İyi yemeğe verdiğim
paraya acımam da üstüme başıma alacağım gömleğe, pantalona vereceğim paraya
acırım. Hayata bakışım böyle, yapacak bir şey yok. Konuya fayda/maliyet
açısından bakarsanız yediğiniz en fazla birkaç saat sonra yok olduğuna göre
yemeğe yatırım yapmak akıllıca değil. Gençlik yıllarımda aile büyüklerimden bu
konuda çok zılgıt yemişliğim vardır. Herkes ev alırken sen gece gezmelerine,
yemeğe para saçıyorsun derlerdi. Bayram harçlığıyla yaşıtlarım kıyafet veya top
falan alırken, ben harçlığı o yaşta bile yemeğe veya gezmeye yatırır ertesi
güne dımdızlak uyanırdım. Üniversitede grafik eğitimi yıllarımda ikinci
sınıftayken ilk işimi almıştım. Yaz tatilinde yaptığım o işten ciddi para
kazanmıştım. O yaştaki gençten beklenen o parayı kışın gerektiğinde harcaması
için biriktirmesi olur değil mi? Ben ise o parayla hayatımda ilk defa Bodrum’a
gelmiş, o zamanlar Bodrum’un en pahalı iki mekanı Körfez ve Han’da paraları
yemiş, onbeş günde sıfırı tüketmiştim. Çok iyi hatırlıyorum, Harem otogarına
indiğimde cebimde eve gidecek minibüs parası vardı o da galiba elli kuruştu.
Yediğim para ise bin liraya yakın bir paraydı galiba. Bunu neden anlattım
derseniz, bu benim hayatımda hep var olan bir durum o yüzden anlatıyorum.
 |
Roma'da bir öğlen şaraplarken |
 |
Selanik'te bir pazar öğlen yemeği |
 |
Paris'te midyeli menüye dalmışken. Karşımda o zamanlar Takva'daki rolü için sakal bırakan Güven |
 |
Paris'e gidip kahveyi Starbucks'ta içmek en hafif deyimiyle ayıp. Paris'i kendine özgü kafeleriyle yaşamalı |
 |
Sevilla'da bir şarküteriye girmiş kendimden geçmiştim |
Paris’e tahminen on kere
gitmişimdir. İstanbul’dan sonra sokaklarını en iyi bildiğim kent orasıdır.
Tabii bunda iki yüz senedir trafiğin değişmemesinin, sokak, cadde isimlerin
aynen kalmasının payı büyük. Yani iktidar değişince Pompidou bulvarı Sarkozy
bulvarı olmuyor da ondan. Paris’te bir yeri belleyeceksem oradaki restorandan,
bistrodan referans alıyorum. Palet barını geç sağdan ikinci sokak, Bourse
lokantasının olduğu pasajın yüz metre arkası gibi. Çünkü Paris’e her gidişim en
az beş altı gün için olurdu ve ben her akşam başka yerde yer, keşfe çıkardım.
Yeni lezzetler, yeni mekanlar arardım. Dergilerden takip ederdim. Öğlen
yemeğini bir parkta baget ile geçireceksem de hangi şarküterinin iyi olduğunu
öğrenir, sandviçimi orada yaptırır parka öyle giderdim. Paris’ten İstanbul’a
dönerken Virgin’den alınmış onlarca CD ve şarapla dönerdim. Yemeye harcadığım
para da otel ve uçak masrafımdan kat kat fazla olurdu. Yani yine üstüme başıma
birşey almazdım. Yıllar içinde yurt dışında hangi bölgede hangi şehre
gittiysem, katedral veya müzelerden değil restoranlardan, barlardan, sebze
meyva satılan pazarlardan tarif yapabilir oldum. Bu bir zevk. Yemek, yiyecek
alışverişi ve içkiden aldığım tadı hayatta çok az şey veriyor. Yani Paris’e
gidip Starbucks’ta kahve içenlerden değilim. Kahve kokusunun insanı çağırdığı ara
sokaklardaki semt kafelerini hep tercih ettim. Onun için de ömrü hayatımda üç
kere Mc Donalds’a gittim, ki ikisi yurt dışında mecburiyettendir. Biri gecenin
bir saati Almanya’da Heidelberg’te açık yer bulamamaktan, diğeri Prag-Dresden
arasında araba kullanırken otoyoldeki tek seçenek olduğu için. İlki nerede
derseniz, tabii ki açıldığı hafta İstanbul Taksim’deki ilk şubesiydi. Şimdi
emin olamadım mesela, Mc Donalds mı yazılır yoksa Mac Donalds mı? İlgim bu
kadar.
 |
Çökertme'de sürpriz bir şekilde, öylesine bir yer diye girdiğimiz mekanda çok lezzetli kalamar yedik |
 |
Gemibaşı'nın sofrasında giriş aşaması. Sonra gelişme ve sonuç geliyor |
 |
Aykut'un Dükkan'ından |
 |
Deniz Kızı'ndan |
 |
Sait'te mevzuya giriş |
 |
Yalıkavak'ta Gülten Abla'da bir öğlen yemeği |
Hal böyle olunca
İstanbul’da yaşarken de haftada iki üç akşam dışarıda yerdik. Otuz yaşına kadar
bütçemin izin verdiği yerlerde gezinirdik. Ki bu mekanlar da genellikle eve
yakın olduğu için Fenerbahçe Kulübü, hemen yanındaki Galatasaray tesisleri,
Todori ve Koço olurdu. Sonra otuzlu ve kırklı yaşlarımda evim boğaz sahilinde
olunca Kadıköy yerini boğaza bıraktı. Şimdi artık olmayan Rumelihisarı’ndaki
Han ve Karaca, yine artık yok olan Bebek’teki Yeni Güneş, Ai Baba, rahmetli
Nüsret’in yeri Set Balık... Sonraları Marina, İskele... Bir ara Ece. Tabii
boğaz kıyısında olmayan Sabahattin benim için her dönemin en iyisiydi, halen de
aynı fikirdeyim. Asmalımescit bozulmadan önce şarap içmek için Flamm. Meyhane
olarak önceleri Yakup ve Refik, sona doğru onların yerine tercih ettiğim Cavit.
Arada Cibalikapı Balıkçısı, Giritli, Karaköy Lokantası’nı da saymalıyım.
Unuttuğum da olmuştur. Ama demek istediğim şu ki, iyi yemek, iyi mezeyi bütçe
sınırlarımı zorlayarak buldum.
Sonra bu blogda birçok
kez anlattığım gibi hayat beni Bodrum’a getirdi. Bodrum’un beni çeken birçok
özelliğini sayabilirim. İklimi, kasabanın dokusu, şusu busu. Ama bu sebepler
içinde yemek kültürü çok önemli bir yer tutuyor. Açık söyliyeyim, buraya
yerleşmeden önce sayısız defa geldim gittim ama yemek konusunda bu kadar iyi
olduğunu fark etmemiştim. Her yerleşim yerinde olduğu gibi Bodrum’un da bir
dışarıdan gelen yerli-yabancı turiste gösterdiği yüzü var, bir de bizim gibi
burada yaşayanlara gösterdiği yüzü. Bu yüzü de doğal olarak kışın çok yakından
tanıyorsunuz.
