5 Aralık 2019 Perşembe

Bodrum'dan Paris'e bakınca.


Bu blogu 2011 yılında açmıştım. Bodrum’a yerleşeli iki yıl olmuştu, buradaki hayatımla ilgili notları paylaşmak istedim. Amacım bu coğrafyayı anlatmak, güneye veya Bodrum’a yerleşmek isteyenlere bir ölçüde de olsa bilgi vermek, kendi yaşadıklarımdan çıkardığım sonuçları, izlenimlerimi aktarmaktı. Zaman geçtikçe yazılarımın araları açıldı çünkü aktaracaklarımın çoğunu aktardım. Hayatıma deniz, yelken girince diğer bloğumu açtım ve bu sefer Ege ile ilgili yaşadıklarımı orada, yani www.bodrumlumavihayat.blogspot.com adresinde anlatmaya başladım.

Bu yazıda, geçtiğimiz haftalarda gittiğimiz Paris ile ilgili notlarımı anlatmak istiyorum. Aslında Paris’in Bodrum’daki hayatımla direkt ilgisi yok ama yaşadıklarımız hayatımızı bir şekilde etkiliyor. Hayata bakışımız yıllar içinde farklılaşabiliyor. Paris’e en son bundan on dört yıl önce gittiğimi düşünürsek, o yıllarda İstanbul’da yaşayan Serdar olarak değil de, son on yılını Bodrum’da yaşayan Serdar olarak neler düşündüğümü yazmak çok da yanlış gelmedi. Anlatayım.

Dediğim gibi, Paris’e en son, on dört yıl önce gitmişim. Onun öncesinde de hatırladığım kadarıyla dokuz veya on kere gittim. Yani Paris’i iyi sayılacak derecede biliyorum. Ancak aradan geçen on dört yılda nelerin değiştiğini bilmediğimden biraz da merak ederek gittim doğrusu. Fakat şunu da belirtmeliyim ki Paris, Roma, Londra, Madrid gibi köklü şehirler ne kadar değişse de kimliğini yitirmeden değişiyor. İşte temel mesele bu. İstanbul’da doğdum, 48 yaşıma kadar İstanbul’da yaşadım. Çocukluğumun, gençliğimin İstanbul’undan şu anda neredeyse hiç iz kalmadı. Çocukluğumun İdealtepe'sinin plajı şu anda denizden 200 metre içeride. Bütün kıyılar dolduruldu, şehrin denizle ilişkisi kesildi. Her yer hızla değişti ve ne yazık ki değişirken de bozuldu. Evet bir kaç yapı, cami, saray falan elbette duruyor ama genel olarak kenti oluşturan unsurlar, silüet değişti. Ne Beyoğlu eskisi gibi, ne Taksim, ne Şişli, ne Kadıköy. Aklınıza neresi gelirse gelsin hiç biri eskisi gibi değil. Değişim kaçınılmaz ama önemli olan Paris’te olduğu gibi kenti koruyarak değişmek, büyümek. Bunun için de öncelikle “kentli” ve İstanbullu olmak yani bu bilinçte olmak gerekiyordu. Yetmişli yıllardan bu yana İstanbul’a belediye başkanlığı yapanların neredeyse hiç biri İstanbul doğumlu değil. Bildiğim kadarıyla Ahmet İsvan gerçek bir İstanbulluydu. İstanbul belediye başkanının İstanbullu olması şart mıdır? Elbette değildir ama İstanbul’u benimsemesi için İstanbul ile kişiliğin oluşmaya başladığı yaşlardan itibaren içli dışlı olması, arasında bağ olması artı değerdir. Ve sonuçta 1994 yılında %25 oy ile belediye başkanı seçilen Erdoğan ile birlikte İstanbul’un bozularak değişimi ivme kazandı. On beş, yirmi yıl önce Tünel’den Taksim’e yürürken en az dört beş kişiyle selamlaşırdım, hal hatır sorardım. Şimdilerde bırakın tanıdığa denk gelmeyi İstanbulluya denk gelmek bile mucize. İstanbul’u kasabalılaştıran zihniyet elbette Boğaziçi’nin değerini bilmeyecekti. İstanbul’da yaşayanların yüzde kaçı denizi gördü, kaçı denizde yüzdü acaba? 2011 yılında yapılan bir araştırmada, denize 5 km mesafedeki Esenler’de yaşayan çocukların %40’ının denizi hiç görmemiş olduğu ortaya çıkmıştı. Beş yıldır Esenler’de oturan ve Anadolu’dan göçen ailenin hiç bir ferdi, denizi hiç görmemişti mesela. Bunun gibi örnekler muhtemelen çoktur. Kentli olmak, kenti koruma içgüdüsünün temelinde yatan unsur. Kişi, değerini bilmediği, anlamadığı şeyi korumayı nereden aklına getirecek?

