştığım, yazı Telendos’ta geçiren, Samos adasını da çok iyi bilen bir Alman vardı. Adını adalılar söylemede zorlandıkları için Yannis diyorlarmış. Instagram ve Twitter’de takipleşiyoruz. Adaya gideceğimi okuyunca bu sefer sohbet edelim istemiş, sizi bulurum dedi. Telendos’ta bu mevsimde olsun olsun 50 kişi vardır zaten. Biz Mihailis ile sarıldık, masamıza oturduk, uzomuz ve mezelerimiz geldi. Derken bir şişe uzo daha geldi, Mihailis uzoyu Yannis’in gönderdiğini söyledi. Arkam dönük oturuyormuşum, dönüp selam verdim. Sonra yanına gittim, çat pat sohbet ettik. Güzel bir anı oldu.


MasouriBlu otelindeki odamızdan Telendos'a doğru...

Masouri bölgesi

Telendos




Telendos Kapsoulis'te Gülüşan ile
Mihailis ile
Yannis ile

Ertesi akşam doğum günümü adanın en bilinen favori mekanı Aegean Tavern’de kutladık. Burası da bir aile işletmesi ve her şeyiyle güzel bir mekandır. Diğer restoranlara göre servisi hızlıdır. Sunumları daha tasarımdır diyeyim. Aslında yazın buraya adım atmam. Fakat sonbaharlarda mekan müthiş oluyor. Güneş batışını kaçırmamalısınız tabii.





Öğlen yemeğinde deniz mahsullü makarna ile Kalymnos turunu bitirdim


Aegean Tavern


İki gün çabuk geçti, pazar günü Bodrum’a döndük. Bu seferki pazar dönüşümüzde artık evde oturalım dedik.

Aradan on beş gün geçmemişti ki iş yemeği için İzmir'e gelip gelemeyeceğim soruldu. İstanbul olsa zoruma giderdi ama İzmir olunca derhal dedim ve bir araya geleceğim ekiple sözleştik. Üç kişilik ekipten iki kişi ile Arçelik'te işbirliği yaptık, oradan dostluğumuz var. Şimdi Tüpraş'ta görev yapıyorlar. Aralarındaki genç arkadaş ile iyi bir ekip oluşturdular, ben de kurum kimliği konusunda destek veriyorum.


Tüpraş ekibiyle Kordon Yengeç'teyiz. Mehmet Ali Belek, Çiler Teber, Seher Türkpençe ve bendeniz
Bir perşembe günü tekrar İzmir’e yollandık. Yine İzmir Palas’a yerleştik. Bu sefer yemek Kordon Yengeç’teydi. Sohbet ile beraber zaman hızla geçti. Ekip de yorgun olduğundan çok uzatmadık, ertesi gün biz de Sığacık’a geçecektik.


Yol üstü duraklarımızda bu sefer Milas sanayiideki köfteci vardı. Beğendim doğrusu.
İzmir Palas4'tan

Sığacık’a iki kere gittim. İkisi de bir kaç saat içindi. İlk gidişimde güneşli bir bahar günüydü, pazara denk gelmişti, oldukça kalabalıktı ve sahildeki iki balık restoranından birine oturmuş saatlerce garson peşinde koşmuştum. Yediklerimiz de iyi değildi, servis ise berbattı. Lanet edip çıkmıştım. Bir sonraki gidişim, yol üstü geçerken uğradığımız, bir kahve içimlik süreydi. Eski kasabayı gezmiştik, evlerin yarısı boştu, bakımsızdı. Aylardan Aralık ayıydı. Son zamanlarda Sığacık hakkında çok şey duymaya başlamıştım, merak ettim neler oluyor diye. Yazın hiç bir sahil kasabasına gitmem, çünkü neyle karşılaşacağımı Bodrum’da yaşayarak öğrendim. En güzel zaman Ekim veya Mayıs ayları. Ekim ayında yazın yorgunluğu oluyor ama kasaba sakinleşmiş oluyor. Mayıs ayında heyecan oluyor ancak bu sefer de mekanlarda sistem oturmamış oluyor, bazı aksaklıkları göz ardı etmeniz gerekiyor. Kalacağımız küçük oteli ayarlamıştım. Yemek yiyeceğimiz yer de tamamdı. Rezervasyon yapmadan hiç bir yere gitmeyi sevmiyorum. Kalacak yer bulabilecek miyim, acaba nasıl bir otele denk geleceğim düşüncesiyle yola çıkmam. Önceden araştırıp, sorup soruşturup gitmek varken heyecan çekmenin anlamı yok. Hele artık her şeyi oturduğum yerden ayarlamak varken.


