16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bodrum'dan Ankara'ya, oradan İstanbul'a, oradan da İzmir'e ve sonunda Bodrum'a dönüş


9 mayıs Pazartesi sabahı arabayla Bodrum’dan yola çıkmış, akşamüzeri Ankara’ya varmıştım. Ertesi gün de Ankara’dan yola çıkıp İstanbul’a geçmiş, üç gece kaldıktan sonra İzmir’e devam etmiştim. Sonunda 14 Mayıs cumartesi akşamüstü Bodrum’a dönerek, 6 günde 1500 km. yol yapmış oldum. Bu turun nedeni işlerimdi. Ama son ayağı olan İzmir ise tamamen yeme içme nedeniyle yapılan bir etaptı. Yolculuk sırasında çektiğim bazı fotoğrafları, küçük videoları paylaşmak ve notlarımı yazmak istedim.

Yatağan’daki termik santral tam ben geçerken zehir kusuyordu. Güya filtre takıldığı için çevreye zararı minimummuş. Aşağıdaki videoda santralden yükselen dumanı görünce kararı siz verin.

Araba kullanmayı çok severim. Özellikle de Ege’deki güzellikleri seyrederek, i-pod dinleyerek yapılan yolculuk -eğer bir yere yetişmem de gerekmiyorsa- özgürlük duygusu veriyor. Fakat Denizli’den kuzeye, İç Anadolu’ya doğru gittikçe değişen coğrafya, yeşilin yerini alan bozkır dokusu bir süre sonra sıkıyor. Hele Afyonkarahisar- Ankara arasındaki etap insana aynı yerden bir daha, bir daha geçiyormuş duygusu veriyor. Yol hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor.


Orta Anadolu’da herşey gibi yol üzerindeki tesisler, restoranlar da çok zevksiz. Eğer Ege Türkiye ise burası neresi diye düşünebilirsiniz. Coğrafyanın yanı sıra zevk, kültür, müzik... kısaca herşey çok farklı. Referandum sonuçlarını hatırladım.

Ankara tümden bir AVM’ye dönüşmüş. Birbirinin üstüne binecek gibi yapılmış AVM’ler Ankara’yı çok rüküş yapmış.

Ankara’yı her geldiğimde istikrarlı bir biçimde bozulmayı, zevksizleşmeyi sürdürür buluyorum. Malesef bir şehire değil kocaman bir Orta Anadolu kasabasına gelmişim duygusu uyandırıyor. Belediyesinin berbat olduğu her halinden belli. Zaten Ankara’nın tümü bir Keçiören olmuş. Aynı zevk düzeyi... Türkiye’deki yeni zihinsel düşünce üslubunun, zevk anlayışının en iyi tahlil edileceği yer Ankara. İstanbul hala o zihniyete direniyor. O zihniyeti temsil edenler de İstanbul’a farklı bakıyor. Belki Osmanıl mirası olduğu için.

Kolej kavşağındaki Hilton Double Tree çok makul bir otel. Son bir yılda Ankara’ya iki kez gittim, ikisinde de bu otelde kaldım. Çok mantıklı bir konsepti var. Kahvaltısı mükemmel. Büyük ve yüksek otellerde kalmayı sevmeyen benim gibiler için iyi bir seçenek.

Kolej kavşağının oteldeki odamdan görünüşü
Akşam yemeği için Ankara’daki müşterilerim benim balık ve meze merakımı bildikleri için Tirilye adında bir restorana davet ettiler. Mezeler ve sunumu çok iyiydi. Sinarit de kurutmadan iyi pişirilmişti. Bir daha Ankara’ya gitmem gerekirse Tirilye’ye uğramak isterim. Yalnız birşey var, Gaziosmanpaşa’nın bir sokağına bakarak ege otları yemek pek olmuyor. Tamam, yemekler lezzetli. Ama birşey eksik işte.

Ankara-İstanbul yolu Bolu tüneli sayesinde hakikaten çok kısalmış. Bu yolu uçakla gitmeye gerek var mı emin değilim. Ama ne var ki; Ankara’dan İstanbul girişindeki gişelere 2 saat 45 dakikada geliyorsunuz, sonrasında Beyoğlu'na varmak 1 saat. İstanbul trafiğinin artık hiçbir mantıklı açıklaması kalmamış. Deli işi. Bu çileyi çekenlere kolay gelsin. Hakiki bir sinir törpüsü.

İstanbul’a gelene kadar hiç sinirlenmemiş, küfür etmemiştim. Köprüye girdikten İstanbul’u terkettiğim Pendik Yalova feribotuna binene kadar kaç defa sinirlendiğimi saymadım. Üç yıllık Bodrum hayatım beni iyice değiştirmiş. Sakinlik ve huzuru kazanmış biri olarak bunu elimden almaya kalkan şehir de olsa insan da olsa tahammülüm yok.

Bu blogda işlerimden hiç söz etmiyorum. Ama şimdi bir konuyu açıklamak için örneklemem gerekiyor. Yukarıda dediğim gibi; sakinliği, iç huzuru ve yalınlığı elde ettikten sonra bunu elimden almaya kalkanlara hiç tahammülüm ve tavizim yok. Sonuçta ben de işimi, gelir elde etmek, yaşayabilmek ve şimdilerde de Bodrum’da yaşayabilmek için yapıyorum. Bunu da kendi koyduğum kurallar içinde uyguluyorum. Bu İstanbul seyahatimde yıllardır birlikte çalıştığım, sahibine çok saygı duyduğum bir kuruma yeni gelen “kurumsal iletişim direktörü” ile gergin bir tanışma görüşmesi yaptım. Hani şu yeni nesilde çok görülen, işin uzmanı karşısında o işi bilmediği anlaşılmasın diye üste çıkmaya çabalayan, konu kendi mecrasında akarken işin sonunu görüp bambaşka yerden alakasız başka tartışma açanlardan. Bu durumda ince ince alay etmeyi seviyorum. Sonuçta daha sonra yapılan bir görüşme sonunda bu kişiye kendisiyle çalışmak istemediğimi söyledim. Alışılmış bir durum değil tabii. Gelen bir para var, tepilmez diye bakılıyor. Ama benim Bodrum’a yerleşme nedenim tam da bu tavrı gerektiriyor. Can sıkan insanlarla görüşmeyeceksin, ilgilenmeyeceksin. Sinirlenmek yok. Huzur kaçıranlarla iş yapılmayacak. Hele ayar vermeye kalkan ayarsızlardan hepten uzak duracaksın. Tabii o kurumun adını yazmayacağım.

İstanbul’daki ilk akşam, yıllardır Arçelik’e danışmanlık yaparken, iş üretirken birlikte çalıştığım ve üçü artık Arçelik’te olmayan beş dostla birlikte, beş çiçek bir böcek olarak Cibalikapı Balıkçısı’na gittik. Hafızam beni yanıltmıyorsa 2005 yılından beri gitmemiştim. Mezeler ve sohbet gayet iyiydi. Bir ara sıra balığa gelince herkes bir balığı tam yiyemeyeceği için ortaya levrek söylemeye karar verdik. İki kiloluk bir levreğe tamam dedik. Garson elindeki küçük kara tahtaya tebeşirle balıkların fiyatlarını yazmıştı. Ben de baktım ve yazanı gördüm. Ama beynim gördüğüne isyan etmiş olmalı ki rakamı farklı algıladı. Meğer iki kilo levrek için yazılan rakam 190.00 TL miş. Neyse ki masadaki dostlar uyardılar da siparişi iptal ettik. Yani olacak iş mi? İki kilo levrek 190 TL olabilir mi? Üstelik yer boğaz kıyısındaki bilinen kazıkçı balıkçılardan değil Haliç kıyısındaki Cibalikap Balıkçısı. Neymiş, deniz levreğiymiş. Biz de hava levreği istemedik zaten. Bodrum’da deniz levreğinin küçüğünün kilosu 20 TL. Çok iri olanlar 30 TL civarında. Yani iki kilosu en fazla 60 TL ediyor. Yüzde yüz restoran karı da eklesek eder 120 TL. İstanbul’un çivisi çıkmış. Böyle bir rakam olamaz.

Çarşamba ve Perşembe akşamları, biri eski hocalarım ve arkadaşlarımla, diğeri ise ailemle olmak üzere iki akşam Karaköy Lokantasındaydık. Orayı çok seviyorum. Makul bir yer. Mezeleri genellikle iyi. Balıklar ise eh işte. Daha çok küçük balık yemek lazım. Mesela ilk akşam yediğimiz kalkan pek başarılı sayılmazdı. Hele Sabahattin’de yediklerimizin yanında... Ertesi akşam direkt istavrit sipariş ettim. Hiç olmazsa has Marmara balığı.

İstanbul’a geldiğimde genellikle Pera Tulip otelinde kalıyorum. Bu otel Meşrutiyet Caddesi üzerinde, Tünel’den inen merdivenlerin bitiminden 50 metre sonra sağ tarafta bulunuyor. Makul bir otel. Kahvaltısı gayet iyi. Personel artık iyice tanıyor, sabahları kahvaltı salonunda karşılıklı hal hatır soruyoruz. Bu otelin eskiden kahvaltı salonu olan bölümünü geçen yıl otelden ayırdılar ve “Bird” adında bir bar yaptılar. Ortalık yıkılıyor. Geçen akşam ben de uğradım ve arkadaşlarla karşılaştık. Bu gerçek bir başarı öyküsü, çünkü otelin atıl bir salonuyken bir anda bambaşka bir kimliğe büründü ve iyi ciro yapıyor. Kışın lobide ayakta sıra bekleyenleri görünce resepsiyona ne oluyor diye sordum. Meğer Bird’e girebilmek için bekliyorlarmış. Hava soğuk olunca insanları otelin lobisine almışlar.