Bodrum'dan Paris'e gidip-gelmek için arada İstanbul'da aktarma yapmak gerek. Gidişte dört saate yakın zamanımız vardı, bu sürenin çoğunu masa başında sohbet ederek geçirdik.

Gülüşan

Havva ve Ahmet

Gelelim Paris gezimize. Bodrum-İstanbul arası 55 dakika. Sabiha Gökçen’e indik ve yaklaşık dört saate yakın Paris uçağımızı bekledik. Uçak zamanında kalktı, zamanında indi, Paris saatiyle 15.30 civarı (üç buçuk saat sonra) Orly’deydik. Paris’te valizlerle metro ile şehire inmeyi bir kere denemiştim, çok zorlanmıştım. Hem bu sefer tek başıma değildim, dört arkadaştık, otelden ayarlanan araç transferimizi sağladı. Otelimiz St. Germain bölgesindeydi ve St. Michel ile Odeon metro duraklarının ortasındaydı. Hem yürümek hem metro ulaşımı için ideal noktadaydı. Bu gezimde Gülüşan, Ahmet ve Havva ile birlikteydik, çok güzel bir beş gün geçirdik. Burada yer verdiğim fotoğraflardan göreceğiniz gibi yemek, içmek Paris turumuzun ana unsuruydu diyebilirim. Bizim gibi yeme içmeyi sevenler için gezilerde gastronominin odak noktasında olması çok normal. Instagram hesabımdan paylaştığım bu tarz fotoğrafların altına biri “yediğiniz içtiğiniz sizin olsun bizimle gördüklerinizi paylaşın” yazmıştı. Bana yazılacak çok yanlış bir talep, çünkü her seyahatimin merkezinde o bölgenin yeme içme durakları var. Ve en önemlisi, turistik seyahatlerde hayata sizinkine benzer pencerelerden bakanlarla beraber olunca o seyahatin tadı çıkıyor. Aksi halde seyahat çekilmez bir hal alır. Yani demem o ki ekipçe çok güzel yedik, içtik. Düşünsenize içimizden biri yeme içme konusunda isteksiz olsa ve mesela Mc Donalds’ta atıştırmak ona yetse ne olurdu?

Paris ile ilgili en çok özlediklerimin başında, Seine kıyısında uzun uzun yürümek geliyor.

Yağmur sadece bir gün yağarak bize torpil geçti.

Gözümün döndüğü anlardan.

St. Michel'de bir sokak arası bistrosu





On dört yıllık süre içinde Paris'i elektrikli bisikletler kaplamış. Neredeyse tamamı, gideceğiniz yerde bıraktığınız, istediğiniz süre kadar kullandığınız sistemin ürünü. Bu da Uber'in ürünü.

Otele yerleşip, çıkar çıkmaz özlediğim ortamı yaşadık. St. Michel'deki Depart'da şarap ve şarküteri ile
Paris yeme/içme seansına başladık.


Paris büyük şehir. Bir iki günde bitecek gibi değil tabii. Önceden gitmiş olmamın bilgisiyle şehri haritada gün gün gezmek üzere parselledim. Ilk gün şu bölge gezilecek. Orada şu müze var, şurada yenecek. Akşam şu bölgeye gidilecek, şurada yenecek vs. Aksi halde kafası koparılmış tavuk gibi oradan oraya koşturup hiç bir yerini tam göremeden geri dönerdik.

Paris’e indiğimiz andan itibaren şehrin böylesine korunmuşluğu tekrar tekrar İstanbul’u düşündürüp hayıflandırdı. Kaldığımız bölge ve gezdiğim merkezdeki bölgeler neredeyse on dört yıl önce bıraktığım gibiydi. İmrenilecek bir durum. O yıllarda St. Germain bulvarında Armani açılmıştı ve Parisliler bundan hiç hoşnut değildi. Bir İtalyan markası nasıl olur da Paris’in sembolü bir bulvarda kocaman mağaza açar diyorlardı. O yıldan bu yana ne değişti diye bakacak olursak, Apple’ın, Louvre üzerine kocaman iPhone 11 afişi asmış olduğunu görüyoruz. Küresel sermaye bu, milliyet falan kalmadı. Paris’in de bu durumdan etkilenmemesi mümkün mü? Ama yine Paris’i Paris yapan detaylar aynen yerinde duruyordu. Nehir kıyısındaki kitapçılar, çiçekçiler, nehirdeki tekneler, sokak aralarındaki kafeler, şarküteriler, galeriler... Ve tabii kültür ve sanat etkinlikleri, saraylar, müzeler tüm haşmetiyle burası Paris diyorlar.

Gare d'Orsay, bir çok gidişimde uğradığım bir müze. Bu muhtemelen beşinci veya altıncı gidişim oldu. 


Gözüm, estetik olan her şeyi hafızama kaydediyordu.

Rodin Müzesi'ne ikinci gidişim oldu. Belleğim yanıltmıyorsa sanki sergilenen parça sayısı artmış. İlk gidişim tahminen 1999 yılındaydı.

Rodin Müzesi'nin bahçesinde bir sanatsever.

İnsanın içini açan güzellik.






Daha önce hiç gitmediğim, adını bilmediğim, yürümekten yorgun düşüp acıkınca, önünden geçerken girdiğimiz
bir mekanda (La Source idi) yediğim somonlu makarna bugüne dek yediğim en iyisiydi. Dedim ya, kötü bir yemeğe denk gelme ihtimaliniz çok düşük. Elbette turist olarak gezilen, merkezdeki bölgelerden söz ediyorum.



Güzel bina, şık insan, güzel mekan görmeyi, müze gezmeyi özlemişim. Buradaki hayatımın tadı başka, elbette Paris ile kıyaslanmaz. Ama arada böylesine güzel bir büyük şehire gitmek iyi olacak galiba, bu sefer uzun yıllar ara vermem. Her büyük şehir aynı değil kuşkusuz. İstanbul beni yoruyor, çirkinlikler bezdiriyor, ruhumu sıkıyor ve bir an önce kaçma duygusu yaratıyor. Paris’te her gün ortalama 12 km yol yürüdük, oradan oraya gittik ama mental ve ruhsal anlamda hiç yorulmadım. Ayaklarım aynı şeyi düşünmüyor olabilir. Beş gün boyunca Paris’in altını üstüne getirdik, sadece dört kere mi, beş kere mi ne metroya bindik.

Metro sisteminden yükselen sıcak havanın yüzeye çıktığı mazgalda uyumuş, bir yerlerden bulduğu tavuk parçalarını buharda pişiren bir evsiz. Paris'in bir başka yüzü. Yaklaşık 3.600 evsiz yaşıyormuş bu şehirde. Her şey estetik ve zarafet yüklü değil elbette.

Ve bir önceki fotoğrafı çektikten, yerde yatan o evsizin halini gördükten sonra, Louvre Müzesi'nde, estetiğin doruklarındaki bir tablonun önünde yere çömelmiş ödev yapan ilkokul çocukları. Bu zıtlıklar, dünyamızın durumuna dair bir küçük örnek sadece.

Bu sefer de önünde kuyruk oluşmuş, sürekli fotoğraf çeken Japonların arasından görebildiğimiz kadarıyla
Mona Lisa hanım.



Louvre piramiti

Fransızların milli çorbası soğan çorbasını çok severim. Bu sefer de üç dört yerde içtim. 

Paris'in mimari ikonlarından Pompidou Merkezi de, her gelişimde uğramayı ihmal etmediğim mekanlardan. Bu sefer zamanımız çok kısıtlıydı, hızlıca bir tur atıp çıktık. Yıllar önce Dadaizm sergisini yakalamış, yarım günümü burada geçirmiş, Dadaizm'i iyice anlamıştım.
Pompidou Merkezi



Amcam Ahmet Benli, 1965 yılında yüksek lisansını yapmak için Paris'e gitmişti. Gidiş o gidiş, hala orada yaşıyor. Eşi yengem Olga ile de çok uzun yıllardır evliler. Rue St. Roch'da antikacı dükkanı olan amcam Osmanlı, Selçuklu ve genel anlamda İslam eserleri uzmanı. Ev/dükkan olan mekanlarına yakın, Opera meydanında çok güzel bir akşam yemeği yedik, hasret giderdik.

Amcam ve Gülüşan

Harry's Bar da mutlaka uğradığım, gitmezsem eksikliğini hissedeceğim bar. Çok kişilikli bir mekandır.
Harry kimdir diye Google'a bakmanızı öneririm.

Kokteylleri ile ünlü bu barın en ünlü kokteyli ise bloody mary.




Brasserie, bistro denilen lokanta türleri Paris’e özgü. Çok bilinenlerin yanı sıra yol üzerinde, bir sokak arasında da rastlarsınız. Biz de öğlenleri yürüme rotamızın üzerinde gözümüze kestirdiğimiz bistrolara, restoranlara girdik. Hiç birinde kötü şeyler yemedik. Kiminde yediklerimizin lezzetine vurulduk, kiminde daha sıradan dedik ama hiç biri asla kötü değildi. Paris’te bugüne kadar dokuz-on gidişimde de kötü yemek yemedim. Bu benim şansım olamaz. Kalite, lezzet ortalaması oldukça yüksek. Üstelik iyi olmak zorundalar çünkü hemen yirmi metre sonra bir tane daha bistro vs. var. Rekabet etmek için kalite/fiyat dengesini korumalılar. Buna bir de Fransızların damaklarına olan düşkünlüğünü de eklerseniz “ne versek gider” mantığıyla iş yapmak mümkün değil. Oldukça pahalı yerde de yedik, ara sokaklardaki mekanlarda da. Harry’s Bar ve Le Select’de de içtik, St. Germain’in ara sokağında bir mahalle kafesinde de. Elbette bilinen mekanlarda olmanın, o havayı teneffüs etmenin, tarih boyu önemli kişilerin içkisini yudumladığı yerde iki kadeh içmenin hazzı başka.

Places des Vosges, meydanı çevreleyen yapısı ile bana hep rüya gibi gelir. Oldukça soğuk bir havada, Le Marais bölgesini gezerken kahve molası için durmuştuk.

Ve tabii bir akşam Leon'a uğradık.

Çok güzel şaraplar denedik. Şaraptan anladığımı söylersem doğru olmaz. Hoş, anladığını söyleyenlerin ne kadarı anlıyor bilmiyorum. Ben Paris'te genellikle Cote-Du-Rhone şaraplarını içiyorum. Benim için fiyat/kalite dengesi iyi. Ama dedim ya, anladığımı söylemiyorum. Bu sefer de ekipçe aynı bölge şaraplarını denedik.

La Palette'in duvarları

La Palette, bir dönem (özellikle 60'lı yıllar ve sonrası) Paris'e giden Türk ressamların buluşma yeriymiş. 


Cafe De La Paix, şıklığın tanımı adeta. Opera'ya bakan cephesinde inşaat vardı, manzara kesilmiş.
Nazım Hikmet'in de sık gittiği bir mekanmış. Tek yağmurlu günümüzde, geç bir öğlen saatinde hem biraz kuruyalım, hem akşam yemeğine kadar bizi idare etsin diye sandviç falan yeriz dedik. Muhtemelen bu kadar para ödediğim bir sandviçe bir daha denk gelmem. Bu parayla Yunan adalarında en az iki akşam uzo/ahtapot gecesi yaparız. Ama şikayet yok, kavgada yumruk sayılmazmış. Tatilde de ödenen paraları saymayacaksınız, tadı kaçar.


Le Select de, yemek için La Coupole restoranına gideceğimiz akşam, önceden bir şeyler içmek için gitmeyi önerdiğim mekandı. Adını yazdığım bu iki mekan da Paris'in bilinen, bence önemli iki mekanı. Montparnasse bulvarı üzerinde, karşılıklı yer alan bu iki yeri, yeme/içme odaklı bir Paris gezisinde görmemek olmaz.





