Assos’ta
eski günleri anarak, eski dostlarla görüşerek, eski Assos’u konuşarak
geçirdiğim günden sonra Cunda’ya doğru yola çıktım. Üç günlük kuzey Ege turumun
son durağı Cunda olacaktı.
Cunda
da Assos gibi, hayatıma Bodrum girmeden önceki yıllara ait bir yer. Yani
Bodrum’a gidiş gelişlerin sık yapılamadığı, otoyolların ya da Bodrum’da
havalimanının olmadığı yılların uğrak yeri. Assos kadar sık gitmesem de yine
nereden baksanız on kere gitmişliğim vardır. Uzun bir aradan sonra 2009 yılında
yine Bodrum’dan bir gece kalmak üzere gitmiştim ama ilk kez yaz ortasına denk
gelmiştim ve Cunda’dan kaçarcasına uzaklaşmıştım. Çünkü bütün gidişlerim
ilkbahar, sonbahar dönemlerine ait, sezon dışı zamanlardı. Ağustos ayının
kalabalığını görünce eyvah demiştim. Her gidişimde ayıla bayıla yemek yediğim,
lezzet ustası Bay Nihat’ın mezeleri o kadar sıradan, servis o kadar kötüydü ki
aynı yere mi geldim diye şaşırdım. Bir an önce yiyip gidelim de masayı
çevirsinler diye gözümün içine bakan bir işletmeden hiç hazzetmem. Bu niyetle
yapılan servis de sıradan ve yalapşap oluyor. Bir gece kalıp Bodrum’a
dönmüştüm. Cunda ile ilgili aklımda kalan son izlenim pek hoş değil yani. Ama
Cunda’yı çok severim. O yüzden özledim ve işte Ocak ayının sakinliğinde, yollar
boşken gideyim istedim.
 |
Yeşil ile belirttiğim yol Assos'tan Cunda'ya rotamı gösteriyor |
Cunda’nun
merkezindeki kendine özgü kimliği beni her zaman oraya çekti. Kimliği olan
yerler kültürü olan yerlerdir çünkü. Ve dikkat ettim ki bu yerler hep mübadele
yaşamış yerler. Tatillerimi böyle yerlerde geçirmeyi seviyorum. Hayatımda tatil
amacıyla hiç Antalya’daki bir tatil köyüne gitmedim mesela. Bu blogda gezdiğim
yerleri anlatıyorum. Nerelerde gezindiğime bakınca bu derdim anlaşılıyor.
Birkaç unsuru bir arada bulunduran yerler genellikle kimlikli yerler zaten.
Tarih, yemek, temizlik, doğal güzellik ve deniz. Bunları bir arada bulduğum
yerler de Ege kıyıları işte. O yüzden hayatımı da burada sürdürmeye karar verip
göçtüm ya. Cunda da şimdi saydığım bu özelliklere layıkıyla sahip olan bir yer.
Bu
gidişimde beni çok sevindiren bir durum Cunda’nın bozulmamış oluşunu görmem
oldu. Hatta daha güzelleşmiş oluşu diye eklemeliyim. Yıllar geçtikçe her yeri
öylesine bozuyoruz ki korunmuş bir Cunda görmek moralimi düzeltti. Yeni başkan
adayının da genç, çalışkan ve Cunda için iyi şeyler planladığını öğrendim. Cunda
da CHP seçmeninin ağırlıkta olduğu bir yer. Hemen hemen Ege kıyısında olduğu
gibi.
Cunda’ya
son gidişimde galiba kilise henüz restore edilmemişti. Önceki gidişlerimde
içine girmeye korkmuştum, en ufak bir sarsıntıda yerle bir olacak kadar haraptı.
Kaldığım otel kilisenin bahçesine bitişikti, kilisenin son halini gördüğümde
inanamadım. Tekrar eski haline getirilmiş, çok sevindim. Darısı bizim
Bodrum’daki kilisenin başına. Sırada o var, başkan Kocadon yeniden seçilirse
–ki öyle sanıyorum- kiliseyi bitirir.
Eskiden ara sokaklarda gezinirken onlarca yıkık,
harap taş ev görürüdük. Onların çoğunluğu birileri tarafından alınmış,
onarılmış ve bazıları ev, bazıları enstitü ya da otel olarak hizmete girmiş.
Böylelikle Cunda hem eski evleri yeniden kazanmış, hem de olumlu bir canlılık
gelmiş. Ocak ayında gitmeme rağmen ortalık hareketli sayılırdı. Ama tam tadında
bir hareketten söz ediyorum. Gerçekten ortama bayıldım. Zamanım olsa belki bir
gece daha kalabilirdim.






İşte yeniden hayata geçen eski taş evlerden biri
olan Nisi Butik Otel’de kaldım. Sitelerinde “Cunda Adası’nın
kalbinde, eşsiz bir konuma sahip Nisi Otel, 1873 yılında inşa edilen
Taksiyarhis Kilisesiyle misafirlerine mistik bir manzara sunuyor” diye yazıyor ki çok doğru. Kapıdan sokağa çıktıktan iki dakika
sonra Cunda’nın kalbine iniyorsunuz. Galiba zamanında kilisenin bir parçası
olarak eklenmiş iki taş binadan oluşuyor. Yani kütüphane veya hizmetlilerin
kaldığı yer gibisinden. Bir gece kaldım. Otelin kış bahçesinde özenle
hazırlanmış güzel bir kahvaltı yaptım. Yalnız aklıma bir şey takıldı, sahibesi
olduğunu tahmin ettiğim hanımefendiye soracaktım unuttum, kahvaltıda zeytin
yoktu. Ayvalık gibi zeytin memleketinde kahvaltıda zeytin olmamasına anlam
veremedim doğrusu. Kim bilir belki unuttular, ben de zeytinyağına öyle daldım
ki istemeyi akıl edemedim diyelim.
 |
Kilise ayağa kalkmış |
 |
Kaonakladığım Nisi Otel |
 |
Kahvaltı ettiğim ve kış bahçesi dediğim mekan |
 |
Ayvalık'ta zeytinsiz kahvaltı olmaz değil mi? Herhalde masaya koymayı unuttular, ben de sormayı unuttum |
Eski yapıların onarılmasıyla, zaten çok
fotojenik olan Cunda daha bir güzelleşmiş. Bazı yerler öyledir, iyi fotoğraf
verirler. Bodrum’un ara sokakları, Cunda sokakları bunlardan. Bunun nedeni
biraz önce sözünü ettiğim kimlik meselesi işte.
Cunda’ya öğlen yemeği saatini geçirmiş olarak
geldim. Akşama rakı, meze yapacağımdan geç bir öğlen yemeği iyi fikir değildi.
Ben de Taş Kahve’de Ayvalık tostu yedim. Cunda’da yenmeyecek de nerede yenecek
değil mi? Hava iyi davranmayı sürdürdü, özlediğim Taş Kahve’nin önündeki tahta
masalardan birine oturdum, geleni geçeni seyrederek tostumu yedim. Eskiden
kahvenin hemen yanında tost yapıp satan yaşlı bir Midilli göçmeni vardı. Her
gidişimde ondan tost yerdim. Bergama tulumuyla nefis tost yapardı. Gözüm onu
aradı ama yoktu. Sormadım, çünkü ne olduğunu tahmin ettim.
 |
Taş Kahvede Ayvalık tostu |
 |
Cunda'ya geldiğimde cumartesi günüydü, sahilde demlenenler vardı |
 |
Ne olacak bu işin sonu? |
Akşam yemeği için yıllarca önünden geçip de hiç
yemediğin Nessos’u deneyecektim ama kapalıydı. Bay Nihat’tan da soğudum bir
kere. Artık kendisi de çok yaşlanmış olmalı, işin başında değilmiş. Bir
gözlemim var, paylaşır mısınız bilmem ama yerel tatları çok iyi bilen, lezzeti
yaşatan lokantalar büyük şehirlerde şube açtıklarında o lokanta bitiyor. Bay
Nihat Ankara’da açmış –niye İstanbul değil- eski havası, eski tadı kalmamış. Bodrum’da
efsane olan Türkbükü Mey vardı, o da İstanbul’da açmıştı, sonra bitti.
Bodrum’da da yok artık. Ya da kişilerle yaşayan lokantalar için de aynı şey söz
konusu. Mesela İstanbul’daki Balıkçı Sabahattin’i düşünelim. İstanbul’da bir şube
daha açabilir istese. Ama Sabahattin Bey bu konuda çok kararlı, bir keresinde
yarı şaka yarı ciddi Bodrum’da şube açsanıza dediğimde “balığını halden gidip kendim
seçmediğim yere adımı yazmam” demişti. O yüzden İstanbul’da bile şube açmıyor.
Bence çok da iyi yapıyor.
Nessos’un kapalı olduğunu görünce, Bay Nihat’a
da ayaklarım gitmeyince nerede yiyeyim derken twitter imdada yetişti. Deniz
restorana gidin diyen tvitdaşlar sayesinde oraya gittim ve çok memnun kaldım.
Şu twitter çok alem. Restoranda eşiyle birlikte yemek yiyen, şahsen
tanışmadığım ama twitter sayesinde bildiğim İstanbul’lu bir dostla karşılaştık
mesela. Böyle güzel sürprizler twiter’ın iyi yanlarından biri.
Deniz restorandan çok memnun kaldığım
söyliyeyim. Bir mekanın deniz mahsulü notunu ahtapot ızgaradan veririm. Onu iyi
yapan hepsini iyi yapar derim. Çok iyi bir ahtapot ızgara yedim. Başka ne yedim
diye saymıyorum burada yer verdiğim fotoğraflar anlatıyor.
 |
Kadraja ancak bu kadarını sığdırabildim |
Geceyi uzatmadan masadan kalktım, ara sokaklarda yürüdüm ama hava çok serinlemiş, ayaza dönmüştü onu da fazla yapamadım. Bodrum’da yaşaya yaşaya sıcak algım, normum değişti galiba. Daha çok üşür hale geldim. Cunda’nın da denizden esen ayazı iyi üşütüyordu laf aramızda.
Ege sahil yerleşimlerde kömür yakan kasabalarda
hava çok kötü kokuyor. Fethiye’de bundan çok şikayet etmiştim, çünkü orada
rüzgar esmediğinde dağların arasında çanak gibi olan Fethiye’ye kirli hava
çöküyor. Foça’da da ne kadar esse bile kömür kokusu aldım. Cunda’da da öyle
oldu. Buralarda sadece odun yakmaya izin verilmeli. Bodrum zamanında bu
bakımdan çok doğru bir iş yapmış, kömürü yasaklamış. Üstelik odun kokusunun
insana iyi gelen bir yanı olduğunu düşünüyorum. Bana iyi geliyor en azından.
Dediğim gibi gece geç kalmadan yattım, sabah
kahvaltıdan sonra hem kısa bir yürüyüş hem de zeytinyağı alışverişimi yaptım.
Çantalarımı arabaya atıp İstanbul’a doğru yola çıktım. Aslında İstanbul hesapta
yoktu ama bir toplantı için çağırmışlardı, Bodrum’a dönüp ertesi gün uçağa
binip İstanbul’a gitmek anlamsız geldiğinden mecburen rotayı Cunda-Bodrum
yerine Cunda-İstanbul olarak değiştirdim.
 |
Has Ada mağazasının vitrininde zeytinyağı şişeleri |
 |
Foça'da bulamadığım eski tip berberi Cunda'da da bulamadım, bir "kuaför"e girdim |
 |
Eğer Cunda'dan Bodrum'a dönüyor olsaydım pazardan epey ot alacaktım |
 |
Kedi fotoğrafı olmayan Cunda yazısı olmaz |
 |
Bodrum köpek, Cunda kedi cenneti |
Böylece üç gün süren kuzey Ege turumu bitirmiş
oldum. Bu kısa tur çok ama çok iyi geldi. Bu zamanı ayırdığım ve kendime böyle
bir hediye verdiğim için aferin dedim. Hayatımın hiç bir döneminde işkolik
olmadım. İşimi severim ama kendimi ve hayatı yaşamayı daha çok severim. Sonunda
iş dediğim şey benim hayatı yaşamam için gereken parayı kazandığım bir şey.
Beklentilerim ve taleplerim çok yüksek olmadığı için de kendimi paralayacak
kadar çalışmıyorum. Mesleki anlamda da işimi iyi ve doğru yapmak benim için
yeterli. Daha fazlasına dair hiç hırsım olmadı o yüzden de onlarca kişinin
çalıştığı plazada bir şirket olmaktansa benimle birlikte iki kişinin çalıştığı
Bodrum’da küçük ofis benim için daha anlamlı oldu. Böyle olabildiği sürece
işleri aksatmadan kendime zaman ayırabiliyorum. Bu geziler de benim için
hayatımın önemli bir parçası. Elimden geldiğince, gücüm yettikçe bu geziler
yapmak isterim. Sizlere de öneririm. Eğer işiniz gücünüz buna elveriyorsa her
haftasonu bulunduğunuz şehirde kalmayın, başka yerlere gidin, size de iyi
gelecektir. Geçen yazıda anlattığım gibi, üniversiteyi bitirip bir ajansta
çalışmaya başladığım yıllarda bile cuma akşamından Assos’a kaçar pazar akşamı
İstanbul’a dönerdim. Yani yapılamayacak iş değil. İstemek, tadına varmak
yeterli.
Bol gezmeli günler dilerim... Ben de şimdiden
haftaya Datça’da badem baharlarını görmek için yapmak istediğim iki günlük
gezinin heyecanını yaşıyorum.
Sayenizde sanki yan koltuktayım gibi... Haftaya Datça yolculuğunuzda da arabadayım ona göre.. Sağlıcakla kalın...:)
YanıtlaSilah Cunda, özlemişim
YanıtlaSilTostçunun adı Mikro Mustafa olabilir mi, arabasında o isim yazılıydı, biz de hep ondan alırdık eskiden.
YanıtlaSilOlabilir. Ufak tefek biriydi çünkü.
Silbu blogu seviyorum.... zevkle okuyorum.... galiba birazda imreniyorum.....
YanıtlaSilMerhaba, Datça'dan sevgiler. Yazdıklarınız şurup gibi geldi, İzmir'de yaşarken her fırsatta kaçabildiğimiz yerlerle ilgili anıları canlandırdı,özlemler de ortaya çıktı böylelikle.İyi ki gezdiniz, gördünüz ve yazıya döktünüz, olası rotalarımız belirlendi , rehberimize ne kadar teşekkür etsek azdır...Yazınızda belirttiğiniz bir noktaya aynen katılıyorum, bazı yerler başka şehirlerde şube açmamalı, Köfteci Ramiz'in Akhisar'daki yeri ,yolculuklarımızda hararetle beklediğimiz bir lezzet molasıydı, ne o tat kaldı, ne de bizlerde o kavuşma heyecanı... İzmir'de Kemeraltı'nda minicik bir dükkan Sefer Ustamız vardı, inanılmaz kazandibi ve taze mi taze kaymakları tadından doyulamazdı, şimdi Özsüt olarak klonlandı her yerde, bana göre artık espirisi yok...Umarım yaşadığımız coğrafyalar kendine özgü güzellikleri koruyabilir, en azından yurt dışında her gidişte bulduğumuz minik dükkanların yıllardır değişmeyen adresleri gibi... Rehberliğinize tekrar teşekkür ederek yine belirteyim ki siz hep yazmaya devam edin, bizler de okumaya....Sevgiyle kalın, Yurdagül.
YanıtlaSil