24 Şubat 2013 Pazar

Bu sabah Bodrum'a bahar geldi, bu müzikleri dinledim

“Müzikle ilgim küçük yaşlarda başladı” derler ya. Valla benim de öyle oldu. Annem piyano çalardı. Babam ara sıra gitar ara sıra saz tıngırdatırdı. Ben de ilkokul çağlarında beyaz türk bir aileden beklendiği gibi piyano dersi almıştım. O zamanlar aileler piyano dersi aldırıp çocuklarının içindeki Chopin’i Bach’ı ortaya çıkarmak isterlerdi. Bana da aynısı yapıldı. Yaz aylarında arkadaşlarım arsada top peşinde koşarken haftanın belli günleri ceberrut ve son derece sevimsiz bir hocadan ders alırken, göz ucuyla maç yapan bizim çocukları seyredip içimden saydırırdım. Hoca bu işte çok önemli. Iyi bir hoca olsaydı belki devam ederdim ama dedim ya asabi bir kadındı. Şöyle söylesem yeterli olabilir; Erenköy’de kocaman bahçe içinde beyaz bir köşkte yaşlı annesi ve sayısız kediyle yaşardı. Tabii evlenmemişti. Tabii şişmandı. Tabii çirkindi. Bir kere evine gitmiştim. O zamanın ABD başkanı Nixon ile piyano çalarken fotoğrafı vardı. Boş kadın değildi yani. Herhalde iyi piyanistti, değerlendirecek bilinçte değildim. İkide bir resitallere hazırlardı. Aynı parçaları bir aya yakın çalışırdık. Teknik üzerine saatlerce piyano başında uğraşırdım. O yaşta bu yapılacak iş değildi. Konservatuara gitseydim iş başka olurdu. Ama sonunda ben isyan ettim. Dedim ki piyanoya benimle başlayan başka hocalardan ders alan arkadaşlarım Für Elise çalmaya başladılar ben hala teknik üzerine çalışıyorum. Sıkıldım dedim. Bizimkiler hocayla konuştular, biraz daha hafif şeyler de öğretseniz de çocuk heveslense dediler. Ama sevimsiz kadın bir sonraki derste bana Yıldırım Gürses’in o yıllarda çok moda olan “Son Mektup” şarkısının notalarını getirdi. Başladık o derste çalmaya… Bu son mektup ayıracak ikimizi… Benim istediğim bu parça değildi tabii ama hoca kendince tavır almıştı. Hocayla hoca olmayayım dedim, ben bu işi bırakıyorum dedim. O son mektup ikimizi ayırdı bir daha ne o hocayı gördüm ne de yıllarca piyanoya elimi sürdüm. Benim piyano maceram da böyle bitti. Fazıl Say olamadan bıraktık. Şaka bir yana piyanonun şöyle bir iyiliği oldu tabii; müzik ile aram hayat boyu çok iyi gitti. Hala sabah kalkar kalkmaz veya arabaya biner binmez müzik dinlemeye başlarım. Liseyi bitirip de bizim okulun yetenek sınavına girecek puanı tutturamayınca bir sezon Osmanbey’de Onnik Aras beyin yanında çalıştım. Halaskargazi Caddesinde bir müzik mağazasıydı. Aras Plak’tı adı. Kimler geldi geçti oradan ama ben o zaman değerini bilmedim. Niyazi Sayın, Yorgo Bacanos gibi isimler gelirdi ve salı akşamları dükkanın arkasındaki depoda herkes evinden getirdiği nevaleyi ortaya çıkarır, rakılar açılır, ney ve tambur eşliğinde türk müziği söylenirdi. Bense 18 yaşındaydım ve o müzik hiç ilgimi çekmezdi. Aras Palk markalı Türk müziği LP’Leri basılırdı ve Onnik Bey hepsini ezbere bilirdi. Gerçek bir Türk Müziği üstadıydı. Sonra ailevi nedenlerle Amerika’ya göçtü ve dükkanı Nino Varon’a devretti. Nino da müşterileri tanıdığım için bir süre ona yardımcı olmamı istedi ve yaz sonuna kadar, başka deyişle artık kazandığım akademinin grafik bölümü açılana kadar ona yardımcı oldum. O dönemde de Tanju Okan, Onno Tunç, Nilüfer ile dostluklar kurma imkanı bulmuştum. Çünkü Nino aynı zamanda prodüktördü ve Nilüfer en önemli sanatçısıydı.

