26 Haziran 2011 Pazar

Bodrum-İstanbul-Sakarya Hendek-İstanbul-Bodrum git gel 36 saat


Geçtiğimiz Çarşamba günü, yani 22 Haziran günü tabii yine iş için İstanbul’a gittim. Bu sefer amaç, kimlik ve ambalaj tasarımını yapmakta olduğum, birkaç ay sonra piyasaya çıkacak bir su markasının kaynağını yerinde görmekti. Yani kaynağı kaynağında görmeye gittim diyebilirim. Kaynak, Hendek’te Kerim Ali Dağları üzerinde, yaklaşık 1020 metredeydi. Bilirsiniz Bodrum’un bitki örtüsü ile Hendek’in, Sakarya’nın bitki örtüsü karşılaştırılamaz. Biz burada makilerle, mazılarla idare ediyoruz. Çok çok Gökova’ya doğru çam ormanları var o kadar. Buranın hakim rengi o yüzden yeşil değil mavi. Gökyüzünün ve Ege’nin mavi laciverti. İklim deseniz o da çok farklı. O sabah evden çıkarken arabanın termometresi 35 dereceyi gösteriyordu ki, saat henüz 7:30’du. Uçaktan Sabiha Gökçen’de indiğimde hava 25 dereceydi. Üç saat sonra Hendek’te dağın zirvesine yakın olan kaynağa çıktığımızda gölgede üşüdük bile. O anda ısı tahminen 17-18 dereceydi. Neredeyse 12 saat içinde deniz seviyesinden 1000 metreye, 37 dereceden 17-18 dereceye geçip tekrar İstanbul iklimine döndüm.
Aşağıda sözünü ettiğim kaynağı, kaynağa çıkarken yol üstünde uğradığımız alabalık yetiştirilen küçük çiftliği ve kaynağa giden yoldan Sakarya Ovasının harika manzarasını görebilirsiniz.

Alabalık yetiştirilen çiftlik



Çiftliğin sorumlusunun yaşadığı eski ev. Çiftlikteki havuzlardan elde edilen elektriği kullanıyorlar
Kerim Ali Dağı'ndan Sakarya Ovası'nın görünüşü
Bölgenin florası çok geniş

video

Bu bölge su konusunda çok verimli. Saka, Hayat, Aytaç ve Pınar'ın kaynakları da burada.
Sözünü ettiğim su markasının adı henüz kesinleşmedi, onun için burada yazamıyorum. Ama arkasında Atatürk Orman Çiftliği markasının olduğunu yazmamda sakınca yok. Bu su için çok önemli bir gösterge çünkü Atatürk Orman Çiftliği, adında Atatürk isminin geçmesine izin verilen Türkiye’deki tek ticari kurum. Kurucusu Atatürk’ün vasiyetiyle kimliğini ve varlığını sürdüren bir oluşum. Ankara’da çiftliğin merkezine gittiğimde Atatürk’ün çiftiliği ileride idare edeceklere vasiyetini görmüştüm. Kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama vasiyetin içeriği şu; “İleride sizin ürünlerinizle rekabet edecek markalar çıkacak. Onlar sizden ürünlerini sizden ucuza mal etmek için çeşitli yollar deneyebilirler. Siz her ne olursa olsun kaliteden taviz vermeyecek, en kaliteli ürünü en uygun fiyata üretip halka satmaya devam edeceksiniz”. Onun için şimdi AOÇ’nin kaşarındaki süt miktarı ile piyasada satılanların arasında dağlar kadar fark var. Çünkü onlar hem malzemeden çalıyor hem az miktar sütün yanısıra  gdo’su oynanmış malzemeler kullanıyorlar.
Çıkacak olan suyun ben tasarımını hazırlıyorum, markalaştırma hizmetini de Haluk Mesci ve Cin Kapancı’nın Mahi Mahi şirketi veriyor. O sabah beni Sabiha Gökçen’den aldılar. Birlikte kaynağa gittik, çevreyi gezdik, su üretimi hakkında bilgilendik. Bodrum’dan sonra Hendek bana çok farklı geldi. Yeşilin o tonlarını unutmuşum. Ama şunu bir kez daha anladım, beni çeken ağaç, orman, binbir çeşit bitkiler değil deniz ve Ege. Yani birini seçmek zorunda olsam yine Ege’yi seçerdim. Gözüme çarpan bir nokta da o bölgenin mahafazakar yapısı oldu. Bu yapıyla aynı yerde olmak istemiyorum. Ege çok farklı.
Akşam Hendek dönüşünde malum köprü trafiğine yakalandık. Ömür törpüsü. Hergün bu trafiği çekip sağlıklı kalmak mümkün değil. Mutlaka bünyenin bir yerini olumsuz etkiliyordur. İstanbul gerçek bir cendere.

