Bayram tatilinde
Bodrum’daki tüm otellerin dolduğunu, ek seferler dahil tüm uçuşların biletlerinin
tükendiğini öğrenince benim için en iyisi Bodrum’dan uzaklaşmak olacaktı. On
gün önceden birilerinin ricasıyla Sait’te bayramın üçüncü günü için yer
ayırtmak istediğimde bizim Adem yer olmadığını ama ricam üzerine uygun bir yer
yaratacağını söyleyince kalabalığın hacmi belli oldu. Hem ramazandan çıkılması,
hem hala yaz olması hem de okullar açılmadan önceki son tatil olması nedeniyle
bu bayramın Bodrum’u patlatacağını tahmin etmek zor değil.
Hal böyle olunca,
üstelik de benim de ara sıra ortam değiştirmeye ihtiyacım olduğundan bir
yolculuk programı yaptım. Yalıkavak’tan Cuma günü, bayram trafiği başlamadan
Kekova’ya doğru yola çıkalım dedik. Kekova’ya en son 2004 yılında gitmiştim. O
zaman Üçağız’da kalmıştım ve sakinliğini sevmiştim. Ama ben bir tatil yerinde
çok kalanlardan değilim. Bir süre sonra sıkılmaya başlarım. Onun için üç gün
sonra buradan ayrılıp Faralya’ya geçeceğiz. Mesela hem kalabalıktan, hem aynı
anda yüzlerce kişiyle aynı şeyleri yapmayı sevmediğimden hayatımda hiç tatil
köyüne gitmedim. Binbir çeşit vasat yemeklerden oluşan açık büfeden yemek almak
için sıraya girmeyi aklım hiç almadı. Aynı açıda şezlonglara oturup deniz
kıyısında güneşlenmek de bana göre değil.
 |
Kale Pansiyon'daki balkonumuzdan görünüm |
 |
Üçağız Köyü'ndan bir görüntü |
 |
Kale Pansiyon'un önündeki ördekler için yapılmış evi |
Benim için tatil sakin
bir bölge, iyi bir mekan ve iyi yemekler demek. Bunların üçü her zaman aynı
yerde bulunamıyabiliyor. Misal, şu satırları yazdığım Kekova Kaleköy’deki Kale
Pansiyon. Ama böyle bir bölgede harika bir tesis beklememek gerek. Harika
tesisten kastım da temiz, düzenli, alt yapısı iyi çalışan, odalarında asgari
konfor olan, yemekleri iyi olan yer. Mimari şaheser beklemiyorum. Michelin
yıldızlı restoran da. Burası sakinliğiyle bizim için ideal (di). Ama tatilin
başlamasıyla çocuklu aileler gelmeye başladı, bizim sessizlik bozuldu. Neyse
tatildeyiz, şikayet yok.
Dün sabah erkenden
Yalıkavak’tan çıktık ve doğru Köyceğiz’e geçtik. Burada göl kıyısında birer
kahve içip yola devam ettik. Bodrum Antalya arasını bundan 15 gün önce yine
yapmıştım, o zaman da Köyceğiz’e uğramıştım. 80’lerde pause tuşuna basılmış
diye tanımladığım Köyceğiz’i yine görmek istedim. Aynı duyguyu bir daha
yaşadım. Hareket etmeyen Köyceğiz gölünün kıyısında oturup kahvelerimizi içtik.
Sıra sıra gazino, restoran, diyebileceğimiz mekanların tümünün dekorasyonu aynı
üslupta. Çam ağacından yapılmış sedirler, masalar, iskemleler. Taştan örülmüş
komik barlar. Sedirlerin üzerinde Türk motifleriyle bezeli kumaşla kaplanmış
şilteler. Hadi biri bunu yaptı. Diğerleri niye aynısını yapmış? Demek ki
buranını zevki bu. Bodrum ile Muğla’nın güneyindeki ilçelerin zevkleri çok
farklı. Antalya’ya yaklaştıkça o Türk motifli zevksiz üslup ortaya çıkıyor.
Antalya’dan doğuya gitmedim, gitmem de. Muhtemelen oraları daha zevksizdir. Anadolu’yu
Ege kıyısı hariç hiç sevmedim. Anadolu zevkinden hazetmem, "Anadolu işi" hiç bir ürünü ve tasarımı sevmem. Herneyse bu Türk motifli malzemeleri görmek bana
iyi gelmiyor. Derken Kaleköy’de kalacağımız Kale Pansiyon’a geldik ki
balkonumuzdaki sedir aynı üslup. Biraz önce üstünde kestirdiğim sedirin kumaşı
da öyle. Neyse tatildeyiz, şikayet yok.
 |
Köyceğiz'de zaman da göl de durgun |
 |
Arabanın navigatör ekranında Sakar geçidi ve Göçek rampalarının krokisi |
 |
Anadolu işi zevksiz türk motifli kumaştan sedirler heryerdeler |
 |
Köyceğiz çarşısından |
 |
Köyceğiz çarşısından |
 |
Köyceğiz çarşısından |
 |
Köyceğiz çarşısından |
 |
Nefret ettiğim desenler Kekova Kaleköy'de de karşıma çıktı |
|
|
Köyceğiz’den sonra
direkt Kalkan’a geçtik. Orada Patara Evleri’nde kuzinim Nilgün ve Osman
tatildeler. Onlara öğle yemeğine uğradık. Nilgün ve Osman geçenlerde oğlu
Mert’i evlendirmiş, ben de bunu blogda yazmıştım. Kalkan’a en son 1983 yılında
gittiğimi söylersem yaşadığım şaşkınlığı tahmin edersiniz. Hani bir zamanlar
burası dutluktu misali, bizi kayığıyla kayalık bir bölgeye bırakıp sonra gelip
alan Kalkan’lı amıcanın bıraktığı o bölgeye Patara Evleri yapılmış. Acayip dik
bu yamaça nasıl evler yapıldı aklım almadı. Bugüne kadar gördüğüm en iyi site
burası. Evler bulunduğu ortama çok uyum sağlamış. Uzaktan baktığınızda
kendinizi Akdeniz’in bir kasabasında hissediyorsunuz. Biraz Dalmaçya biraz
İtalya tadı.
 |
Patara Evleri |
Oradan sonra Kekova,
daha doğrusu Üçağız yaklaşık kırk dakikalık bir yol. Molalar hariç dört saat
kırkbeş dakikada buraya geldik sayılır.
Kale Pansiyon’a
yerleştik. Burası konumu itibariyle harika. Akdeniz’in dibindesiniz. Odalar çok
sıradan. Tam pansiyon odası. Ama zaten başka birşey beklemiyorduk. Adı
üzerinde, pansiyon. Hem burada daha başka tür tesis yok zaten. Biraz daha iyi
veya kötü ama hepsi pansiyon. Dediğim gibi konumu harika, bu da birçok şeyi
gözardı etmenizi sağlıyor. Bu sabah saat sekizde girdiğimiz deniz tüm falsoları
unutturdu mesela. Sabahın o saatinde biz iki kişiden başka kimse yoktu denizde.
Deniz bile uyanmamış, oynamıyordu. Bir akşam önce içilen onca rakı bir anda yok
oldu. Akşam yemeğinden kısaca söz edeyim. Benim bir teorim var ya; Fethiye’den
güneye indikçe balık yenmez diye. Haklılığım bir daha kanıtlandı. Bu bölge
insanı balık ve deniz mahsülü bilmiyor, bu kesin. Buzluktaki bütün kalamarı
görünce ızgara yapmalarını söyledik. Izgara bilmiyoruz tava yapalım size
dediler. Hiç merak etmemişler. Biraz sonra kömür ateşi yanınca haber geldi,
ızgara yapabiliriz diye. Tabii öyle sos filan yok. İçi iyi pişmemiş kalamarları
getirdiler. Izgara istediğimiz için pişman ettiler. Akya şiş vardı. Akyayı
balıktan saymam ama hadi yiyelim dedik. Sıradan bir balık işte. Yemeseydim de
olurdu ama deniz kıyısına tatile gelince de köfte yenmez ki. Bu akşam inatla ve
ısrarla lagos yiyeceğiz çünkü sabah taze taze geldiler. Bakalım. İyi olursa
yarın yazarım.
 |
Akşam günbatımında rakı zevki |
 |
1 veya 2 TL'ye yaptığı kolyeleri satan Kekova'lı sevimli kız çocuğu |
Birinci günü bitirdik.
Sabah erken deniz, sonra kahvaltı, şezlongta kitap. Öğlen bira. Ki birayı
sevmem ama bugün canım bira patates çekti. Tabii iki küçük şişe sonunda bir
hımbıllık bir uyku bastı. Denize girmeden uyanmam, normale dönmem mümkün değil.
Bu birayı nasıl içerler anlamıyorum. Onun için şimdi denize gireyim. Saat
beşbuçuğu buldu. Zaten sonra denizin dibine rakı masasını kuracağız, sohbete
başlayacağız.
Yorumlar
Yorum Gönder