17 Nisan 2011 Pazar

Doğduğun şehirde turist olmak

Geçtiğimiz Perşembe günü yine sunumlar ve toplantılar için İstanbul’daydım. Cumartesi akşamı (dün) döndüm. Bodrum-İstanbul arasındaki uçakların pilotları Bodrum’a hep tatil yeri muamelesi yaptıklarından anonslar tatil üzerine oluyor. Perşembe günkü pilot İstanbul’a doğru uçarken, Bodrum’dan ayrıldığımız için üzülmememizi, nasıl olsa tekrar gelebileceğimizi, hem İstanbul boğazının da hoş bir yer olduğunu anlatıp teselli etti. Dönüşteki pilot da Bodrum’a inerken iyi tatiller diledi. E böyle olunca ben hep tatil modunda yaşıyorum. Kendimi Bodrum’da yaşayan, işi gücü olan, ofisi İstanbul’da olsa da günlerini burada bilgisayar masası karşısında çalışarak geçiren biri olduğuma ikna etmeye çabalasam da pilotlar dahil kimse Bodrum’da çalışılacağını düşünmüyor galiba. Buraya taşındığım zaman, ilk günlerde telefonda konuştuğum müşterilerim de telefonu kaparken iyi tatiller dilerdi. Ben tatildeysem işleri kim yapıyor? Zamanla alışıldı.

Perşembe günü Bodrum’dan kalkarken pilotun dediği gibi epey sallanarak bir yolculuk yaptık. Şu uçağı sevemedim gitti. Ama çok sık kullanmak durumundayım. İstanbul’a inerken de lodos olduğu için önce Karadeniz kıyısına doğru gidip, Rumelifeneri üzerinden boğazı takip edip öyle indik. Bebek’te yaşarken sabah uyandığımda uçak sesi duyuyorsam havanın lodos olduğunu anlardım. Tepemizden geçerlerdi. İstanbul’a indiğimde beni gri, ağır, ıslak, soğuk bir hava karşıladı. En sevdiğim İstanbul havası (!). İnsanı geren, mutsuz eden lanet bir hava. Böyle havalara geldiğimde İstanbul’u terk ettiğim için kendime bir aferin daha yazıyorum.

Perşembe akşamı Bostancı’daki Cunda isimle balıkçıya gittik. Hep duyardım, gidememiştim. Gerçekten mezeleri iyiydi. Çok sayıda ege otuyla yapılmış meze yedik. Lakerdası mükemmeldi. Levrek deseniz o da aynen. Bodrum’dan İstanbul’a gittiğimin akşamı ege otları yenen bir balıkçıya gitmek biraz komik belki ama iyi ki gitmişiz. Benim bu durumum biraz, Türkiye’den Avrupa’ya gidenlerin ilk akşam Türk restoranına gitmesine benzedi.



Bizim Bodrum'daki veya Bozburun'daki Orfoz'da yapılan balık çorbası kadar olmasa da çok güzel bir çorbaydı
Cuma günü Levent, Çamlıca ve Asmalımescit/Tünel’de ofiste olmak üzere üç toplantı vardı ve günün sonunda bittim. Hiçbirşey yapmasam da o yolu gitmek yetiyor zaten. Neyse ki akşamına Karaköy Lokantası’nda bizim ekiple buluştuk da yorgunluk gitti. Beyoğlu'ndan Karaköy'e yürürken gözüme takılanları buraya alıyorum.






Yıllarca Tünel'den Karaköy'e yürürken Yüksekkaldırım'dan geçtim. Nasıl bir koşturmayla geçmişsem sol taraftaki bu sinagogu hiç farketmemişim. Turist gibi gezmenin böyle sürprizleri oluyor.
Cumartesi sabahı olan Bodrum uçağımı akşama çevirip İstanbul’da biraz turist gibi gezmek istedim. Sabah ailemin en büyüğü halam ve kuzenlerle Tünel’de House Cafe’de kahvaltı edip boğaza indim. Arnavutköy – Hisar arasında yürüdüm. 15 yılımın geçtiği o semtlere uğramayı seviyorum. Benim için İstanbul, bogaz demek ve benim açımdan İstanbul’da yaşanacak tek yer bogazdaki semtler. Bebek kahvede eski ve sevgili arkadaşım Zeyno ile buluşup oradan buradan lafladık. Kahvenin demirbaşı Özcan ile sarıldık. Bebek’te yaşarken neredeyse her sabah uğradığım Bebek kahveye yıllardır yolum düşmüyor. Bu arada Özcan hasta derecede Fenerbahçe’lidir. Ben de Fenerbahçe’li sayılırım ama son gittiğim futbol maçı 1980 yılındaydı dersem ne demek istediğim anlaşılır. Onun öncesinde de toplasanız 4-5 kez gitmişliğim vardır. TV’de de izlemem. Ama yıllarca Özcan ile Fenerbahçe muhabbeti yaptım. Pazartesi sabahları Bebek’teki gazete bayii Şenol’dan gazetemi alıp maç kritiklerine şöyle bir göz atar, sonucu falan öğrenir, Bebek kahveye gider ve Özcan’ı görünce konuya direkt girer “Bu hoca ile olmaz, Hasan’ı niye oynattı ki?” gibisinden sanki bilirmişim gibi lafa çanak tutardım. Özcan hala benim hasta Fener’li olduğumu sanıyor. Anlatsam da inanmaz artık.

