11 Nisan 2011 Pazartesi

Datça'ya haftasonu kaçamağı ve Fevzi'de yenen ege otları

Datça'ya ilk gittiğimde galiba 2005 yılının ekim ayıydı. Bozburun'da kalıyordum, günü birlik Datça'yı görmek istemiştim. Merkezde cadde üzerinde açık bir lokantada öğle yemeği yiyip dönmüş, Datça'yı hiç sevmemiştim. O canım sahildeki yapılaşmayı, çirkin binaları görüp üzülmüştüm. 2009 yılının mayıs ayına kadar bir daha gitmedim. Bodrum'a yerleştikten sonra Datça hakkında duyduğum güzel şeyler sonucu Datça'ya bir şans daha vermek istedim. Aldığım tavsiyeler "merkeze hiç girme, direkt koylara git" yönündeydi. Tavsiyeleri dinleyip Hayıtbükü, Ovabük, Palamutbükü ve Knidos'a gitmiş, gerçekten hayran kalmıştık. Özellikle Hayıtbükü eski Assos günlerimi hatırlatmıştı. 80'li yılların Assos'unun sakinliği ve küçüklüğü aynen Hayıtbükü'nde de vardı. Mayıs ayının ılık güneşi altında, bizden başka 10-15 kişinin olduğu sahilde, Ortam Pansiyon'da öğle yemeği yemiştik.

Datça ve koyları -yani bükleri- ile ilgili daha sonra yazacağım. Çünkü son iki yılda sekiz-on kere gittim. Epey görsel malzeme ve bilgi birikti. Bunları paylaşacağım. Şimdi sadece dün ve bugün Datça ile ilgili notlarımı paylaşmak istiyorum.

Bodrum'dan Datça'ya karşılıklı feribot çalışıyor. Kasım ayında kesilen seferler nisan ayında tekrar başlıyor. Önceleri haftada üç gün olan seferler okulların kapanmasıyla hergüne ve yüksek sezonda da günde iki sefere çıkıyor. Dün hava Bodrum'da açık ama Datça'da bulutluydu. Yine de gidelim dedik, çünkü hem Datça'yı hem Fevzi'nin mezelerini özledik.
Bu coğrafyanın en sevdiğim yanlarından biri, haftasonu arabaya atlayıp Datça, Bozburun, Gökova, Selimiye gibi yerlere gidebilmek. Yazın tatile Datça'ya ve Faralya'ya gidiyorum mesela. Arkadaşlarım "zaten sürekli tatil modunda olan bir kasabadasın bir de yaz tatiline mi gidiyorsun?" diyorlar ama Bodrum artık benim yaşadığım yer olduğu için ben de tatile başka yere gidiyorum (!). Kışın Bodrum'dayım, yazın yazlığa Yalıkavak'a gidiyorum diye zaten bir araba laf yiyorum, üstüne tatile Datça'ya gidiyorum deyince lafların ağırlığının dozu artıyor.
Dün de sabah 09:30 feribotuyla Datça'ya doğru yola çıktık. Feribot Bodrum'un içinden kalkıyor. Tepecik Camii'ne gelmeden 50 metre önce bilet gişesi görünüyor. Harem isimli eski arabalı vapurun kaptan köşkü vapur emekliye ayrılınca sökülmüş, Bodrum'da bilet gişesi olarak kullanılıyor. Vapur çoktan jilet oldu bile. Yazın 200 civarı yolcu ve 20-25 araç alan feribot 1 saat 45 dakikada Datça yarımadasının Bodrum'a bakan tarafındaki Körmen limanına yanaşıyor. Oradan da Datça'nın merkezi 9 km.



Bulutlu Datça tepeleri
Körmen'e iner inmez önce Datça'nın içinde kalacağımız Fora Otel'e çantaları bıraktık ve Datça'nın pazarına daldık. Bodrum pazarının yanında çok daha mütevazı olan Datça pazarında yörede yetişen enginardan, tabii her biri ceviz ebadındaki çağladan almadan ayrılmadık. 

