Bir
önceki yazıda iş için, arabayla Bodrum’dan Antalya’ya gidişimi ve Antalya’da
geçirdiğim yaklaşık 12 saati yazmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim.
Gece
tepemde patlayan gök gürlemeleri, çakan şimşekler ve şiddetli yağış eşliğinde
uyumaya çabalarken sabah olduğunda bir de baktım ki dünden eser kalmamış. Sanki
o fırtına hiç yaşanmamış gibi pırıl pırıl güneşli bir havaya uyandım. Bodrum’da
da böyle oluyor. Gün içindeki havaya bakınca artık önümüzdeki bir hafta hayatta
güneş çıkmaz diyorsun, ertesi gün bir uyanıyorsun ki hava bambaşka. İlk
zamanlar buna çok şaşıyordum. Çünkü İstanbul’da yaşarken onbeş gün gri havayla
yaşadığımı bilirim. Ama artık alıştım. Gün içinde bile dört beş defa hava
değişebiliyor. Hele içinde bulunduğumuz “zemheri” ayında bu sık oluyor. Yani 15
Ocak-15 Şubat arası soğuğu da, fırtınayı da, kış güneşini de dibine kadar
yaşıyoruz burada. İşte böyle sürpriz güneşli bir havada otelde gayet sıkı bir
kahvaltı yapıp yola çıktım.
 |
Antalya'dan Kemer istikametine giderken |
Planım Kaş’a girip bir öğlen yemeği yemek ve
Fethiye’ye devam etmekti. Tekirova, Kemer üzerinden ilerlerken Olimpos
tabelasını görünce aniden Olimpos’a saptım. Bu gibi yolculukların en çok bu
kısmını seviyorum. Bir yere giderken birden rotadan çıkıp, farklı yere girip,
orayı gezip sonra yine rotaya giriyorum. Olimpos’a ilk gidişim yine sezon dışı
bir zamanda, bir kahve içmeye uğramak içindi. O zaman da Olimpos’un içine
girmemiş, Lodge isimli tesisin sahibi Ziya Bey’I arkadaşlarımla birlikte ziyaret
etmiştim. Güneşli bir kış sonuydu, sahilinde gezinmiştim. Bu dediğim muhtemelen
onbeş yıl öncedir. Sonra 2005 yılının ağustos ayında Çıralı’da kalarak
hayatımızın hatasını yapmıştık. Böyle bir sıcak ve nem hatırlamıyorum. Etrafta
yemek yenen yerler epey kötüydü. Hala herkese anlatırım, kumsalda bir lokantada
barbun tava istemiştim. Yanında garnitür olarak kızarmış patates ve şehriyeli
pilav geldiğini görünce anladım ki benim için Ege’de yemek yenecek bölge
kuzeyde Assos ile güneyde Fethiye arası. Bunun dışındaki yerlerin yiyecekleri
bana uymuyor. İstanbul’u ayrı tutuyorum tabii. Ama kebap yiyeyim diye güneydoğuya
gitmeyi aklımdan bile geçirmem. Gaziantep’in yemekleri çok iyi derler. Doğru
olduğuna eminim ama et ve kebap bana biraz uzak lezzetler. Senede bir
bilemediniz iki kere kebap yersem yeterli. Ama Ege mutfağı dediniz mi akan
sular durur. İyi meze ve balık için gitmeyeceğim yer yok. Bu konuda mesafelerin
de anlamı yok. İşte bu gezinin Fethiye ayağı da bir anlamda yeme içme
meselesinden çıktı. Daha önce de birkaç kez gittiğim Girida’da balık yeme
hayalim beni Fethiye’ye sürükledi. Fethiye’yi ayrıca seviyorum o başka.
 |
Ana yoldan Olimpos'a iniş. Yer yer sular taşmış |
 |
Buradan karşıya geçmek zorunda kaldım. Yol bu... |
 |
Bomboş Olimpos |
Yazlık
beldelerin de kış halini oldum olası çok severim. Yazın insanların alt alta üst
üste olduğu sokaklar, sahiller bomboş olur. Restoranların, eğlence yerlerinin,
tesislerin neredeyse tamamı kapalıdır. Usul usul sokaklarında gezinmek başka
türlü bir duygu verir. Hangisi o beldenin gerçek halidir? Olimpos’a da girme
nedenim buydu. Hem kış halini göreyim hem tarihi kalıntıları sıcak ve insan
kalabalığı olmadan gezeyim istedim. İyi ki de böyle yapmışım. Tek kelime ile
şahaneydi. Güneyden esen şiddetli rüzgar denizi kabartmış, sular kumsalın
yarısına kadar geliyordu. Benden başka üç köylü ve üç de Kültür Bakanlığı’nın
ören yerlerinde görevli personeli vardı o kadar. Ana yoldan aşağıya inerken
kışın yollarda yaptığı tahribatı yakından izleyerek sahile indim ki dere epey
su tutmuş, kuvvetli akıyordu. Olimpos’a yazın gidenler derenin cılız sularını
hatırlar. Kışın öyle değil. Baharda kar sularının erimesiyle bundan daha da
kuvvetli akacak. Yol olmayınca dereyi arabayla aşıp karşıya geçtim. Bu gibi
koşullarda yüksek altlı ve dört çeker araç çok işe yarıyor. Ören yeri personeli
ısıtıcının önünde oturmuş laflarken karşılarında beni görünce şaşırdılar. Öyle
ya, ocak ayında üstelik hafta için bir günde kim Olimpos’u gezmeye gelir ki?
