28 Aralık 2011 Çarşamba

"Bodrumlu Hayat"tan yılsonu yazısı


Yılsonu yazılarında adet olduğu üzre yılın muhasebesi yapılır. Ben bir gazeteci, yazar değilim. Bu blog da öyle memleket meseleleri hakkında yazıların yer aldığı bir blog değil. Sonuçta Bodrum’daki hayatımı, Bodrum’u anlatıyorum. Öyleyse bu konuyla, yani Bodrum ve buradaki hayatımla ilgili bir değerlendirme yapayım.

2011 yılında 24 günüm İstanbul’da geçmiş. Buraya yerleşirken İstanbul’da geçireceğim günlerin 140-150 arasında olacağını göz önüne almış ona göre bir planlama yapmıştım. Yani her ay ortalama 12 günümün İstanbul’da geçeceğini tahmin etmiştim. Hiç o kadar uzun süre kalmam gerekmedi neyse ki. Önceleri yılda 70-80 olan İstanbul’da geçen gün sayısı sonra 50’ler, sonra 30’lar derken 24’e kadar indi. Bu skoru yakalamamış olmamın iki nedeni var. Birincisi iş hayatım ile ilgili, ikincisi İstanbul ile olan ilişkimle ilgili. Buraya yerleşmek bir tercih yapmamı gerektirdi. İşimi büyütüp daha çok müşteri edinip daha geniş bir kadro ile iş üretmek. Veya şimdi yaptığım gibi minimum kadro ile yürütülebilecek iş tarzına dönüp, daha az müşteri ile çalışmak ama daha uzmanlık gerektiren tasarım ile uğraşmak. Bu zaten temel bir hayat ve hayata bakış tercihi. Hiçbir zaman aklımda plazanın birinde 50-100 kişilik kadroyla iş yapmak olmadı. İş hayatımda en kalabalık olduğumuz zaman -20’li bir rakamdı galiba- birinci körfez savaşıyla son buldu. 1998 yılından beri de ortaklığım yok, kadromuz da beş kişiyi hiç geçmedi. Böyle olunca Bodrum’a yerleşmek, işi buradan yürütmek mümkün olabildi. Tabii İstanbul’da birlikte çalıştığım arkadaşlarım olmadan bu yürümez ama İstanbul’da da iki arkadaşım var. Yani ya İstanbul’da kalacak, koca bir kotra alacak parayı kazanacak ama gezecek zaman bulamayacaktım. Ya da Bodrum’a yerleşip, kotra peşinde olmayacak hayatın tadını çıkaracaktım. Hoş, insan gerçekten deniz ile ilgiliyse öyle kocaman kotralara, yatlara da gerek yok. Burada ikinci el bir tirhandili almak öyle büyük paralar değil.

İstanbul'daki ofisimden

Alttaki resim mi?...
Üstteki resim mi? Hangisi daha cazip?
Mümkün olduğunca İstanbul’da az zaman geçirmeye çabalamamın ikinci nedeni İstanbul ile olan ilişkim demiştim. Buraya yerleştikten sonra iyice İstanbul’dan düşünce olarak uzaklaştım. Sadece akraba ve arkadaşlarım için bir iki gün kalıyorum. Yoksa 24 gün bile orada geçirmez bu sayıyı sadece iş toplantılarına kadar indirir senede 10 gün ile kurtarırdım. İstanbul’a giderken havalimanında arabayı bırakırken içim kötü oluyor. Dönüp alanda arabama binince de tam tersi. Hemen bir Rumca CD koyup havaya giriyorum. Ve genellikle akşamları döndüğüm için de ilk işim meyhanelerden birine gitmek oluyor. Yıllar geçtikçe de bu durum değişmiyor. İnsan özlemini duyduğu hayat tarzına kavuşunca onun kıymetini daha iyi biliyor ve mümkün olduğunca daha fazla o hayatı yaşamak istiyor. Herşeyi de ona gore programlamaya başlıyor.

Günlerimin yaklaşık altı saati burada çalışarak geçiyor 



Bu yıl 70 günümü Yalıkavak’taki evde geçirmişim. Temmuz başından Ekim başına kadar oradaydım. Arada kışın da özellikle Sait’e gidip fırtınalı havalarda rakı içince Bodrum’a dönmüyor Yalıkavak’ta kalıyorum. Kışın yazlık evde kalmak iyidir. Yazlık beldelerin yaz ile kışı çok farklı olur ya, işte bu durumu seviyorum.


16 günümü Datça, Bozburun, Faralya ve Selimiye’de geçirmişim. Bir günüm İzmir, bir günümü de Ankara’da geçmiş. Önceki yıllara gore skoru birkaç gün artırımışım. Ama 2012’de daha fazla gezebilmeyi istiyorum. Daha keşfedilecek çok yer var. Burada yaşamanın bir avantajı da Ege’nin güzelliklerinin tam ortasında olmak. Ben daha güney Ege’ciyim, onun için Datça, Marmaris’in koyları ve Fethiye bana hep Cunda’dan, Kaz Dağları’ndan daha cazip gelir. Özellikle Faralya bölgesinde ve Fethiye’nin dağlarında çok gidilecek yer var. Bu bölgeleri 2012’nin bahar programlarına almayı istiyorum.
Ağustos ayında Köyceğiz'den geçmiştik
Datça Bodrum'dan sonra favori yerlerimden başta geleni




Ağustos ayında Faralya'ya giderken Ölüdeniz'den geçmiştik
Haziran ayında Bozburun Yat Kulübünde geçirdiğimiz üç güzel günü unutamıyorum.
İçki konusunda skorum iyi değil. Yani çok içilmiş demek istiyorum.  Tam 183 gece içilmiş. İçtiğim gecelerle içmediğim geceler eşit. Bu da bir akşam içip bir akşam içmemişim anlamına geliyor. Aslında tabii öyle olmuyor, yani mesela bayram tatili oluyor, Bodrum’a gelen dostlarla birlikte her akşam bir yere gidiliyor. Arka arkaya sekiz dokuz gece içildiği oluyor. Sonra ara veriyorum. Derken başka bir durum oluyor yine arka arkaya denk geliyor. Hele yazın bu sayıyı azaltmak çok zor çünkü çok arkadaşım, dostum geliyor. Her gelenle geziliyor. Sonra onlar dönüyor iki gün sonra başka ekip geliyor. Böylece yazın bir “nöbetçi içkici” durumu ortaya çıkıyor. Kışın içilen, gezilen gün sayısı haftada iki bazen üç ile sınırlı kalabiliyor. Bu da benim gibi yemeyi içmeyi seven biri için normal zaten. Üstelik Bodrum tam meyhane, balıkçı cenneti. Çok lezzetli yerler var dayanmak kolay değil. Hayatımda hiç “hadi muhallebiciye gidelim” diyen arkadaşım olmadığı için işim zor. Neyse, bu yıl bu sayıyı azaltmam lazım. Şimdilik hedef en azından ikiye bir olmalı.
Kaleköy'de rakı sofrası
Datça'da Fevzi'de deniz mahsülü ağırlıklı rakı sofrası
Bir Mahmut Kaptan akşamı. Bu yıl kaç defa gittiğimi saymadım 
Deniz Feneri'nin ızgara karidesleri
Bunlar da Deniz Feneri'nden
Bu çok sevdiğim bir kare. Faralya'da günü batırırken
Yalıkavak'taki Sait'in içi kaşar peynirli kalamar ızgarası
Bu yıl üç günüm Moskova’da geçmiş. Bu seyahatim iş amaçlıydı. Bodrum’a yerleştikten sonra yurtdışı seyahatlerini çok boşladım. İstanbul’da yaşarken her sene iki kez yurtdışına çıkardım. Henüz Bodrum alışkanlık yapmamış olmalı ki aramıyorum. Bir de şu var ki, ne de olsa burada hep bir tatil havasında yaşanıyor. Etrafımdaki herkes bir işle uğraşıyor ama hayat İstanbul gibi olmadığından sanki hiç birimiz çalışmıyormuşuz gibiyiz. Hani kumaş pantalonlu, ceketli, kravatlı insan görmemekten kaynaklanıyor olabilir. Gerçekten de banka çalışanları da olmasa kravatlı insan görmeyeceğiz burada.

Bu blog için bu yıl 102 yazı yazmışım. Bununla 103 oluyor. 1464 kare fotoğraf çekmişim. Özellikle sokaklar konusu için epey bir arşiv oluşuyor.

Güzel günler geçirdim. Bunun için şükrediyorum. Bodrum’da geçirdiğim her saniye için zaten şükrediyorum. İnsanın istediği yerde yaşayabilmesinin ne anlama geldiğini biliyorum onun için de şükrediyorum. 

Burada yaşamak bir şans doğru. Ama bunun için sadece şanslı olmak yetmiyor, bunun için çabalamak, hayatını değiştirmek de gerekiyor. Bunu becerebildiğim için şanslı sayılırım.