Nova Citrus otelinde kaldık. Oda gayet iyiydi ve asıl önemlisi kahvaltısı mükemmeldi






Fiyatlar Bodrum'u geçmiş, şaşırdım.
Sığacık çok güzelleşmiş. Bakımlı hale gelmiş. Biraz Alaçatı havası sezdim. Sokak arası cafeleri, bazı restoranlar bana orayı çağrıştırdı. İşin içine girdikçe baktım ki fiyatlarda da Alaçatı’ya benzemişler. Bazı mekanların girişindeki fiyatları inceledim de, Bodrum merkezinden daha pahalıydı. Ama genel anlamda tertemiz, sevimli, bakımlı evleriyle tipik bir kasaba olmuş. Gittiğim yerin yerli halkıyla konuşmayı severim. O yer hakkında en iyi bilgi onlardadır. Tahmin ettiğim şeyleri söylediler. Buraya çok İstanbullu geldi, fiyatlar aldı başını gitti. Arsalar uçtu gibi şeyler. Çok aşina olduğumuz konular değil mi bunlar? Bodrum bu konuda ilk örnek ve ben de içindeyim, iyi kötü fikrim var. Merkezde arsa bitince sıra Sığacık’ın leziz mandalina ağaçlarının olduğu bahçelerin satışına gelecek. Bahçeden on yılda kazanacağı para nakit olarak önüne konduğunda buna dayanacak mandalina üreticisi bulmak zor. Böyle böyle bozulma sürecek. Ta ki gelenler burasının da tadı kaçtı deyip gidene kadar. İşte o zaman ne olacağını yerleşik halk düşünecek ama geç mi kalınmış olur ben bilmem.

Enginar o bölgenin baş sebzelerinden. Bu güzel tabak La'dude Art Cafe & Galeri adındaki bir mekandan





Sığacık’ta Milos Restaurant’a gittik. Adından da belli olduğu gibi bir Yunan mekanı havası vardı ve bunu çok severim. Zevkli bir mekandı. Hiç bir detay sırıtmıyordu. Memnun kaldık.

Sığacık küçük bir yer, yarım saatte bitirirsiniz. Biz de otele gidip gelirken, akşam yürüyüşüne çıkarken farklı sokaklardan geçmeye çaba gösterdik. Sığacık’ın bendeki izlenimi iyi. Yazın gitmem ama ilkbaharda tekrar bir geceliğine gidebilirim muhtemelen.




Milos'tan da memnun kaldık. Bir daha giderim.





Bu sefer de yine eski yoldan Söke’ye kadar gittik. Kuşadası’na girmedik çünkü hiç çağırmıyordu doğrusu. Bu mevsimde eski yol zevkli, otoban sıkıcılığı yok. Eh bir yere de yetişmiyorsak geze göre gitmek daha iyi geliyor. Cumartesi Bodrum’a, eve döndük.

Ekim ayı oldukça hareketli geçti. Döndükten dört gün sonra, Kasım başında bu sefer Glaros ile Gökova seyri yaptık. Bunu da diğer bloğumda anlatacağım. Geçen hafta da iki akşam, iki ayrı dost mekanda rakı-balık için Fethiye seyahatimiz oldu. Onu da ilerleyen günlerde aktarırım.

Bodrum'dan iyi dileklerimle... Günleriniz güzel geçsin.