Beş lirayı ödeyip biletimi aldım, turnikeyi benim için çalıştırdılar, biletimi
okutup içeri geçtim. Sonrası enfesti zaten. Biraz önce dediğim gibi karşıdan
gelen üç köylü ile selamlaştıktan sonra bir saate yakın zaman geçirdim
Olimpos’ta. Kimseler yokken, sadece derenin şırıltısını ve biraz sonra da
denizin kumsala yayılırken çıkardığı sesi duyarak. İnsan böyle yerlerde
arındığını hissediyor.
 |
Olimpos ören yeri parkında sadece benim ve personelin aracı var |
 |
Karşıdan gelen üç köylü de olmasa tek başına kalmıştım |
 |
Bu fotoğrafı çekerken, binlerce yıl önce birileri de bu açıdan baktı ve ne hissetti acaba diye düşündüm |
 |
Mezar soyguncularının izleri |
Olimpos’un
kütük evlerinden yapılan pansiyonlar, o ortam, o tatil anlayışı ve dönen
muhabbet bana uymaz. Elinde gitarıyla, yaz günü siyah bot giymiş, genellikle
kıvırcık ve arkadan toplanmış saçlı arkadaşların sahilde Akdeniz Akşamları’nı
söylediği ambiyansları sevmem. Zayıf, hiç gülmeyen, yine botlu genç kadınların
o bunalım hali ve yaydıkları enerjiyi garip bulurum. O yüzden de bu sakinlikte
Olimpos’u gezmek iyi geldi. Kışın orada kalan, söz ettiğim tiplerden birkaçı
vardı ki onların da benim orada ne işim olduğuna anlam verdiklerini sanmıyorum.
Olimpos’ta
tahminimden fazla oyalanınca Kaş’ta öğlen yemeği programını değiştirip,
Kumluca’ya yukarıdan bakan ve tabii ki adı Şahin Tepesi olan yere girip hafif
bir şeyler yedim ve bu sefer kahve içmek için Kaş’a gittim. Kaş da bu mevsim
çok sakin. Meydanı bomboştu. Hemen meydanın oradaki kahvelerden birine oturdum,
hava çok güzel olduğundan o saatte mesaisi biten memurlar ve çocuklu aileler
oturmuş çay içiyorlardı. Kışın hava erken karardığından, daha fazla karanlığa
kalmamak ve akşam yemeğinden önce biraz otelde dinlenmek için çok oyalanmadan,
kahvemi içip Kaş’tan ayrıldım. Eşen civarında hava karardı ama zaten Fethiye’ye
de gelmiş bulundum.
 |
Rota... |
 |
Bu coğrafyada gezerken kadraja her an bir sürpriz girebilir |
 |
Kumluca'ya bakış |
 |
Demre |
 |
Kaşmarina |
 |
Kaşmarina'da gün batımı |
 |
Kışın Kaş'ta sokaklar çocukların |
 |
Birasını yudumlayan Kaş sakini |
 |
Kaş meydanı |
Fethiye’nin
içindeki Yacht Butik Oteli’ni çok seviyorum. Oldum olası büyük otellerden
hoşlanmam. Gittiğim yerlerde de asla o tip otellerde kalmam. Ne yurt içinde ne
yurt dışında. Gözünüz bağlı iken bu otellerden birinin içinde bıraksalar ve gözünüzü
açsalar Kamerun’da mısınız İtalya’da mısınız, Dubai’de misiniz anlayamazsınız.
Hepsi birbirine benzeyen her şeyin gereksiz büyük olduğu bu mekanlara
ısınamadım. Yacht otel hiç böyle olmayan, tam Fethiye marinasının dibinde,
küçük ve sevimli bir butik otel. Her gidişimde orada kalıyorum. Kahvaltı yaptığım
terasın manzarası çok güzel olduğu gibi kahvaltısı da tek kelime ile
mükemmeldir. Sekiz dokuz çeşit peynir sunan otel benden tam notu alır zaten. Ha
bir de plastik ambalajda bal, reçel sunmayacak. Otele yerleşip biraz dinlenip
Girida balıkçısı için yürümeye başladım. Yaklaşık olarak 4-4,5 km mesafedeki
Girida’ya yürüyerek gitmeyi çok seviyorum çünkü daha önce de yazmıştım, Fethiye
belediyesinin gayet başarılı bir sahil düzenlemesi var. Körfeze parallel
yürürken, spor amacıyla bu parkuru tercih edenler için özel yol yapmışlar.
Tartan pist gibi bir şey. Yürürken yaylanarak gidiyorsunuz ve bacaklarınız
ağrımıyor.
 |
Fethiye'deki Yacht Butik Otelindeki balkonumdan |
 |
Otelin kahvaltı yapılan terasından |
 |
Yine terastan... Fethiye Körfezi ve uzakta Şövalye adası görünüyor |
Ben
Fethiye’ye yaz sezonu dışında gidersem marinadaki Yacht Butik otelinde kalıyorum
dedim ya. Yazın gidersem de hiç başka seçenek araştırmadan doğru Faralya’daki
Beyaz Yunus’a giderim. Faralya’yı bilirsiniz, Ölüdeniz’den Antalya yönüne
giderkenki muhteşem bir bölgedir. Eski Likya yolunun geçtiği Faralya’da her yaz
üç dört günümü geçirmek en sevdiğiim tatillerden biri. İşte bu Beyaz Yunus’u
çekip çeviren genç arkadaşlarla kışın da görüşüyoruz. Fırsat bulup Fethiye’ye
gittikçe müsait olduklarında bir araya gelip sohbet edip rakı içiyoruz. Bu
sefer de içlerinde ilk tanıdığım –Ölüdeniz’deki Jade isimli tesisten- Can ve bu
yaz Beyaz Yunus’ta tanıştığım Ahmet sağolsunlar beni yalnız bırakmadılar. Artık
kendimi hakikaten evimde gibi hissettiğim Girida’da masayı kurduk. Eh her yıl
üç beş defa Girida’ya uğrar olduk. Hatta bundan bir önceki seferimi sadece
Girida’da balık ve meze yemek için yapmıştım. Benim Bodrum’daki ev ile
Girida’nın arası 235 km. Yani bu yolu balık için mi alıyorsun diyenlere cevabım
evet olacak. Tabii Bodrum Fethiye arasındaki yolun harika manzarası, yolda
girilip çıkılan Akyaka, Köyceğiz gibi beldelerde gezinmenin zevki, Faralya
tepelerinden Akdeniz’e bakma ve dostlarla rakı içmek ve sohbet de yanınıza kar
kalıyor.
Güzel
sohbetin, yenilen nefis mezelerin ve -Antalya’da yediğim ağır lagos tavadan
sonra- benim alıştığım, damağıma uygun Ege lagosundan yapılan ızgaranın da
zevkine varıp geceyi bitirdik.
 |
Otelden Girida'ya yürürken gözüme çarptı. Oldukça alçak gönüllü bir arkadaş olmalı |
 |
Girida balıkçısı... mükemmel lezzetler içeride |
 |
Girida'daki masa gittikçe genişledi |
Ertesi
sabah otelin terasındaki manzarada o mükemmel kahvaltıyı yapıp Bodrum’a doğru
yola çıktım. Aslında hava iyi olursa Akyaka’dan Datça’ya sapar mıyım gibi bir
düşünce aklımdan geçtiyse de hem havanın Bodrum’a doğru çıkarken kapayıp
yağması, hem yolda gelen mailler cuma günü yarım gün de olsa çalışmam
gerektiğini gösterince paşa paşa Bodrum’a döndüm.
 |
Yacht otelindeki kahvaltının girişi. Gelişme ve sonuç bölümlerini koymuyorum |
 |
Yolu uzatıp, Akyaka'dan Gökova yoluna girdim. Akbük, Ören, Çökertme, Mazı, Pınarbelen'den Bodrum'a vardım |
 |
Pınarbelen... Bizim buraların en yeşil hali bu dönem |
 |
Her geçişimde durduğum nokta. Karşıda Bördübet, arkada Datça kıyıları |
 |
Akbük'ün kış hali |
 |
Gökova'da kış ve lodos |
Sonuçta
60 saat süren, tam 998,7 km yol yaptığım, iş ile karışık kendimle de baş başa
kaldığım kısa yolculuk bana çok iyi geldi. Şimdi bu pazar günü, bu sefer
İstanbul’a doğru yola çıkıyorum.İstanbul’daki ofisi tamamen boşaltıp, kamyona
yükleyip Bodrum’a taşıyacağız. Önümüzdeki hafta boyunca İstanbul’dayım. Ofisi
de taşıyınca artık İstanbul ile bağım daha da azalacak. Bütün bunların
hazırlığı, şirketin resmi olarak da taşınması, vergi dairesinin değişmesi falan
zaman alıcı işler. Bodrum’a döndükten sonra tekrar buluşmak üzere…
SABIRSIZLIKLA YENI YAZI VE RESIMLERI BEKLIYORUM! VLADIVOSTOKTAN HER GUN SAYFANIZI ACIP YAZILARINIZI OKUYUP RESIMLERE BAKARAK FERAHLIYORUM ALDIGIM HAZZIN TARIFI MUMKUN DEGIL SANKI ORALARDAYIM GIBI:))))
YanıtlaSil