23 Nisan 2011 Cumartesi

"İş"i eğlenceye çevirmek. Marmaris'te toplantı.


Oniki gün aradan sonra tekrar Datça-Marmaris-Bodrum rotasına girdim. Bu sefer iş için Marmaris’te bir toplantıya gitmem gerekti. Burada yaşamanın bir avantajı da “iş”i bir eğlenceye çevirme konusundaki coğrafi ve beşeri olanaklar. Bir toplantı düşünün; İstanbul’dasınız evden ofisinize birbuçuk saatte gitmişsiniz. Toplantı öğlen ikide. Misal, ofisiniz Maslak’ta ama toplantı yapılacak yer Gebze’de. Ne yaparsınız? Öğlen saat 12’de acıkmamış da olsanız birşeyler yiyip en geç 12:30’da ofisten çıkmanız lazım. Çünkü muhtemelen toplantıya ancak yetişeceksinizdir. Trafikte boğuşup egzos kokularını ciğerlerinize doldurduktan sonra toplantıya yetiştiniz. Camı açılmayan bir plazada ya da bir fabrikada toplantınızı yaptınız. Zaten sabahtan beri koşturmuşsunuz. Mümkün olsa toplantı çıkışı bir kadeh içip rahatlasanız ama yapamazsınız. Yine arabaya binip yine en az birbuçuk saat sonra ofisinize gitmelisiniz. Diyelim saat beş oldu. Bir iki saat daha ofiste kaldınız. Sonra yine trafiğe karışmanız lazım, çünkü eve dönüyorsunuz. Diyelim ki o akşam her ne olmuşsa olmuş köprüde trafik akıyor. Bir saatte eve vardınız. Toplamda ne etti? Beş saat... tam beş saat araba kullandınız. Başka birşey yapmanıza gerek yok, bittiniz zaten.

Bir de yıllarca bu hayattan şikayet ettikten sonra, bir gün şikayet etmeyi bırakıp bu hayatınızı değiştirmek için karar verdiğinizi düşünün. Hayatınızda ve işinizde birkaç yıl içinde gerekli değişiklikleri yapıp bu kararınızı gerçekleştirdiğinizi ve mesela benim gibi İstanbul’u terkedip Bodrum’a yerleştiğinizi varsayın. Hayatınızda neyin değiştiğini bu toplantı örneğiyle anlatayım.

Marmaris’teki toplantı İçmeler’deki Martı Resort’daydı. Martı’nın yeni kurum kimliğini hazırlıyoruz. Üst yönetimin bir iş için Marmaris’te olacağı belli olunca bana da gelir misiniz diye sordular. Memnuniyetle dedim. Öyle ya Bodrum’dan İstanbul’a gidip toplantı yapıp döneceğime Bodrum’dan Marmaris’e gitmeyi tercih ettim.

Şimdi yukarıdaki senaryo ile benim yaşadığımı kıyaslayalım.

Ben de sabah evden çıktım ve 5 dakika sonra Datça’ya kalkan feribota bindim. Hem de bu yolculukta kadim dostum Ahmet Kurşuncu da bana eşlik etti. Çünkü o yıllarca Marmaris’te yaşadığı için oraları iyi biliyor, arkadaşları var, ona da değişiklik olacaktı. Tabii herşey toplantıdan sonrası için planlandı. Yani nerede yenecek, nerelerde içilecek filan. İşi eğlenceye çevirmek derken böyle şeyleri kastediyorum. Neyse; evden çıkıp Datça feribotuna bindikten sonra benim de yolumun ilk etabı birbuçuk saat sürdü. Aşağıdaki videoda bu zahmetli (!) yolculuktan bir bölümü izleyebilirsiniz. 

video

Feribotun üst güvertesinde güneşlenip gazete okuyarak, Ege’nin temiz havasını ve iyotunu içe çekerek geçen birbuçuk saat. Saat 11’de Datça’ya vardık. Sabah kahvesini Eski Datça’daki köy kahvesinde içtikten sonra, yıllardır Datça’ya gelmemiş olan Ahmet’e bir fikir verebilmesi için hızlı bir Datça turu yaptık. Hoş ağır da yapsak zaten 20 dakikada bitecekti.



Eski Datça'daki köy kahvesinin tuvalet girişi. Her yıl beyaz boya ile rötuş yapılırken yavaş yavaş kadın ve erkek figürleri yok oluyor
Datça'lıların Can Baba'sının köy içindeki evi


Öğlen yemeği için Datça – Marmaris yolunun Bozburun sapağındaki Mavi Pide’ye yetiştik. Geçenlerde burada Mavi Pide’den sözetmiştim. Aslında Bodrum’dan Datça’ya geçerek yolu uzatmamın ana nedeni öğlen yemeğini dere kıyısındaki Mavi Pide’de yemekti. Yani yukarıdaki senaryoda atıştırılarak geçiştirilen öğlen yemeği, temiz havada dere kıyısında yenen bir yemeğe dönüştü. Bu da işi eğlenceye çevirmenin bir sonucu. Oradan yarım saat sonra da toplantı için Martı Resort’a geçtim. Toplantı saati biraz sarkınca, havuz başındaki masalardan birine geçip laptopumu çıkarıp işlerimi hallettim. Sonra toplantıya geçtik. Herkesin jean pantalon, t-shirt, gömlek giydiği rahat ortamda, koltuklara yayılarak toplantımızı bitirdik. Ve ben arabaya atladığım gibi Marmaris’in içine gittim, otele çantamı attığım gibi Ahmet ve arkadaşı Alp ile buluşmak üzere marinaya geçtim. Toplantıdan sonra otele kadar 10 dakika araba kullandım. Yani işim bittiğinde birbuçuk saat araba kullanmıştım. İstanbul’daki senaryoda bu dörtbuçuk saatti, dikkatinizi çekerim. Benim Ege kıyısında, sonra da dağlarda müthiş doğa içinde araba kullandığımı da not edin lütfen. TEM’de araba kullanmakla aynı şey değil.

Datça Mesudiye
Datça yönünden Marmaris'in görünüşü
Datça - Marmaris yolu üzerindeki ormanlar
Senaryoda toplantıdan çıkan vatandaş bir kadeh içmek yerine dönüş için tekrar TEM’e daldığı sırada biz marinada bara oturmuş viskimizi yudumluyorduk.

Anlatmak istediğimi anlatabildim sanıyorum. Bazı iş kolları bizlere özgürlük veriyor. Örneğin benim işim. Tasarlamak için İstanbul’da bir ofiste oturmam gerekmiyor. O zaman bunu neden değerlendirmiyeyim değil mi? Yani eğer Bodrum’da –ya da başka bir sahil kasabasında- yaşamak isteyen bir tasarımcı, hele kendi işini yapıyorsa hiç sızlanmaya hakkı yok. Sadece cesarete ihtiyacı var.

Marmaris’teki marinadan çıktıktan sonra Alp bizi ağırlıklı olarak yerli halkın gittiği bir balıkçıya götürdü. Her ne kadar ismi Neighbour olsa da içeride bildiğiniz balık ve mezeler vardı, hiç kadın müşteri yoktu. Tabii turist de yoktu. Türkçe konuşan iki yabancı gördüm ama onlar artık oralı olmuş. Neden sonra biri bizim masamızda Alp’in arkadaşı olmak üzere iki kadın restorana geldi de hava değişti. İlerleyen saatte masaların tümü doldu ve millet dışarıya masa koydurttu. Gündüz güzel havası olan Marmaris’te günbatımında kara bulutlar geldi, hafi yağdı ve şiddetli karayel çıktığı için akşam serindi. Ona rağmen dükkan doldu. Yediklerimiz çok lezzetliydi, kalabalık olması boşuna değilmiş. Özellikle sinarit balğını çok iyi yapmışlardı. Sinarit ızgarada iyi pişirilmezse hemen kuruyan bir balık. Eti öyle çünkü. Buğulama yaptıralım dedik ama garson fırında yapacağını söyledi ve ısrarla tavsiye etti. Haklıymış, çok iyiydi. Oradan bir bara gittik. Yine marina civarında bir bardı. Gecenin ilerleyen saati olduğu için ismini hatırlamıyorum. Marmaris’i pek bilmem. Laf aramızda sevmem de. Çünkü Marmaris’lilere çok kızgınım. Doğanın cömertliğine karşılık yaptıkları affedilmez. Gözlerinizi bağlayıp Marmaris’te sahile paralel caddelerden birine bıraksam Sivas’ta mısınız,  Burdur’da mısınız, Batman’damısınız anlayamazsınız. O inanılmaz ormanların denize kadar indiği müthiş coğrafyaya karşılık insan bunu mu yapar? Hiç mi zevk olmaz? Denizin dibinde olup denizle bu kadar kavgalı bir kasaba halkı daha tanımıyorum. Bodrum ile kıyaslanması mümkün değil. Mimari deseniz bir felaket. 5-6 katlı binalara izin vermişler, Marmaris’i bitirmişler. Üstüne üstlük karman çorman bir yapı anlayışı. Anlayış lafı bile bir paye veriyor. Marinası düzgün. Başka da bir şey yok zaten. Marmaris ucuzcu turiste hizmet veren dev bir çarşıya dönüşmüş. Biz Bodrum’da barlar sokağındaki çakma çantacılardan şikayet ediyoruz ya. Marmaris’in tamamı öyle. Bodrum’a göre dükkan sayısı kıyaslanmayacak kadar çok. Gelen turist sayısı da öyle. Örneğin bu sabah iki cruise gelmişti, söylendiğine göre çarşıya 5000 kişi dağılmış. Gelgelelim esnaf çok şikayetçi. Alışveriş yapmayan kuru kalabalık diyorlar. Yıllardır orada halıcılık yapan bir esnaf eskiden ayda iki üç tane ipek halı satarken şimdi iki üç ayda bir sattığını söylüyordu. Cruise sistemi yaygınlaştıkça fiyat ucuzladı. Ucuzlayınca alım gücü az olan turist kitlesi gelmeye başladı.







Marmaris Bodrum’a göre çok büyük. Dediğim gibi işyeri sayısı bakımından da kıyaslanmaz. Ama emlak fiyatları yerlerde sürünüyormuş. Kiralar deseniz öyle. O büyüklük ekonomik olarak yansımamış. Bana sorarsanız şehrine ihanet eden halkın iyi bir ekonomiyi hakettiğine inanmıyorum. Kendi ayaklarına kurşunu sıkmışlar, o harika coğrafyayı bozmuşlar, binalardan şehir nefes alamadığı gibi denizle irtibat kesilmiş. Böyle bir yere parası olan turistin gelmesi için bir neden yok. Ancak ucuzcu İngilizler,İskoçlar geliyor. Yollar çilli ve obez İngiliz kadınlarla, muhteşem göbekli adamlarla dolu. Gereksiz yere, dünya çirkini otellerle doldurusanız, sonuçta geceliği 10 eurodan oda satmak zorunda kalırsınız. Bu arada ardı ardına kapanan oteller de olmuş.

Neyse, Marmaris’i ben bozmadım, ben kurtaracak değilim. Bizim konumuz Bodrum ve Bodrum’da yaşamak üzerine. En ideali belki Marmaris’in doğası ile Bodrum’un beyazlığının birleştiği bir yer olurdu.

Bu sabah kahvaltıyı yaptıktan sonra otel ile marina arasında –yaklaşık bir kilometre kadar yolu yürüyüp biraz etrafı inceledik. Dükkan önünde halıcı arkadaşla çay içip esnaf sohbeti yaptık. Sonra bu sefer karayoluyla Bodrum’a dönmek üzere yola çıktık.  Marmaris-Gökova arasındaki yolları genişletiyorlar. Gerek var mıydı emin değilim. Geçen sene başlayan inşaat epey ilerlemiş. Sabah kahvemizi bu kez Gökova’ya tepeden bakan, Sakar Geçidi’ndeki tesiste içtik. Oraya her yolum düştüğünde uğruyorum. Yıllar önce basit bir kahveyken şimdi işi çok büyüttüler. Düğün falan da yapıyorlarmış. Ahmet’e takıldım, artık burada bir düğün bekliyoruz diye... Yakışır yani.

Gökova Sakar Geçidi'ndeki tesis
Tesisten Akyaka'nın görünüşü
Gökova
Ne zaman ki Milas’ı geçip havalimanı yoluna geldik, Bodrum’a vardık saydık kendimizi. Şimdi diyeceğimden ötürü amma taraf tutuyor diye düşünmeyin; Bodrum başka yahu... Yokuşbaşında kaleyi ve Kos’u görünce insanın içini sevinç kaplıyor.

Ertelemeyin...

1 yorum:

  1. E tamam iste o Alp benim amcam olur :) Yani biolojik olmayan ama asil babamin abisi. :)

    YanıtlaSil