Kuzenim Hakan'ın aile dükkanı Tünel'deki Lale Plak
Lale Plak caz hazinesidir
Laf lafı açınca sohbet uzar. Bunları bir gün anlatırım. Bu akşam bu konuya girme nedenim, sabah uyanınca Bodrum’a baharın geldiğini görmüş olmam. Kahvaltımı dışarıda, bahçede yaparak sezonu açtım ve müzik arşivimin dünya müzikleri bölümünden bir şeyler dinlemeye başladım. Baharı karşılarken tek tarz, mesela caz, mesela Yunanca müzik değil de dünyanın farklı yerlerinden, farklı kültürleri hissederek müzik dinleme ihtiyacı duyduğumu fark ettim. İlgimi çekti bu durum. Sonra bu akşam blogda biraz arşivimden etnik müziklerden seçme yapalım istedim. Etnik müzik adından anlaşılacağı gibi dünya müzikleri. Dünyanın farklı coğrafyalarından farklı kültürlerin kendini ifade edişlerini izlemek heyecan verici. Geçmişte plakçıda tezgahtar olarak çalışmamın bana kazandığırdığı çok şey oldu. İnsan ilişkileri, karşılaştığım insanın kişiliği hakkında doğruya yakın tahmin etme becerisi gibi. Hani güvenilir mi güvenilmez mi anlamında. Ama müzik konusunda daha çok şey kattı. Aldığım haftalığı plak alarak tekrar patrona veriyordum ama böyle böyle iyi bir dinleyici oldum. Sonraları kuzenim Hakan Atala ailesinin dükkanının başına geçince orayı bir caz müziği mabedi haline çevirdi. Tünel’deki Lale Plak’tan söz ediyorum. Dünyanın bir çok önemli caz müzisyeni festivaller için İstanbul’a geldiğinde Hakan’ın Lale Plak’ına uğramadan dönmez. Yaşıtım olan Hakan ile çocukluğumuz hep beraber geçti. Şimdi bini aşkın caz, etnik, Yunanca CD arşivim onun sayesindedir. Klasik müzik ile ilgili de bir LP arşivim oluştu. Bu da geçmişte çalıştığım, biraz önce anlattığım plak dükkanı sayesinde oldu. İyi bir klasik müzik dinleyicisi olmuştum.

Ses değil müzik dinleyenlerdenim. Bu sistem bana bu evde yetiyor. Filanca marka lambalı amplifikatör ile feşmekan marka speaker'ın uyumu üzerine saatlerce konuşanları hiç anlamadım. Sesi dinlerken müziği kaçırdıkları görüşündeyim. Bu sistem Adcom pre ve power amplifikatör, Marantz CD çalıcı ve Bose speakerlardan oluşuyor.

Bodrum'daki evin muhtelif köşeleri CD saklamaya yarıyor.



Daha önce de yazmıştım, arşivimin büyük bölümü caz CD’lerinden oluşuyor. Sonra sırasıyla etnik, Rumca ve latin CD’leri geliyor. Yüzde onluk bir bölümü de R&B ve Soul müziklerden. Etnik müziğe takıntım nispeten yeni. Yani yeni derken yirmi yıl demek istiyorum. Bir gün bende olan bir Balkan şarkısının farklı versiyonunu dinledim. Sonra izini sürmeye başladım. Şarkı meğer engizisyondan kaçan Yahudilerin müziğiymiş. Kökeni Toledo. Kaçarlarken bir kol Balkanlar üzerinde yerleşiyor. Bir kol Selanik’e geliyor. Bir kol da bilindiği gibi Bayezit zamanında Osmanlı’ya sığınıyor. Balat bölgesi o zamanlar Yahudilere veriliyor. İşte o şarkı da gittikleri yerde farklı versiyonlarda ve dillerde söylenmeye başlıyor ve günümüze kadar geliyor. Böyle hikayeler çok ilgimi çekince etnik müziğe merakım arttı. Blogda yayınladığım şarkılardan “La Rosa Enflorese” bu Toledo şarkısının Selanik ve Balat versiyonunun iç içe geçmiş hali. Dinlemeye başladıktan bir süre sonra günümüz versiyonunu hatırlayanlarınız çıkacaktır. Bu da sürprizi olsun. Şimdi hala izini sürecek parçalar bulduğumda heyecanlanıyorum. Geçenlerde bir şarkı elime geçti. Lübnan’lı bir şarkıcı söylüyordu. Bakalım siz dinleyince tanıyacak mısınız? O da “El Bent El Shalabiah” adlı şarkı. Ve tabii “Caminando” en kolay bileceğiniz şarkı olacak. Ederlezi Aveda isimli şarkıyı yorumlayan Fodula, geçen yıl Bodrum’da meydanda şarkı söylerlerken tanıdığım bir grup. Bu da başka bir sürpriz oldu. Mandela isimli şarkı adından belli zaten, Mandela için yazılmış. Senegalli şarkıcı Salif Keita söylüyor. Subramaniam ilginç bir kemancı. Yorumladığı şarkı oldukça dokunaklı. Alaoui ise berberi bir grubun Paris konserindenden kayıt. İbrahim Maalouf'un parçası da sürpriz bir yorum. Neyse siz dinlemeye başlayın. Bakalım listedeki parçalardan tanıdıklarınız olacak mı?

İyi dinlemeler… Müzik biraz da heyecan demek. Etnik müzik de ayrıca müzikle seyahat etmek demek.




4 yorum:

  1. Yazılarınızı büyük bir beğeniyle ve ilgiyle izlediğimi bilmem fark ettiniz mi? Çok güldüm bugünki piyano muhabbetine .. Ben de piyano öğretmeni olduğum için.. üstelik şişman değilim.. çirkin de sayılmam!!! :)))
    Keşke benim öğrencim olsaydı dedim içimden.. Çok çok bu kadar azap çektirmezdim size..
    Zaman zaman sunduğunuz müzikleri face sayfamda ve bloğumda yayınlıyor ayrıca bazılarını hiç bıkmadan dinliyorum.. Teşekkürlerimle.

    YanıtlaSil
  2. ''El Bent El Shalabiah'' Candan ERÇETİN'den 'böyle gelmiş,böyle geçer'
    ''Caminando'' Sezen AKSU' dan 'Keskin Bıçak' değil mi?

    YanıtlaSil
  3. Bir teşekkür daha... Kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil