7 Nisan 2016 Perşembe

Tam da yedinci yıl bitmişken denk geldi.

Bu mevsim ve Bodrum’da geçirilen yaz tatili dönüşleri Bodrum’a taşınma konusunun gündeme geldiği dönemlerdir. Bir yaza girerken heyecan dalgası esiyor, bir de yaz biterken. Bu iki dönemde bana maille gelen soruların artmasından bunu anlayabiliyorum artık.

Zaman zaman buradaki hayat üzerine, Bodrum’da yaşamak üzerine aklımdan geçenleri yazıyorum. Bazen bazı konuları tekrarlamak gerekiyor. Ya da zaman geçtikçe buradaki hayat değişiyor, görüşlerimi güncellemem icap ediyor.

Bu yazıyla, şu son iki yıldır gözlediklerimi, eski bilgilerimin ve gözlemlerimin üstüne koyarak genel bir toparlama yapmak istiyorum.

Başta iki gözlemimle asıl meseleye parmak basayım;
Bir: Bodrum hızla göç alıyor, kalabalıklaşıyor.
İki: Aynı hızla yozlaşıyor, bozuluyor.






Ben burada eski sayılmam. Şunun şurasında dün 7. yılım bitti, bugün sekizinci yılıma başladım. Öncesindeki yarı zamanlı, arada bir anne evine gelmeleri saymıyorum. O zaman yirmi yıla yaklaşır. Bodrum’a ilk gelişim üniversite ikinci sınıfta, 1978 yılındaydı. O gelişimden İstanbul’a döndüğümde bir gün Bodrum’da yaşayacağımı çok net olarak söyledim kendime. Otuz yıl sonra oldu. Bunun nedenlerini kısaca anlatayım istiyorum. Çünkü istemekle olmuyor, şartların da olgunlaşması gerekiyor. Şartlar derken şunu belirteyim ki bunlar iki çeşit. Biri kendi içinizdeki şartlar, diğeri dışınızdaki. Yani birinin oluşması size bağlı, diğerinin oluşması o kadar size bağlı değil. Kendimden örnek vereyim. Yaptığım işi burada yapabiliyorsam bu hem benim mesleğimin her gün toplantı, müşteri görüşmesi gerektirmeyecek bir bölümünü iş edinmem, hem de teknolojinin (internetin) buna olanak sağlaması. Birincisi benim elimde olan bir karar ama ikincisi değil. Bodrum’a yerleşmek her zaman beynimin kıvrımlarındaydı. Kah uyuduğu dönemler oldu kah kendini hatırlattığı dönemler. Kendini hatırlattığı dönemlerin periyodu sıklaştıkça kendim ve işimle ilgili kararları almaya başladım. Şu anda grafik tasarımın bir bölümü olan kurum kimliği ile ilgili konularda iş üretiyorum. Yabancıların corporate identity dedikleri iş. Bunu ülkede ilk yapmaya başlayanların içindeyim. Ama sadece bu konuyu iş edinen –eğer yanılmıyorsam- tek örneğim. Benimle birlikte bu işi yapanlar yanı sıra kitap, broşür, katalog vs. de tasarlıyor, üretiyorlar. Ben de bu yola çıktığımda başta o tarz işleri yapıyordum. Ama ne zaman ki Bodrum’a göçmeyi ciddi ciddi kafama koydum, o tarz işleri almamaya başladım. Çünkü o işler İstanbul’da, matbaalarla iç içe olmayı, müşterilerle sık görüşmeyi gerektiren konular. Oysa kurum kimliği hizmet verdiğiniz kurumla o kadar sık ve iç içe olmadan yürütülen bir iş biçimi. Demem o ki Bodrum’a taşınacağım diye iş tarzımı değiştirdim. Ve bu başta ciddi bir gelir kaybına neden oldu çünkü yapmaya soyunduğum iş Türkiye’de çok bilinen bir iş değildi. Ama zamanla yaptıklarım diğer kurumlar tarafından görülmeye, bunun bir ihtiyaç olduğu anlaşılmaya başlandı. O dönem Türkiye’nin dışa açılmada ivme kazandığı dönemdi falan. Yani risk aldım. Ki almadan bir şey yapılmıyor, bunu yaşayarak öğrendim. İkinci konu, yine kendimle ilgili bir konuydu. Medeni durumum değişti, evliliğimizi bitirdik. Bu ister istemez bir hareket serbestisi getirdi. Hemen boşanmanın ertesi günü Bodrum’a göçmedim tabii, arada üç yıl var. Ve en önemlisi doğup büyüdüğüm şehirden, köklerimden, ailemden ve eş-dost çevresinden ayrılmayı göze almak. Bodrum’a geldiğim gün bir iki tanıdığım vardı o kadar. Daha doğrusu Ahmet ve Mehmet Kurşuncu kardeşler dışında kimse yoktu. Ama onların mekanı Zazu sayesinde İstanbul’dan aşina olduğum insanlarla karşılaştım. Buraya benden önce yerleşenlerle tanıştım. Başta benim Bodrum’un yerlisi olan pek tanıdığım yoktu. Ancak ikinci yıla doğru yavaş yavaş tanımaya başladım.






İkinci tür şart olarak belirttiğim konu teknolojiydi dedim. İnternet bu kadar yaygınlaşmasaydı yine gelemeyebilirdim. Ya da işimi bırakıp başka bir iş yapacaktım. O da mümkün olabilirdi çok zorda kalsaydım. Ama ben işimi seviyorum. Ve zaten başka bir iş de bilmiyorum. İlla gerekse bir ortakla otel ve lokanta/meyhane işine girerdim muhtemelen. Her neyse, şunu anlatmaya çalışıyorum; kendi elinizde olan ve olmayan şartların zamanlamasının çakışması sizin için en uygun zamanı hazırlıyor. Onu hissedecek, yakalayacak, ıskalamayacaksınız.

Uzun bir giriş yaptım farkındayım ama gerekiyordu. Şimdi gelelim bu yazının asıl konusuna.

Bodrum’a taşınmak –bunu Ege’de bir yöreye taşınmak olarak da okuyabilirsiniz, illa Bodrum olacak değil ya- tası tarağı toplayıp gelmekten ibaret değil. O işin bir boyutu. Asıl mesele buraya neden geldiğinizi kendinize sormanız. Eğer geldiğiniz şehir -diyelim İstanbul ise ve siz burada oradaki alışkanlıklarınızla yaşamaya devam edeceksiniz niye geldiniz diye sorarlar. Bodrum’a gelirken şehrinizi yanınızda getirmemelisiniz. O zaman hem siz sadece şehirde sizi sıkan bir şeylerden kaçtığınızı zannedersiniz hem burada gereksiz kalabalık yaparsınız. Çünkü yanınızda getirdiğiniz alışkanlıklarınızla beraber aslında kaçtığınız şehiri de getirmiş olursunuz.







Değişmeyecekseniz niye terkediyorsunuz şehrinizi ve niye buraya geliyorsunuz? AVM içinde yemek yiyecekseniz İstanbul’dakiler buradakinden daha iyi, orada kalın derim. Sadeleşmelisiniz. Asla anlamadığım bir şey, burada karton Starbucks bardağıyla Bodrum sokaklarında yürüyenler mesela. Bu tipik bir kentli davranışı. Plazadan çıkıp, Nişantaşı’nda yürüyüp bunu yaparken burada devam ettirmek bana tuhaf geliyor. Ben de İstabul’da yaşarken Kanyon’a giderdim. Orada yemek de yerdim, sinemaya da giderdim, alışveriş de yapardım. Burada açılan AVM’ye iki kere –o da zorunluluktan- gittim. Bebek’te oturdum. Starbucks ben ayrıldıktan sonra açıldı ama Gloria Jean’s vardı ve giderdim. Bodrum’da bana Starbucks içiremezsiniz. Kahvemi ya Ali Cengiz’de ya Denizciler kahvesinde ya da Kumbahçe Belediye kafeteryasında içiyorum. Ben İstanbul’daki ben değilim. O orada kaldı. Evet tabii ki bazı kodlarımız aynen, sapasağlam duruyor. Onların oynaması zaman işi. Ve de bazı işleri yapıyorsak o işin gerektirdiği kodları da yok sayamayız. Yok edebiliriz ama o zaman o işi bırakmayı göze almak gerek. Fakat şu var ki bir denge tutturulabilir. Buraya geldiğim ilk günle bugünüm arasında dağlar kadar fark var. Başlarda her yere hızlı gidiyordum. Arabayı hızlı kullanıyordum. Hep yetişecekmiş gibiydim. Sonra baktım ki yetişecek bir şeyim kalmamış ki. Hele ilk üç yıl ev-ofis düzenindeydim. İş saatleri dışında nereye gidecektim zaten? Bir yere gitmek derdinde de değildim ya. Gideceğim yerler için bisiklet edindim. Arabayı hayatımdan çıkaramadım ama kapladığı alanı çok azalttım. Başlarda da bütün yaptığım yürümekti. Kıyı boyu yürüdüm. Hala yapıyorum bunu. Ara sokaklarda gezinip kayboluyordum önceleri. Şimdi ezberledim ama yine aynı zevkle yürüyorum. Ne var ki ilk yıllar sadece kendi ayak sesimi duyuyordum, şimdi yanımdan arabalar geçiyor. Kalabalıklaşıyoruz.