Pazarda bisküvi de satılıyor
Datça'nın meşhur çağla bademi
Bodrum pazarı İstanbul'un tüm pazarlarından, Datça pazarı da Bodrum pazarından daha ucuz
Datça'da da Bodrum'da olduğu gibi ege otlarını yaşlı teyzeler satıyor
"kavaltılık büber" fidesi 5 TL
Fora Oteli kasabanın merkezinde ama işletmeciliği ve temizliği malesef iyi değil. Datça'lıların turizm ve işiletmecilik konularında Bodrum'lulardan öğrenecekleri çok şey var. Bu fotoğraf odanın manzarası.
Öğlen Hayıtbükü'ndeydik. Sezon henüz açılmadığı için çok sakindi, ki biz zaten bu ortamı istiyorduk. Hayıtbükü'nün en iyi pansiyonunun adı da Ortam. Denizin dibinde olan Ortam'ın özellikle deniz mahsüllü börekleri çok iyidir. Dediğim gibi sezon henüz açılmadığı için bizden başka birkaç kişinin olduğu sessiz sahilde, Ortam'da o anda ne bulduysak onları yedik. Aslında sadece taze ekmek ve zeytinyağı da olsu mutlu olacaktık çünkü hakikaten ortam harikaydı.

Resimdeki yelkenlinin sakini orta yaşı geçmiş çift bizimle birlikte Ortam'da yemek yiyorlardı. Biri laptop diğeri i-phone ile o kadar meşguldüler ki biz kalkarken son anda kadının "ja" dediğini duyduk o kadar. E aylarca aynı teknede iki kişiler ve aynı şeyleri yaşıyorlar, birbirlerine ne anlatacaklar ki diye düşündüm.

Ortam'ın lezzetli zeytinyağlı mezelerinden ne bulduysak yedik
Ortam'ın bir iki sene önce mayıs ayındaki durumu
Öğlen yemeğini yedikten sonra Ovabükü ve Palamutbükü'nu bir dahaki gelişimize saklayıp merkeze döndük. Çünkü akşam yemeği için Fevzi'ye gidecektik ve önce iyi bir ikindi uykusu çekmeliydik ki Fevzi'de erken saatte göz kapakları ağırlaşmasın. En son 19 Kasım günü Fevzi'de yemiştik. O tarihten sonra zaten kış başladı ve bir daha Datça'ya gitmedim. Bu kış bir ara Fevzi ve arkadaşı Bodrum'a gelmişti, birlikte Mahmut Kaptan'da ve sonrasında Deniz Feneri'nde yiyip içmiştik. İşinin virtüözü olan Fevzi'yi Bodrum'da ağırlamak zor çünkü kendisi zaten müthiş bir aşçı. Aşağıdaki resim o akşamdan.
Eviç Hanım, Fevzi ve ben Bodrum'da Mahmut Kaptan'dayız
Fevzi'nin dükkanının kışlık bölümü

Bu resim yazın çekildi. Dün akşam mezeleri toplu halde çekemedik çünkü Fevzi yalnızdı, servis yapan yoktu. Onun için fikir verebilmesi için yazlık versiyonu da buraya ekledim.
Fevzi İzmir'li. Bir iş için 17 yıl önce Datça'ya gelmiş, geliş o geliş. Eşiyle birlikte Fevzi Balıkçısı'nı yaratmışlar. İlk gittiğimizde pazarın kurulduğu sokak tarafında bir dükkandı. İkinci gidişimizde şimdiki yerine, sahile yakın yeni yerine taşınmıştı. Yazın açıkta eski dükkana göre daha rahat bir masa düzeni oluyor çünkü büyük bir verandası var. Fevzi ege otları üstadı. Laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten bu konuda uzman. Bir kere otları Datça'da kendi buluyor ve topluyor. Otların en bol olduğu -tam da bu mevsimde- zamanının önemli bölümünü dağlarda geçiriyor. Her gittiğimizde ortalama 10-12 çeşit ot mezesi bulunuyor ve her birinin tadı farklı. Yani bizim İstanbul'da yıllarca Ece'nin ya da Doğa Balık'ın ege otu diye yutturduğu ile çok farklı. Daha önce de söylemiştim; İstanbul'da bu ege otu konusunda nasıl kazık yediğimizi buraya yerleşince anladım. Datça'ya gidince de Bodrum'luların ege otlarından yeterince anlamadığını farkettim. Bizim burada üç beş çeşit ot bulunuyor. Oysa Datça'da hele Fevzi'de adını ilk kez duyduğum otlarla karşılaştım. Turizmi, işletmeciliği Bodrum'lular, otları Datçalı'lar biliyor diyelim.
Dün akşam Datça'da da henüz sezon açılmadığı için Fevzi'de yalnızdık. Sağolsun Fevzi kendi elleriyle hazırladığı mezeleri servis etti ve sonra masamıza, sohbetimize katıldı ve üçümüz saatlerce yedik, içtik, sohbet ettik. Hatta biraz fazla da içildi sayılır. Datça'dan, mezelerden, otlardan, yemeklerden, balıktan... Ege'yi, yemeye, içmeyi seven üç insan bir araya gelince sohbet bitmiyor.
Aşağıya bazı otların fotoğraflarını alıyorum. İsimlerini yazıyorum. eminim çoğunu hiç duymamışsınızdır. İsimleri gibi tadları da çok çeştli. Hiçbir yerde yeme şansınız da yok malesef. Bir zahmet Datça'ya Fevzi'ye gideceksiniz. Eğer damak zevkiniz varsa, yemek sizin için zorunlu bir iş değil gerçekten zevk veren bir meseleyse, meraklıysanız mutlaka ama mutlaka Fevzi'ye gitmelisiniz. İddia ediyorum, beni hayırla anacaksınız. İşini iyi yapan bir insanın elinden çıkan herşeyin lezzeti başka oluyor. Dün akşam papatya sapı yedik mesela. Bildiğiniz papatya. Yerken ağzınızda bıraktığı rayiha inanılmaz. Ya da güneşte kurutup tütsülediği kurutulmuş ahtapot, kurutulmuş kalamar ve balık pastırması. 

Önce dün akşam yediğimiz otların isimlerini yazayım; Çiporta, delleme, dağ tilkisi, arap saçı, menengiç, papatya, kaya koruğu, hardal otu, turp otu, şevketi bostan, sarı ot, tilkicik, kapari. Ayrıca keçi peyniri, kurutulmuş domates, deniz şakayığı. Kurutulmuş ahtapot, kurutulmuş kalamar ve deniz pastırmasını saymıştım. Deniz şakayığı üzerine ayrı bir yazı yazılabilir. Deniz şakayığını bu ülkede sadece Fevzi'de yiyebilirsiniz. Türkiye'deki balıkçı ve meyhanelerin tamamına yakını ismini bile duymamıştır. Fevzi bizzat denize giriyor ve bunları topluyor. Dün yeni öğrendim; şakayıkları canlı saklamak gerekiyormuş. Kendilerini akşam bir kavanoz içinde gördüm. Dünyada da Michelin yıldızlı restoranlarda bulunan şakayık o kadar lezzetli ki, yerken hem şakayıkın kendine özgü tadını hem iyotlu deniz kokusunu alıyorsunuz. Başka türlü bir şey. 



Deniz şakayığı
Fevzi'de bu mezelerin üzerine sinarit ızgarayı yedikten sonra artık yiyecek birşey kalmayınca (!) Datça'nın sakin sahilinde yürüdük ve geceyi bitirdik.

Bu sabah karayoluyla Bodrum'a dönmek üzere Datça'nın merkezinden ayrılıp, daha önce hiç gitmediğim köy yollarına girip coşmuş doğanın güzelliklerine dalmak istedik. Bu bölgeyi bilenler hak verecektir, bu ay bölgenin en yeşil olduğu aydır. Mayıs ayının başlamasıyla yeşil tarlalar, tepeler kuruyacak, yok olacak. Şu sırada Datça yarımadasındaki mimozalar, papatyalar, mor salkımlar, gelincikler görülecek şey. Datça Marmaris yolu da aynen öyle. Doğa fışkırmış dedikleri bu işte. Aşağıya, öylesine daldığımız köy yollarından, tarlalardan birkaç kareyi alıyorum. Bir ölçüde anlattıklarımı destekleyeceklerdir diye tahmin ediyorum.
 



Her nedense arada böyle ot bitmemiş yerlere de rastladık
Karabaş otu lavantagillerden bir bitki. Kurutulup kaynatıp içiliyor. Pazarda satan yaşlı amca o kadar faydasını saydı ki aldık. Sonra da yollarda binlercesini gördük.
Datça Marmaris yolunda sola Bördübet'e sapıp yolu biraz uzatarak Bozburun sapağına geldik. Ama değdiğinin kanıtı da bu kare.
Datça Marmaris yolunda sağda Selimiye Bozburun sapağında Mavi Pide diye bir pideci vardı. O kadar iyiydi ve o kadar tutuldu ki, eski yerinden 50 metre ileride yeni bir yere taşınmış. Dere kenerında, daha güzel bir mekan olmuş. Bugün öğlen yemeğini orada yedik. Ben pide pek sevmem ve yemem. Ne zaman yemek zorunda olsam ardından midem yanar, kaynar. Tereyağı veya margarinle vedalaşalı 15 yıl oldu. Bunun etkisi midir bilmiyorum, pide bana ağır geliyor. Üstüne üstlük o hamur mideme oturuyor ve rahatsız oluyorum. Bir tek Mavi Pide'nin pidesinde bunlar olmuyor. Zaten zeytinyağı ağırlıklı bir karışım kullanıyor sanıyorum. Zeytinyağının kokusunu alıyorum. Ve her konuda olduğu gibi işini iyi yapan bir şekilde duyuluyor ve kazanıyor. Sezon dışı sayılacak bir ayda bir pazar öğlen yemeği vaktinde doluydu. Türkiye'deki bütün pidecilerde peynirli, kıymalı, kuşbaşılı ve sucuklu pide olur o kadar. Kimse yeni bir çeşit yapmaz. Aklına da gelmez. Gelse de icat çıkarmaktan korkar. Mavi Pide'de bu geleneksel çeşitlerin yanısıra patlıcanlı, lor peynirli-ıspanaklı, otlu pideler de var. Gerçekten çok lezzetli. Bu öğlen yediğim pide hiç rahatsız etmedi. Bir saat sonra yememiş gibiydim, o kadar hafifti. Bir de ödediğimiz hesabı yazayım da İstanbul'dan bu yazıyı okuyanlar deli olsunlar. Bir patlıcanlı/kuşbaşılı, bir çökelekli/ıspanaklı pide, salata, iki ayran ve bir soda; toplam 18 TL... 


Pideyi de yedikten sonra Marmaris'e girmeden Akyaka rampalarındaki tesiste Gökova'ya karşı kahvemizi içip Bodrum'a döndük. Bir kez daha buralarda yaşadığım için şükrettim. İki gün içinde gördüğüm güzellikleri, yaşadığım ve tattığım lezzetleri buralarda olmasam ıskalıyacaktım. Yıllarca İstanbul'da oturup ıskaladığım gibi. Tekrar tekrar söylüyorum ama, buraları yazın iyi değil. Şimdilerde gelip görebilseniz ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Ancak bir tehlikesi var, dönmek istemeyebilrsiniz. Ya da döndüğünüzde şehir size daha bir kötü gelebilir. Belki de zaten buralara gelmeyi düşünüyorsunuzdur, eğer şimdi gelip birkaç gün kalırsanız gelme fikrini fiiliyata geçirecek gücü bulursunuz. Bu da hayırlı birşey.

Bu iki günlük kısa turun küçük videosu da bu linkte: http://www.twitvid.com/ZDFPC

2 yorum:

  1. Merhaba, bu yaz Datca'ya gitmeyi ve hep duydugumuz güzellikleri, lezzetleri deneyimlemeyi cok istiyoruz. Arastirma asamasinda sizin sayfaniza rastlamam cok güzel oldu. Paylasiminiz icin tesekkürler...

    YanıtlaSil
  2. Hayatımda okuduğum, okumaya en çok zevk alarak devam edeceğim blog. Twitter'a üye misiniz? Takip etmek isterim.

    YanıtlaSil