16 Nisan 2012 Pazartesi

Bodrum-İstanbul-Bodrum 72 saat

Geçen hafta aniden iş nedeniyle İstanbul yolu gözükmüştü. Yeni bir müşteri adayının genel müdürü ile tanışmam gerekti. Görüşme yeri İstanbul'da Kartal, Maltepe tarafı olunca, randevu saatini de 10:00 olarak belirleyince aslında sabah gidip akşam dönebilirdim. Sabahları buradan Sabiha Gökçen'e 08:15'de bir uçak var. Genellikle zamanında kalkar. Öyle olunca da ben evden 07:15'te çıkarsam, 08:15 uçağına binebiliyorum. Bir saatlik bir uçuştan sonra da rahatlıkla 10:00'da Maltepe'de olabiliyorum. Yani aşağı yukarı 2 saat 40 dakikada Bodrum'dan randevuma yetişebilir durumdayım.
Ama iki aydır İstanbul'a gitmiyordum, ailemi ve arkadaşlarımı görmek için üç gece ayırınca çarşamba öğleden sonra gidip, cumartesi öğle saatlerinde de döndüm.


İstanbul'da Anadolu yakasında Kartal, Gebze taraflarında toplantım olduğunda Park156 adlı otelde kalıyorum.

Park156 birbirinin aynı, yüksek binalardaki zincir otellerine benzemiyor.
Kartal'da sahil yolunda bahçeli sevimli bir tesis
Çocukluğumda motorlu kayıkla gittiğim, denize girdiğim doldurulmuş Dragos sahilinden arabayla geçerken
Arkada acayip bir bina gördüm. Çok beğenerek yapmış olmalılar ki dört beş tane kondurmuşlar
İstanbul gidişlerim benim için artık daha yorucu olmaya başladı. Buradaki sakin hayata çok alıştığımdan olsa gerek daha fazla yoruluyorum. Kulağımın içinde hep bir vınlama var sanki. Her akşam da rakılı, yemekli bir programı yapıyoruz. Gün içindeki trafik, kalabalık, toplantı, taksi, in-bin, yetiş derken öğlenden sonra pilim bitiyor. İşleri ayarlayabilirsem akşam yemeğinden önce otele gidip bir iki saat dinleniyorum. Bunu yapamazsam üç gün sonunda pestilim çıkıyor. Bodrum'da bir dönem her akşam dışarı çıksak bile İstanbul'daki kadar yormuyor. Bir kere ortamımız sakin. Havanın temizliğinden, oksijenin bolluğundan olsa gerek, gece kaçta yatarsak yatalım, İstanbul'da içilenden daha fazla içki de içilse sabah iyi kalkıyoruz. 
Üç gecede üç ayrı yerde yedik içtik. Biraz bu konudan söz etmek istiyorum. Bodrum'a taşınmadan önce İstanbul'da her cuma ve her pazartesi akşamı arkadaşlarımla buluşup, genellikle rakı balık yapacağımız yerlere giderdik. Arada bir gün de benim başka bir programım olurdu. Kabaca gün aşırı bir yerlere giderdim yani. Nispeten ucuzundan en pahalısına kadar girip çıkmadığımız mekan kalmadı diyebilirim. Uzun yıllar Boğaz'da oturduğum için de özellikle Kuruçeşme-Rumelihisarı arasındaki bütün balıkçıları bilirdim. Artık burada yediklerimden sonra gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim ki bizim İstanbul'da yediğimiz deniz mahsülleri hiç de iyi değilmiş. Ahtapot ve kalamar diye yediklerimiz Bodrum'da veya Datça'da yediklerimin bir taslağı adeta. Bunun iki nedeni var galiba. Birincisi bunları iyi pişiremeyi bilen usta yokluğu. İkincisi de bu mahsülün iyisinin burada yakalanıp burada tüketiliyor oluşu. Yoksa ahtapotun İstanbul ile Bodrum'da bu kadar farklı olmasının açıklaması zor. Arada hiç bir benzerlik yok. Ege otlarından yapılan mezelere geldiğinizde makas daha da açılıyor. İstanbul'da önceleri Ece'de, sonra Doğa Balık'ta Ege otları ile tanışmıştık. Ece'de o yıllarda bir küçük tabak ota verdiğimiz parayla burada bir çuval alındığını görünce Ece'nin kulaklarını -geçmişe dair- epey çınlattım. Sorduğumuzda onları Bodrum'da kadınlara toplatıyorum, nakliyesi filan der anlatırdı. Pişirmesi de ustalık istermiş gibi bir havası olurdu. Buraya yerleşince öğrendim ki dünyanın en kolay yemeği o otları yapmak. Bütün hikaye otu kaynamış suya atarak üç dört dakika haşlamak. Soğuk suya atıp kaynamasını beklemeyeceksiniz. Ve de uzun süre tutmayacaksınız. Tutarsanız acılaşmaya ve rengi koyulaşmaya- ıspanak rengine dönmeye başlıyor. Bu kadar kolay. Her otun kendine özgü bazı özellikle var tabii. Bazı otları soğanla kavurmak bazılarını ise sadece haşlamak gerekiyor. Isırgan gibi otları da çok az haşlamak lazım falan. Ama meraklıysanız, yemek yapmayı da seviyorsanız sorup öğreniyorsunuz. Bir iki otu berheva ettikten sonra kıvamı yakalıyorsunuz. Zaten burada dünyanın en ucuz şeyi. Bir demet hardal otu taş çatlasa 1 TL. Bilemedin 150 kr. Bir demetten de üç dört porsiyon çıkıyor. Şimdi gidin bu bilgiden sonra İstanbul'da bir meyhanede herhangi bir Ege otunun porsiyon fiyatına bir bakın. Sonra yer misiniz yemez misiniz bilmem.



Kuzenim Hakan Atala'nın Lale Plak mağazası. 58 yıldır müzik ile geçinen bir müessese 

Türkiye'nin en iyi caz ve klasik müzik arşivi Lale Plak'tadır. Ayrıca etnik müzik konusunda da iyi malzeme bulunur
 Ege otları konusunda bir iki pişirme çeşidinden söz ettim ya. Biz Doğa Balık'ta yıllarca birbirinin aynı renkte ve tadda Ege otlarına dünya para verip durduk. Ha, bir de sağlıklı besleniyor olmanın ruhsal hazzıyla onları pek beğendik. Gözünü kapasan -hatta kapamasan da olur görüntüleri aynıydı- hangisi hardal otu, hangisi ısırgan, hangisi ebegümeci anlamazdık. Bunlar hep böyle olur herhalde derdik.
Lafı niye bu kadar uzattığıma gelince. İlk akşam Bostancı'daki Cunda'ya gittik. Ortaya söylenen Ege otları, özellikle cibez gerçekten iyiydi. Ama balıkta sınıfta kaldı. Bizim burada "kılçık üstü" tabir ettiğimiz biçimde kızartılmış dülger balığı söyledik. Usta hem çok yağ basmış, hem çok baharat koymuştu. Balığın tadı arada kaynamış, çok yağ olunca da balık yağı çekmiş. Dolayısıyla ağırlaşmıştı. Ertesi akşam gittiğimiz Cihangir'deki Savoy Balık'ta yediklerimden sonra Cunda'ya kızdığım için bu sefer kendime kızdım. Hayatımın en kötü karides söğüşünü yedim. Karides mi silgi mi yedim anlamadım. Basbayağı bayatlamıştı. Ortaya söylediğimiz yaklaşık 850-900 gr'lık ızgara deniz levreğinden birer parça alıp bıraktık. Kurumuş, tatsız tuzsuz bir şeydi. Garsona bunun nedenini sorduğumda aldığım cevap, İstanbul'da balık restoranı açanların işi ne kadar bildiğine iyi bir örnek oldu; efendim bu kadar kuru olmasının sebebi balığın büyük olmasıymış. Halbuki tam tersine levrek irileştikçe yağlanan bir balıktır. İade edilen balıktan dolayı ne bir özür geldi ne hesapta bir indirim yapıldı. Neyse, hadise çıkarmadık tabii ama etrafta mutlu mesut yiyenleri görünce biraz şaşırdım. Tabii orası Cihangir... Burası Bodrum...


Savoy'a ailemizin en büyüğü halamın doğum günü için gittik. Kadınları yaşı söylenmez, sekseni geçti diyelim o kadar. Halam Sacide (biz Saçko deriz) beş vakit namaz kılar, bazen akşamüstü olduğunda bir viski de çakar. Yakası Atatürk rozetli tam Boşnak kadınıdır. Yazın da Bodrum Akyarlar'da her sabah 45 dakika yüzer. Ben daha hayatımda bu kadar yüzmedim. 
Neyse ki son akşam, yani cuma akşamı yılların favorisi Balıkçı Sabahattin'deydik. Sabahattin'e on yıldan fazla süredir gidiyoruz. Daha hiç kötü bir şey yemedim. Ne mezeden, ne balıktan şikayet ettiğimi hatırlamıyorum... derken hatırladım, bir kere lüfer yedim, kötüydü ve çok şaşırmıştım. Hatta geçen yıldı galiba, yine Bodrum'dan iş için İstanbul'a gelmiştim. Sabahattin'in bu kadar iyi olmasının nedenlerinin bence en başta geleni Sabahattin'in hala işinin başında olması. Sabah erkenden balık haline kendi gidiyor. Şakayla karışık Bodrum'da şube açmasını önerdiğimde "balığı benim almadığım yerde dükkan açmam" demişti. Yani şube açmıyor. Sabahattin en başta o aşı boyalı konağın önünde birkaç masa ve binanın içindeki masalarla başladı. Şimdi bilen bilir, sokaktaki yıkılmaya yüz tutan ahşap binayı da alıp yıktı. Ortaya çıkan alana da masalar koydu. Yani epey büyüttü ama kaliteyi korumayı başardı. Senelerdir değişmeye garsonlarla artık akraba olduk. Sadece bir konuda şikayet edebilirim o da her tarafı kapalı olan yeni kış bahçesinde sigara içilmesine izin verilmesi. Güya açık alan ama değil tabii. Arada otomatik tavanı açıp biriken sigara dumanını yukarı bırakıyor ve sonra tekrardan kapıyor. Akşam otele döndüğümde üstüm sigara kokuyordu. İçmeyen için gerçekten can sıkıcı bir durum. Sigara yasağı konusunda Bodrum çok sıkı. Koylarda bazen nispeten gevşiyor ama merkezde göz açtırmıyorlar. Çok da iyi oluyor. İstanbul bu konuda çok gevşek.


Sabahattin'in balık vitrini
Deniz mahsüllü pilavı başka türlüdür
Giriş için fena sayılmaz değil mi?
İstanbul'a her gelişimde olduğu gibi belli zamanımı ofiste geçirdim. Artık ofis hayatından da uzaklaştım. Masam, çalan telefonlar epey geride kaldılar. Toplantı filan... Cuma sabahı gittiğim şirkette toplantı odasına girince bir garip oldum. Hayatım oralarda geçti diyemem ama haftada bir bir toplantıya girerdim. Şimdi iki ayda bir girer oldum ve bundan çok mutluyum. Toplantı yapmadan da iş yapılabileceğini kendime de olsa kanıtladığım için aferin diyorum. Bu arada müşterilerimle de işlerimi mail veya telefonda görüşerek hallediyoruz. Oysa aynı işler için İstanbul'da "bir araya gelelim, konuşalım" derdik. Demek şart değilmiş...


Eskiden Hotiç'in iki kat üstündeki caddeye bakan pencerenin ardında ben vardım. Şimdi iki ayda bir uğruyorum
İstanbul' yoruyor diyorum ya. Aslında herkesi yoruyor. Bana özgü bir durum değil. Sadece ben artık uzaklaştığım ve bambaşka bir ortamda yaşamaya başladığım için bu şehire uzaktan bakabiliyorum. İçine girdiğimde de o dip sesi hissediyorum. İstanbul'da bir dip ses var. Hiç susmayan bir uğultu. İçindeyken farkında olmadığınız, ancak kesildiğinde "oh" diyebileceğiniz bir dip ses. Hani uzaktan bir motor gürültüsü vardır da fark etmezsiniz. Ama bir anda kesildiğinde rahatlarsınız ve o ana kadar nasıl olup da duymadığınıza şaşarsınız. İşte aynen bunun gibi bir durum. İstanbul'dan uzaklaşınca kulağınızdan silinen, yok olan bir uğultu. Neden tatil, şehirden uzaklaşmak İstanbul'da yaşayana iyi geliyor sanıyorsunuz? Ben Bodrum'dan uzaklaşınca bana iyi gelmiyor. Çünkü burada iyiyim.


İstanbul böyle birşey işte... (Pera Tulip otelinde asansör beklerken çektim)
Gri ve beton. Ağaçsız sokaklar, çiçeksiz balkonlar, pencereler. İstanbul sadece boğaz değil malesef. Beğenseniz de beğenmeseniz de asıl İstanbul artık bu. Daha çok buralarda zaman geçiriliyor


Cumartesi Bodrum'da fırtına varken sabah Atlasjet'in 11:30 uçağı ile Bodrum'a hareket ettim. Dört gün üç gecelik İstanbul'un yorgunluğu üzerimdeyken başımı koltuğa koydum, hafiten içim geçti. Didim üzerinden alçalmaya başladığımızda lodosun dövdüğü Ege sahillerini seyrettim. Hayatıma anlam katan, yeni yaşadığım ortama, ege'ye dönüyor olmanın coşkusuyla içim kıpır kıpır etmeye başladı. Kırk yıl önce, okul yaz tatiline girip te yazlığa giderken böyle hissederdim. O coşkuyu ellili yaşlarımı sürerken yeniden yaşabildiğim için kendimi şanslı addediyorum. Herşey Bodrum sayesinde... 


Bodrum'a döner dönmez Mahmut Kaptan...
O coşkuyla, yağmura ve fırtınaya bakmadan Mahmut Kaptan'a attım kendimi. İlk işim doğru dürüst bir ahtapot salatası söylemek oldu.







2 yorum:

  1. Biz büyükşehir kurbanları her satırınızı imrenerek okumaya devam edeceğiz...

    YanıtlaSil
  2. Eskiden herseyi, heryeri güzel gelirdi Istanbul'un. hatta 3 sene önce Istanbul'dan ayrilirken cok buruktu icim... Ama insan rahata alisinca farkli acidan bakiyor. Artik Istanbul'a gelislerimiz bize de cok yorucu geliyor. Ayni sizin gibi eve dönerken heyecanlaniyoruz. Halbuki baslarda Istanbul'a, dogdugum büyüdügüm sehre gelirken ne cok heyecanlanirdim...

    YanıtlaSil