La Coupole akşamından.


Le Select'in barından.

Le Select akşamı.


Otelimizin olduğu St. Germain bölgesinde iki önemli cafe var ki bunlar da Paris'te görmeden, en azından bir kahve içmeden geçilirse eksik kalınacak mekanlar. Biri burası.

St. Germain bulvarı.

Diğeri de burası. Yani Les Deux Magots.

Sartre buraya çok sık gelir, köşesine çekilip okuyup, yazarmış. Herhalde Simone de Beauvoir ile de bir çok kez gelmiştir.


Bence Fransız ikonlarından biri de 2CV Citroen'dir.
Aramızda ilk kez gelenler vardı. Paris’in şık, nezih bölgelerinde gezdiğimiz gibi daha karışık insan tipinin olduğu, çok bilinen meydanlarında falan da bulunduk. Son günümüzde Montmartre’ye gitmek için Pigalle bölgesindeki metro durağından çıkınca, Paris’in başka yüzü ile karşılaştılar. Elleri cebinde etrafı kesen, onlarca karanlık tipin arasından geçerken hafif tırsmak anlaşılır bir şeydi.

Son günümüzü Montmartre bölgesine ayırdık. Sokak ressamları, turistik eşyalar falan. Bana çok turistik gelir, yalnız geldiğim zamanlar artık buraya çıkmıyorum ama aradan on dört yıl geçince ve ekip ile gelince gitmemek olmazdı.


Havva ve Ahmet.

Havva ve Gülüşan Montmartre'de.







Ahmet ve Havva Pigalle'de.

Eh, bizim de Moulin Rouge önünde fotoğrafımız olmalıydı.



Elbette her mega şehir gibi Paris de çok karışık insan türünü barındırıyor. Ve elbette şehri turist olarak gezerken Paris’in sur dışı diyeceğimiz bölgelerinde değil, daha çok Seine nehri civarında ve en sevdiğim bölgelerinden olan Le Marais çevresinde turladık.

Bu gezi ile yazımın başında sözünü ettiğim şeyi fark ettim; Güzel şehir görmeyi, ruhu besleyen müze, bina, meydan görmeyi özlemişim. Bu bakımdan Paris çok iyi geldi ve kendimi bu konuda şarj ettiğimi düşünüyorum.

Havva ve Ahmet ile son akşam yemeğinden.

Sok akşamımızda gitmek istediğimiz mekanda yer yoktu. Gezinirken bu mekanı bulup girdik. Yemekler iyiydi ama asıl önemlisi restoranı bir yardımcısı ile çekip çeviren genç kadındı. Her yere, her şeye gayet profesyonelce yetişiyordu. Herhalde o akşam aynı anda 30-40 kişi yemek yiyorduk ve sistemini gayet iyi kurmuş, tıkır tıkır işliyordu. Bu arada şunu yazmam lazım; Daha önce Yunan adaları ile ilgili öbür blogumdaki yazılarımda da belirtmiştim. Bizim millet Türkiye'de restoranda el ettiği garson, otuz saniye içinde yanına gelmezse sinirlenir, çıkışır. Aynı masada biri bir şey isterken diğeri başka garsonu çağırıp başka bir şey talep eder falan. Hiç bir yerde bu yok. Ne Yunan adalarında, ne Paris'te, ne Roma'da ne bilmem nerede. Eğer adam başına 500 Euro ödenen bir mekanda değilseniz el ettiğinizde şak diye garsonu yanı başınızda bekleyemezsiniz. Siparişiniz de bu çalışma biçimine göre planlanmış bir zaman sonra gelir. Bekleyeceksiniz.


Sabah havalimanına giderken içimde bir gariplik vardı. Yıllar sonra buluştuğum birinden ayrılırken yaşanan duygu gibi.

Orly'ye doğru.


Soldan ilerledik ve İstanbul uçağına bindik...

Gezdiklerimiz de yiyip içtiklerimiz de sizin olsun deyip anlattım.

Bodrum’dan yazınca böyle oluyor.

Not: Paris ile ilgi en iyi site sevgili Ahmet Öre’nin sitesidir. Çok detaylı bilgileri, sıkılmadan, akıcı diliyle anlatır. Öneririm; http://www.pariste.net/


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder