30 Ocak 2012 Pazartesi

Ocak ayında Bodrum'dan Selimiye'ye, oradan Datça'ya


Geçtiğimiz perşembe günü hava raporuna baktım. Cuma ve cumartesi gününü Ege için açık, pazar gününü bulutlu ama yağışsız gösteriyordu. Epey bir süredir yerimden kıpırdamadığım için içim kıpır kıpırdı. Raporu görünce işlerimi ayarlayıp bir plan yaptım. Cuma öğleni biraz geçe Bodrum’dan çıkarım direkt Marmaris Selimiye’ye giderim. Orada gece kalır ertesi gün Datça’ya devam eder. Bir gece de Datça’da kaldıktan sonra pazar günkü feribotla Bodrum’a dönerim dedim. Bu programın benzerlerini daha önce de yaptığım için biliyorum, bu mevsim oralar bir başka oluyor. Ege’nin herkese gösterdiği bir “yaz yüzü” var. Bir de bu mevsim bu coğrafyada yaşayanların ya da ara sıra bu mevsimde gelenlerin gördüğü “kış yüzü”. Özellikle Datça için söylemeliyim ki Şubat ayının ikinci haftasından itibaren Mart ayı sonuna kadar şaheser bir yer oluyor. Badem ağaçları baharlarını açmaya başlıyor. Bademliklere tepeden baktığınızda beyaz tüllerle dans eden kadınlara benzeyen bir görünüm çıkıyor ki anlatılmaz. Marmaris Datça yolununun iki yanında açan rengarenk çiçekleri, yemyeşil çayırları yazın görmeniz söz konusu değil. Onun için buralara mutlaka şu dönemde gelmek lazım. Bodrum, Marmaris, Datça, Köyceğiz, Fethiye yaz sezonu dışında çok çok farklı. Bana sorarsanız çok daha güzel.

En zevkli kısmı bagaja çantayı atıp, müziği açıp yola çıkmak
Ben Bodrum’da yaşamaya karar verdiğimde beni buraya çeken birçok özellik vardı. Biri de bu haftasonu yaptığım kısa gezinti gibi gezintileri yapabilecek olmak. Ben sadece Bodrum’u değil, Ege’nin güneyinin tümünü çok seviyorum. Fırsat buldukça arabaya atlayıp daha güneye inmek için en fazla 3-4 saat araba kullanmanız gerekiyor o kadar. Yolların güzelliğini, manzaranın doyumsuzluğunu da ekleyin, yol hiç sıkıcı değil. İstanbul Ankara arası da aynı süreyi alıyor ama o sıkıcılık burada yok. En önemlisi trafik yok. Belli bölgelerde bir saat içinde onbeş yirmi arabaya denk geliyorsunuz. Önünüzde bakımlı bir yol, sağınızda solunuzda lacivert Ege koyları. Arabada sevdiğim müzikler, hızla bastırıp bir yere yetişiyor gerginliği olmadan, yolun ve Ege’nin tadını çıkara çıkara araba kullanıyorum. Daha ne olsun? Yaptığım turu bu mevsimde Kuzey Ege’de yapmak mümkün olamıyor mesela. Çünkü ısı buraya gore daha düşük. Hadi onu vazgeçtim, bu haftasonu burada güneş varken kuzeyde hava farklıydı.


Hal böyle olunca işlerimi ayarlayıp cuma günü saat öğleden sonra üçte yola çıktım. O saatte Istanbul ve Ankara’da kar yağıyordu. Bense güneş gözlüğümü takıp, arabanın tavanını açıp kış güneşinin içeri girmesine izin verip yola koyuldum.