İstanbul’dan bir bisiklet aldım. Buradaki bisikletim yaz kış Yalıkavak’ta duruyordu ve oradaki eski evimin rutubetine dayanamayıp pas içinde kalmıştı. Bodrum’da belli markalar dışında seçenek olmadığından İstanbul’dan alıp arabaya yükleyip Bodrum’a getirdim. Şimdi bahçede bana bakıyor. Geldiğimden beri fırsatım olmadı ama yarın bineceğim. Eski tasarım bisikletlerin yeniden üretilmiş bir versiyonu.

Cuma günü, ben dahil üç kişilik ekip ve bisikletle birlikte arabaya atladığımız gibi İzmir’e doğru yola çıktık. Pendik’den Yalova’ya geçtikten sonra rahat bir yolculukla İzmir’e vardık. Bu Pendik-Yalova feribotunun bende ayrı bir anlamı var. Yıllar yıllar önce bir ilkbahar günü, hava hafif ısınmaya başlamışken bir toplantı için Gemlik’e gitmem gerekmişti. Pendik’e gelip sıraya girdim. Feribot kuyruğunda bir iş günü olmasına rağmen arabasına bavulları yüklemiş, belli ki güneye yazlıklarına doğru giden insanlara bakmış ve çok imrenmiştim. Ben iş için bir toplantıya gidiyordum, onlarsa güneye iniyorlardı. Yaşlarına bakarak emekli olduklarını tahmin ettiğim insanların durumu bende “emekli olmadan Bodrum’a yerleşme” fikrimi bir daha ateşledi. Bodrum’un güzelliğini, sakinliğini, huzurunu, Ege’nin ruhunu yaşayabilmek için daha ne kadar İstanbul’u çekmek zorundaydım ki? Neden illa emekli olmayı bekliyeyim? O dönemde, daha önceki bir yazımda anlattığım (bkz 29 Ocak 2011 tarihli Kış Güneşi yazısı) duygu halim çok yoğundu. Hani zaten gidesim vardı da birşeyleri bekliyordum. İşte böyle küçük küçük anlar birikiyor ve zamanı gelince gidiliyor... 

Cuma günü de Ege’ye yaklaşmanın verdiği hazzın yanısıra bir yandan da Deniz Restoran’da yiyeceğimiz arşam yemeğinin hayalini kuruyorduk. Onun için yol kısa geldi. Daha önce de söylemiştim, İzmir Kordon’daki İzmir Palas’a bayılırım. Yaklaşık 7-8 aydır gitmiyorduk galiba, restorasyon bitmiş. Odalar toparlanmış. Deniz Restoran her zamanki gibi gayet hoştu. Hava iyi olduğundan kaldırımdaki bölümünde oturduk. Hiç yer yoktu. Belki bu kadar kalabalığa yetişememekten belki başka nedenden, Deniz Restoran bende hafif bir hayalkırıklığı yarattı. Otlar her zamanki gibi iyiydi. Ama karides ızgara vasat bir kalitedeydi. Asıl önemlisi, lagos ızgarayı kurutmuşlardı ki bu Deniz gibi bir restoran için affedilmez bir durum. Nerede bizim Sait’in lagos ızgarası...



İzmir’de olmak bana hep iyi gelir. Kordon’daki biracıların, barların, restoranların tıklım tıklım dolu oluşu, hayattan zevk alan insanların var olduğunu göstermesi bakımında iyi geliyor. Günümüz Türkiye’sinde yaygınlaşmaya başlayan, bu dünyanın değil öteki tarafın önemsendiği, bu dünyanın nimetlerinin, zevklerinin ıskalandığı hep öte tarafa hazırlık yapıldığı muhafazakar görüşe karşılık bana yakın olan diğer görüşün sürdüğünü görmek anlamında iyi geliyor.

Ve cumartesi günü Bodrum’a tekrar dönmenin hazzı ile kendimizi Berk Balık’a oradan da Zazu’ya attık.

Berk Balık'tan

Bugün gün batımına doğru Bodrum sahili
Sonuçta altı günlük seyahatin bende bıraktığı izlenim; yaşanılan hayat ve ağırlığı oluşturan insan kitlesi bakımından İstanbul Ankara’dan, İzmir İstanbul’dan, Bodrum da İzmir’den daha aydınlık.

İyi ki ben buradayım, yukarıda saydığım tarz insanlar burada değil. Yani arkadaşının üstüne basarak yükselmeyi içine sindiren plaza çocuğu, bilmediğini anlayacak insanlara karşı tek çare olarak küstahlaşan direktör tipliler, hayatı yaşamayı bilmeyen, öğrenmek istemeyen, yaşamak isteyeni de yok etmeyi göze alacak kadar bağnaz insanların olmadığı bir yerde yaşamak gerçekten çok iyi geliyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder