7 Eylül 2019 Cumartesi

GÜNEYDEKİ ON İKİ ADALAR SEYRİMİZİN SONU. DATÇA-KNİDOS.

Bir önceki yazıda anlattığım gibi, bayrama denk gelmesi nedeniyle Symi bizi yordu. Diğer adalarda da bayrama denk gelmiştik tabii ama o adalar sakin ve Türk bayraklı teknelerin rağbet ettiği adalar değil. Bir diğer unsur da Symi giriş/çıkış yapılan ada ve Hisarönü, Marmaris, Datça limanlarında, marinalarında bulunan tekneler doğal olarak burayı kullanıyor.

Symi'den sonrasını üç etapta aldık. Önce yeşil ile işaretli Symi-Datça, sonra kırmızı işaretli Datça-Knidos, en son da sarı ile işaretli Knidos-Bodrum
Symi’de kaldığımız gecenin ertesinde, yakın civarda denize girecek makul bir koy bulamayınca –yani hem sakin hem makul- dedik bari madem Datça’dan giriş yapacağız, o zaman Kargı’ya gider orada denize gireriz. İyi ki de öyle yapmışız, Kargı’nın güzel suyunda kendimize geldik, bir gece önceki Symi’nin gürültüsünü, pasını üstümüzden attık. Datça’daki liman yetkilisi çok geç kalmayın demişti, saat üç civarı Datça limanında bulduğumuz yere kıçtan kara yanaştık. Ancak liman doluydu, işlemleri bitirip çıkmanız gerek dediler. E ne yapalım biz de alargayı çıkarız diye düşündük ama limanın belediyeye değil de kooperatife ait yerinde bir yer bulduk. Oranın da sahibi sabah sekizde gelecek dediler, o saate kadar çıkarsanız buyrun gece kalın. Tamam dedik kaldık. Datça boğucu sıcaktı ve kalabalıktı. Bulunduğumuz yer biraz esiyordu, eğer ilk bağlandığımız yerde kalsaydık gece boğulabilirdik. İyi ki yer yoktu ve iyi ki kooperatif bölümünde yer bulduk.

Kargı

Kargı

Glaros Datça limanında

Datça’ya yılda en az üç-beş kez giderim. Ama yazın hiç gitmem. Bu ikinci gidişim. İlki iki yıl önce yine bayram seyri dönüşü Palamutbükü’neydi, o gidişim beni Palamutbükü’nden soğuttu. Liman içinde dışkı yüzdüğünü görünce yazın Palamut’a adım atmamaya yemin ettim. Bu sefer de yine seyir dönüşü zorunluluktan uğradık. Nerede benim Ekim-Mayıs arası gittiğim Datça nerede bu Datça. Bütün güney kasabalarımız gibi Datça’nın da yaz sezonu dışındaki halini seviyorum. Mesela kışın Hüsnü’de lodos fırtınasında kabaran denize karşı rakı içmenin tadına vardıktan sonra yazın aynı mekanın kumsalında dip dibe masalarda, sıcakta, gürültü, patırtı arasında rakı içmenin tadı olur mu? Ya da mesela Şubat ayında dostum Fevzi’nin bizim için açtığı mekanında biz bize uzun sohbetli, kahkahalı rakı sohbeti yazın yapılabilir mi?

Fevzi demişken, Datça’da kalacağımız akşamı tabii Fevzi’de geçirdik. Her zamanki gibi Ege otlarını, peynirleri, deniz mahsullerini zevkle yedik, sohbetimizi yaptık.



Fevzi'nin mükemmel mezeleri

Kalamar yahni... lezzet patlaması

Ertesi sabah saat sekiz olmadan Datça limanından ayrıldık. Bodrum’a kadar olan yolumuzu ikiye bölecek, bir gece Knidos’ta kalacaktık. Bütün hava raporu siteleri, deniz durumunu veren siteler o günü ve sonraki iki günü 20-30 knot arası rüzgar veriyordu. Özellikle Knidos’ta kalacağımızın ertesi günü için en kuvvetli hava olacak diyorlardı. Malum Knidos’u dönerken zaten karışık hava yapar bir de şiddetlisi nasıl olacak diye düşündük. Dedik eğer rüzgar şiddetini azaltmazsa bir gece daha kalırız. Çok bilinen ve çok doğru bir denizci lafı var. Ben Sadun Boro’nun bir kitabında okumuştum galiba, diyor ki; En iyi kaptan fırtınada teknesini limana getirebilen değil, fırtınada limandan çıkmayandır. Deniz ile şaka olmaz çok doğru bir laf. Hiç bir şey emniyetten, canımızdan daha önemli değil. Denizde yapılan programlar da, zamanlamalar da denizin izin verdiği ölçüde geçerlidir. Bu değişmez bir kural.

Sabah kahvaltımızı alargada, Kargı koyunda yaptık. Hava yavaş yavaş esmeye başladı. Kargı'dan çıkarken 20 knot’u bulmuştu. Batıdan batıdan bastıran havaya karşı giderken İnceburun fenerine gelirken bir anda kaldı. Bir ara 3 knot’a kadar indi. Burnu döndükten sonra biraz daha devam etti ve sonra tekrar 20’leri buldu. Pruvamız sulara gire çıka Knidos’u bulduk. İskelede tam da bizim Glaros’a uygun, 37 feet tekne için adeta rezerve edilmiş iki tekne arası boşluğa girip aborda olduk. Biraz sonra arka teknemizden yaşları 8-15 arası değiştiğini tahmin ettiğim üçü kız biri erkek dört çocuk çıktı. Dedim eyvah, bunlar bize rahat vermez, devamlı gürültü yaparlar. Ancak tekne İtalyan bayraklıydı. Bu biraz olsun içimi ferahlattı. Yabancı bayraklı tekneler denizcilik adabını çok daha iyi biliyorlar, böyle sessiz ve sakin bir yerde çocuklarının gürültü yapmasına izin vermez. Nitekim tahminim doğru çıktı. Teknede dört çocuk iki de kadın vardı. İki gün boyunca neredeyse çıtları çıkmadı. Denize atlayıp çıkarken bile yüksek sesle bağrış çağırış yapmadan eğlendiler. Güvertede de nasıl olsa ellerine telefon, tablet falan alır ses yapmazlar derken ellerine kitaplarını alıp köşelerinde okudular. Aileleri belli ki telefon/tableti yasaklamış. Çocuk oyunları oynadılar, sohbet ettiler. Biz o yaşlarda ne yapıyorsak aynısını yaptılar. Ne kadar garip geldi. Çünkü o yaşta olup da böyle çocuklar görmek artık mucize. Anneleri de “Maria yemek hazır gel mamacım” gibisinden bağırmadığından mutlu mesut komşuluk ettik.

İnceburun feneri


On İki Adalar'a gidişlerimde kullandığım Dodecanese feribotu

Knidos’ta hiç gecelememiştim ve bunu yapmak istiyordum. Gece -artık küçülmeye başlasa da- mehtabımız çıktı. Antik tiyatronun üstüne, oradan denize vuran ışığının yarattığı atmosfer, zaten tüyleri diken diken eden o ortama ne kadar da yakıştı. Akşam yemeğimizi oranın tek restoranında yedik. Bu arada Milas’ta orman yangını olduğu haberini okudum. Aynı saatlerde İzmir’de de yangınlar çıkmıştı. Milas’ın yoğun dumanı Knidos açıklarından, Kos ardından batmakta olan güneşin önünden geçmeye başladı. Orman yangınlarında mahvolan ağaçlar, bitki örtüsü, kaçamayıp can veren canlıları düşününce içimden bir şeyler kopuyor.


Glaros Knidos limanında




Binlerce yıl öncesinin medeniyetinin izleri arasında demirlemek, gece onlarla bir arada olmak çok etkileyici. Knidos gibi bir liman dünyada kaç tane olabilir ki?



Kardeşim Sena

Ertesi sabah Knidos’un Ege’ye bakan askeri liman tarafından denize bakayım dedim. Ege bembeyaz köpük köpüktü. Bu arada büyük guletle Bodrum’dan Knidos’a gelen dostum Tunç Kaptan “abi sakın çıkma” dedi. Glaros’un havuzluğunda otururken Knidos girişinde dalgaların tepesinden döne döne savrulan suları görünce yerimizden kıpırdamamaya karar verdim. Bu gibi durumlarda teknedekilerin fikrini almak önemli. Ama son karar tekne sahibinin ve kaptanın olmalı. Ben de yukarıda değindiğim Sadun Boro’nun anlattığından hareketle, kalalım dedim.

Ege köpürmeye başlamıştı



Milas orman yangının dumanı Knidos'un önünden geçerken





Ertesi sabah açıkta 35-40 knot’u bulan rüzgar 18-20’lere inmişti. Halatlarımızı çözdük, Knidos’tan ayrıldık. Epey dalga ve deniz yiyerek dört saatte Gümbet’e varabildik. Yerimize yanaştık, tekneyi toparladık, temizlik yaptık. On günlük seyrin keyfi ve hafif yorgunluğuyla eve döndük. Bu kez çok dalga yediğimizden midir nedir, gün boyu yer altımda sallanıp durdu.

Ve Knidos fenerini bir kez daha selamladım

Çok güzel bir on gün geçirdik. Denizde olmak zaten başlı başına güzel. Özgürlüğü, doğayı, rüzgarı, güneşi, mehtabı doya doya yaşamak müthiş. Güzel yerler gördük, güzel anlar yaşadık, güzel anılar biriktirdik. Her seferimiz yeni bir deneyim. Her seyir dönüşünde biraz daha öğrendiğimi hissediyorum. Öğrenmenin bitmeyeceğini bilerek denize çıkmak bu işin cilvesi. Biliyorum ki hiç bir zaman tam öğrenemeyeceğim. Bunu bilmek emniyetli olmanın temeli değil mi zaten?

Beş yazıda toparlamaya çalıştığım on günlük seyrimizin notları bu yazıyla bitti. Yeni rotalarda, yeni anıları biriktirmek üzere mavi bir hayat dilerim.


5 Eylül 2019 Perşembe

GÜNEYDEKİ ON İKİ ADALAR SEYRİ-4/SYMİ

Symi limanına bir kaç kez feribotla gelmiş, yolcu indirip-bindirmiş ve yola devam etmiştik. Bir defa da üç yıl önce Symi kanalından geçmiştim. Ama adaya ayak basmamıştım. Kısmet bu sefereymiş. Hem Yunanistan’dan çıkış işlemlerimizi Symi’den yapmak, hem de adayı bir geceliğine görmek için de olsa limanına girmeyi planladık. Aslında hata yaptığımızı limana girerken anladık bile. Bayram tatilinin bitmesine iki gün vardı ama bizim gibi giriş/çıkış yapan o kadar çok Türk bayraklı tekne vardı ki, limanda bir karmaşa, gürültü, patırtı eksik olmadı. Sıcak bir yandan, koydaki barlardan yükselen sesler bir yandan, gece yarış yapan motorsikletler öte yandan, çok rahatsızlık verdi. Günlerce sakin limanlarda ve koylarda demirledikten sonra Symi limanında kalmak iyi bir tercih değilmiş meğer. Bodrum limanında yazın guletlerde geceleyen turistlerin Neyzen Tevfik Caddesi’ndeki barlardan yükselen vahşi gürültüde ne yaptıklarını merak ediyordum. Aynısını Symi’de yaşayarak anladım. Symi limanı ile Bodrum limanının yazın kalabalığında farkı yokmuş, bunu anladık. Eğer zamanımız olsaydı çıkış işlemlerini yapıp bir koya kaçabilirdik ama mümkün olmadı.

Halki'den Alimnia'ya, oradan da sarı ile belirttiğim rotayı yapıp Symi'ye vardık.
İşlemlerimizi yapan acentenin sahibi niye bayramda geldiniz, bayramdan sonra gelin buranın tadını çıkarın dedi. Aynen bizim bayramda Bodrum’a gelenlere söylediğimizi bu sefer o bize söyledi. Yani yaşadığımız bu gürültü, patırtı, kalabalıktan sonra Symi hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapmam mümkün değil. Bu yüzden ilk fırsatta bir daha gitmek istiyorum. Glaros ile mi olur, feribotla mı bilmiyorum ama gitmek istiyorum. Hem havalar da makul bir ısıya gerilerken sakin Symi şahane olur.

Symi kanalından geçerken kanalın en sığ yerinde, Halki'deyken hayranlıkla seyrettiğim Roma yatı ile karşılaştık.
Ertesi gün de Symi'den ayrılırken yine Roma ile karşılaştık.


Yalıkavak’ın görgüsüzleri Leros’a, Hisarönü-Göcek bölgesinin görgüsüzleri de Symi’ye gidiyor anlaşılan. Burada görgüsüz derken kimleri tariflediğimi bir iki özelliklerini yazarak anlatayım ki tüm o bölgedekileri kapsamadığını açıklayabileyim. Öncelikle tamamı motoryatlarla gelmiş olanlar. Bunların içinde büyük çoğunluğu da kiralık motoryatlar. Limanda teknelerinden gürültülü müzik açanlar. Saçındaki tokadan ayakkabısına kadar marka giyinip, tekne tatilinde günde bir kaç kez kıyafet değiştirenler. Kişi başı bir kaç yüz Euro’yu, akşam Tarkan çalarken tabak kırıp Manos’ta harcamayı statü sananlar. Bu tabak kırma nedir, nereden çıkmıştır, bunun hikayesini bir başka yazıda anlatacağım. Hiç de öyle eğlence sonunda tabak kırarak eğlencenin bir parçası yapma meselesi değil. Yunanlılar için turistik mekanlarda faturayı şişirmek için kullandıkları, aslında basbayağı kıroca bir davranış. Neyse, bu konu ayrı, o kiralık motoryatlardan birinden iki kadın indiler ve karşılarındaki bara gidip akşama yer ayırtmak istediler. Kaptan dedi ki nereye gidiyorsunuz? Yer ayırtıp oradan çarşıya gideceğiz diye cevapladılar. Kaptan lütfen dedi, daha işlemlerimizi yapmadık, bir yere ayrılmayın. Pasaport polisine gideceğiz. Aaa biz de mi gideceğiz dedi biri? Ben de orada dolanıyordum, kaptana gülümsedim, o da ellerini iki yana açıp ne yapalım gibisinden baktı. Limandaki motor yatların kaptanlarının konuşmalarına şahit oldum. Biri diğerine dedi ki yahu kaptanım hep mi cahili, sonradan görmesi bana denk geliyor? Yok dedi diğeri, bunlar böyle. Bu arada varlıklı, görmüş geçirmiş insanları elbette ayrı tutuyorum. Onlar zaten derhal giyim, kuşam, hal ve tavırlarından, kibarlıklarından, görgülerinden kendini belli ediyorlar. Hele İngiliz Milletler Topluluğu bayraklı ahşap bir yelkenli yattan inen çift vardı ki yaşı yetmişlerine gelmiş kadının zarafetinden, adamın giyiminden gözümü alamadım.

Symi limanı dar bir koy. Hızlı feribotların ya da büyük motoryatların giriş çıkışlarında liman karışıyor. Eğer rıhtım ile aranızda mesafe bırakmazsanız ve zinciriniz yeterince gergin değilse teknenizi rıhtıma çarptırmanız işten bile değil. Bir kaç kere limandaki teknelerde bu durumu gördüm.








Daha sakin ve daha ılık bir havada gelip karşı tepelere çıkmak gerek.
Symi'de yediğim Symi karidesi bugüne kadar yediğim en iyi versiyondu.
Bir akşam kalacaktık, o akşamı da turistik olan liman sahilindeki mekanlarda değil de adalıların gittiği mekanlardan birinde yiyelim dedim. Sahilde bir kaç yüz EU hesap yazmadan bırakmayan Manos’un çarşı içinde başka bir mekanı daha var, oraya gittik. Elbette Symi karidesi de dahil olmak üzere gayet lezzetli mezeler yedik. Mekanda herkes kendi halindeydi, kimse kimsenin ne giydiğine bakmıyordu ve de zaten herkes bizim gibi şort, tişörtlüydü. İstanbul’da yaşarken bazen iş gereği böyle pahalı mekanlara giderdim. Oralarda parayı hazmetmiş görgülüler ile hazmetmemiş sonradan görmeleri izlerdim. Aradan on yıl geçti, şimdi böyle mekanlardan müthiş rahatsız oluyorum. Oysa eskiden bu kadar takmazdım. Burada o kadar sadeliğe alışmışım ki, artık tahammül etmek istemiyorum. Dolayısıyla o tarz mekanlara asla gitmiyorum. Bu arada şunu belirtmeden geçemeyeceğim, Symi’yi yıllar yıllar öncesinden bilen denizcilerin anlattıklarına göre Manos ilk zamanlar adadaki diğer mekanlar gibiymiş. Ama işte bu bizim görgüsüz, parayı kolay kazanan tipler Symi’yi keşfedince 30 EU hesap için 50-60 EU bırakıp üstü kalsın demeye başlamışlar. Çünkü o zaman EU böyle yüksek değil ve yemek Türkiye’den hayli ucuza geliyormuş. Bir kaç yıl içinde Manos da bakmış ki bunlarda para bol, fiyatları şişirmiş, fakat müşteri azalmamış. Yani aslında Manos’un ahlakını bizimkilen bozmuş. Benzeri şeyler Leros’ta da oluyor, oradaki bir iki mekanı da bozacaklar diye korkuyorum.








Symi kanalından geçerken.
Datça pruvamızda...
Ertesi sabah kaçar gibi limandan uzaklaştık. Bir koyda denize girelim dedik ama yakında sakin ve denizi güzel bir koy da bulamadık, bari dedik Datça limanına girmeden Kargı’ya girelim yüzelim. Datça ve Knidos ile ilgili notlarımı da bir sonraki yazıda aktarıp bu diziyi biterceğim.

Dediğim gibi Symi ile ilgili sağlıklı bir değerlendirme yapmam mümkün olamadı ne yazık ki. Eylül, Ekim aylarından birinde gidip, adalılarla baş başa bir kaç gün geçirmeyi istiyorum. O zaman Symi’nin tadına varacağımı tahmin ediyorum.