Burada yedi yıl bitti dedim. Bu süre içinde üstüme başıma aldığım kıyafeti İstanbul’da iki yılda alırdım. Kaldı ki hiç öyle giyim merakım yok. Alışverişe çıkınca bütün işimi bir saatte bitiririm Bildiğim, güvendiğim iki üç marka var, girer ihtiyacımı alır çıkarım. Hayatımda hiç vitrin vitrin gezmedim. Burada birkaç tişört, sort ile yazı, bir iki uzun kollu ve bir iki pantalonla kışı geçiriyoruz. Gıda alışverişimi pazardan yapıyorum. Bu en büyük zevkim. Her cuma aksatmamaya çalışıyorum. Aksatırsam manava ya da cumartesi Kızılağaç pazarına gidiyorum. Büyük marketlerden gıda alışverişi yapmadım, yapmam. Deterjan ve içki gibi, pazarda bulamayacağım malzemeler dışında marketlerle işim yok. Ama buraya yerleşip Makro’dan alışveriş yapanlar var, biliyorum. İstanbul’da maydanozdan başka ot mu bilirdik? Ne öğrendiysem burada öğrendim. Yeme içme alışkanlığımı buraya uydurdum. Bundan da çok mutluyum. Çünkü biliyorum ki bir coğrafyayı özümsemek istiyorsan ora insanıyla birlikte zaman geçirmek ne kadar önemliyse o coğrafyanın bahşettikleriyle ruhunu bütünleştirmek de o kadar önemli. Nereden geldiği belirsiz market sebzelerini değil pazardan yöre insanının yetiştirdiği, topladığı sebzeleri tüketeceksin. Onlar sana yeni damak zevki aşılayacak. Yemeklerimi kendim yapıyorum ve her cumartesi benim yemek yapma günüm. Bir gün önce pazardan aldıklarımla o haftanın yemeklerini yapıyorum. Buranın otları hayatıma yeni tadlar olarak kazındı. Bu çok değerli.







Buranın deniz mahsullerini yedikçe İstanbul’da yediklerimiz neydi diye düşünmeye başladım. Şu söyleyeceğim asla ukalalık değil; İstanbul’da bana kimse artık kalamar, ahtapot yediremiyor. Çünkü alasını burada buldum ve tadına vardım. Benim için sebze ve deniz mahsulü olsun yeter. Rakıyı unutmayalım tabii. Eh bunların en iyilerini bulabileceğim bir coğrafyadayım. Ve bunları en iyi pişiren, bilen ustaların içindeyim. Şimdi bakın, burada yaşayıp Cook Shop, Big Chef’e falan gidenleri görüyorum. Bir kere çok şubeli restoranlarda iyi yemek yenmez. Sıradanın bir tık üstünde kaliteye razıysanız lafım yok. E İstanbul’dan kaçıp buraya gelinmişti hani? Niye Big Chef’e gidiliyor anlamıyorum. Bura yerlisinin gitmesini anlarım bakın. Onlar için değişiklik olabilir. Ama İstanbul’da Big Chef veya benzeri yere gidenlerin burada da aynı yerlere gitmesi çok anlamsız geliyor. İsteyen istediği yere gider bana ne tabii. Bana göre bu tür yerlere gitmek, burayı özümsememek anlamına geliyor.

Sadeleşmedikten, burayı özümsemeye çalışmadıktan sonra buraya gelmişsiniz neye yarar? Yalıkavak marinaya bayılan biriyle neyi konuşabilirim ki? O marinanın Yalıkavak’ı nasıl mahvettiğini, o dokuyu nasıl bozduğunu, balıkçı köyü olan Yalıkavak’ın nasıl İstanbul züppelerinin yazlığına dönüştüğünü algılamayan zihniyet Bodrum’u bozan zihniyetin ta kendisi. Güvenlikli siteler, rezidanslar. Bodrum mimarisine hiç uymayan, ünlü paragöz mimarların yaptığı berbat yapılar Bodrum’u bitiriyor. Granit kaplı yapılar. Yapıyı Suadiye’ye koysam yadırganmayacak tasarımlar. Bunlara milyon dolarlar ödeyen sonradan görmeler. Daracık Bodrum sokaklarında dev ciplerle sıkışıp kalan botokslu kadınlar. Puro ve parfüm kokan marina bölgesi restoranları yaz kabusumuz. Eskiden kışın biz bizeyiz diyorduk artık diyemiyoruz. Kışın artık yaz kadar olmasa da trafik var. Kırmızı ışıkta sağdan girenler başladığında yaz yaklaşıyor demektir. Evlerini kontrole gelen –özellikle Istanbul plakalılar- trafikte kural ihlallarinden anlaşılıyor. Korna çalanlar başlıyor. Kornaya uzun basarak kızgınlığını belli eden asabi kadınlar çok dikkatimi çekiyor. Bakıyorum bazıları 48 plaka. Belli ki yeni yerleşenlerden.



Bir diğer konu, buraya gelenlere büyük şehirde kalanlardan atılan salvolar. Kendi mutsuz hayatlarını yaşarken burada yaşayanlara giydirmek milli sporları haline geldi. Ben de payıma düşeni fazlasıyla aldım bu süreçte. Artık cevap vermiyorum genellikle. Bir plazanın 34. katında, bir değer olarak gördüğü ve asla sevmediği işini, terfi çatışmaları yaşayarak sürdürmek, ruhta ve bünyede tahribat yapar doğal olarak. Sabah 7’de köprü trafiğinde olan birinin o saatte sahilde köpek gezdiren bir Bodrum sakinine bakışı kişiden kişiye değişebilir. Bana ne iyi ettiniz gittiniz, iyi ki yazıyorsunuz, bizlere örnek oluyor yol gösteriyorsunuz diyenler de var, millet güneydoğuda iç savaş yaşarken sen rakı fotoğrafı paylaşıyorsun diyen de. Bunu diyen muhtemeldir ki akşam rakısını da içiyordur. Ama asıl derdi memleket meselesi değil kendi meselesi. O işin kılıfı. Mutsuzlukları anlayabiliyorum. Ama kalmak da bir seçim. Ne yapabilirim ki mecburum dendiği an, o hayatı kabullenmektir. O noktada ya susacak ve düşünecek ya saydıracak.





Bir beldeye uluslararası markalar girmeye başladı mı orası bozulmaya da başlamıştır artık. Gerek yapı gerek kimlik anlamında koruma konusunda kimseyle tartışmaya girmiyorum çünkü anlayan insan çok azaldı. Herkes marka peşinde. Kimse kimlik, Bodrum’un kimliği derdinde değil. Üzülerek söyliyeyim, belediye başkanı bile değil. Yoksa o inşaatlara nasıl ruhsat verilirdi? Bakın bir beldeyi korumak o beldede yaşayanların değil, o beldeye sahip çıkan, oraya sonradan gelenlerin işi olmalı. İnanın böyle. Başta bana böyle dediklerinde karşı çıkmıştım ama yaşadıkça kazın ayağının öyle olmadığın gördüm. O beldede yaşayanların desteği alınmalı, bu şart. Ama o coğrafyada doğanlar ne yazık ki kıymetini tam bilmiyor, bozulma denilen şeyin ne olduğunu algılamakta geç kalıyor. Ve bozulmanın sebebi oluyorlar. O yüzden mimarlar odası gibi, kent konseyi gibi sivil toplum örgütlerinin önemi çok. Koruma, sahiplenme konularında tartışmaya girmek isteyenlere Kalymnos’u gördünüz mü diyorum. Cevabı hayır ise, eğer görürseniz sonra konuşalım diyorum. Koruma nasıl becerilir en iyi örnekler karşı adalarda. 8-10 milin ayırdığı büyük farkların yaşandığı dünyalardayız. Örnek çok yakınımızda ama hiç bir yerel yöneticinin, müteahhit tayfasının, inşaatçının işine gelmiyor tabii. Rant yok, rüşvet yok. Bu ikisinin olmadığı yerde Türk’ün de işi yok maalesef.

Toparlamam gerekiyor. Bodrum’un girişine, Osmanlı döneminde Bostancı köprüsündeki Bostancıbaşı gibi adam dikip, sen girebilirsin sen giremezsin diyecek halimiz yok. Bari gelenler buranın değerini bilseler, gelirken şehirlerini, alışkanlıklarını getirmeseler, burayı bozmasalar. Buraya gelmenin nimetini anlasalar. Burayı tanımaya çalışsalar. İnsanını, doğasını, kültürünü öğrenseler. Sadeleşseler, dönüşseler. Mavileşseler… Ege’ye yakışsalar. Zeytini, bademi, balı, tilkişeni, cibezi hak etseler.


Yaz yola çıktı geliyor. Bakalım gelirken neler getirecek? 


6 yorum:

  1. Bir yerde dev mağazalar açılmaya başlayınca orası bitiyor. İkea bile buraya teslim noktası adı altında şube açtı. Güzelim Bodrum evleri aluminyum korkuluklu küplere evrildi. Bozulma ve çürüme sahiden Orta Doğu'nun fıtratında var. Başka bir şey diyemiyorum Serdar Bey. Çok üzücü.

    YanıtlaSil
  2. Gittiğimiz yere uymak yerine,orayı kendimize uydurmaya bayılıyoruz. O zaman gitme. Gitmenin ne anlamı kalıyor. İstanbul da böyle bozulmadı mı? Yine çok haklısınız Serdar bey. Doğru ve güzel yazılarınız için teşekkürler.

    YanıtlaSil
  3. Alaçatı'da yaşayan biri olarak, burası içinde benzer şeyler söyleyebilirim. Doğal yaşam, sadeleşme diye buraları tercih eden insanlar alışkanlıklarından vazgeçemediği için değerlerimiz kültürümüz en önemlisi doğamız yok olmaya başladı.. Yazılarınızı okurken kendini kaybeden başkı bir dünyaya göç eden biri olarak size çok teşekkür ediyorum..

    YanıtlaSil
  4. Bodrum sonun başlangıcında; birde Yahşi ye külliye yapılıyor, hemde devasa.
    Neylersiniz, insanı ne ki doğası ne olsun.

    YanıtlaSil
  5. Son zamanlarda okuduğum en iyi tespit yazısı. Ne kadar doğru yazmışsınız, İstanbul'u Bodrum'a getireceksen, ne diye geliyorsun...Bence de bozulmanın en büyük payı sonradan gelip yerleşenler de, sözüm ona sosyokültürel özellikleri yüksek insanlar. Üzülüyoruz ve elimizden bir şey gelmiyor ne yazık ki.

    YanıtlaSil
  6. Hele şu kapalı dükkanların olduğu sokağın gece resmi yokmu o içimi acıttı.Bu sokak bodrumun en çok fotoğraflanan , boncukcuları süngercileri ile posterlere konu olmuş sokağıydı.Hangi belediye böye turistik alışveriş sokağının bankalarca işgaline izin verir.Ya bankalar ,yüksek kiralar verip o sokaktan küçük dükkanları kovalarken hiçmi vicdanınız sızlamadı.

    YanıtlaSil