Cumartesi sabahının sakinliğinde Tünel'deki geçit. İstanbul'un en güzel yerlerinden biri, ama aynı zamanda İstanbul'un en kötü restoran işletmelerinin olduğu yer. Hesabı bile geç getiriyorlar.

İstanbul'da yaşarken genellikle öğlen yemeklerini yediğim, Asmalımescit'teki Helvetia. Bu gidişimde de uğradık.
Tünel'deki House Cafe
Burası da House Cafe
Halam Saçko (Sacide) ile birlikte kahvaltıda. Sol başta Ayşe, yanında onun annesi benim kuzenim Sirmo (Sema) sağ başta da diğer kuzenim Kiko (Leyla). Genellikle meyhanede buluşurduk, bu sefer kahvaltı yaptık.

İnsan doğup büyüdüğü ve 49 yaşına kadar yaşadığı şehirde turist gibi gezince bir tuhaf oluyor. Hem herşeyini biliyorsun hem ayrıldıktan sonra bazı değişiklikleri farkediyorsun. Sen kendi hayatını yaşarken şehir de kendi hayatını yaşıyor. Evlilik bittikten sonra eski eşinle görüşmek gibi.
Bebek’e epey zamandır uğrayamamış, ya da acil bir iş için gelip dönmüştüm. Cumartesi günü biraz inceledim. Ben yaşarken var olan birçok dükkan kapanmış, yerine yenileri açılmış. Divan pastanesinin önündeki yumurtacı teyze ile biraz sohbet ettik. 4 yıl önce bana tanesi 75 kuruştan sattığı köy yumurtasının 10 tanesini Bodrum’da 3 TL’ye aldığımı söylemedim. Lucca almış başını gitmiş. Kesif bir puro kokusu yayılıyordu. İlk açıldığı zaman mahallemizin artık bir barı oldu diye çok sevinmiştim. Çünkü Bebek Oteli’nin barı dışında bar yoktu. Haftanın birkaç akşamı mutlaka uğrardık. Sonra müşteri profili değişmeye başladı. Sonunda ayağımı kesmiştim. Çünkü o tip insanlarla aynı yerde olmak rahatsız edici. Aynı şey Bodrum için de geçerli. Kışın dert yok. Ama yavaş yavaş sezon başlıyor, o tipler buralara da geliyor. Puro kokusu buralarda da duyuluyor. İşte o zaman benim de Bodrum’un içindeki evden Yalıkavak’a kaçma zamanım geliyor. Yalıkavak’ta o tiplerle pek karşılaşılmıyor. Sırf o yüzden Sait’e bile daha az gidiyorum. Ya da Xuma’ya. Yazın Yalıkavak’ın açık sahilinden deniz girmek en risksiz yol. Halka açık yerlere gelemiyorlar...

Birbirinden güzel Arnavutköy yalıları. Daha doğrusu yeni tanımıyla "yol yalıları"
Solda eski Arnavutköy kültüründen kalma Kuyu Balık. Sağda ise siyah cipli, purolu yeni görme İstanbul'luların gittiği Fishmekan. Pahalı ve görgüsüz balıkçı konseptinin ilk örneklerinden.
İstanbul'da sayılı olan Art Nouveau mimarisi örneklerinden, Bebek'teki Mısır konsolosluğu. Yıllarca perişandı. Restore edilmiş.

Bebek vapur iskelesi. Soldaki beyaz bayrağın hemen sağındaki apartımanın üst katı, 5 yıl oturduğum evim.