Neriman da hayatından memnun



Bütün hayalim burada sağlıklı ve mutlu bir şekilde yaşlanmak. İnsana doğarken iki zar verilirmiş. Biri genetic mirasın olduğu zar, diğeri sizin hayat biçiminizin olduğu zar. Genetik mirasınız altı ise, ne kadar kötü yaşarsanız yaşayın en azında 6-1 atıyorsunuz. Ama genetik mirasınız ortalardaysa diyelim 3 ise o zaman hayat tarzınızı sağlıklı olmak üzerine kurgulamalısınız. Ki hiç olmazsa 5-3 ile bir kapı alın. Bu zar konusunu Osman Müftüoğlu’nun bir kitabında okumuştum, çok sevdiğim bir benzetme. Doktorum bana Bodrum’a taşınmakla kendi zarını yükselttiğimi söyledi. Temiz hava, temiz deniz, güneş, trafik olmaması gibi unsurlar zaten normal bir insane iyi geliyor. Eğer yediğinize de dikkat ediyorsanız, taze sebze, ot, taze balık yiyorsanız, bu zarı daha iyi atmanızı sağlıyor. Tek faulüm içki ama o da hayattan zevk almaya destek olan bir şey. Biraz once dediğim gibi içilen gece sayısını ve miktarı biraz azaltmak zardaki sayıyı artırmaya yarayacak.

Burada sağlıklı besleniyoruz. Ama bazen çok besleniyoruz 

 Bu blogu okuyan, yorum gönderen herkese teşekkür ediyorum. Birilerinin hayatını değiştirme konusunda yardımcı olabilmeyi istiyorum. Böyle böyle birkaç dostumu Bodrum ‘a yerleşmeye ikna edebilirsem iyi olacak. Bir yıl içinde epey bir gelme niyeti olduğunu belirten mail aldım. O kişileri yüreklendirmeye önümüzdeki yıl da devam etmeyi istiyorum.


Bodrum’lu Hayat’tan tüm dostlara sağlıklı, mutlu, huzurlu, başarılı ve Bodrum’lu bir yıl diliyorum.

25 Aralık 2011 Pazar

Bodrum'un üstü açık koridorları; sokaklar


Bundan 35 yıl once ilk kez Bodrum’a geldiğim günü hayal meyal hatırlıyorum. Amcam eşiyle Bodrum diye bir yere tatile gitmekten söz ediyordu. Yıl 1976 olmalı. Bana gelmek isteyip istemediğimi sordular. Üniversiteydim ve yaz tatilindeydik, aklıma yattı. Amcamın mavi kaplumbağa vosvosuna bindik ve üçümüz yola çıktık. O yıllarda Bodrum’a bir günde gitmek akıl karı değildi. Yanılmıyorsam yol en az 15-16 saat sürüyordu. Arabalarda klima olmadığını göz önüne alırsanız, bir vosvosta seyahat etmenin ayrıca zorluğunu da eklerseniz yapılacak en iyi şey bir gece konaklamaktı. Bu arada vosvos benim de ilk arabamdır. Çok seyahat ettiğim için bilirim, kabin gürültüsüyle uzun yolda insanı çok yorar.

Gece Kuşadası’nda kaldıktan sonra yolun zor ve virajlı bölümünü ertesi sabaha bırakıp yola çıktık, Bodrum’a vardık. Şimdi yerinde bir konfeksiyon mağazası olan Balıkçının Pansiyonuna yerleştik. Hemen barlar sokağı üstünde bir pansiyondu. Önünden denize girerdik. Yanındaki pansiyon da sonradan çok meşhur olan Maça Kızı’ydı. Yani Türkbükü’ndeki Maça Kızı’nın ilk yeri Bodrum’un içindeki barlar sokağındaydı. Şimdi orası da ya bir butik ya hediyelikçi oldu, çok dikkat etmemişim.

Bodrum’a o seyahatte vuruldum. O seyahat dönüşünde çektiğim diaları kışın seyredip iç geçirirdim. Birgün Bodrum’a yerleşmek fikri tam 35 yıl once beynimin kıvrımlarına yerleşti. Bu arada o diaları tarayıp bir ara burada yayınlamak iyi olur.

Bu ilk yazıya kendi sokağımdan başlamam anlamlı olurdu
Ergün Soykan sokakta yaşadığım ev
Yağmurlu bir kış günü sokağımıza karanlık çökmeye başlarken
Bizim sokaktan
O seyahatte Bodrum’u elden geldiğince gezdim. Gümüşlük’e gittiğimizi hatırlıyorum. Tavşan adasına yürümüştük. Torba’yı da hatırlıyorum. Torba’dan sonra yol çok bozuktu. Onun için Türkbükü, Yalıkavak taraflarına gidememiştik. Oralara ancak Willys marka cip dolmuşlarla gidebilinirdi. Vosvosun o yola girmesi pek mümkün değildi. Yalıkavak’ta elektrik yoktu mesela. Gitsek mi diye bir Bodrum’luya sorduğumda “napçan oğlum orda? Taka tuka zıplaya zıplaya bir saat yol çekilir mi” gibisinden birşey söylediği aklımda kalmış. Yani şimdi bazen günde iki defa gidip geldiğim 17 km’lik yol o zaman öyleydi.

İstanbul’a döndüğümde Bodrum’un nasıl bir yer diye soranlara dar sokakları, beyaz evleri ve begonvilleri anlatırdım. Tabii masmavi Ege’yi de. O yıllarda içkiyle aram pek yoktu ki meyhane hatırlamıyorum. Ama iki yıl sonra ikinci kez geldiğimde grafik eğitimimi sürdürürken bir iş almış, onu teslim edince aldığım bütün parayı meyhanelere yatırmıştım. Bir ara onu da anlatırım, matrak bir seyahatti.


Mahallemizde salı günleri kurulan sokak pazarı



Sonra yıllar geçtikçe Bodrum ile bağım arttı. Arttıkça da hep buralarda yaşamayı düşler oldum ve  sonunda buralı olabildim. Bodrum’da yaşarken insan yürümeye alışıyor. Kasaba içinde birçok yere yürüyerek veya bisikletle ulaşıyorum. Zaten burada pek araba kullanılmıyor, genellikle tercih edilen şey motorsiklet. Özellikle de Vespa tarzı olanlar. Ben bisikleti seviyorum çünkü aynı zamanda spor oluyor. Hafta sonları mutlaka Bodrum’un içinde ara sokakları turluyorum. Farklı semtlere girip çıkıyor, evleri inceliyorum. Derken birgün bunları belgelemem lazım diye düşündüm. Bodrum’un içi iyi korunuyor. Evler de öyle. Eski evler restore ediliyor tekrar Bodrum’a kazandırılıyor. Ama yine de belgelemek ihtiyacı hissettim. Belli bir amaç için değil. Yani bunları ileride bir değere dönüştürmek amacıyla yapmıyorum. Sadece belge olması anlamında kendim için arşivliyorum.

Tabii her sokağı, her evi fotoğraflamıyorum. Gezinirken beni etkileyen, sevimli bulduğum veya o anda bir hikayesi olan sokakları, evleri çekiyorum. Bazıları çok güzel olduğu için. Bazılarının yaşanmışlığı olduğu için. Bazılarının penceresi açık ve içeriden çocuk sesi duyulduğu için. Ya da ışık o anda çok güzel olduğu için.

Bodrum'un sokak isimleri çok kişiliklidir
İki motorsikletin zor geçtiği, evimin arkasındaki sokak.
Bu arsa boş gibi duruyor ama aslında burası Karia döneminden kalma bir evin kalıntıları. Bir gün kazı başlar herhalde. Evimin bahçe duvarı buraya bitişik. Komşularım 2500 yıl önce bu evde yaşamış




Sokaklar bizim, biz de sokakların belleğiyiz aslında. Büyük kentlerde sokaklar alır başını gider, kıvrılır, bir köşeden caddeye ulaşır. Bodrum’da sokaklar dardır. Kısadır ve genellikle Ege’ye açılırlar. Şehirlerdeki sokakların rengi vardır, ışıkla, mevsimle değişir. Bodrum’da o renk hep beyazdır. Açık beyaz, koyu beyaz...

Bugünden itibaren ara sıra Bodrum sokaklarını gezerken çektiğim fotoğrafları burada paylaşacağım.

Bugün Eskiçeşme Mahallesi’nden yani yaşadığım bölgeden başlamak anlamlı olur. Önce de kendi sokağım ve evim. Eskiçeşme Mahallesi birkaç yazı sürecek sanırım. Elimde epey malzeme var. Bugün dediğim gibi benim sokaktan ve evimin hemen civarından başlıyayım, sonra gezinmeye devam ederiz… 

video




22 Aralık 2011 Perşembe

Bodrum'a yerleşmeyi düşünürken

Bodrum’a yerleşmeyi düşünmek çoğu insanın aklına sıklıkla gelir ama ciddi olarak gündeme gelmesi o kadar sık olmaz. Akla gelme nedenlerinin başında gelense bir sabah uyandığınızda artık o şehirde yaşamaktan yorulduğunuzu hissetmektir. Gri hava günlerdir tepenizdedir, güneş bir daha hiç çıkmayacakmışçasına kaybolmuştur. İş hayatınız tatsızdır. Her sabah o köprü trafiği, veya metro çekilmez olmuştur. Yine o servise mi bineceğim, yine o ofise girmek için dakikalarca asık yüzlü insanlarla asansör mü bekliyeceğim? Kimse mutlu değil. Mutsuzluklarını bulaştırıyorlar. Akşam olunca da ne yapıyoruz zaten? Bira ve TV. Arada halimiz olursa bir sinema. Bazen de bir restoran veya meyhane. Belki arkadaşlarla evlerde buluşup biraz kafa dağıtmaca… işte o kafa dağıtılan arkadaş meclislerinin uzun haftasonu gecelerinden birinde bu konu gündeme gelir. Hafta sonunun rehavetine alkol de eklenince insana da bir cesaret gelir. “Neyi bekliyoruz ki” sorusu beynin içinde saklandığı kıvrımdan kafayı kaldırmıştır. Sonra içilen her kadehle proje geliştirilir… sabah olur. Proje bir daha gündeme gelene kadar beynin kıvrımlarındaki yuvasına döner.

Kasım ayında bir pazar günü
Yazlıkçıların gittiği sonbahar döneminde Bodrum'da akşam yürüyüşündeyken çektiğim bir fotoğraf
Aralık ayında sokaklar arasında gezinirken
Bu anlattığıma benzer durumları yaşamadım diyen var mı? Bu blogu okuyan ve şu an İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde yaşayanların hemen hemen tamamına yakınının buna benzer şeyler yaşadığını tahmin etmek zor değil. Yoksa şu an bu blog yerine başka şey okuyor olurdunuz. Benim burada yaptıklarım, ettiklerim, gördüklerim, yaşadıklarım yani kısaca Bodrum’lu bir hayat ilginizi çekiyor olmalı ki okumaktasınız.

O zaman buraya gelmeyi düşünenlerle yaşadıklarımı paylaşmaya devam edeyim. Daha once benzeri konularda yazdıklarımı okumamış olanlar vardır diye buraya ilk yazının linkini alıyorum; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/03/bodruma-yerlesmek-icin.html Arşiv bölümünde bu yazıdan sonraki tarihlere bakarsanız içlerinde yine “Bodrum’a yerleşmek” konulu yazılar var.

Doğup büyüdüğünüz veya yerleşip hayat kurduğunuz şehri bırakıp başka yere göçmek kolay değil. Hem düşünsel anlamda hem hayat planı anlamında iyi çalışmış olmak gerekli. Bodrum’da bir anda kafası atıp şehrini bırakıp gelen var ama onların yaşadığı hayat bize uymaz. Çok ince elediğinizde, çok ihtiyatlı yaklaştığınızda da bir türlü yerinizden oynayamazsınız. Ortada buluşmak lazım. Hem o olsun, hem bu olsun, hem şu da olsun denilince bazen hiçbiri olamayabiliyor.

Şunu sorgulamak bence iyi bir başlangıç; ben şu an yaşadığım hayattan mutlu muyum? Cevabı ararken samimi olmak gerek. Eğer mutsuzsanız bunun nedenlerini iyi saptamalı. Mutsuzluğun ne kadarı çevresel meseleler, ne kadarı aile, ev, iş hayatından kaynaklanıyor. Yani daha iyi bir iş ve maaş olsa bir çok şey değişecekse o zaman Bodrum’a gelmek sizin sorununuzu çözmeyecektir. Iş hayatınızın tatsızlığı üzerine ailevi sıkıntı da varsa o zaman insan kurtuluşun ortamı terk etmekte olduğu yanılıgısına düşebilir. Onun için dediğim gibi sıkıntıların kaynağını iyi analiz edip, kendinize dürüst davranıp öyle bir karar aşamasına gelmenizi öneririm.

Yine bir aralık günü Yalıkavak sahili
Bodrum kimliği... teknede öğle rakısı
Yalıkavak'ta akşam çökerken
Bodrum’da ne iş yapılır konusunu daha önce de yazmıştım. Onun için burada tekrar etmek istemiyorum. Ama bir iki notu yazmakta sakınca yok. Mutlaka ama mutlaka önceden gelip gidip araştırma yapmanız şart. Bodrum ticaret odası kayıtlarına bakın, iş rehberlerini inceleyin. Ne tür iş grupları var, neler yapılıyor bunları inceleyin. Oraya gidelim bir kafe açarım ufak ufak başlarım diyenlerin hepsi hüsrana uğruyor. Çevre edinmeden, buraları tanımadan limon bile satamazsınız. Onun için hayal kurmamalı. Eğer İstanbul’da ya da başka şehirde belli bir adreste olmadan bir laptopla işinizi heryerden yapabiliyorsanız Bodrum’dan da yaparsınız.

Bir iş yapmadan zaten gelmeyeceğinizi düşünürüm ama yine de iyi araştırmanız gerektiğini söylemek istedim.
Şansım yaver gitmiş, eski, gerçek bir Bodrum taş evi bulmuştum. O zaman İstanbul ve Yalıkavak arasında yaşıyordum ve evi bir yıl aradım
Diyelim ki araştırdınız veya bağlantılarınız var, iş kısmı hallolacak gibi geliyor. O zaman gerekecek şey cesaret. Insane yıllar geçtikçe konformist oluyor, kök salıyor, harekete geçmekte zorlanıyor. Kendince bahaneler üretiyor. Ne bileyim, işte ormana gidiyorum yürüyorum diyor. Boğaza iniyorum balık rakı yapıyorum diyor. Tabii ki bunları yapacaksınız. Yapamıyorsanız zaten çoktan bitmiş olmalısınız… Ama bir zaman sonra bunlar yetmiyor.


Bodrum’a gelirken İstanbul’u yanınızda getirmemelisiniz. (Burada İstanbul bir kod. Ankara da olabilir). Bodrum’a yerleşmek demek hayat biçiminizi değiştiriyorsunuz demektir. Daha doğrusu böyle olmalı. Daha yalın bir hayatı seçmeli kendinizi buna hazırlamalısınız. Yirmi gömlek on pantalonlu hayatınız varsa o İstanbul’da kalmalı. Burada daha doğal bir hayat yaşayacaksınız. Sebze ve meyvanın en tazesini gidip pazardan alacaksınız. Ben İstanbul’da yaşarken, ofisimden cuma öğlen saatlerinde çıkıp alışveriş mi yapıyordum? Ama burada işe ara verip, hava iyiyse bisikletime atlayıp, yağmurluysa arabama binip sırt çantama sebze, meyva doldurup eve dönüyorum. Her hafta bunu yapıyorum. Yeni hayatımda bunu yapmak istediğim için böyle yaşıyorum. Yardımcıma siparişleri verip markete göndermek İstanbul hayatımdaydı, o hayatı bitirdim.

Doğum günlerim veya kız arkadaşımın bu konudaki eli açıklığı olmasa hala İstanbul’dan gelirken getirdiğim giysilerle yaşıyor olabilirdim. 



Bu konu daha çok laf kaldırır. Ara sıra yine üzerinde konuşuruz. Ama temel bir mesele var ki bu önemli. Eğer hayatınızı değiştirmeyi düşünmüyorsanız Bodrum’a gelmeyin. İstanbul’u kafanızdan atamayacaksanız da gelmeyin derim. Çünkü bunu beceremeyenler o zaman burada küçük İstanbul yaratmaya çabalıyorlar. Onlara da bize de yazık. Ha bir de konumuz dışı bir tür var. Onlar biraz İstanbul biraz Bodrum’da yaşıyorlar. Bunlar da ikiye ayrılıyor. Emekli olanlar ve çok varlıklı olanlar. Emekli olanlar çocuklarını, torunlarını özlüyorlar onun için İstanbul’a gidip birkaç ay kalıyorlar. Diğer kesim ise burada İstanbul’da nasıl yaşıyorsa ona yakın bir hayat sürüyor. Yazın Türkbükü’ndeler. Kışın belli başlı gittikleri birkaç mekan var. Onlar buradayken o mekanlara gitmemeye özen gösteriyorum. Çünkü çok can sıkıcılar. Benim puro/siyah cip diye bir şablonla tanımladığım tipler onlar işte.

Bodrum’a Cevat Şakir sürgün gelmiş, bizler vurgun geliyoruz. Öyle olmalı…


video