28 Temmuz 2013 Pazar

Bodrum'a ait sorular... Bilsem söylemem mi?

Bu blogu açalı iki buçuk yılı geçti. İlk yazımı 22 ocak 2011 günü yazmışım. O günden bu güne kadar 214 yazı yayınlamışım. Bunların on beş-yirmi tanesi hariç tümü Bodrum üzerine yazılar. Gördüklerim, yaşadıklarım, geçmişten anılar falan. Zaman zaman buraya yerleşmeyi düşünen eş, dost veya tanımadığım ama kafasında böyle niyeti olanlar için bazı önerilere de yer veriyorum. Bu öneriler ya zamanında benim aklıma takılan sorularla ilgili ya da direkt bana sorulan sorulara verilen toplu cevap niteliğinde. Benim de buraya yerleşmeden önce bazı kaygılarım, aklıma takılan sorularım vardı. Bunları çözdükçe ve yaşarken neler olduysa onları yazıyorum ki birilerine belki yararı olabilir. Ama bazı sorular var ki gerçekten cevabını bilmiyorum. Eğer bildiğimi sanıyor ve emin değilsem yine bilmiyormuş gibi davranıyorum. Çünkü bazı soruların cevapları sorumluluk yüklüyor ve bu sorumluluğu taşımak istemiyorum.

Biraz açayım ki benzeri sorulara toplu bir cevap verebilmiş olayım.

Cevabını bilmediğim sorulardan; Bodrum’da ne iş yaparım?
Bu çok sık sorulan bir soru. O kadar çok soruldu ve o kadar çok cevap yazmak durumunda kaldım ki sonunda genel anlamda bir cevabı kaleme alıp yayınladım. Bu yazı epey iş gördü galiba. Merak eden veya okumayanlar için; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2013/03/bodrumda-ne-is-yaparm.html

Ancak bu yazıya rağmen bazı özel sorular gelebiliyor. O soruların benzerleri gelecektir, onlar için de bir cevap yazayım. Bir mimar dostumuz Londra’dan yazmıştı; Türkiye’de eğitimini bitirmiş, Londra’da master yapmış ve artık kendi işini kurmak istediğini belirtmişti. Bodrum’da bu işi yapabilir miyim diye soruyordu. Ama önemli bir detay da sadece yerel olarak değil Türkiye çapında ve sonra da uluslararası piyasada işler yapmak istediğini eklemiş. Cevabım çok net oldu; Bodrum’a sakın gelmeyin. Burası uluslararası ölçekte iş yapmayı kafasına koymuş biri için doğru yer değil. Bu tarz piyasalara açılmanın asgari koşulları burada yok. Bodrum sonunda kışın elli bin civarında nüfusa sahip, ana gelir kaynağı turizm olan bir yarımada. Evet inşaat sektörü canlı ama talep ve talebin kalitesi, bütçesi sınırlı. Bu konuda çok bilgili değilim, gördüğüm bu. İddialı olunacaksa piyasanın tam içinde başlamalı ki, orası da burası değil.

Bana salatalık fiyatlarını sorabilirsiniz, biliyorum.

Bir genç blog takipçisi de yaşının 35 civarı olduğunu ve İstanbul’da çok bunaldığını Bodrum’a yerleşmek istediğini yazmıştı. Kritik soru şu; hiç param yok ne yapayım? Cevabını bilsem ben de çalışmayabilirim ama cevabını bilmiyorum. Şaka bir yana şunu demek istiyor, iş kuramam, ne iş yapacağımı da bilmiyorum, gelsem iş bulabilir miyim? Bu soruya cevap veremedim tabii ki. Kimdir? Ne iş yapar? İşi buraya uygun mudur? İşini iyi mi yapar? İşi para getirecek, eşi az bulunur beceri isteyen bir meslek midir yoksa sıradan mıdır? Bunları bilmeden nasıl cevap verebilirim? Veremedim tabii. Her soruya mutlaka cevap yazıyorum. En azından “Bilmiyorum” diye cevaplıyorum. Burada yayınlanan soru-cevaplar olduğu gibi bir de mail adresime gelip de burada yer almayanlar var. “Bilmiyorum” dediğimde bozulanlar da oluyor. Sanki biliyorum da gelmesinler diye öyle cevap veriyorum. Ama zaten böyle düşünen, algılayan gelmesin.

Cevabını bilmediğim sorulardan; Emlakçılık yapsam (veya kebapçı açsam) iş yapar mıyım?
Bu da bir önceki soruyla ilişkili. Buraya yerleşmeyi düşünenlere hep aynı şeyi söylüyorum; önce mutlaka ama mutlaka kışın gelip en azından on gün kalın. Koyları gezin. Bakın durum ne? Yazın insanların fink attığı Türkbükü’nde sadece sürü halinde köpeklerin gezindiğini görünce orayla ilgili fikriniz değişecektir. Eğer emlakçılık yapmayı düşünüyorsanız gelip emlakçıları gözlemleyin. Göreceksiniz ki neredeyse tümü birbirinin aynısı. O zaman siz aradan nasıl sıyrılacaksınız? Üstelik buradaki binlerce kurt arasından. Her iş kolu için aynı şeyi söyleyebilirim. Kebapçı da olsanız, meyhane de açsanız, hediyelik eşyacı da açsanız fark etmiyor. Önemli olan sizin farkınız ne olacak?

Bizim Gemibaşı ekibi işlerini iyi biliyor onun için burası farklı
Cevabını bilmediğim sorulardan; Normal bir aile kaç parayla geçinir?
Ben normal bir aile değilim. Hatta bir aile bile değilim. Yalnız yaşıyorum, arkamda bakmakla yükümlü olduğum çocuk(lar) yok. Okul taksidi ödemedim. Çocuk bezi kaçadır bilmem. Dört kişilik bir aile nasıl yaşar, ne yer ne içer, ne giyer, bunlar kaçadır bilmiyorum. Ben kendi yaşam biçimimi biliyorum, bana benzer hayatı olanlara yol gösterebilirim. Ama bana “Normal aile kaç paraya geçinir?” derseniz cevabım yok. Normal aile nedir? Haftada bir akşam yemeğe çıkan aile mi normaldir ayda bir mi? Bilmediğim konu, o yüzden cevap veremiyorum. Ama bana pazarda sebze meyve fiyatını sorarsanız bilirim. Çünkü pazara gidiyorum.