Neyse; İstanbul’dan söz ediyordum. Cuma günü sabahki ilk toplantıdan sonra ikinci toplantıya kadar olan arada öğlen yemeği için yer bakınırken aklıma Kanyon geldi. Orada çok seçenek var. Ama gittiğim saat tam öğlen yemeği saati olunca epey turladım ve  sadece La Pain’de yer buldum. Cam kenarında yemeğimi yerken gelip geçen insanları izledim. Büyük çoğunluğunu iş kıyafeti giymiş insanların oluşturduğu kitle koştura koştura yemek yiyip, yine koştura koştura işlerine gidiyordu. Bazıları ise Cuma günü kendilerine tanınan bir özgürlük olan kravatsız ama takım elbiseliydi. Camı açılıp içeri havanın bile girmediği cam kulelerde geçen hayat nereye kadar sürer? Hep düşündüm; insan hakikaten iş için yaşayabilir mi? Yani “iş” hayatının varolma nedeni olabilir mi gerçekten? Yoksa bir tür kandırmaca mı? Tamam bazı insanlar seçeneksiz kalıp o rutine girebiliyor. Dedemden holding kalsa ben de öyle yetiştirilsem herhalde ben de öyle olurdum. Ama bu insanın yapısına uygun mu değil mi? Derin konu... benim seçimim çok açık, onun için Bodrum’dayım zaten.
Cuma akşamı Karaköy’e ekiple buluşmaya giderken biraz erken davrandım, vapur iskelesinin orada oyalandım. Çocukluğumdan beri Karaköy iskelesinin olduğu bölgeyi çok severim. Eski iskeleyi, milli piyango satan görme özürlü biletçiyi hatırladım. Orası da İstanbul’a özgü yerlerin başında geliyor. Ortaokul yıllarında Karaköy – Haydarpaşa vapurunun aynı sefer saatinde aynı insanlara rastlardım. İleriki yıllarda da üniversite bitene kadar vapurla gidip geldiğim için Karaköy hayatımda yeri olan bir semt. Banka oturup biraz etrafı seyrettim. İstanbul’da deniz kokusunun en yoğun hissedildiği yerlerden biri belki de birincisi Karaköy.




Cumartesi günü otelden ayrıldıktan sonra çantamı Tünel’de kuzenimin Lale Plak mağazasına bıraktım. Lale Plak’ı bir ara ayrıca anlatacağım. İstanbul’un tartışmasız en iyi caz ve klasik müzik arşivinin olduğu, 57 yıllık geçmişi olan bu mağaza İstanbul’un artık azalan sembol mağazalarından biri.

Tünel'de kuzenim Hakan'ın dükkanı Lale Plak
Neyse, Tünel’den sözünü ettiğim gibi Arnavutköy-Bebek yürüyüşünü yapmaya gittikten sonra saat 14 civarı arabayla Bebek’ten yola çıktık. Tünel’e uğrayıp çantamı alıp havalimanına vardığımızda saat 16’yı geçmişti. Yani iki saatten fazla bir süre içinde Bebek-Tünel-Yeşilköy hattında arabanın içinde zaman kaybettik. Daha kısa bir sürede -1 saat 40 dakikada- ben Yeşilköy’den Bodrum’daki evime varıp, kedim Neriman’ın mamasını verip Zazu’ya varmış – İstanbul koşuşturmasının sonucu yorgunluktan bitmiş halde- kafamı toparlaması için bir kadeh söylemiştim bile.
Ilık bir Bodrum akşamında Mahmut Kaptan’da devam eden gecenin sonunda sessiz, sakin evime vardım. Deliksiz bir uykunun sonunda da sabah kuş cıvıltıları ile Bodrum’a uyandım. Derin bir oh çekip Bodrum’da olduğum için şükrederek güne başladım...
İstanbul benim köklerimin olduğu yer. Annemin, babamın, kardeşimin, benim doğduğumuz, daha sonra babamın ömrünü tamamladığı yer. Ama artık benim için turist gibi gezilmesinin içinde yaşamaktan daha anlamlı ve tercih edilir olduğu bir şehir.
İstanbul’da yaşamak isteyenlere, severek yaşayanlara hiçbir sözüm yok. Ama mecburiyetten yaşayanlar için üzülüyorum. Bir fırsatını bulup içinde bulundukları cendereden kurtulmaları için biraz çaba sarfetmek gerektiğini söylemek isterim. Niyetlenmek bile insana iyi geliyor.

2 yorum:

  1. Yazınızı okurken sizinle birlikte İstanbul'u yani doğup büyüdüğüm ve hala yaşadığım şehri bir turist gibi gezdim, sizin düşündüklerinizi düşündüm, sonra sizinle uçağa bindim, Bodrum'a geldim, deliksiz bir uyku çektim ve sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Şuan Bodrum benim için uzak bir hayal. O yüzden ben de A noktasından B noktasına birkaç başka noktayı daha birleştirerek geçmeye karar verdim. İlk niyetim İzmir. Yeter ki "A" noktasından uzaklaşmak için bir adım atmış olayım! İzmir de hala bir niyet, bir umut, bir ışık gibi..Ama gerçekleşmesini çok istediğim bir niyet. Sonda söylediğiniz gibi cendereden kurtulmak için biraz çaba sarf etmek gerekiyor...ve gerçekten niyetlenmek bile insana öyle iyi geliyor ki.

    Blogunuzu çok büyük keyifle okuyorum ve hem Bodrum hem de İstanbul'la ilgili hislerinizin enerjisini yazılarınızdan alabiliyorum inanın. Yazılarınız bir çok şey için bana ışık ve cesaret veriyor. Seneye İzmir'de olursam, Bodrum'a uğramayı, bu yorumu bırakan o kızın ben olduğumu söylemeyi ve yazılarınız sayesinde İzmir'de olabildiğimi söylemek istiyorum :)

    YanıtlaSil