17 Mayıs 2013 Cuma

Bir ara İstanbul'a gidip geldim de...


Dört yılı ben Bodrum’da, ofis İstanbul’da idare ettikten sonra geçtiğimiz şubat ayında ofisi İstanbul’a taşımıştım. Böylece her ay en az bir kere düzenli olarak İstanbul’a gitmem gerekmez oldu. Bundan onbeş gün öncesine kadar da iş anlamında kapsamlı bir projeye başlamamıştık, o nedenle yüz yüze yapılması şart olan bir toplantı bahanesi de çıkmadı. Hal böyle olunca ofisin eşyalarını getirmek üzere gittiğim İstanbul’dan döndüğüm 2 Şubat gününden beri Bodrum’daydım. Ki bu da 86 gün ile en uzun kaldığım dönem oluyor. Derken bir kaç projeye birden başlama ihtimali belirdi ve hemen başlanacak, büyük projenin iyşvereni kurum ve yetkilileriyle görüşmek üzere 28 Nisan Pazar günü öğlen uçağıyla İstanbul’a gittim. Neredeyse üç ay ortadan yok olunca eş dost ile görüşmeden, sadece iş toplantısı yapıp dönmeyi de istemedim. Böylece iş toplantılarını bir güne sıkıştırmak yerine üç güne yaydım ve akşamları dostlarla, akrabalarla geçirme fırsatı yarattım.

Bu gidişimin en önemli farkı artık İstanbul’da bir ofisimin olmamasıydı. Önceki gidişlerimde otele yerleşir, doğru ofise giderdim. Orada işleri hallederdim falan. Şunu gördüm ki İstanbul’da ofis olmayınca yapacak iş de olmuyor. Yani “iş” dışında ek işler çıkmıyor. Normal iş görüşmelerimi yaptıktan sonra otele dönüp dinlenip akşam için çıkıyordum. Oysa ofis varken ofisten çıkmak mümkün olmuyordu. Bu nasıl iş anlamadım.


İstanbul'a iner inmez en sık karşılaştığım manzara bu oluyor. Öndeki aracın plakası...
İlk toplantım Pazartesi sabahı 09:00’da olunca buradan yetişemem diye Pazar öğlen gittim. Uçak Atatürk Havalimanı’na indiğinde beni limonata gibi bir İstanbul havası karşıladı. Genellikle buradan iyi havada çıkar İstanbul’da gri gökyüzü ile karşılaşırdım, bu kez öyle olmadı. Ve daha İstanbul ne güzel falan demeden dehşet bir trafiğin ve pisliğin içinde buldum kendimi. Bodrum’dan İstanbul’a bir saatte geldim, Yeşilköy’den Beyoğlu’na aynı sürede gittim. İnanılacak gibi değil. Sebebine gelince; tam yeni İstanbul durumuydu. Hava güzel olduğundan Bakırköy’den Yedikule’yi geçene kadar sahil yolu piknik yapanlarla dolmuş. Bunlar oraya arabalarıyla geldiği için yolun sağ şeridi iptal olmuş. Araya girip çıkan arabaların manevraları yolu tıkıyor ve kuyruk uzadıkça uzuyor. O sıcak havada mangal kokusundan ve dumanından korunmak için bindiğim arabanın camlarını kapattık. O derece rezil bir koku bütün çevreye yayılıyor. Ailelerin hepsinde en az iki üç velet var, onlar da top peşinde. Bir yanda mangallar yanıyor. Bir yandan da çoğu türbanlı anneler çocuklarını peşinden koşturuyor. Gördüğüm manzara tam benim İstanbul’dan sıkılıp, görmek istemediğim manzaraydı. Yeni İstanbul sakinleri bunlar. Bazıları diyor ki bu insanlar hafta sonu deniz kenarına gitmesin mi? Böyle konuşanların ya gördüklerini anlamada ya da olayları çözümlemede sorunları var. Kimse gitmesin demiyor. Belediyelerin bu gibi etkinlikler için düzgün alanlar ayırması gerekiyor. Hatta mangalı falan da koymalılar. Ama her aklına gelen her istediği yerde piknik yapamaz. Kent kültürü buna izin vermez. Çevreye tavuk kanadı kemikleri ve yiyip içtiğinin pisliğini bırakıp gidemezsin. Dünyanın sadece bizde ve bizden doğusunda istediğin yerde mangal yakabilirsin. Mine Kırıkkanat’a kızıyordum, artık kızmıyorum. Bu tip yeni İstanbul ahalisi yüzünden kimse bir saat araba içinde beklemek zorunda değil. Ama durum bu. Bu tam da AKP’nin zihniyetinin yansıması. O zevksizlik, kültürsüzlük, işgal güdüsü bunları yapıyor. Hem bunları düşündüm hem bu şehirden beni kaçıran bu zihniyete teşekkür ettim. Sayelerinde Bodrum’dayım.


Yeni İstanbul bu
Heykele ucube diyene buna ne diyeceğini sormak lazım. İstanbul sevgisi bu mudur?
Yeni İstanbul görüntüsü. Zevksiz ve kültürsüz mimar/belediye başkanının dikmekte olduğu köprü ve türbanlı kadın. 
Derken Unkapanı köprüsünden geçerken bu şehrin belediye başkanı olan mimar efendinin yaptığı metro köprüsünü görüp dehşete düştüm. Bu ne çirkin bir tasarımdır? O coğrafyaya, arkada Süleymaniye silüetine nasıl böyle ihanet edilir. Ecdad, Süleyman falan diye mangalda kül bırakmayan bu cahil sürüsü kalkıp Süleymaniye Camiinin silüetine en büyük saygısızlığı yapıyor. Bunlar kadar cahil, görgüsüz, zevksiz kadro gelmedi bu ülkeye. İstanbul da bunlardan en büyük payı aldı tabii. Neyse... Bu insanları görmediğim, bu zihniyetle her an burun buruna olmadığım bir küçük kasabada yaşadığım için şanslıyım.

Pazar öğleden sonra İstanbul’a gelince Pazar akşamı bana kaldı. Ben de o akşamı özlediğim bir mekanda özlediğim insanla rakı sohbeti yaparak geçireyim dedim. Bebek’te yaşarken ayda üç beş kez Kuruçeşme’de Marina’ya giderdim. Hem konumu müthiştir, hem de tabii mezeleri. Yıllar içinde gide gele servis elemanlarıyla da şeflerle de sohbetim ilerledi. Özellikle sakin olan Pazar akşamları gitmeyi severdim. Denizin üstünde, boğaza karşı rakı-balık yapmanın ayrı bir yeri var hayatımda. İstanbul’un arada sırada sadece bu kısmını özlüyorum. Yani boğazı ve boğaz kıyısında rakı-balık durumunu. Bunun dışında hiç bir yanını özlemiyorum çünkü özlenecek hali gerçekten yok. Bitti. Kalmadı.


Boğazın konumunu en sevdiğim mekanlarından biri

Yurdaer Altıntaş ile boğaza karşı rakı muhabbeti yaptık



İşte Pazar akşamı Marina’da hocam Yurdaer Altıntaş ile kafa kafaya uzun uzun sohbet ettik. Oradan buradan lafladık. Daha önce birkaç defa yazdım, hoca adı üstünde, 70’lerin sonunda 80’lerin başında benim hocamdı. Okuldan sonra dostluğumuz kesilmedi. Yıllarca birlikte rakılar içtik, yurtdışı seyahatlerde hep birlikte olduk, kah Sicilya’da şarap içtik kah Sarajevo’da bira içtik. Sonra hoca Mimar Sinan’da grafik bölüm başkanıyken benim de dahil olduğum eski öğrencilerinden birkaçını okula hoca olalım diye çağırdı. Şaka maka sekiz dokuz yıl orada birlikte çalıştık. Sonra o emekli oldu ben de ayrıldım. Bu arada nikah şahidim oldu. Şahitlik imzasını sıkı atamamış ki yıllardır bekarım. Ben Bodrum’a taşınınca artık eskisi gibi görüşemiyoruz ama her gidişimde aramaya, sohbet etmeye çalışıyorum. Bu sefer önceden planladım, dediğim gibi uzun sohbet edebildik. Marina’nan hala devam eden eski personeliyle kucaklaştık, Bodrum sohbetleri yaptık. Marina’nın eşi benzeri olmayan kremalı közde patlıcanı ile lakerdası burnumda tütüyordu, ilk iş onlardan duble duble söyledim. Güzel bir akşam oldu.


Bazen kafelerde biraz biraz iş yaptım...
Bazen boğaza karşı rakı içtim
Ertesi gün toplantıdan sonra otele dönüp, üstümü değiştirip turist gibi kendimi yollara attım. Akşam bizim ekiple Sultanahmet’teki Balıkçı Sabahattin’de buluşacaktık. Bunu fırsat bilip İstanbul’un o bölgesini turist edasıyla gezdim. İçindeyken günlük koşturma hayhuyunda kaçımız Sultanahmet’i, mesai saatinde, güzel bir havada gezme şansı elde ederiz ki? Ya da o saatlerde boş kalsak Sultanahmet’e mi gideriz? Akşam rakısı ve sohbeti öncesi böyle bir gezinti yaptım, ara sokaklara daldım. Ne kadar değişmiş oralar, hayret ettim. Olumlu anlamda söylüyorum bunu. Çok güzel küçük oteller açılmış. Bir dahaki gelişimde belki onlardan birinde kalırım. Artık ofis olmayınca ofise yakın otelde kalma gibi bir zorunluluğum da yok.


Turist gibi gezdiğim Sultanahmet


Tam şablon bir Ayasofya fotoğrafı
Sabahattin işinin başında



Sabahattin'in garsonları ekibi iyi tanıyorlar, rakıyı baştan bol getiriyorlar
Bu nasıl bir şeydir? Kadraja sığmayan çirkinlik
Lale Plak mağazası
O gün Dünya Caz Günüymüş. Vitrine bir hatıra yazısı yazdım
Gün ışığından feragat edip yerin altına indikçe ulaşımı rahatlatan sisteme metropol denir
Salı günü Beyoğlu sokaklarında gezindim






Salı günü yoğun değildim. Kuzenim Hakan’dan söz ederim, Tünel’deki Lale Plak mağazasını işletir. Ona uğrayıp biraz CD alışverişi yaptım. Ben buna alışveriş değil de soygun diyorum. Üst katında ablası, diğer kuzenim Sema’nın resim atölyesi vardır. Ona çıktım çay, kaşar peyniri, simit üçlüsünü hazırlamış, bekliyordu. Ailenin en büyüğü annesi –yani halam- ve diğer kuzenim de gelince kendiliğinden bir akraba sohbeti ortamı doğdu. O akşam da kuzenim Sema ve diğer kuzenim Ayşe ile Safi Meyhane’de buluştuk. Buraya daha önce bir kere gitmiştim. Yeni bir meyhane konsepti deniyorlar. Olumlu yanları olduğu gibi olumsuz yanları da olması doğal. Herşeyden önce gençleri çekebilmek için dekorasyonu çok uygun. Zaten yaş ortalamasının +30 olması iyi bir gösterge. Temizliğine laf yok. Mezelerde yeni lezzetler denemişler. Bu da iyi, yenilik iyidir. Ama mesela otları yapmayı bilmediklerinden midir nedir hiç tadı yoktu. Hem fazla haşlanmış hem içine kırmızı biber falan ekleyince ot tadı gitmiş. Mekanın bir problemi, dışarıda oturanların uğultusunun rahatsız ediciliği. Bu yüzden biraz erken kalktık. Eğer gittiğiniz akşam dışarıda iki üç kalabalık masa varsa yandınız, direkt içeri girin çünkü konuştuğunuzu anlamıyorsunuz. Ama böyle yeni nesil meyhanelerin açılması –hele bu baskıcı muhafazakar ortamda- çok iyi. İçkiden korkan insan hayatın tadını ıskalayan insandır. Onun için hayatın zevklerinden olan rakıyı, şarabı falan tadını kaçırmadan içmek iyidir. İyi bir rakı sofrasının sohbetinin hiç bir tarikat dergahında olabileceğine inanmam.


Lale Plak önünde Dünya Caz Günü anısına...
Ailemizin büyüğü Sacide Atala
Kuzenim Leyla
Atölyesinde diğer kuzenim Sema
Safi Meyhane akşamı Ayşe ve Sema ile birlikte
Ertesi gün öğlen uçağıyla Bodrum’a dönecektim ama o gün 1 Mayıs’tı ve otelim tam Tepebaşı'ndaydı, etraf polis ve panzerlerle sarılmıştı. Ortalık karışmadan gideyim dedim ve erkenden yola çıktım. Florya’da oturan, bu sefer anne tarafımdan kuzenlerime ve o tarafın en büyüğü dayıma uğradım. Bu İstanbul seyahati bir bakıma akraba ziyaretine döndü. Aile, akrabalar  ve arkadaş ilişkileri çok önem verdiğim değerler. Benim hayata bakışıma göre yaşantım onlarla daha anlamlı oluyor. O yüzden de ihmal etmemeye çalışıyorum. Birlikte geçirilen zamanlar iyi geliyor.


1 Mayıs ve Şişhane
Derken Bodrum'a döndüm, yeni projeye yoğun şekilde çalışmaya başladım. Ben buradan arkadaşlarım İstanbul'dan on-line olarak işi yürütüyoruz. Arada bir sunum yapmam gerekti ve geçtiğimiz hafta bugün -yani cuma günü - sabah İstanbul'a gittim, sunumu yaptım. Öğlen bu sefer Paris'ten tatile gelen amcam ile öğle yemeğinde Kanyon'da buluştuk. Orada ne işin var diyeceksiniz. Haklısınız, o tarz yerleri sevmem ama ikinci iş görüşmem orada olacaktı o yüzden gittim. Kitchnette'de atıştırmalık tabağı istedim. Ertesi gün sabaha kadar davul gibi mideyle gezdim. Muhtemelen artık pek kızartma yemediğim için ağır geldi. O gün akşama kadar beş-altı şişe soda içtim. Bodrum'daki beslenme düzenim ya sebze, ya balık, ya da arada tek tük kalamar kızartması olunca yediğim unlu ve kızartmalı yemekler rahatsızlık veriyor. İnsanın bulunduğu yeri sevmesine tipik bir anekdot anlatarak bu faslı bitireyim. Amcam Ahmet Benli kırkı yılı aşkın bir süredir Paris'te yaşar. İstanbul'u çok sever. Büyükada'da, Galata'da evleri var, yılın bazı dönemlerini artık burada geçiriyor. Kitchnette'de yemek yerken masamıza bir serçe geldi, bir parça ekmek verdim aldı uçtu gitti. Amcam ve eşi hop oturup hop kalktılar; bu ne muhteşem bir şey, kocaman bir metropolde serçe geliyor. İşte bu sadece İstanbul'da olur, burası harika filan... Çok doğru. Eğer bir yeri seviyorsanız orası size daha farklı görünür. Onlara İstanbul'un, bana Bodrum'un göründüğü gibi.

Bugün Cuma. Akşama bizim İstanbul ekibi bir yerlere gider. Ben de burada Bodrum’un en iyi balık mekanlarında Gemibaşı’na gideceğim. Bu akşam da kadehleri sağlığınıza kaldıracağım...

17 yorum:

  1. Blogunuzu ilgiyle takip ediyordum, Bodrum'a kaçışınız ilham veriyordu. Sürekli her şeyi eleştirmeniz hiç hoşuma gitmiyordu evet ama bu yazıda iyice çuvalladınız.

    İnsanları dış görünüşü ile yargılayıp aşağılamak da ne oluyor? Türbanlı bir kadın çocuğunun peşinden koşuyormuş. Size ne? Bu insanlar her yerde varlar. Hepsini değiştiremeyeceğinize göre en sonunda atmosferin dışına çıkacaksınız sanırım. Mars tam size göre bir yer. Gidin güle güle yaşayın..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tam de onlardan kaçtım zaten. Sizin gibiler de bu blogda ara sıra beni buluyorlar, size önerim benim yazılarımı okumayın. Böylece boşuna sinirlenmezsiniz. Bodrum'un atmosferinin bana iyi geldiğini geçmiş yazılarımdan anlayabilmiş olmalısınız, dolayısıyla Mars önerinizi değerlendiremeyeceğim

      Sil
  2. serdar bey iyi gunler ; Maalesef ist silueti artik resimlerde goruldugu gibi vede durmak yok yola devam!..umid edelim o sanat ile ilgisi olmayan, yasam zevki nedir bilmeyen eller Ege den uzak dursun..etrafta olan bitenlere " bize ne " yaklasiminda olan mentalite yuzunden bugunlere gelindigide bir gercek.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İyi günler. Sizinle aynı fikirdeyim, bunu anlatmaya çalışıyorum. Ama bazen de görüyorsunuz işte birtakım zihniyetler yazdıklarımı anlamıyor. İstanbul bu ülkenin göz bebeği. Tabii şimdiki zihniyetin elinde oldukça Araplaşıyor bu durum da onları rahatsız etmiyor.

      Sil
  3. valla uzatmak gibi bir niyetim yok konuyu hersey acik aslinda..anlatilabilseydi, anlasalardi zaten bu goruntuler olmazdi bunlar tarafindan yonletilmeyede mecbur kalmazdik..memleketin yarisi maalesef sabun yapimlik!.Bu arada araplar dediniz; uzatmadan soylemem gerek; memleketi peskes cekip durdular onlara.suru sepet cocuk ile isgale ugrattilar canim istanbulu filan ; hilton'un taksi soforu anlatti yemin billah ediyor adam, odalarinda utu tahtasinda sucuk yapiyorlarmis utu ile!.
    dubaide yasiyoruz 6 senedir , iyi biliriz bu herifleri..insallah bu sene sonu yalikavak plase olacagiz temelli..tanismak uzere kalin saglicak ile..barlas balabaner

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Siz de buraya yerleşerek kendinizi kurtaracaksınız. Bir an önce arzunuzun gerçekleşmesini dilerim.

      Sil
  4. Estetik ve saygıyı görmek için Mars'a gitmek gerekmiyor, keşke insanlar yaşadıkları anlara ve mekanlara sahip çıkabilseler sizin gibi... Mekanları güzelleştiren de çirkinleştiren de insanoğlu... Aynı insan güruhunu İstanbul'dan Bodrum'a getirin iki günde hallederler maalesef:( İnanın haftasonları ne boğaza, ne sahil kenarına gitmek istemiyoruz, sırf bu mangal dumanı ve şuursuz kalabalık yüzünden... Yaşanabilir bir dünya bırakmak bu kadar mı zor:(

    Sevgilerimle, Candan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok iyi saptamışsınız... Yaşanır kılan da bozan da insan. Teşekkür ederim.

      Sil
  5. Cok guzel yazmissiniz. Uzun zamandir beynimde bir burgu gibi beni durten ve hic aklimdan cikmayan Bodrum'a yerlesmek dusuncelerimi beslemek icin aksam Bodrum'a Yerlesmek kelimelerini google ladim ve karsima sizin blog cikdi. Amerika'dan yazdiklarinizi okumak ve resimlere bakmak bana cok iyi geldi. Yaklasik 25 yildir Amerika'dayim, Ankara ve Istanbul'a gidip geliyorum. Datca'da da cok sirin bir yazligimiz var. Datca yazlari bir harika fakat Bodrum havaalaninda indikden sonra ya feribotla ya da otobusle Datca'ya gecmem gerekiyor, biraz zorlaniyorum. O nedenle yaz kis oturabilmek acisindan Bodrum'a yerlesmeyi dusunuyorum. Yazdiklariniz ve verdiginiz bilgiler bana ilac gibi geldi. Lutfen devam edin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu blogu açarken, Bodrum'a yerleşmeyi düşünenleri cesaretlendirmek, çeşitli nedenlerle erteleyenler varsa harekete geçirmek istiyordum. Zaman içinde bu işe yaradığımı görünce sevindim. Size de denk gelmem beni mutlu etti. Bol şans dilerim.

      Sil
  6. Serdar Bey merhabalar...

    Belli ki bugün bir takipcinizce yanlış anlaşılmışsınız (biz niye doğru anlıyorsak sizi?).. Sağlık olsun, dediğiniz gibi sizi takip etmez olur biter. Anlatmak istediklerinizin ağırlığı malesef tatsız olsa da yine keyifle okuduk yazdıklarınızı. Şehrin içine etmek için eğitimli ya da eğitimsiz olmanın da bir önemi kalmamış gibi görünüyor. Tıpkı Belediye Başkanı gibi, tıpkı piknikci gibi.. Kötüyü başarmakta üstümüze yok kısacası...Velhasıl anlatacak elbette çok şey var ama yerimiz dar, neyse... Bu arada benim de bir dokundurmam olacak size. Yazınızın sonuna doğru editoryal sıkıntılar olmuş biraz. Bir asistan mı ayarlasak ne dersiniz? (Şaka şaka.. Samimiyetime inanacağınız düşüncesiyle böyle yazıyorum..) Sağlıcakla kalın...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Uyarınız için teşekkür ederim. Mevcut asistanın işine son veriyorum :) Bazen iki kere okuyorum yine hatayı göremiyorum. Bu iş uzmanlık işi. Eskiden gazetelerin mürettiphanelerinde, tashih yapan müsahhihler varmış. Şimdiki düzeltmenin işini yaparlarmış. Yazıyı kelime kelime tersten okurlarmış. Örneğin "Bugün meclis karıştı" cümlesini karıştı meclis bugün diye. Böylece beyin bir sonraki kelimeyi anlamlandırarak okumadığından hatayı fark etmek daha kolay olurmuş. Belki bugün de hala aynı yöntemi uygulayanlar vardır.

      Sil
  7. Mine Kırıkkanat'a Yıldırım Türker'in verdiği ayar öğreticidir. (01.08.2005 - Radikal)http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=159792

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet bu yazıyı çok iyi biliyorum çünkü Yıldırım Türker'li, Murat Belge'li kadro olduğu dönemde iyi bir Radikal okuruydum. Sonradan tabii bıraktım. O dönemde (2005) bu yazının altına imzamı atardım. Ama 2013 yılına kadar yaşadıklarımızdan sonra aynı fikirde değilim. Yavaş yavaş kaynamakta olan suyun içinde ne kadar ısındığını insan fark edemiyor. Dışarıdan gelip o suya elinizi dokununcu çok sıcak olduğunu anlıyorsunuz. Bodrum'dan İstanbul'a geldiğimde gördüklerim bana bunları hatırlattı. Yazıyı gönderdiğiniz için teşekkür ederim. O ayarı ben de çok severek okumuştum.

      Sil
  8. Farklı olanı anlayamama, anlamaya da çalışmama, onun koşulları ile ilgilenmeme ve dolayısıyla yabancılaşma, tehdit olarak görme, sonra düşmanlaşma. Elitist bir bakışla aşağılama. Modernliği şortla dolaşabilme, içki içebilme özgürlüğüne indirgemiyorsak eğer hiç de modern değiller. 2005'ten hemen önce darbe girişimleri ayyuka çıktı, sonra muhtıra verildi, 367 gibi bir garabet savunuldu, gazete kupürlerinden bir iktidar partisine kapatma davası açıldı. "Endişeli modern"ler etik kaygıların ve evrensel değerlerin taşıyıcısı olamadı. Olması da mümkün değil zira hem tamamen kendini bağladığı ve referans aldığı tarih sorunlu hem de bu nehirden çok sular aktı. İnandırıcı değil, argümanları zayıf, çelişkili ve müthiş bir dogma üreticisi...

    YanıtlaSil
  9. Hiç darbe savunmadım. Aynı şekilde siz de dediklerimi anlamaya çalışmadan etiketlemişsiniz. Neyse, bu blog tartışma platformu değil, Bodrum'daki hayatımı ve görüşlerimi yazıyorum. O yüzden yorumları yayınlamakla yetinmek daha doğru geliyor. Blogu izleyenler bu görüşlerden yararlanıyor olabilir. Bu da iyidir.

    YanıtlaSil
  10. Haklısınız, karşılıklı fikir jimnastiği deyip geçelim. Yaşam tarzlarımız, hayattan aldığımız zevkler benzer, o nedenle bloğunuzu takip ediyorum ve takibe devam. Selamlar...

    YanıtlaSil