Cevabını bilmediğim sorulardan; Bodrum’da normal evler kaç para?
İstanbul’da normal evler kaç para desem ne cevap verirsiniz? Aynı cevap burası için de geçerli. Ya da şöyle diyebilirim; 150.000 TL ile 4.000.000 Euro arası değişiyor. Eh bu bir cevap değil tabii. Hangi koyda, hangi bölgede olduğu ile, evin yaşıyla şusuyla busuyla çok ilişkili bir konu. Bu gibi sorulara verdiğim cevaplarda sahibinden.com, hurriyetkemlak.com gibi adreslere bakarak fikir sahibi olmalarını öneriyorum. Ama öncelikle hangi bölgede yaşayacaklarını bilmeleri lazım. Sonra mutlaka buraya kışın gelip görmeleri. Bu çok çok önemli. Bodrum’un kışı ile yazı gündüz ile gece kadar farklı.


Konut fiyatları bölgesine, metre karesine, şusuna busuna göre değişir. Tek bir fiyatı nasıl söyleyebilirim?
Cevabını bilmediğim sorulardan; Biraz param var, ev mi alayım, arsa mı ve nerede alayım?
Bilsem ben alırdım. Bu gibi, ucu para kazanmaya veya kaybetmeye dayanan sorulara hiç cevap vermiyorum. Böyle bir sorumluluk alabilir mi bir insan? Üstelik menkul kıymetler danışmanı değilim o işlerden hiç anlamam. Benim ne evim var ne arsam desem yeterli bir cevap olur sanırım. Bu arada kulağım delik olsa, acayip insanlar, bürokratlar tanısam, önümüzdeki yıl neresi imara açılacak bilsem söyler miyim? Di mi ama?

Cevabını bilmediğim sorulardan; Çocuğum okul çağında, orada hangi okula gidebilir?
Biraz önce de söylediğim gibi çocuğum yok. Burada çocuğu okula giden arkadaşım da yok. Bizim kuşağın çocukları yakında evlenecekler artık. Kulağıma gelen bir iki bilgiyi paylaşıyorum o kadar. Bir Marmara Koleji var, hakkında genellikle iyi şeyler duydum. Tam tersini söyleyenler de oldu. Bir Fetocuların Merter Koleji var. Hocaefendi denilen kişiye mürit yetiştirmek istiyorsanız derhal kaydını oraya yaptırın. TED yeni açıldı. İyi olabilir. Ama dedim ya, çocuğum yok bilmiyorum. Bu eğitim konusundaki kişisel görüşümü soracak olursanız; eğer çocuğunuzu İstanbul’daki Alman Lisesi, Robert Koleji, Galatasaray ve benzeri yabancı okullara veya Işık, Şişli Terakki gibi köklü bazı okullara kaydettirebiliyorsanız, çocuğunuz oraları kazanmışsa sözüm yok. Ama bu okullar dışında bildiğimiz normal okullar ne ise Bodrum’dakiler de ondan aşağı kalmıyordur. Yani Türkiye ortalamasını bozacak okullar yok. Gerisi size ve çocuğunuza kalmış. Çevre diyorsanız, siz kimlerle arkadaş olacaksanız çocuğunuz da onların çocuklarıyla arkadaş olacak. Budur.


Yalıkavak'ta Sait'te balık yiyecekseniz eski bildiğimiz Sait'e gidin tabii. İlla marinada yiyeceğim diyorsanız da bu mermer kabir gibi binaya girmeniz ve adam başı diğer Sait'ten üç dört kat fazla para vermeniz gerek. Seçim sizin
Hakiki meyhane istiyorsanız kışın geleceksiniz ve Mahmut Kaptan'a gideceğiz.
Yalıkavak marinadaki sahtelik burada yok, burası hakiki
Cevabını bilmediğim sorulardan; Bodrum’un neresine yerleşeyim?
Nasıl birisiniz? Sessizlik mi seversiniz kalabalık mı? Yazın önünüzden dakikada on cip geçmezse rahatsız mı olursunuz yoksa benim gibi kırmızı Ferrari görünce boğaya mı dönüşürsünüz? Yani nasıl bir hayat istediğinizi bilmeden bir şey söylemek zor. Şunu belirteyim; ben yedi yıldır yazın Yalıkavak’ta dört yıldır da kışın Bodrum’da yaşıyordum. Palmarina denen yerin açılmasından ve Yalıkavak’ın dokusunu bozmasından sonra artık yaz kış Bodrum’un içindeki evimde yaşamaya karar verdim. Bundan sonra da Bodrum’da bu evden çıkarsam muhtemelen Kumbahçe’nin ilerisinde –şimdi ofisimin olduğu bölge- veya Bardakçı bölgesinde bir evde yaşarım. En fazla gideceğim uzaklık Konacık-Bitez olur. Bunun dışında emekli olsaydım Turgutreis’i düşünebilirdim. Konut ve gıda fiyatları Bodrum’a göre daha makuldür. Buraların dışında kalan tüm koylar ekonomik durumunuza ve nasıl bir yaz geçirmek istediğinize göre değişir. Kış için yukarıda saydıklarımın dışını pek önermem. Yalıkavak’ı artık boşadığım için hiç önermiyorum. Ama dedim ya, lüks yaşam sizi cezbediyorsa, marinadan dışarı çıkmaz, mutlu, mesut yaşarsınız.


Bodrum'da her canlı başını sokacak bir yer buluyor. Önemli olan nerede, nasıl yaşamak istediğinizi bilmek
Bodrum'da her canlı akşam rızkını da çıkarıyor
Yalıkavak marinanın yanında çok daha samimi, sıcak Bodrum marinası. Bilirseniz burada eğlenirsiniz.
Bana cevabını bildiğim sorular sorun
Hangi meyhaneler iyidir? Hangi kafelerde ne yenir? Balığın iyisi nerededir? Turist işi yerler neresi, Bodrum işi yerler neresidir? Akyarlar’da nerede Ortakent’te nerede yenir? Gümüşlük’te nereler iyidir? Bunları sorun ki Gümüşlük’te yeni açılan bir mekanda –hadi adını vermiyeyim- olduğu gibi temmuz ayında size sütlü dil balığı yapmalarına izin vermeyin. Dil balığı bu yörenin ve Güllük açıklarının en iyi balığı ama kendisi şubat ayından sonra pek görünmez. Yani Bodrum’a gelince sizi buzlukta beş ay beklemiş balığı yemeyin.


Şubat ayında yakalanmış dil balıkları
Ya da bir haftada arabayla nereler gezilir diye sorun yazayım. Ama bilmediğim konruları sormayın, çünkü gerçekten bilmiyorum.

Bir iki de not yazayım istiyorum. Bodrum’un sınırsız sorumlu yetkilisi değilim. Yani Türkbükü’nün yolları temmuz ayında hala asfaltlanmamışsa inanın benim suçum yok. Kimse bana sormadı. Falanca beach’te bira 30 TL ise bunda da bir sorumluluğum yok, sorsalar 15 lirada tutun derdim. Bayram tatilinde akşamın yedisinde filanca meyhanede yer ayırtır mısınız derseniz ayırtamam çünkü yer kalmamıştır. Patronun şaka mı yapıyorsun abi diye dalga geçmesi hoş olmaz.


Yaz ortasında hala bitmeyen Gündoğan Türkbükü yolu
Çok temel bir konu daha şu ki, dünyanın hiç bir yerinde ucuz, merkezi ve temiz bir otel yoktur. Bodrum’da da yok. Bunların üçü asla bir araya gelmez. Ama ikisi bir araya gelir, bu da kişilerin tercihlerine kalmış. Ucuz-merkezi ama temiz değil, temiz-merkezi ama ucuz değil gibi...Ve doğal olarak ben Bodrum’da hiç otelde kalmıyorum. İnsan yaşadığı yerde niye otelde kalsın di mi? Hangisi iyidir, kötüdür uzaktan bir fikrim var o kadar.

Yazın hay huyunda, patırtısında, sorulan sorulardan web sitelerinin “sık sorulan sorular” köşesi gibi bir yazı çıkardım. Durum budur yani.


Bodrum’a geleceklere iyi tatiller. Muhtemelen bir yerlerde karşılaşırız.




20 Temmuz 2013 Cumartesi

Günü birlik İstanbul'a gitmenin düşündürdükleri

Geçtiğimiz ay da günü birlik İstanbul’a gitmiştim. O seyahatle ilgili yazdığım yazıyı (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2013/06/istanbula-bir-gideyim-geleyim-dedim-de.html) şu paragrafla bitirmişim; “Buralar kalabalıklaşmaya başladı. Ben de yarın sabahtan artık Yalıkavak’a geçiyorum. Bu akşam Bodrum’daki evde sezonun son akşamı. Arada tabii gelip kalacağım ama tekrar Bodrum merkezine dönüş Ekim ayında olur. Hepinize, hepimize sağlıklı, mutlu bir yaz diliyorum. Bundan sonraki yazıları artık Yalıkavak’tan yazacağım”.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Yalıkavak’ın bir kış geçtikten sonra -özellikle benim oturduğum bölgenin, yani marina tarafının- bu kadar bozulacağı aklımın köşesinden geçmezdi. Yalıkavak’a geldiğim günden itibaren hayatımda sadece gürültü var diyebilirim. Akşamları marinaya giden yol İstanbul’un Ortaköy-Kuruçeşme trafiğinin buranın ölçeğine indirgenmiş haline dönüyor. Bayramda nasıl olacağını hayal edemiyorum. Kornalar çalınacak, trafik tıkanacak, 34 plakalı dev cipler daracık yollarda problem yaratacak. Şoförlü araçlarıyla marinaya gelenler tam kapının önünde inmek istediklerinden trafiği tıkayacaklar, arkadan gelenlerin de yarısı şoförlü olduğundan bu böyle sürüp gidecek.

Akşamları marinaya giden yol tıkanmaya başladı.
Yani ekim ayına kadar yazıları Yalıkavak’tan yazacağım demiştim ama öyle olmayacak. Yalıkavak’taki evin kontratı eylül sonunda bitiyor. Fakat kontratı beklemeden Bodrum’a dönmek istiyorum. Yalıkavak defterini kapatıyorum. 2007 yılının ekim ayında başlayan Yalıkavak’lı günlerimi 2013 eylül ayında noktalayacağım. Bunun nedeni buranın eski sakin kasaba halinin marinayla beraber hızla bozulması, görgüsüz ve parayı nasıl kazandığı pek belli olmayanların Yalıkavak’ı işgali sonucu buranın kimliğini yitirmesi. Benim sevdiğim, yürüyüşler yaptığım, balıkçılarında rakı-balık yaptığım yer gitti başka bir yer geldi. Çarşının bitiminden Küdür bölgesine kadar olan yer hala eski halini koruyor olsa da marinadaki Bilyoner kulübün sabaha kadar gittikçe artan volümü orayı da yaşanır olmaktan çıkarıyor malesef. Yani sonradan görme zenginlik burayı da bozdu diyelim. Bu arada oturduğum küçük, altı dükkan üstü stüdyo çarşıdaki iki mekan da haftanın iki gecesi canlı müzik yapmaya başladı. Birbirinden kötü müzikleri duymamak için ya o akşamlar evde oturmayacağım ya da içeri girip, kapıyı kapayıp, klimayı açıp kendi müziğimi çalacağım. Bodrum’da çıt çıkmayan bahçeli evi bırakıp bunlara katlanmak için Yalıkavak’a gelmenin hiç anlamı kalmadı.

Marina ile ilgili geçenlerde uzun uzun yazdığım için konuyu burada bitireyim (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2013/07/yalkavakn-icine-tekne-giren-avmsi.html) .

Sonunda neye karar verdin derseniz, Bodrum’un içinde yaşadığım taş evin çatısına yalıtım yaptıracağım ve yazları da o evde geçireceğim. Ev yüz yıllık taş bir ev olduğundan alt kat her zaman serin oluyor ama üst kat –ki yatak odası üstte- bütün gün çok ısınıyor, gece olanca sıcağı içeri veriyor. Ahşap tavandaki tahtalar kalorifer gibi ısınıyor, gece klima açmadan uyumak mümkün olmuyor. Ki bu da sağlıklı değil. Neyse, bu çözümün işe yarayacağını tahmin ediyorum. Yazları oturmadığım için gereken özeni göstermediğim büyük bahçeyi de yazın içinde yaşanacak hale getirmeyi planlıyorum.

Sabah 08:10 uçuşu ile Sabiha Gökçen'e gittim
Ataşehir'i tanımakta zorlandım. Her geçişimde daha büyümüş, daha tuhaf binalar eklenmiş oluyor. Tam o çirkin camiyi çekiyordum araba hareket etti.
Sabah sabah TEM manzarası
Artık ofis de İstanbul’dan Bodrum’a taşındığı için her gün Yalıkavak’tan Bodrum’a gitmek için 28 km git, 28 km dön 56 km yol yapıyorum. Eh bu da anlamsız olmaya başladı. Ofisin yeri denize 70-80 metre olunca denize girme derdi de kalmadı. Bazen sabah erken gidip, denize girip işe öyle başlayabiliyorum ki bu da bulunmaz nimet. Eskiden ev-ofis düzenindeydim ve yazları Yalıkavak’ın tadını çıkarıyordum. Ama o zaman tadı çıkarılacak bir Yalıkavak vardı tabii.

Bundan sonraki yıllarda belki yazları onbeş gün Palamutbükü’ne giderim. Sonra döner Bodrum’da kalırım. İşlerimi ayarlayabilirsem, sağlık da yerinde olursa sonra bir hafta on gün Faralya’ya kaçarım diye düşünüyorum. Böylece arada tatil de yapmış olurum. Bakalım bunları gerçekleştirebilecek miyim?

Ve bir yandan hayat akıyor. İş hayatı da farklı biçimde de olsa akmaya devam ediyor. Ofisi İstanbul’dan Bodrum’a taşıyınca yaptığım işin niteliği değişmedi. Aynı işi yapıyorum. Hiç mi fark yok derseniz şunu söyleyebilirim; İşin niteliğinde değil, işi yapma biçiminde fark oldu. Biraz önce dediğim gibi sabah işe başlamadan önce yüzebilme imkanım var artık. İşe gitmek üzere evden mayoyla çıkmanın tadı başka. Gün içinde ofiste çalışırken şortla, ayakta sandaletle çalışabiliyoruz. Ofise gelip giden olmadığı için konsantrasyonumuz bozulmadan tıkır tıkır çalışabiliyoruz. Yazın hava aydınlıkken Bodrum’a inebiliyor, hayata karışabiliyoruz. Bodrum’daki evden ofise giderken bazen yürüyor bazen bisikletle gidiyorum mesela. Bunlar büyük nimet. Hiç birini İstanbul’da yapma imkanı yok.

Hizmet verdiğim kurumların tümü İstanbul’da olduğundan arada sırada İstanbul’a toplantılara, sunumlara gitmem gerekiyor. Daha önce ofisim İstanbul’dayken her ay düzenli olarak en az bir kere gidiyordum. Şimdi sadece işe göre gidiyorum. Bazen ayda iki üç kere de gitmem gerekebiliyor ama artık sabah gidip akşam dönüyorum. Yazın İstanbul’da bir saat bile fazla kalmak istemiyor insan.

Perşembe günü de iş nedeniyle İstanbul’a gittim. Sabah 10:30’da Ümraniye’deki toplantı için 07:15’de Yalıkavak’tan çıktım. 08:10 uçuşu ile 09:15’de Sabiha Gökçen’e indim. Daha zaman var diye havalimanında bir kahve içip haberleri okudum. Sonra bir taksiye atlayıp tam zamanında, yeni yapılmış Buyaka adındaki kompleksin kullelerinden birinin tümüne yerleşmiş, eskiden beri iş yaptığım kuruma gittim. Bina yepyeni, her şey düzenli, tertemiz. Uzaktan İstanbul görünüyor, karşısında henüz talan edilmemiş yeşillikler var. Tabii her an yeni bir “yaşam merkezi” orada inşa edilirse hiç şaşırmam. Tüm bu modern yapılar benim için yaşaması zor yapılar. Eski püskü ofislerde, sokak aralarında veya Mecideköy gibi İstanbul’un en gürültülü ve karmaşık yerinde çalışanların yanında bu ofislerde çalışanlar son derece şanslı. Buna bir lafım yok. Sadece bana ters, onu söylemek istiyorum. Binlerce kişinin çalıştığı kulelerdense bizim ofis gibi üç kişinin çalıştığı, Kos ve Ege manzaralı yerde çalışmayı tercih ediyorum. Zaten seçimimi bu yönde yaptım. Amacım hiç bir zaman şirketimi daha büyütüp, onlarca veya yüzlerce kişinin çalıştığı, çelik cam kulelerde bir ofise dönüştürmek olmadı. Sekreterlerim olsun, her gün toplantılara gideyim, siyah arabamın arka koltuğunda rapor okuyayım gibi bir hayalim olmadı. Şık ve pahalı restoranlarda müşterilerimle “samimi” iş yemeklerine gitmeyi aklımdan geçirmedim. Oralarda o sırada hangi yatırımın cazip olduğunu, gelecek bir kaç ay içinde nasıl bütçeler harcanacağını falan konuşmak insana pahalıya patlar. Sonra eve gider ard arda iki viski parlatırsın ki gece uyuyabilesin. Bu hayatın da bir maliyeti var. Bu yazdıklarımı, geçmişte kendi iş ölçeğimde yaşadım ve bana uymadığını çok net anladım. İşte o zaman bir tercih yapmak durumunda kalıyorsunuz. Ya bu hayata devam edip büyüyeceksiniz, ya başka yol çizeceksiniz. İlla güneye yerleşmekten söz etmiyorum. İstanbul’da da, ya da ne bileyim Ankara’da da büyümeden mutlu yaşanabilir ama İstanbul benim İstanbul’um olmaktan çıkmıştı. Nasıl şimdi Yalıkavak’ı terk ediyorsam o zaman da İstanbul’u gözümü kırpmadan bıraktım. Neyse, yani sonuçta ben daha sakin, hayatın çok daha yavaş aktığı, çok daha samimi insanların olduğu Bodrum’u seçtim.

Beyaz yakalılar için Buyaka


Camı açılmayan kuleler bana göre değil. Klimatize ortamlar da öyle. AVM içindeki restorana inip tekrar işe dönmek metropolde yaşayan için belki bir rahatlık ve avantaj ama benim için öyle değil. Zaten metropol insanı böyle yapıyor işte. İş dışında harcayacağın zaman mümkün olduğunca az olsun diye insanı aynı kilometre kare içinde tutuyorlar. Ofisindeki masadandan kalktıktan onbeş dakika içinde yemek masasına oturmalısın. O kadar kapalı, çelik ve cam içinde olmak bana modern insanın girdiği kafes gibi geliyor, içim daralıyor. Yazın ofiste pazardan alınmış malzemeyle salata yemeyi, ya da hemen sahile inip yemek yemeği tercih ederim. Kışın Bodrum merkezindeki Sakallı Ali Doksan’da yediğim yemeği İstanbul’da hiç bir AVM’de yemem mümkün değil. Ve şuna dikkat ettim, bugüne kadar hangi AVM’de ne yediysem kötüydü. Sunumlar harika oluyor. Porsiyonlar doyurucu. Fiyatlar oranın müşterisi olan beyaz yakalılar için makul oranlarda. Ama lezzet sıfır. İddia ediyorum, gözünüzü bantlasam, yediğinizin et mi tavuk mu olduğunu anlamazsınız. Her şey tek lezzete indirgenmiş gibi adeta. Bir standart söz konusu. Ve o standart lezzet de kaçınılmaz olarak silgi tadında. Buyaka’da dostlarla gittiğimiz Midpoint’in şubesi bana bunları hatırlattı. Bunu sadece o marka için söylemiyorum, genel durumdan söz ediyorum. Dekor, ambiyans, servis, sunum gayet iyi. Ya lezzet? Bodrum’daki Leman Kültür’e benzetiyorum. O da Bodrum’da yiyebileceğiniz en kötü yemeği yapar. Ama sunumu iyidir, mekan denizin kıyısındadır, terası güzeldir. Gel gelelim aynı standart silgi tadı burada da vardır.


Dönüş uçağını beklerken
Bodrum'a inince kapı açılınca sıcak ile birlikte buranın kendine özgü kokusu çarpıyor

Elektrik kesilince Yalıkavak'ta oturduğum ev ve çevre eski sakinliği hatırlattı
Lime ve soda...

Sabah uçağı ile geldiğim İstanbul’dan öğlen 15:00 uçağıyla ayrıldım. Hepi topu 5,5 saat kaldım. Uçağa binerken yolcular arasındaki onlarca çocuğu görünce gözüm korktu. Neyse ki korktuğum gibi olmadı, bir iki ağlama sesi dışında sessiz bir yolculuk yaptık. Uçaktan inince fırının kapağı açılmış gibi oldu çünkü öyle veya böyle, gün boyu  klimalı taksiler, klimalı ofis, klimalı AVM, klimalı havalimanı, klimalı uçak derken gerçek havayla hiç karşılaşmamıştım. Havalimanında hayatın gerçeği ile karşılaşıverdim. Arabaya bindiğimde dışarısı 37 dereceyi gösteriyordu. Yalıkavak’a varınca evin balkon kapısını açtım ve içeri iyot kokusu ile batıdan esen rüzgarın getirdiği serinlik girdi. Üstümdekileri çıkarıp şortumu ve sandaletimi giydim. Pazardan aldığım yeni mahsül lime ile hazırladığım sodayı içerken şezlonga oturdum, sabah altıdan beri ayakta olmanın verdiği yorgunlukla gözlerimi kapadım. Şimdi burada yazdıklarım bir bir aklımdan geçti ”iyi ki buradayım” dedim, teşekkür ettim. Bunları bir ara yazayım dedim. İşte şimdi yazdım.


15 Temmuz 2013 Pazartesi

Bodrum ile ilgili bir belgesel seyretmiştim

İkibinaltı yılıydı diye aklımda kalmış. O zaman henüz İstanbul’da yaşıyordum. Evim Bebek’teydi. Şahane manzarası olan, Bebek koyuna hakim bir evdi. Evliliğimizi bitirmiştik, ben o evde kalmıştım ve ev büyük geliyordu. Hem ortam değiştirmek de istiyordum. Nereye taşınsam diye düşündüğüm bir dönemdi. Akşam eve gelmiş, her zaman olduğu gibi bir kadeh koymuş, ayağımı uzatmış manzarayı seyrediyordum. Laf arasında unutmadan söyliyeyim, Bodrum’a taşındığımdan beri evde hiç içki içmiyorum çünkü rahatlamamı gerektirecek gerginliğim yok. Burada içkiyi keyif ve zevk için içiyorum. Neyse, bir yandan manzaraya dalmışken bir yandan televizyonu açtım ve İz TV kanalında bir belgeselin başına yetiştim. Konu Bodrum’du. Hemen doğruldum ve belgeseli izlemeye başladım. Kısa ama beni etkileyen bir belgeseldi. Hoş, konunun Bodrum olması zaten etkilemeye yeterdi ama bu sefer alışılagelmiş turizm içerikli bir belgesel değildi. Ağırlıklı olarak Bodrum’a sonradan yerleşenlerin gözüyle, duygularıyla Bodrum’u aktarıyordu. Önce yabancı uyruklu bir adam ve kadın, yıllar yıllar önce Bodrum’a nasıl yerleştiklerini, orada nasıl bir hayat sürdüklerini, eski Bodrum’u anlattılar. Yaz kalabalığından sonra yağmurlarla beraber gerçek Bodrum nasıl tekrar geri geliyordu, nasıl yolda tekrar tanıdıklar ortaya çıkıyordu... Derken bir bilim insanı, turizmci, yine yabancı uyruklu bir yelkenci, tekne yapımcısı bir Bodrum’lu, şarkıcı Neco – ki bu belgeselde en basma kalıp lafları o etmiş, "burada sanatçı olunca üretim becerisi artar"mış, “biz sanatçılar zaten” bla bla... Bodrum sokaklarında yapılan çekimler. Taş evinin bahçesinde konuşan, su altı fotoğrafçısı beyaz saçlı, yaşı altmışı geçmiş yabancı. Çok doğal bir belgeseldi. Devrik cümlelerle örülü belgesellerden hiç hazetmiyorum. Bana pek yabancı geliyorlar, kaptıramıyorum. Bu öyle değildi. Herkes Bodrum’u ne kadar sevdiğini içinden geldiği gibi, samimi bir şekilde anlatıyordu.

1978 yılında çekmişim. O zamanlar hemen kasabanın içinde tekne imal ediliyordu

Bu fotografı internette buldum
Bu kareyi bir dostum bulmuş, bana gönderdi
Yıllar yıllar öncesinin Akyarlar'ı
Belgesel bittiğinde boğazım düğümlendi. “Ben niye hala buradayım” diye kendimi sorgulamaya başladım. Sonra Bodrum hayaline dalıp bir iki kadeh daha içip yatmışımdır herhalde. Ama belgeselden çok etkilendim. Aylar sonra galiba annemdi arayan, televizyonu aç Bodrum belgeseli var dedi. Açtım, yine bu belgesel. Yine baştan sona aynı duygularla izledim.

Bu arada Bebek’teki evden Asmalımescit’e taşındım, ofisi de Levent’ten İstiklal Caddesi üzerinde, Tünel’e doğru bir binaya taşıdım. Hayatımı bir ölçüde değiştirdim ama bir türlü Bodrum’a gidemedim. Hep erteleyecek bahane buldum. Öte yandan Bodrum’a taşınma fikri yıllardır kafamdaydı ve gittikçe artarak da baskın oluyordu. Ha bu arada kışın önceleri ayda 4-5 gün, sonra bir hafta-on gün kaçtığım Yalıkavak’taki evi de kurmuştum. Yani alttan alta hazırlıklar sürüyordu. Kış aylarında her Yalıkavak’a gelişimde, gri ve ıslak İstanbul’u bırakıp güneşli Ege sahiline vardığım için şükrediyordum. Böyle bir işe kalkıştığım için de kendimi kutluyordum. Çünkü dedim ya Bodrum’da yaşama isteğim çok eskiye dayanıyordu. Burada yer verdiğim, Bodrum’a ilk gelişimde Bafa kıyısında bir çeşmeden su içerkenki fotoğrafım 1978 yılına ait. İşte o ilk gelişimden sonra Bodrum bende git gide tutku halini aldı. Her şeyin bir zamanı var, ya da nehir yatağını bulur derler. Benim de yaşantımda bir dönem oldu ve o zaman geldi ve de ben -en sevdiğim benzetmemle- dikiz aynasında Levent’teki plazaları görerek köprüye girdim. Arkamda gri İstanbul’u bırakıp önümdeki masmavi Ege’ye, Bodrum’a doğru göçe başladım.

Bodrum’da hayallerimdeki gibi bir ev bulmuştum. Yüz yıllık taş bir ev, yüksek bahçe duvarları ve kocaman bir bahçe. Eve yerleştim, mahalleyi tanımaya başladım, daracık sokakları ezberledim, hangi sokaktan gidersem kaybolmadan nereye çıkarım öğrendim. Bazen bisikletiyle bazen yürürken karışılaştığım beyaz saçlı adamı her görüşümde nereden tanıyorum diye aklımdan geçirirdim. Bir gün evimin olduğu sokağın iki paralelindeki Davulcu Ali sokaktan marinaya doğru inerken, her geçişimde hayran hayran baktığım, aynı benim oturduğum ev gibi taş ve yüksek duvarları olan taş evin bahçe kapısını açık gördüm. Durup içeri baktım. O beyaz saçlı adam kapıdan çıkıyordu, gülümsedi, ben de gülümsedim. O anda her şey yerli yerine oturdu ve belgeseldeki ev ile o adam hayalimdeki kadraja girdi. Belgeselin hemen başında konuşan Donald Frey ile mahalle komşusuymuşuz.


İlk defa Bodrum'a geliyordum, bu kare Bafa gölü kıyısında çekildi. Üzerimdeki tişörtün üstünde UESYO yazıyor. Okulumuzun adıydı. Daha uzun adı İDGSA UESYO diye yazılıyordu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu. Bu neyin kısaltması diye sorana açıklayana kadar soran soruyu unuturdu.
Şimdinin tekilacılar sokağı, ben Bodrum'a geldiğimde bu haldeydi
Yine 70 sonlarından bi kare. Bodrum'da tanıştığım arkadaşlarımı ve kuzenimi garajdan İstanbul'a yolcu ediyorum. Ben param bitene kadar kalmıştım. Hangisi benim? Ortadaki saçlı genç. 
Burası şimdiki Küba Bar'ın önü
Şimdi aynen Donald Frey’in eşi, belgeseldeki Sanne Biehl Frey’in dediği gibi, kış geldiğinde biz bize kalıyoruz ve ben hem o belgeseldeki adama hem o kadına yolda rastlıyorum. Özlemle izlediğim belgeseldeki insanlarla artık aynı yerde yaşıyorum. Belgeselde tekne üzerinde konuşan dostumuz Şenkar ile -ki Marina Yat Kulübünün işletmecisidir- kışın haftada bir iki gece mekanında selamlaşıyoruz, hal hatır soruyoruz.

Ben Bodrum’da doğmadım. Buraya geldiğimde 48 yaşındaydım. Tam otuz yıl burada yaşayabilmek için uygun zamanı bekledim. Belki bu yüzden Bodrum benim için çok değerli ve buraya yapılan tüm kötülükler beni üzüyor. Belki burada doğsaydım buranın değerini bu kadar bilemeyebilirdim. Ki bunun örnekleri hiç de az değil.

Bana bu yazıyı yazdıran, geçtiğimiz hafta bir tvitdaşımın yolladığı link oldu. Linkte sözünü ettiğim belgesel vardı. Tekrar ama bu sefer özlem ile değil, buraya yerleşmiş olmamın hazzıyla izledim. Bu blogda zaman zaman yazdıklarımın, belgeselde neredeyse aynı cümlelerle burayı seven ve burada yaşayanlarca dile getirildiğini gördüm. Dedim ki, demek Bodrum sevgisi böyle bir şey. Hangi yaştan, cinsten, milliyetten, meslekten olursa olsun, insan burayı seviyorsa dili aynı dil oluyor. Gönlünden gelenleri aktardığı lisanlar farklı da olsa altında yatan duygu aynı. Bu blogu arada izliyorsanız Bodrum’u seviyorsunuz demektir. Biliyorum ki bir çok okuyan bir gün buraya yerleşmeyi aklından geçiriyor, bunun hayalini kuruyor. Şimdi size önerim bu belgeseli izlemeniz. Sonunda sizin de boğazınız düğümlenir gibi olursa muhtemelen hayat yolunuz sizi buralara getirecek demektir.

Belgeselin linki;





9 Temmuz 2013 Salı

Yalıkavak'ın içine tekne giren AVM'si; Palmarina

Bu yazı, yedi yıldır yazları Yalıkavak’ta, dört yıldır da kışı Bodrum’da yaşayan birinin gözünden yeni yapılan marinanın yarattığı duyguyu anlatacak. Yapılanın mimari açıdan eleştirisini yapmak haddim değil. Ancak o yapılarla aynı beldede yaşamak durumunda olan, her sabah kalktığında ilk iş o yapıyı gören, marina kompleksinin yarattığı ekonomik, sosyolojik etkileri hisseden birinin duyduğu rahatsızlığı yazmak istedim. Çünkü o marinaya girip çıkan, beğenen, alış veriş yapan, eğlenen insanlar yaz bitince gidecek. Bizler burada kalacağız.


Anlatmaya geçen yıldan başlıyayım. Yalıkavak’ta yaşayanların yıkıldı, yıkılacak, yeniden yapılacak, şöyle olacakmış, böyle olacakmış diye konuştuğu marina yeniden yapıldı ve geçtiğimiz ay açıldı. Geçen yaz başında, Profilo Holding’in inşa edip işlettiği Yalıkavak Marinasını Palmali grubu almıştı. Ödedikleri rakamın 42 milyon dolar olduğu söyleniyordu. Profilo’nun inşa ettiği marina çok sevimli, tipik Ege dokusu olan, Ege’nin izlerini taşıyan bir marinaydı. Ama işletmesi kötüydü diye konuşuluyordu. Benim teknem olmadığı için işin bu kısmını bilmiyorum ancak genel anlamda marinanın işletilmesinde gözle görünür bir beceriksizlik vardı. Bir türlü çarşı bölümü istenilen işi yapmadı. Belki girişe en uzak noktada olmasının bunda payı vardı. Her neyse, sonunda dediğim gibi geçen sene marina el değiştirdi ve yeni sahipleri ilk iş olarak adına “eğlence adası” denilen bölümü yaptılar. İçine Cipriani adında bir İtalyan restoranı, bizim yılların balıkçı Sait’inin şubesini açtılar. Geceleri de meşhur Billionaire kulüp devreye girdi. Ve bir anda Yalıkavak’a gelen gidenlerin türü değişmeye başladı. Adam başı 300-500 TL hesapların ödendiği yere gidenlerin türü tabii ki değişecekti. Ama asıl problem yeni işletmenin çevreyi dikkate almayan tavrının sonucu, Yalıkavak’lıların uykusunu kaçıran gece kulübünün gürültüsüydü. Dediler ki bu ilk yıl, tecrübesizlik var, yanlış müzik sistemi kuruldu, aslında bu kadar ses çıkmayacaktı, bu sene böyle geçsin seneye bunlar düzelir. Sadece benim çevremden en az yirmi kişi her gece jandarmayı arayıp şikayet ettiler, jandarma da çaresiz kaldı. Benim evim marinaya çok yakın ama garip şekilde bana hiç ses gelmiyordu. Evin konumu gereği, ses virajı alıp evin içine girmiyor. Fakat koyun öbür ucu, karşı sahil Küdür’de oturanlardan, Gerişaltı bölgesinde yaşayanlardan ne kadar tanıdığım varsa gece balkonda oturamadıklarını söylüyorlardı.

Marinayı Berlin duvarı gibi, beldeden ayıran duvarlar
Gettolaşmak her zaman alt kültüre özgü olmuyor. Bu duvarlarla marina, içindekileri gettolaştırdı
Marinada her şey İstanbul ölçeğinde. Ama burası Bodrum

Derken geçen yazın sonunda kazma vuruldu ve mevcut marina yıkılmaya başlandı. Bir ara marinada teşhir edilen maketini incelemiş ve çok güzel bir tesis geliyor diye düşünmüştüm. Böylece şimdi daha iyi anlıyorum ki makete inanmamalı. Profesyonel mimari bir göz olmadığım için oradaki ölçeği, yapıların yüksekliğini algılayamamışım.

Bu kış boyunca neredeyse her gün yirmidört saat inşaatı sürdü. Bu kadar hızla ilerleyen bir inşaat daha biliyorum o da ilk avm olan Galleria inşaatıydı. Kışın Yalıkavak’ın içi de adeta şantiyeye döndü. Birbiri ardına sıralanan çimento kamyonları o fırtınalı, yağışlı kış günlerinde inşaatı sürdürdüler. Bir ara Yalıkavak’a pek gelip gitmez oldum. Arkadaşlar marina şekillendikçe ortaya kocaman acayip bir şeyin çıktığını söylediler. Pek kulak asmadım, eskisinden sonra göze öyle görünüyordur diye düşündüm. Ta ki nisan ayında evi kontrol amacıyla Yalıkavak’a gidene kadar. Marinayı şehirden ayıran duvarı görünce ilk aklıma gelen en basit ve ilkel tepkiyi gösterdim, kocaman bir yuh çektim. O duvar bundan sonra olacaklar için bir ip ucuydu benim için. Eski marinanın, üzeri taş işçiliğiyle farklı taşlarla yapılan desenlerle bezeli duvarını yıkıp, yerine mermerden mezarlık duvarıyla anıtkabir duvarı karışımı, yüksekliği Berlin duvarı yüksekliğinde bir duvar yapmanın açıklaması ne olabilir?

İnsanı ezen,yükseklikteki yaya girişi
Tipik AVM görüntüsü
İstanbul'daki Kanyon ile inanılmaz benzerlik
Biraz yeşillik şart tabii

Ve geçen hafta Yalıkavak’taki eve geçtim ve marinanın yarattığı trafiği, gürültüyü yerinde birebir yaşamaya başladım.

Gelelim bu kompleksi niye sevmediğim konusuna. Nedeni birden fazla ve bunların tümü benim bakış açım. Tekrar söylüyorum, mimar değilim ama yapılan yapılar benim hayatımı etkiliyor o yüzden fikrimi söyleme ve eleştirme hakkım olduğuna inanıyorum.

Duvarların yüksekliğini anlattım. Dün marinayı tavaf edince nedenini anladığımı sanıyorum. Marina bir tür gettolaşma yeri olmuş. Gettolaşmak için her zaman alt kültür topluluğu bulunması gerekmiyor. Azınlık olmak yetiyor. Azınlığın da fakir olması gerekmiyor. Yalıkavak marinasında olduğu gibi, üst gelir grupları da gettolaşmaya gidebiliyor. Duvarların bu kadar yüksek olmasının başka bir açıklamasını yapamıyorum.


Marinayı herkes çok şık buluyor. Ben şıklığın yanında görgüsüzlüğü ekliyorum. Evet şık ama görgüsüz. Tam da bu yüzden Yalıkavak’a uymadığını düşünüyorum. Bu yapı onbin nüfuslu Yalıkavak için çok ama çok büyük. Misal İzmir’e veya, İstanbul’un Ataköy, Kalamış marinalarına uyabilirdi.

Marinanın eski halinde mekanların üst katları yoktu, her şey daha makuldü

Cumartesi akşamı saat sekiz civarı marinanın içinde inci kolyeleriyle kuaförden çıkmış şık kadınlar geziniyordu. Bir diğer grup benim yaşıtlarım, yani ellilerini sürenler. Bir bölümünün teknelerinin orada olduğunu sanıyorum. Her köşe başından bir iş adamı, CEO, genel müdür çıkıyor. Daha rahat kıyafetler giymişler, ağızda puro ve tabii çoğunda o renkli, şeritli tişörtlerin yakaları kalkık. Bir diğer grup ise genç kesim. Çok daha rahat kıyafetler, hatta bikini ve mayo üstü tişört, falan giymişler. Niyeyse o tişörtlerin yakası yine kalkık. Güneş gözlükleri epey parlıyor. Yani aslında son derece kıro görünüşlüler. Tişörtün yakasını kaldıran kesin şehir kırosu olarak etiketlenmeli. Bunların büyük bölümü akşam beyaz gömlek giyiyor, sol avuçta üst üste iPhone ve kutu Marlboro varken, sağ el sevgilinin elini tutuyor. Bir bölümünde ise bunun yanı sıra kalın bir zincir de eklenmeli. Gece marinanı önü çok pahalı siyah arabadan geçilmiyor.

Bana garip gelen bir iki noktayı daha yazmak istiyorum. Bütün kış Nişantaşı’nda, Bebek’te, İstinye Park’ta ve benzeri yerlerde birbirini gören, oralarda sık sık karşılaşan insanlar tatile gelince niye aynı tarz yere giderler asla anlamayacağım. Bir hafta önce İstanbul’da Nusr-et’de yan masada gördüğün birilerini bir hafta sonra Yalıkavak marinada yine Nusr-et’de görmek için bu çaba niye? Deli mi bunlar? Bambaşka lezzetler için bambaşka yerlere gitmek varken yine aynı tarz yerde bulunmak bana çok saçma geliyor. Ama işin temelinde bu var işte ki benim gettolaşma dediğim de tam bu. Bu ortamdan çıktıklarında muhtemelen kendilerini rahat ve güvende hissetmiyorlar.

Bizim Yalıkavak’ın balıkçısı Sait de marinanın içinde yeni yerine geçmiş. Sait kızacak ama kusura bakmasın çok kötü bir mekan olmuş. Bunda Sait’in suçu yok, üslup öyle. Misafirim için bile oraya adım atmam. Hele ikiyüz metre ötede denizin dibindeki eski Sait duruyorken. 

Eski marinadan kalan tek iz yürüyüş parkuru. Galiba palmiye sayısı artmış
Ağır mücevherciler

Marinayı hızla gezdikten sonra kendimi dışarı attım. İnanmayacaksınız ama gerçekten sinirlerime dokunan bir yapı olmuş. Yukarıda anlattığım insanları görmekten de hiç haz etmiyorum. Eskiden İstanbul’da yaşarken çeşitli nedenlerle –daha çok iş- benzeri insanlarla görüşürdüm. Bodrum’a yerleştikten sonra tamamen ilişkimi kestim ve o sahte muhabbetteki insanları görünce kötü oluyorum. Neyse, marinadan kendimi dışarı atıp Yalıkavak balıkçı barınağına doğru yürüdüm. Oradan çarşıya geçtim, güneş mızrak boyuna inince de yeni açılan Yalı Kıyı balıkçısına oturdum kendime bir rakı masası kurdum. Her şeyin sahici olduğu, tasarlanmamış dünyada olmanın tadıyla ile rakımdan bir yudum aldım, iyi ki Bodrum’dayım dedim. İyi ki İstanbul’dan uzaklaşmışım dedim. Her ne kadar para her yeri ele geçiriyor olsa da hala sakin ve bize ait köşelerimiz var. Yalıkavak marinada olduğu gibi gelip çevreyi rahatsız eden yapılar kuruyorlar. Rus oligarkların mega yatlarına servis vermeyi misyon edinmiş bir ticari işletme bizlerin zevkini bozuyor olabilir. Abromoviç’in yatını buraya bağlamasını istiyoruz diyen bir dünya görüşüyle aynı dili konuşmuyor olduğumuz açık.

Para kazanmak ayıp değil. Ben de para kazanmak için çalışıyorum. Benim de iş yaptığım çevreler sermaye çevreleri. Ama benim bazı ilkelerim var. Ve bunlar dünyaya bakışımla doğrudan ilgili. Siyasi görüşünü desteklemediğim bir belediyeye iş yapmam. AKP’li bir belediyeye hizmet vermem söz konusu olmaz yani. Ya da kazancının nereden geldiği belli olmayan şaibeli firmalara iş yapmam. Toplum sağlığına zararlı olduğunu bildiğim bir ürün için çalışmam. Sigara firmalarına iş yapmam. Bunlar benim için bir ahlak meselesi. Mimar olsaydım da böyle davranırdım. Bu marinayı yapmazdım. Ama yapanı da yargılamam, hayata öyle bakıyormuş der geçerim. Ege’nin kıyısında, Bodrum gibi bir kültür cennetinin en sevimli koylarından birinde kurulmuş Yalıkavak beldesine asla anıtkabir gibi soğuk, mermer bloklarından oluşan, kişiliksiz bir bina yapmazdım mesela. Dahası buraya böyle bir AVM yapmayı red ederdim. Mimar olmak çok sorumluluk istiyor. Yaptığınız bir iş kötüyse sil baştan yapmanız zor. Grafik tasarımcının logosu kötü olursa yırtar atarsın, kullanmazsın olur biter. Yapı öyle mi? O yapıyla ilişkili her kesimi bir biçimde etkiliyor. Marinayı yapan EAA mimarlık firmasının benim gözümde sicili bozuk. Bodrum’un son sahillerinden, İçmeler’e giderken yaptıkları site de böyle. Kahverengi konteynerleri yan yana dizmişler algısı veren o evleri ofisten her gördüğümde bu firmayı anıyorum. Bodrum’da iş yapmanın ne demek olduğunu kavramamış olduklarını görüyorum. Alaçatı’ya, Silivri’ye yapsalar da olabilecek projeyi Bodrum’a yapmaları benim açımdan affedilir bir şey değil. Bodrum’un kültürüne, dokusuna ihanet kabul ediyorum. Hani sanki elde proje vardı, satamadık, Bodrum’a yapalım gibi bir durum söz konusu.

Bana ilginç gelen tek şey, herhalde marina sahiplerinin koleksiyonu olan eski Sovyet arabalarının sergilenmesi
Şu çirkinliğe bakar mısınız?
Sait'in marinadaki yeri, anıtkabirin restoran bölümü. Marinada deniz kültürü ile ilgili hiç bir dükkan, hiç bir mekan olmayınca,  Sait bahçesine tekne koymuş

Anlattığım yapının adında her ne kadar “marina” geçiyorsa da benim açımdan içine tekne girebilen bir AVM söz konusu. Umalım ki sadece sahiplerine değil Yalıkavak’a da bir faydası dokunur. Yalıkavak’a böyle bir yapı geldi artık yapacak bir şey yok. Bari işe yarasın.

Toparlamak gerekirse; kendi açısından başarılı bir işletme olacaktır, doğrudur. Muhtemelen bu bölgede mega yatlara servis verecek tek marina olacaktır, doğrudur. Hedeflenmiş kitleyi buraya çekecektir, doğrudur. Yapı haşmetli ve al benilidir, doğrudur. Tüm bu doğrular benim açımdan yanlıştır, bu da doğrudur.

Ben bu yazdan sonra artık Yalıkavak’a geleceğimi sanmıyorum. Burası benim sevediğim halinden çok uzaklaştı. Yedi yıldaki değişim benim için bozulma anlamına geliyor. Kimi için gelişme olan bu durum beni rahatsız ettiği için burada kalmak istemiyorum. Her gün yukarıda sözünü ettiğim yakası kalkık tişörtlü insanları, sarı saçlı botokslu kadınları, siyah camlı siyah cipleri görmek, onlarla aynı yerde bulunmak istemiyorum.

Kendimi marinadan dışarı attım ve benim Yalıkavak'ımın sahilinde oturup güneşi batırıp rakı içtim
Yalıkavak'ın balıkçı barınağının içindeki küçük pansiyon. Yalıkavak bu, diğerleri İstanbul taklidinden öte değil
Bunlar da liman yolundaki tekneler... 
Bodrum’da bozulmayan başka yerler de var. Neresi mi? Söylemem.

AVM seviyorsanız marinayı çok seversiniz. Kitchenette’de yemek yemeyi seviyorsanız, Bodrum’a gelince rakı balık değil de İstanbul’da yediğiniz yemeği arıyorsanız marinayı çok seversiniz. Gilan mücevherleri, Armani’nin blucinleri ilginizi çekiyorsa marina tam size göre. Denize girmek için 100 TL giriş parası vermeyi manalı buluyorsanız, iyot kokusuna karışmış puro kokusunu seviyorsanız derhal buraya gelin ve Loft Beach’e gidin, bayılacaksınız. Yalnız size bir sorum var; bunları yapacaksanız niye Bodrum’a Yalıkavak’a geliyorsunuz? İstanbul’da kalsanıza.