Yıllarca havalimanı yokken arabayla Bodrum'a geldikten sonra eve, İstanbul'a dönerken sola sapardım ve hep acaba birgün doğru devam edebilecek miyim diye düşünürdüm.
Yeni yapılan Milas-Yatağan duble yolu. Karşıda rampalar
Burada bir noktaya açıklık getirmek istiyorum. Yol boyu bazı kareleri twitter hesabımdan paylaştım. İstanbul’da, Ankara’da yani büyük şehirlerde yaşayan ve beni yeni yeni twitterdan izleyenlerin hakkımda yanlış düşünmelerini istemem. Amacım onlara nispet yapan çocuklar gibi “bak sizin güneşiniz yok ya, ben nerede yaşıyorum gördün mü” demek değil tabii. Bu bloğun ilk yazısında da anlattığım gibi, amacım buraların içinde yaşayan olarak izlenimlerimi anlatmak. Buraları sadece yazın gelip görenlere buranın bir başka yüzü daha olduğunu aktarmak. Ve de aklında buralara gelmeyi, yerleşmeyi, yaşamayı geçirenler varsa onlara biraz cesaret vermek. Yani başkalarının yaşadığı hayatlardan, varsa sıkıntılarından, yaşadıkları çevreyle ilgili şikayetlerinden beslenen bir sapkınlığım yok. Ara sıra bazı dostlarıma twitterdan takıldığım oluyor o kadar. Dileyen blogtaki ilk yazıyı okuyup fikir sahibi olabilir.


Gelelim gezinin izlenimlerine. Epey fotoğraf çektim, not tuttum. Hepsini bu akşam anlatamayacağım. Çok uzun olur. Onun için geziyi Selimiye – Balıkçı Fevzi - Datça/Knidos olarak üç başlıkta anlatacağım. Şimdi yolculuğa Selimiye ile başlayayım.

Geçtiğimiz yılın Mart ayında Selimiye ile ilgili bir yazı yazmıştım. Orada ağırlıklı olarak yaz aylarında çektiğim görüntülerle birlikte Selimiye hakkında genel bir bilgi vermiştim. Bu yazıda onları tekrar etmeyeceğim. Ama Selimiye hakkında kısa bilgi ve yaz ortamını görmek için o yazıya ve fotoğraflara göz atmanızda öneririm; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/03/selimiye.html

Selimiye’ye Bodrum’dan kara yoluyla gitmek için önce Milas’a gelmelisiniz. Milas’ta İzmir/ İstanbul ve Yatağan/Antalya yol ayrımını da geçtikten sonra rampalar başlar. İki yıldır yol genişletme çalışmalarının sürdüğü rampaları tırmanırken yükseldikçe solunuzda Milas ovasını görmeye başlarsınız. Görüntüsü çok etkileyicidir. Yol durup fotoğraf çekmek için uygun değil, yol inşaatının kamyonları gelip geçiyor toz içinde kalırsınız. O nedenle arabayı kullanırken aceleyle kamerayla bir şeyler çekmeye çalıştım. Yukarıdaki videoda görebilirsiniz. Rampalar bittikten bir süre sonra Yatağan’a inersiniz. Ben geçerken termik santral yine faaliyetteydi ve gördüğünüz gibi çevreye –filtre edilmiş denilen- zehirli dumanlarını saçıyordu. Yatağan’dan sonra varılan ilk önemli yerleşim Muğla merkezidir. Muğla çok tuhaf bir yer. Çünkü Bodrum, Marmaris, Datça, Fethiye, Köyceğiz, Dalaman gibi dünya harikası ilçeleri olmasına rağmen merkezi dağlar arasında, karasal iklimi olan garip bir yerdir. Şöyle söyliyeyim, sadece Bodrum’un merkezinde (koylar hariç) bulunan Migros, Carrefour ve benzeri marketlerin sayısı Muğla’nın kat kat üstünde. Üniversite de olmasa in cin top oynayacak gibi bir izlenim veriyor. 
 
Muğla Akyaka yolu üzerinde son yağışlardan göle dönen tarlalar


Aynı şekilde sular altındaki tarla görüntüsü 
Muğla’yı da geçtikten sonra Ula üzerinden Akyaka’ya, yani Gökova’nın bitimine ve Güney Ege’nin kalbine gelirsiniz. Gökova Bodrum’da başlar, Akyaka’da sonlanır. Akyaka’ya inen çok virajlı Sakar rampaları meşhurdur. Olağanüstü manzarası da tabii. Şoförler için zor bir etap, çünkü yanındakiler sürekli “of bu ne manzara” “aman aman bu ne ya” diye laf ettikçe aklınız manzarada kalır. Baktınız olmuyor, bakmayacaksınız…

Rampaların navigasyon ekranındaki görüntüsü

Gökova'ya akşam iniyor. Karşısı Kleopatra plajının olduğu bölge
Akyaka’ya inmeden Sakar Geçidi’nde durup fotoğraf çekmenizi öneririm. Daha once de bu blogda yer verdiğim bir fotoğrafı tekrar buraya alıyorum. Yeni halini çekemedim çünkü hava kararmaya yüz tutmuştu. Sadece güneşin olduğu Kleopatra plajı ve Bördübet yönünü çekebildim. Tekrarladığım fotoğrafta göreceğiniz gibi sağda Gökovanın bitimi var. Orası Akyaka beldesi. Karşıda okaliptüs agaçlı ip gibi yol eski Marmaris yolu. Yenisi de hemen yanından gidiyor. Sol taraftaki yol ise Köyceğiz, Dalaman, Fethiye bağlantısı.


 
İşte ben o okaliptüs ağaçlı yolun olduğu yerden Marmaris’e devam ettim. Marmaris’in girişindeki rampalarda olağanüstü renkler karşıladı. Durup birkaç kare çekip, Marmaris’te oyalanmadan Selimiye’ye devam ettim. Hava tam kararmıştı ki Selimiye’ye vardım. Yol boyunca Orhaniye, Hisarönü’nden geçtim. Her zaman dümdüz olan deniz hafif çırpıntılıydı. Bu ters rüzgar Selimiye’de de vardı, geceyi serinletti.

Eski okaliptüs ağaçlı yol solda, atıl kalmış durumda

Marmaris girişindeki rampalardan

Aynı yerden...

Selimiye yazı ile kışı çok farklı bir köy. Yazın açık olan bütün otel, motel, pansiyon ve apartlar kışın kapalı. Sadece iki üç yer açık o kadar. Aynı şey balıkçı, lokanta, kafe tayfası için de geçerli. Ben Sardunya’da kaldım ve orada yemek yedim. Çünkü istesem de balık yiyip rakı içebileceğim başka seçenek yoktu. Her yer kapalı. Bir gün önce millet göç etmiş gibi. Iki market, bir restoran, bir de eczane açıktı o kadar. Buraya koyduğum resimlerle, biraz önce sözünü ettiğim yazımdaki resimleri karşılaştırın. Demek istediğim çok iyi anlaşılacak.


Yani Selimiye kışın yaşamak için hiç uygun değil. En yakın sağlık ocağı nerede bilmiyorum ama insanın aklına başıma birşey gelse ne yaparım düşüncesi geliyor. Sardunya Selimiye’nin eski ve iyi bir restoranı. Yazın masa bulmanız mümkün değildir. Tabii ocak ayı olunca dört masaydık. Şömine önü, cam kenarı bir masaya konuşlanıp, mezelerimi, fangiri balığımı, kalamarımı, ahtapotumu söyledim başladım kısa tatilin tadını çıkarmaya. Ben Yeni Rakı sevmem. Mecbur kalırsam içerim. Favori rakım Yeni Rakı’nın yeni serisi veya yaş üzümden yapılan Tekirdağ rakısıdır. Bunları da bulamazsam Efe, o da yoksa Kulüp içerim. Tek başıma olduğum için 20’lik söyledim. Yokmuş. 35 cc’lik Tekirdağ verdiler, kalanını hesaptan düşeriz dediler. O kadar keyifli içtim ki ha desem üstüne yolluklar alacaktım. Ama zaten yolum kısaydı, Sardunya’nın bahçesindeki odalarda kaldım, masa ile yatak arası 40 adım bile yoktu.

Sardunya'nın meze vitrini



Pek başarılı olmayan kaşarlı mantarı





Selimiye'ye gelseler dizi kaçmamalı di mi ama?

Sardunya’da yemekler hayal kırıklığı yaşattı. Yediğim en kötü ahtapot ızgaraydı. Kaşarlı mantar beni epey özlemiş, uzun zamandır beklemiş gibiydi, bitirmedim. İşte bunu anlamıyorum. Bir mekan yazın kalabalıkta iyi iş yaparken iyi meze veriyor. Kışın kimseler yok diye kaliteyi düşürüyor. Bence daha az çeşit yapmalılar ama taze yapmalılar. Balık iyiydi, gerisi ı-ıh. Sardunya’ya yakıştıramadım. Tamam biz Bodrum’da herşeyin çok iyisini buluyoruz. Selimiye, Marmaris, Fethiye gibi diğer kasabaların esnafı gıda ve hizmet işini Bodrum’lu kadar bilmez. Yine de hoş görülecek bir durum değil. Ama o sakinlikte Selimiye’de olmanın, farklı bir Ege köyünde şömine başında rakı içebiliyor olmanın tadını çıkarmayı sürdürdüm. Birçok insan tek başına içki içmez. Mutlaka yanında birilerini ister. Ben ise bugüne kadar yalnız olmaktan, tek başıma rakı sofrasında olmaktan hiç şikayetçi olmadım. Sonuçta istediğim hayatı yaşamamı sağlayan geçmiş hayatımı, olan biteni, yaşadıklarımı düşünüp kendimle başbaşa kaldığım harika bir gece oldu. Şükrettim.

Şimdi aşağıda sizi Selimiye'nin bir Ocak ayının cumartesi günkü haliyle başbaşa bırakıyorum








Kışın kapalı mekanlar





Selimiye kedilere kalmış, onlar da tadını çıkarıyor
Baharları açmış badem



Karşıda gördüğünüz evin devlet tarafından yapılmış yolu, elektriği, suyu yok. Tam inziva
Ertesi sabah bahçedeki limon ağaçlarına tüneyen kuşların cıvıltılarıyla güne uyanmanın tadını yaşadım. Ciğerlerime tertemiz Ege havasını çekip sıkı bir kahvaltı yapıp sahilde yürüdüm. Ve öğle saatlerinde arabaya atladığım gibi Selimiye’yi ardımda bırakıp Datça’ya doğru yola çıktım.


Datça başka bir yazının konusu. 


24 Ocak 2012 Salı

Bodrum'un Kumbahçe mahallesinin sokak araları

Kumbahçe mahallesi Bodrum'un denizle en içiçe mahallesi diyebilirim. İstisnasız bütün sokakları denize açılan tipik Bodrum Mahallesi. Sokak isimlerinin çoğu çiçek, bitki ismidir. Akasya, Lale, Yasemin, Çilek, Zambak, Papatya gibi. Ama bence en güzel sokak ismi Dalavere Mehmet sokaktır. Bu sokak, Kumbahçe'nin en bilinen mekanlarından Mavi'yi geçtikten sonra yokuşu tırmanırken soldadır. Mavi'yi Bodrum'a gelen ve geceyi sabaha dönerken müzikle bitirmek isteyenlerin hepsi bilir. Ben de daha genç zamanlarımda Bodrum'a yazları geldiğimde Mavi'ye mutlaka uğrardım. Ama yerleştim yerleşeli daha gidemedim çünkü benim en geç yatacağım saat üç civarıdır. Bu da ayda bir filan olur. Mavi ise o saatte yükünü alıyor. Yani beni aşıyor. Fakat bir gece milli olacağım. Belki uyuyup saat kurar, uyanır giderim kim bilir?


Bu bölge Bodrum'un çok eski bölgelerinden birisidir ve sokaklar çok tipiktir
Mavi'yi saydığıma göre diğer birkaç önemli mekanı da burada saymam iyi olur. Bodrum'un en eski balıkçılarından Berk buradadır. Berk Bodrum'da yaz kış yaşayanların tercih ettiği bir balıkçıdır ki ben de severim. Tek şikayetim aşçının sarmısak konusundaki cömertliği. Berk'i geçince Mavi, Mavi'yi geçince de Orfoz vardır. Orfoz hakkında daha önce birşeyler yazmıştım ( http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/10/yalkavaktan-bodruma-donus-orfoz-ve.html ). Bozburun'daki Orfoz'u işleten Selçuk Bey ve Güneş Hanım'ın iki oğlunun işlettiği Bodrum Orfoz hiç tartışmasız Bodrum'un en iyi deniz mahsülü restoranı. Dikkat, rakı mezelerinin ağırlıkta olduğu balıkçı demiyorum, deniz mahsülü diye tanımlıyorum. Öyle bir yer.
Berk Balık'ta üst katta balkonda veya altta yol üstünde oturabilirsiniz
Yazın teknelerin doldurduğu Kumbahçe sahilinden görüntü
Sadece deniz konulu malzemelerin, deniz kabğu, deniz atı, sünger gibi hediyeliklerin satıldığı kişilikli dükkan
Orfoz'un tadı doyumsuz istiridyesi

Bodrum kalesinin Kumbahçe sahilinden görüntüsü
Geçtiğimiz günlerdeki şiddetli lodos fırtınasının getirdikleri temizlendikten sonra Kumbahçe sahili
Ocak ayında bir pazar günü, sahilde yarışan yatları seyrederek bira içenler
Kumbahçe, bence hak ettiği yerde ve kalitede değil. Neden böyle düşündüğümü anlatayım. Bodrum'da bir kafede veya meyhanede oturduğunuzda önünüzden insanlar gelip geçerken hem kumsalı, hem denizi, hem Karaada'yı, hem kaleyi ve hem de Kos'u göreceğiniz tek yer burası. O zaman da en iyi restoranların, meyhanelerin, kafelerin burada olduğunu düşünürsünüz değil mi? Hiç de öyle değil ama. Her nasılsa buradan bir biçimde kendini soyutlamış, yukarıda yazdığım Berk, Mavi ve Orfoz'u saymazsanız, Azmakbaşı'ndan Halikarnas Disko'ya kadar en kalitesiz yerler buradadır. Halikarnas zaten başlı başına süflilik ve pespayelik abidesi. Çevreye, insana ve Bodrum'a saygısız bu mekan neyse ki bu yaz açılamadı. Yıllardır mal sahibiyle mahkemelik diye duymuştum. Bakarsınız davayı tamamen kaybeder ve o zihniyet bir daha Bodrum'a gelmeyecek şekilde yok olur.

Azmakbaşı'ndan sonra yan yana geceleri sadece gürültü üreten, yanyana oldukları için de birbirinin sesini bastırabilmek için olabildiğince volümü yüksek tutan sözde eğlence yerleri burada. Ucuz ve tabii kalitesiz içki, çok kötü yemekler, ucuzcu turiste hitap eden, Gümbet'in Kumbahçe versiyonu restoranlar da buradalar. Yazın geceleri burada yürümek, yürürken sağır olmadan, dışarı taşan kokulardan mideniz bulanmadan geçmeniz kolay değil.






Oysa tipik güzel evler, en kişilikli sokaklar bu mahallede. Eski komşuluk ilişkileri, eski tarz tipik Bodrum pansiyonları da burada. Üniversite öğrencisiyken 70'lerin sonuna doğru ilk kez geldiğim Bodrum'da ben de bu pansiyonlarda kalmıştım. Hatta ilk kaldığım pansiyonun adı Şoray Pansiyondu. Tertemiz çarşafların kokusunu hatırlıyorum. Gündüz insan gece kurt adam misali, bu harika mahallenin yaz geceleri çekilmez oluyor. Buradaki evlerde oturanlara kışın gıpta edilir, ama yazın onlar adına üzülünür. 










Hal böyle olunca, benim gibi Bodrum'u seven biri, kışın hemen hergün yürüyüşlerinde gittiği Kumbahçe ile haziran ayının yarısından sonra vedalaşıyor. Eylül ayının ikinci yarısına kadar pek görüşmüyoruz.


Bazen düşünüyor ve konuşuyoruz da; Acaba yıllar önce İstiklal Caddesi'nin geçirdiği değişimin benzerini Kumbahçe'nin sahil şeridi de geçirir mi? Bu restoranları işletenler ve onların zihniyeti bir şekilde Bodrum'u terkeder mi? Bunun için şartlar ne zaman oluşacak bilinmez. Ama Bodrum'un marina bölgesindeki üslup ve anlayış Bodrum geneline yayılırsa buralar da dayanamaz, değişmek zorunda kalır. Bu her yerde, hep böyle oldu.


Bodrum'un sokaklarını gezmeyi sürdüreceğim. Şimdilik sokaklar konusuna ara veriyorum. Yeni bölgelerle ilgili yeni malzemeler toplamak için biraz havanın izin vermesini bekleyeceğim. Bu arada sizler eski yazılarla birlikte Bodrum sokaklarını gezmeye devam edin. İlk fırsatta da gerçeğini yapın derim. Hele haziran ayı bitmeden gelin ki tadını çıkarın. Bakarsınız yürüyüş yaparken karşılaşırız.