 |
Deniz Kızı'nın en sevdiğim masası 33 numaralı masa |
 |
Gümüşlük Limon'da ilkbaharda şaheser bir pazar kahvaltısı |
 |
Berk Balık'tan |
 |
Dükkan'da ahtapot salatası |
 |
Berk Balık |
 |
Dükkan'ın menüsü. Sade ve günlük |
 |
Ortakent Gebora'da akşamüstü sofrası |
İstanbul’da yukarıda
saydığım yemek yediğim mekanlarda iyi şeyler yedim. Bu inkar edilmez. Benim
için balık ve deniz mahsülü çok önemli ve dünyanın en iyi balığının lüfer
olduğuna dair herkesle iddiaya girerim. Palamut ve lakerda da İstanbul’a özgü
eşsiz lezzetler. Ama kalamar ve ahtapotun nasıl yapılması gerektiğini buraya
yerleşince öğrendim. Kimse kızmasın, İstanbul’da yediklerimiz kalamara ve
ahtapota çok benziyor ama o kadar. Burada da tabii iyisi var kötüsü var.
Turistik yerde dondurulmuşunu bile iteleyenler var. Onları ayrı yere koyuyorum.
Bir diğer mesele
buradaki corafyanın sunduğu eşsiz otlar ve mezeler. Deniz börülcesi, hardal
otu, turp otu, kaya koruğu ve bunun gibi onlarca otu yıllarca İstanbul’da
yedim. Ama aynen kalamar ve ahtapot için söylediklerimi bu otlar için de
söyleyeceğim, İstanbul bunların yeri değil. Ege mutfağı adı altında yapanlara
da gittim ı-ıh. Artık benim için İstanbul’a gidince meyhanelerde barbunya,
patlıcan, lakerda, çiroz, sardalya gibi mezeler yemek en doğrusu. Ot ve deniz
mahsüllerinin iyilerine burada çok alıştık, zorlamanın anlamı yok.
Rakı konusuna gelince.
Buraya gelen arkadaşlarımla içki içtiğimiz gecelerin sabahlarında ilk lafları
“yahu o kadar içtik sabah hiç birşey olmadan uyandık. İstanbul’da olsak yatağa
yapışır, başımız ağrırdı” olur. Muhtemelen sizlerin de başına aynı şey
gelmiştir. Öyle sanıyorum ki bunun en temel nedeni buradaki temiz hava, oksijen
bolluğu ve iyot. Mesela bu akşam İstanbul’dan gelen kadim dostlarım Yıldırım,
Amirim ve Seyyare ile denizin tam üstünde, Deniz Kızı’nda rakı içeceğiz. Konu
bol, en azından bir kilo rakı biter. Yarın uyandıklarında eminim aynı şeyi
söyleyeceklerdir. İstanbul’a dönünce bu satırları okuyunca teyid ederler.
Yazın burada hayatım
kışa göre daha hareketli geçiyor. Çünkü gelen giden kışa oranla çok daha fazla.
Kışın ise hayat daha ağır tempoda akıyor. Böyle deyince yanlış anlaşılmasın,
yazınki hayatım İstanbul’dakine göre zaten yarı hızda. Kışı da varın siz
düşünün. Hal böyle olunca haftada iki veya üç gece dışarıda, dostlarla yiyip
içerek geçiyor. Artık şunu yapıyoruz; eğer gece uzayacak, farklı yerlere
uğranacaksa çok yemeden, mezeyle geçiştirmeyi tercih ediyoruz. Ama sadece
balıkçıda yiyip üstüne belki bir yere daha uğranacaksa o zaman balıklı bir menüyü
tercih ediyoruz. Bir de eğer Mahmut Kaptan’a gideceksek başka hiç bir yere
uğramıyor, Kaptan’ın ideal mezeleriyle mide şişmeden dengeli meze/rakı oranını
tutturuyoruz.
 |
Mahmut Kaptan'ın çok acayip lezzetteki kalamar ızgarası |
 |
Mahmut Kaptan'da ilk kadeh seramonisi |
 |
Sait'ten |
 |
Sait'in iç temizleyen söğüş tabağı... ikramdır |
 |
Saraybosna köftecisinde Saraybosna mantısı |
 |
Yine Saraybosna köftecisinden, pleskevitsa |
 |
Çardaklı'da ilk kadeh |
 |
Deniz Kızı'nın sahili |
 |
Deniz Feneri'nin karides söğüşü |
Bu blogda yediğimiz
içtiğimiz yerleri paylaşıyorum. Bu yazıda şöyle genel bir toparlama yapayım
istedim. Yazı geçirmek için Yalıkavak’a geliyorum. Burada iki favori mekanım
vardı. Sait ve Çardaklı. Bu sene üçüncüyü kattım. O da Deniz Kızı. Deniz Kızı
da marinayı Sait’e doğru yani Geriş tarafına doğru geçtikten sonra ilk tepenin
bitiminde. Sahipleri buranın yerlisi bir aile. İşleten Murat’ı ise iki yıl
önceden Cumbalı isimli mekanı Memet ile birlikte işletirlerken tanımıştım.
Memet şimdi Çardaklı’yı işletiyor. Murat da Deniz Kızı’nda. Sağolsun her
defasında izzet ikramda bulunur. Burası da kendimi iyi hissettiğim yerlerden
biri oldu. Sait zaten benim için yılların yeri. Kışını daha çok sevdiğimi
kendisine de söylüyorum. Yazın çok kalabalık oluyor ve müşteri profili biraz
canımı sıkıyor. O yüzden temmuz ve ağustos aylarında gitmiyorum. Geçen akşam
gittiğimde garsonlar yanıma gelip “Abi sezonu açtın demek ki artık yaz bitti”
dediler. Bu saydığım üç mekan dışında arada sırada uğradığım, çarşı içindeki
Paprika’yı da saymak isterim. Paprika Ahmet Bey ve eşinin işlettiği küçücük bir
mekan. Çarşı bölgesinde, önünden insanların gelip geçtiği çok sevimli bir
yerdir. Müşterisi yazın İngiliz ağırlıklı olur. İddialı bir mutfağı yok gibi
görünür ama mezeleri iyidir. Zaten deniz mahsülü tanımlamasına uyan bir yer
değil, öyle bir dertleri de yok. Et çeşitleri de vardır ve ben satır ile
hazırlanan etini severim. Ama benim için balık hep ön planda olduğundan,
Yalıkavak da yarımadanın en iyi balıkçılarının olduğu koyların başında
geldiğinden akşamlar genellikle balıkçılarda geçiyor. Bunun yanı sıra
Yalıkavak’ın meşhur Kavaklı köftecisi varken iki yıldır Saraybosna köftecisi de
eklendi. Kavaklı her zaman doludur, yazın millet ayakta sıra bekler. Bu yaz beş
altı kere gittiğim Saraybosna köftecisinden çok memnun kaldığımı söylemeliyim.
 |
Orfoz'dan |
 |
Orfoz'da istiridye |
 |
Orfoz'da peynirli kidonya |
 |
Orfoz'un ahtapot ızgarası |
 |
Deniz Feneri'nin ılık ahtapotu, çingene salatası ve közlenmiş patlıcanı |
 |
Deniz Feneri'nde karidesi ızgara yaptırmış, öylece masaya istemiştik |
 |
Mahmut Kaptan'ın bar tezgahı |
 |
Gemibaşı'nın inanılmaz deniz mahsüllü pilavı. Bir de Zazu'da çok iyi yapılır |
 |
Zazu'nun kışlık bölümü |
Kış geldiğinde ise
mekanlarımız daha çeşitleniyor. Tabii yine balık ve deniz mahsülü ağır basan
mekanlara gidiyorum. Şöyle bir sayarsam; Deniz Feneri, Gemibaşı, Berk en sık
gittiğim balıkçılar. Daha seyrek gittiğim yerler olarak, balıkçılar
çarşısındaki Tratta ve Evgenia ile Meyzen’i de saymam lazım. Meyhane olarak da
Mahmut Kaptan tektir, rakipsizdir. Deniz mahsülü dışında kış geceleri biz bize
kaldığımız Aykut’un mekanı Dükkan’ın yeri apayrıdır. Balık değil de sadece
deniz mahsulü yemek istediğimizde ise Orfoz vardır. Bizler yukarıdakinin şanslı
kullarıyız ki Orfoz gibi bir lezzet mekanına sahibiz. İstanbul’da böyle bir
lezzeti ben bulamadım. Bulan olur da yazarsa pek memnun olurum, gider dener,
dua ederim.
 |
Kışın en soğuk günlerinden birinde Deniz Feneri |
 |
Karışık ege otlarından yaptığım otlu yumurta |
 |
Deniz Feneri |
 |
Berk Balık |
 |
Meyzen'den |
 |
Yine Çökertme'de çok iyi levrek yemiştik |
Tüm bunların dışında
Zazu kışın değişmez mekanımız. Arada canım et yemek ve şarap istediğinde en
iyisini Zazu’da bulduğum için maceraya girmem. Zazu zaten benim hergün
uğradığım bir mekan. Sahipleri Ahmet ve Mehmet Kurşuncu kardeşler İstanbul’dan
yaklaşık yirmi yıllık dostlarım. Ya kahve içerim, ya bir yolluk alırım, ya
yemek sonrası uğrar bir kadeh de orada içerim. Yani evden çıktığım her gün saat
kaç olursa olsun uğradığım bir yerdir Zazu. Benim gibi burada yaşayan birçok
dostumla da buluşma mekanımızdır.
İstanbul’a gidince bazen
yeni mekanlarda yeni lezzetler tadarken ahtapota, kalamara laf ediyorsam çenemi
tutamamamdan ve burada çok iyilerine her an ulaşabilmem yüzündendir. Tek
eksiğim lüfer ve lakerda. Lakerdayı İstanbul’a her gidişimde tadıyorum ama
lüfere zaten İstanbul da hasret. Oradaki dostlarla bu konuda farkımız kalmadı
malesef.
 |
Bodrum pazarında ege otları |
 |
Deniz börülcesi alır mıydınız? Bu da Bodrum pazarından |
 |
Kışın gelen dostlarımıza sorun söylesinler... Bodrum kışının tadı çok farklıdır (Mahmut Kaptan'dan) |
Hep söylediğimi bir kez
daha tekrar ediyorum; yazın Bodrum’a gelip gitmiş olabilirsiniz. Sevmiş ya da kalabalığından,
fiyatlarından nefret etmiş olabilirsiniz. Eğer burayı tanımak, iyi balık, iyi
Ege mezeleri tatmak istiyorsanız ekim ile mayıs ayları arasında gelmenizi
öneririm. Zaten bir kez gelirseniz, her sene gelirsiniz. Eğer gelirseniz ve
yukarıda adını andığım mekanlara giderseniz benden selam götürün. Muhtemelen
birinde karşılaşırız. Karşılaşamazsak da şimdiden afiyet olsun. Sağlığınıza...
Serdar bey akşamın bu saatinde yapılırmı bu zulüm bize,şaka bir yana muhteşem manzaralar gösterdiniz yine bize sağolun.Kasım ayında yolum Bodruma düşecek,birkaç güne ne sığar bilmem ama bu mekanları ve harika yemekleri denemek için gün sayıyorum.Keyfiniz bol,sağlığınız yerinde,yazılarınız çok olsun.Saygılar.
YanıtlaSilSon derece doğal olmak , kendin gibi davranmak ,hayatı samimi duygularla yaşamak , hiç kimsenin onayına ihtiyaç duymamak , onaylanmamaktan korkmamak . Ve şimdi ki yaşam için en zor olan bunlar. Başarınız için tebrik ederim .
YanıtlaSilSerdar Bey.. Öyle güzel yazmış, öyle güzel fotograflar paylasmissiniz ki.. Atlayıp gelesim var:))
YanıtlaSilSelamlar,
Candan