Bir
kuruma kimlik sunumu yapmam gerekiyordu, dolayısıyla bana yine İstanbul yolu
gözüktü. Bu sefer uçakla değil arabayla gitmek istedim. Yılda en az bir kere
Bodrum-İstanbul-Bodrum yolunu arabayla yapmam gerekiyor çünkü yıl içinde ofiste
malzeme birikiyor. Uçakta yanımda ağırlık yapacağı için taşımadığım kitaptı,
hediyeydi derken küçük bir ardiye durumu oluşuyor. Stokları eritmek için arada
bir araba ile gidip gelmem şart. Bu sefer de Pazartesi sabahı İstanbul’un
Anadolu yakasında Maltepe’de bir toplantım vardı. Ben de Pazar sabahı arabayla
Bodrum’dan yola çıktım.
 |
Bodrum'dan yola çıkmadan önceki hazırlık |
Yalova’dan Pendik’e geçtim ve geceyi Kartal’daki Park
156 otelinde geçirdim. Geçen ay İstanbul’a gittiğimde de aynı müşterimle
toplantı vardı ve yine aynı otelde kalmıştım. Daha önce yazmıştım, bu oteli çok
seviyorum. Çok katlı, kimliksiz –hatta kimlikleri kimliksizlik olan- zincir
otellerde kalmayı hiç sevmiyorum. Bu bloğu izleyenler artık biliyor,
İstanbul’da ofisime yakın olduğu için Pera Tulip otelinde kalıyorum.
Resepsiyondakiler, kat hizmetlileri, garsonlarla selamlaşıp hal hatır sorar
olduk. Ben otelden temizlik, İstanbul’un Tepebaşı’sının el verdiği oranda
sessizlik ve rahatlık arıyorum. Bunlar da Pera Tulip’te var. Anadolu yakasında
kalacaksam da işte bu Park 156’da kalmayı tercih ediyorum. Burası 70’li
yıllarda denize girilen Kartal’ın sahilinde bir motelmiş. Zaman içinde
İstanbul’u bitirdiğimiz gibi Marmara’yı da bitirince artık denize girilmez
olmuş, bu binalar da terk edilmiş. Sabiha Gökçen’in devreye girmesiyle o yaka
hareketlenince ardı ardına oteller yapılmaya başlandı. Akıllı biri de burayı
canlandırmış. Gerçi ne zaman gitsem birkaç misafir dışında kalan görmüyorum.
Bir gün kapanacak diye korkuyorum. Bizim millet marka meraklısıdır ya, büyük
otellerde kalmayı bir halt sanır. Oysa burası iki katlı, gayet temiz ve düzgün,
yemyeşil, ağaçlıklı bir mekan.


 |
Bakımlı bahçesiyle Park 156 |
Bu
sefer İstanbul’da üç gece kaldım. Yine hem iş hem özel olmak üzere oldukça
yoğun bir program vardı. Bu seyahati ikiye bölerek anlatayım, üstünde
konuşacak, söyleyecek şeylerim var. İstanbul seyahatlerim bir anlamda benim
hayatımı da gözden geçirmeme fırsat veriyor. İstanbul, Bodrum, hayatı
değiştirme, şehirde yaşama konularında da birkaç laf edeyim istedim. Onun için
böleyim diyorum, uzun ve sıkıcı olmasın.
Pazar
sabahı bahçede kahvaltımı yapıp arabama atladım ve sabah sekize doğru Torba
kavşağından yakıtımı alıp yola çıktım. İstanbul’a en son tam bir yıl önce
arabayla gitmiştim. Milas çıkışındaki yol inşaatı genel olarak bitmiş, arada
bir bölümü duruyor. Bafa gölü yolunda inşaat sürüyor ve en erken seneye biter
gibi. Ortalık toz duman. Yazın o yolu kullananlar çok sıkıntı çekecek. Hele
klimaları yoksa bittiler. Cam açmak mümkün değil.
 |
Bafa |
 |
Bafa |
 |
Bafa'da yol yapımı |
 |
Bafa'da 8-10 km'lik bir bölümde yol bozuk |
Bafa’dan sonra Söke’nin ip
gibi yolunu bitirince otobana girip İzmir’e vardım. Bafa’daki zaman kaybına rağmen
Torba kavşağından İzmir’e ikibuçuk saatte vardım. Hem de yolda hız sınırı olan
110 kilometreye (yüzde on toleransı katarsak 121 kilometre) dikkat ederek.
Sadece otobanda biraz sınırı aştım o kadar. Otobandaki tünelde radar olduğunu
biliyorsunuz değil mi? Dikkatli olun. İzmir’de durmadan taa Susurluk’a kadar
devam ettim. Susurluk’ta doğal olarak pisboğazlık yaptım. Yolculuklarda,
tatillerde yediğime içtiğime hiç dikkat etmiyorum. Bodrum’da sebze, ot, balık
ve rakı ağırlıklı besleniyorum. İstanbul’da veya tatillerde ise rakının yanında
ne olursa yiyorum. Şaka bir yana yılda en fazla üç dört defa döner yiyorum
mesela. Bu seyahatte iki hakkımı tükettim. Bunun gibi börekmiş, şuymuş buymuş
fark etmiyor, yolculukta gözüm birşey görmüyor. Yalova’dan Pendik’e 15:15 ve
16:30 feribotları vardı. Yolu kestiremediğimden, yine bakım çalışmalarına
takılıp gecikirim diye acele etmeden 16:45’e yetişmeyi planladım. Gayet makul
hızda gittim ve 15:30’de Yalova’daydım. Hani biraz sıksam bir önceki feribota
binebilirmişim.
 |
Puslu bir havada Söke ovasının görünümü |
 |
İp gibi Söke yolu |
 |
Söke ovasında rüzgar enerjisi tribünleri |
 |
Gemlik |
 |
Gri Marmara havası, gri yollar |
 |
Bu fotoğrafın bu seyahatle ilgili yok. Ama çok gri gökyüzü olan fotoğraflar olduğunu fark ettim, ruhum sıkıldı araya eski bir yolculuktan bir Ege fotoğrafı koymak istedim. |
 |
Kaldığımız yerden devam edeyim. Gri havalı bir Yalova feribot iskelesi fotoğrafı |
 |
Ruhumu karartan içimi sıkan grilikte bir deniz fotoğrafı |
 |
Bu görüntünün de bu seyahatle ilgili yok ama üstteki fotoğraftan sonra iyi gelir diye düşündüm. Burası Bodrum |
Sonrasında Pendik’e geçip otele yerleştim, biraz dinlendim ve
yemeğe çıktım. Anadolu
yakasındaki balıkçıları pek bilmiyorum. Bir bildiğim Cunda var. Ondan da
sıkıldım. Twitter kanalıyla birkaç arkadaşa sorup soruşturdum, Küçükyalı
İdealtepe bölgesindeki Çapari’yi övdüler. Atladım bir taksiye verilen adrese
gittim. Benim çocukluğum yazları İdealtepe’de geçti. Ailemizin orada büyük
bahçeli, tam anlamıyla bir sayfiye evi vardı. Biz bir ara orada dokuz kuzen ve
dört aile birlikte büyüdük. Yazları kalabalık aile ortamında geçirmenin tadını
bilirim ve o tad damağımda öylece kaldı. İdealtepe’deki o evden en son bizim
aile ayrıldı. Yaz kış Kalamış’a taşındığımızda 1978 yılıydı. O zamana kadar
Kadıköy yakası bizim için “sayfiye” yeriydi. Bu konuyu bir başka yazıda anlatmak
isterim. Neyse, Çapari bizim çocukken denize girdiğimiz arkadaşlarımızın
yalısının biraz ilerisinde. Tabii tadilat görmüş, değişmiş ama bina aynı.
Eskiden yalının iskelesinin olduğu yerde taksiden inmek garip oldu. İçeri girer
girmez hemen Bodrum’a sık gelen arkadaşlarıma denk geldim. Yahu biz Bodrum’a
gelmek için didinirken sen niye buralara geldin diye takıldılar. Masama
oturdum, servise gelen garson bir ara çok sık gittiğim -artık olmayan-
Asmalımescit’teki Flamm’ın bir garsonu çıktı. İstanbul’un yıllardır gelmediğim
bir semtinde yabancılık çekmedim yani. Çapari’de ne yediysem memnun kaldım.
Servis çok iyiydi. Mezeler öyle. Hele susamlı levrek dedikleri soğuk mezeye ben
on numarayı verdim gitti. Yan masamda, yaşları 35 civarı dört tip olmasa daha
da iyi olacaktı. Bütün yemek boyu hangi sitede daire kaç para, hangi araba kaç
para? Sadece para konuştular. Hayat onlar için bu mu gerçekten merak ediyorum.
En iyi daireyi, arabayı, tekneyi alsan ne olacak? Sen hayattan ne alıyorsun,
hayatına ne katıyorsun ona bak. Yol yorgunluğu üzerine güzel bir yemek ve
rakının etkisiyle gözler kapanmaya başlayınca otele döndüm.
 |
Çapari'nin lezzetli mezeleri |


Ertesi
sabah işimizi gücümüzü bitirip, toplantımızı yapıp bu sefer Avrupa yakasına,
Beyoğlu tarafına ofise geçtim ve Pera Tulip’e yerleştim. Ofiste birikmiş birkaç
işi halledip akşam bizim grafik cuntayla buluşacağımız Karaköy Lokantası’na
geçtim. Her gelişimde mutlaka görmek istediğim arkadaşlarım var. Bu
arkadaşlarımla üniversiteyi birlikte okuduk. Birer ikişer yıl arayla mezun olduk.
Okul döneminden sonra bir dönem aynı ajansta birlikte çalıştık. Yazları
birlikte tatil yaptık. O yıllarda benim kırmızı vosvosa doluşup sık sık Assos’a
tatile giderdik. Hafta sonları kaçamak yapardık. Bodrum o yıllarda hem yolları
hem otomobil teknolojisi nedeniyle 12 -14 saat süren bir yolculuktan sonra
ulaşılabilen yer olduğundan öyle kolay gidilmezdi. Sonraki yıllarda herkes
başka ajansta veya kendi işinde çalıştı ama aşağıda fotoğraflarını göreceğiniz
Haluk, Yıldırım ve Uğurcan ile otuzbeş yıldır hiç kopmadık. Sonunda ben Bodrum’a
yerleşerek su koymuş olsam da her İstanbul’a gelişimde bir araya geliyoruz.
Bizleri yetiştiren Yurdaer ve Bülent hocaları da gelişlerimde görmek, bu ekiple
bir arada rakı içmek bu gelişlerin en hoş tarafı. Akşamı da Karaköy
Lokantası’nda noktaladıktan sonra İstanbul seyahatimin ikinci gününü de
bitirmiş oldum.
 |
Her İstanbul seyahatimin değişmez uğrak yeri Tünel'deki Lale Plak |
 |
Galata meydanında durup etrafı seyrettim. Galata küf, toz kokuyor. Böyle bir ortamda yaşayamam dedim... |
 |
Karaköy vapur iskelesinden İstanbul'un en sevdiğim manzaralarından biri |
 |
Yurdaer ve Bülent hocalar |
 |
Melis ve Yıldırım |
 |
Haluk ve Uğurcan |
Bodrum-İstanbul
etabını yaparken gözüme takılan birkaç şeyi eklemek istiyorum.
-
Bodrum’dan kuzeye, Ege’den Marmara’ya çıktıkça göğün rengi değişiyor. Ege’nin
koyu ve yoğun mavisi yerini açık maviye ve İstanbul’a gelince içinde grisi bol
bir maviye veya başka deyişle mavisi az griye bırakıyor.
-
Kuzeye çıktıkça içinde mescit bulunan benzinciler başlıyor. Bu benzincilerin
bana denk gelenlerinin hepsi leş gibi pis tuvaletleri olan benzinciler. İslami
nedenden ötürü “alaturka” tabir edilen tuvaletleri var ve pislikten geçilmiyor,
leş gibi kokuyorlar. Dolayısıyla “temizlik” ve “iman” kavramlarının hiç de iyi
bir ilişkisi olmadığını görüyorsunuz. Yani temizlik imandan falan gelmiyor. O inanılmak
istenen bir klişe, gerçekte yok.
-
Trafikteki kural ihlalleri İstanbul’a yaklaştıkça artıyor. Sağdan geçmeler,
slalom yapmalar, riskli sollamalar...
-
Tabii kuzeyde trafik de belirgin biçimde artıyor. Hele kamyon ve TIR yoğunluğu.
-
Bodrum Yalova arası yanlış hatırlamıyorsam yedi yerde radar vardı.
- İDO
feribotlarının büfesini Cafe Nero işletmeye başlamış. Kendilerini kutluyorum;
çünkü aydınger inceliğinde ve şeffalığında kaşarlı tostu icat etmişler. Çay da
karton bardakta veriliyor. Eski vapurların ince belli çay bardaklarını
hatırladım. Herşey gittikçe zevksizleşiyor, sıradanlaşıyor.
Bir
sonraki yazıda İstanbul’daki ikinci günümü, Akın Balık’ı, Kuruçeşme’deki Marina
balıkçısını, artık Bodrum’da yaşayan eski bir İstanbul’lu gözüyle
izlenimlerimi, duygularımı ve dönüş yolculuğumu anlatayım.
Yorumlar
Yorum Gönder