Klasik bir İstanbul gece manzarası
İstanbul hakkında olumsuz şeyler yazınca beni istanbul düşmanı sananlar oluyor. Bu konuda mail yazanlar da var. Bu blogda yazdıklarımı tam okumadan bir iki lafa takılanlar öyle sanıyor olabilir ama benim İstanbul’u değil, İstanbul’da yaşayanların çoğunluğunu oluşturan muhafazakar hayat tarzını, hayatın tadının burada değil öte dünyada olduğuna inanan kitleyi ve İstanbul’da yaşamanın zorluklarını sevmediğimi anlamaları için tümünü okumaları gerek. İstanbul’da oturup denizi hiç görmemiş, “mundar” diye kabuklu deniz mahsulu yememiş, günah diye ağzına içki koymamış insan türüyle bir arada olmak istemediğim için o şehirden gittim. Hemşehrim diyeceğim, öyle hissedeceğim insan sayısının çok azaldığını gördüğüm için İstanbul’dan uzaklaştım. Büyük İustinianos’tan İstanbul’a gömülen son padişah V. Mehmed Reşad’a kadar İstanbul’u yöneten egemenlerin hiçbiri bu kente saygıda kusur etmemiş, ona hor davranmamıştır. Onların tümü benim asırlık hemşehrilerim. Ama boğaza, su havzalarına, oraya buraya rant için ev yapan, satan, izin veren, alan, yaşayan, bu şehri idare eden yeni nesil benim için uzak durulması gereken güruh. Şu anlatacağım ne demek istediğimi çok iyi belirtiyor; çocukluğumu geçirdiğim 60’lı yıllarda yazın gittiğimiz İdealtepe’deki sayfiye evimizden şehire inmek için vapura binerdik. Akşamüstü dönüşlerinde köprüden kalkan şehir hatları vapurlarından Fenerbahçe, Paşabahçe ve Dolmabahçe isimli olanlarına denk gelirsek, büyüklerimizin bara oturup, güneş batarken boğaza karşı rakı içtiklerini görürdüm. Şimdi artık yeni yasayla uçaklardaki içki servisi de kaldırıldı. İşte bu zihniyetle bir arada yaşamak istemiyorum. Bu zihniyettekileri ne vatandaşım ve hemşehrim olarak benimsemiyorum. Onun için de mümkün olduğunca onlardan uzakta, daha dünyevi zevkleri öne çıkaran zihniyetle bir arada olmayı seçiyorum. Bodrum bu bakımdan bana çok uygun. Mesele bu, yoksa İstanbul’u sevmemek değil.
Akşam saat 22 civarı İstanbul’a döndebildik ve ben sıklıkla kaldığım Pera Tulip Otel’e yerleştim. Kendimi dışarı attım. Önce bir Cavit’e uğradım. Ayak üstü bir kadeh içip Cavit’le sohbet ettikten sonra Asmalımescit’i turladım. İçinde yaşayanlar farketmiyor olabilir ama bir şey söyliyeyim mi; Asmalı git gide bozuluyor. Tümüyle bir açıkhava birahanesine dönüşüyor. İrfan Kuriş’in Flamm’ı kapatması bir milat oldu. Orası da birahane olmuş. Otto, Refik, Yakup, Cavit ve Babylon henüz ayakta. Şimdilik bu müesseseler orayı ayakta tutuyor.

Pera Tulip'in odaları


Asmalımescit Sokağı ile Meşrutiyet Caddesinin kesiştiği yere Nort Shields açılmıştı. Bu sefer de oranın kaldırımında oturup bir bira içip etrafı seyrettim. 

North Shields'e oturup Asmalı'ya geleni gideni izledim
Asmalı’yı Araplar basmış. Ama bunlar eskiden Yalova’yı ve Adalar’ı basan Suud türünden değil, daha çok Lübnan/Beyrut’tan ya da Ürdün’den gelen Araplar olduğunu gördüm. Çoğu 20-30 yaş grubundan. Dizi filmlerin çekildiği mekanları geziyorlar. Hani Holywood’a gidilir ya, onun gibi. Ben dizileri izlemediğim için bilmiyorum ancak okuduklarımdan biliyorum ki bu diziler Arap aleminde prim yapıyor. Bu yolla da bir turizm potansiyeli yaratılmış.
O kadar kalabalık ve üstüne de Araplar yetti deyip ertesi gün Bodrum’a kaçtım. İşler olmasa, öyle sanıyorum ki yılda en fazla üç dört kez İstanbul’a gidip dostları, arkadaşları görüp, Bebek-Arnavutköy arasını yürüyüp, bir de Asmalı’da bir meyhaneye gidip dönerim. Bu da bana yeter.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder