Bundan iki hafta önce,
iki günlüğüne çok sevdiğim dostlarıma bir sürpriz yapmak için Fethiye’de Çalış
Paljı sahilindeki bir otele gitmiştim. Araya başka şeyler girdi, burayla ve o
kısa geziyle ilgili notları yazamamıştım. Şimdi zaman buldum, yazayım istedim.
Otelin adını
vermeyeceğim. Çünkü anlatacaklarım o otele özgü değil, genel olarak o civardaki
turizm anlayışının örnekleri. Belki bu oteldeki resepsiyon görevlisinin
kişiliği nedeniyle burada tuhaflık daha fazladır. Yani neresi olduğunun önemi
yok.
Dediğim gibi
İstanbul’dan çok sevdiğim üç arkadaşım iki günlüğüne orada olacaklardı. Benim
amacım da bir sürpriz yapıp onlardan önce otele gidip onları karşılamaktı. Ama
yola biraz geç çıkınca, Yatağan rampalarında kamyonlara yakalanınca erken
gidemedim. Arkadaşlarım benden önce gelmişler ve muhtemelen Ege ve Akdeniz
bölgesinin en zevzek resepsiyon görevlisi kadın ile başbaşa kalmışlar. Kadın
akşam yemeğini otelde yiyip yemiyeceklerini sorunca arkadaşlar kendi aralarında
“Serdar’ı arayalım o bir balıkçıdan söz etmişti” diye konuşurlarken
resepsiyonist “Serdar Benli mi? Aa o da geliyor” diye söze karışınca bizim
sürpriz yalan oldu. Daha önce geleceğimi söylemiştim, rezervasyonu arkadaşlarım
yapmıştı. Ama sonra benim program değişti iptal ettik. Onlardan gizli tekrar
rezervasyon yapınca ortalık karışmış. Kadın geliyor diyor, benim arkadaşlar
hayır gelmiyor iptal ettik ya diyorlar. Neyse olan oldu. Ben otele kaydımı
yaptırırken kadının bir dolu sohbetine muhatap oldum. Kısa ve net cevaplarla
savuşturup asansöre yönelmiştim ki arkamdan bağırdı “mesleğiniz ne?” diye.
Doldurduğum formda öyle bir bölüm yoktu. “Pardon bu bir meslek hastalığı, el
yazısından meslek tahmini yapıyorum” dedi. El yazım fena değildir ama çabuk kurtulmak
için o kadar hızlı yazmışım ki “doktorsunuz değil mi” dedi. Bozmadım.
Otel tam İngiliz
emeklilerinin oteli. Başka deyişle İngiliz darülacezesi de denebilir. Yaş
ortalaması öyle yani. 60 yaş altı kimse yok, 70’liklere genç kız muamelesi
yapılıyor. Otelin her tarafında Türkçe ve İngilizce, A4 kağıtlara alınmış
çıkışlar yapıştırılmış. “Dışarıdan yiyecek, içecek getirmeyin”. “Saat 8’den
önce havuz başındaki şezlonglara bırakılan havlular toplanacaktır” gibisinden
direktiflerle turistlere ayar veriliyor. Asansör içinde, restoranda, her
tarafta bu A4 kağıtlar.
 |
Otel buralarda bir yerde olacaktı |
İlk gün öğlen yemeği
yiyelim dedik. Menü İngilizce ama altında Türkçe açıklamaları da var. Tavuk ve
köfte söyledik. Genç garson gitti gelmez. Biraz sonra “köfte yokmuş abi” dedi.
Yahu nasıl olmaz menüde yazıyor dedik. Menüde yazıyorsa o zaman vardır dedi,
gitti. Yine yok diye geldi. Köfteyi ısmarlayan Selçuk uyandı ve menüyü istedi,
eliyle işaret etti “bak burada ne yazıyor? meatball. Yani köfte”. Garson o
zaman anladı, haa o var dedi gitti. Fethiye’nin resmi dili İngilizce olmuş
meğer.
Akşam Fethiye’nin içinde
iyi bir balıkçıya gittik, adı Girida. Girida bir balık türüymüş. Grida diye de
yazılıyor. Gerçekten çok düzgün bir balıkçı. Hayatımda en iyi kalamar ızgarayı
orada yedim diyebilirim. Epey rakı içildi, epey meze ve balık yendi. Hesap
gayet makuldu. Bu arada o balıkçıyı da çok zor bulduk. Çünkü size “marinanın
orada tekne direklerine bakarak yemek yiyeceksiniz” denince ne anlarsınız?
Fethiye marinasının orada tepede bir yer diye tahmin ettim. Kime sorsak
bilmiyor. Fethiye’nin bütün sahilinde tekneler yanaşmış durumda. Ama
kilometrelerce. Marina da körfezin sonunda konuşlanmış. Meğer her yere marina
diyorlarmış. Bizim balıkçı ise marinada değil sadece balıkçı teknelerinin barındığı
tam ters yöndeymiş.
 |
Fethiye'nin içi, özellikle eski bölgesi ve marina tarafları bana sevimli geldi |
 |
Bu resmi hangi mevsim çektilerse o mevsimde gitmek lazım. Deniz düz ve mavi |
Akşam otele döndük ve
tabii birer viski içelim, birer kadeh daha atalım durumu oldu. Barmen yok,
gidip yatmış. Bara girdik. Barda iki şişe içki var. Evet sadece iki şişe. Biri
dibine gelmiş garip markası olan bir viski, diğeri de açılmamış jack miydi ne?
Bira var, meşrubat var, neskafe var o kadar. Hevesimiz kursağımızda kaldı.
Ertesi sabah barmene sorduk yahu bu ne iş, neden içki yok. Abi dedi bu iki
şişeyi de zorla aldırdım. Aldırınca sattım, satınca patron memnun oldu. E iyi
de kardeşim içki olmayacaksa niye bar var o zaman? Sadece kola ve kahve servisi
içinmiş. Yanlış anlamayın, konunun dinle filan ilgisi yok. Sadece otuz kırk
çeşit içkiye yatırım yapmayı göze almıyorlar. Soran da yok diyorlar. Tabii
olmaz, ortada içki yok ki. Olmayınca kimse sormuyor, isteyen gidip Çalış
bölgesindeki barlarda içiyor. Hiçbir şekilde akıl alacak bir durum değil. Bu
nasıl işletmedir, nasıl bir mantıktır diye aramızda konuştuk içinden çıkamadık.
Fethiye’de hep Faralya
bölgesine gidiyordum. İlk kez içindeki Çalış plajları denilen bölgeye geldim. Daha
da Çalış’a gelmem. Berbat bir denizi var. Tüm körfez öyle ama. Yeşilimsi bir su
ve bulanık. Meğer dibi çamurmuş. Pislik değil ama. Bölgenin yapısı buymuş.
Benim gibi Bodrum’da pırıl pırıl suya giren biri için çekilmez bir durum. İlk
gün bir heves girdim ve on metre yüzüp çıktım. Ganj nehrinde yüzer gibi. İşin
garibi Faralya bölgesindeki o inanılmaz suyla körfezi bir burun ayırıyor.
Burnun solu cennet sağı cehennem.
Çalış’ın karşısında Şövalye
adası var. Biraz bizim Büyükada ile -eski halini bilenler için söylüyorum-
Bostancı/Küçükyalı/İdealtepe havasında. Altmışlı yılların sayfiye evi mimarisinin
epey örneği kalmış. Geniş balkonlar, tek katlı yayvan evler. Fethiye limanından
belli saatlerde adaya dolmuş motorları kalkıyor. Sabahki denizi gördükten
oradan da denize girmeyeceğimiz için sadece şöyle bir bakalım dedik. Ama dolmuş
tekneyle gittin mi üç saat sonra dönüyorsun. Tam caymışken arkadaşım Yıldırım
bizi kaça götürüp getireceklerini sordu. Tekneci 50 lira deyince, dört kişi 200
lira diye algıladık. Meğer hepimiz için toplam elli liraymış. E zaten böyle
yapmasak git/gel 12,5 liradan 50 lira olacaktı. Yani aynı hesaba geliyor. Biz
sormasak adamın da bize böyle bir teklif yapacağı yok. Aklına gelmiyor. Müşteri
de gidiyor. O da teknede pinekliyor.
 |
Tekneyle adaya gidiyoruz. Denizin rengine dikkat |
Yeşil suyun üzerinden
adanın çevresini turladık, bir saat sonra döndük. Bu arada Letoonia isimli
tatil köyünün dibinden geçtik. Üste para verseler o denize girmek için oralara
gidilmez. Yazık, epey para harcanmış bir tesis. Hoş, gelenler sudan şikayetçi
değil ki geliyorlar. Aynı şey Çalış’taki oteller için de geçerli. İngilizler
kıyıda denizin içinde oturup sohbet ediyorlar. Öyle yüzen filan yok. Hani tam
anlamıyla “çimiyorlar”.
Ada turundan sonra
Faralya tarafına geçip, bizim Oyster’cilerin önerdiği bir yörük evine gittik.
Aşağıda fotoğraflarını görebilirsiniz. Muhteşem manzarada dolmalar, gözlemeler,
salatalar, ayranlar... çaylar, kahveler, sedirde hafif kestirmeler. Sadece
cırcır böceği sesleri eşliğinde iyi bir öğlen geçirip, Kayaköy’ü de tavaf edip
döndük. Akşam çarşı içindeki balıkçılara gidecektik ama taksi şöförüne sorup da
oranın fasıllı, müzikli olduğunu öğrenince derhal bir akşam önceki Girida’ya
döndük. Aynı masaya aynı kıyafetlerle oturunca sahibi “abi siz iki gecedir
buradasınız, otelinize gitmediniz mi yahu” diye takıldı.
 |
Faralya'da yörük evi. bu sefer Türk motiflerine takılmadım. Adı üstünde, yörük evi |
 |
Derme çatma, köhne bir mekandı ama sevimliydi |
 |
Karşıdaki burnu dönünce önce Hillside var, birkaç mil sonra Fethiye Körfezi'nin yeşil suyu başlıyor |
Ertesi sabah, yani
Pazartesi sabahı saat 9’da otelden yola çıktım. Öğlen 12:30 civarı Yalıkavak’ta
bilgisayarın başına geçmiştim. Şu Bodrum’un böyle bir avantajı var işte. Her
yer yakın. Canınız istediğinde Fethiye’ye, Selimiye’ye, Datça’ya gitmek işten
değil.
Bu haftasonunun programı
bir gece Datça, bir gece Selimiye. Datça’da Fevzi’de Ege otları ve balık,
Selimiye’de Sardunya’da yine balık. Yani gezmenin ana hedefi yine yemek,
içmek... buraya niye yerleştim? Bunlar için...
Çok güzel bir yazı emeğinize sağlık https://kayatransfer.net
YanıtlaSil