Kuzey Ege turunun sonu; Cunda'dan İstanbul'a, oradan Bodrum'a.
Üç
günlük kuzey Ege turum Cunda’dan Bodrum’a dönerek bitecekti. Ama önceki yazıda
anlattığım gibi yolda İstanbul’da iş ile ilgili bir haber aldım, bir toplantıya
katılmam isteniyordu. Ben de arabayla Cunda’ya kadar çıkmışken Bodrum’a dönüp
ertesi sabah uçakla İstanbul’a gidip aynı gün tekrar dönmektense rotayı
İstanbul’a çevirdim. Cunda-İstanbul arasını yaklaşık 16 yıldır gitmedim. Son
gittiğimde tek şerit olan, kıvrıla kıvrıla tırmandığım rampaları hatırlıyordum.
Aklımda kalan o yollar artık yok, genişlemiş ve yeni yollar yapılmış. Mevsim nedeniyle
ayrıca boş da olduğundan çok hızlı bir şekilde rampaları geçtim. Cunda – Yalova
arasını 6 saate yakın bir sürede alırsınız bilgisini veren iPhone haritası ve sorduğum birkaç kişiden
aldığım “5,5 saat civarı sürer” bilgisine göre, Yalova'da uygun bir feribotu gözüme
kestirdim. Ama dediğim gibi yollar bomboştu, öyle olunca hiç zorlanmadan bir
önceki feribota yetiştim. Yer yok dediler, birbuçuk saat sonraki feribota ilk
binen olma şerefini elde ederek yeni sıranın başına geçtim.
Ertesi
sabah toplantının yapılacağı yer Tuzla’da olduğundan, feribotla da Pendik’e
geçince daha önceki gidişlerimde konakladığım ve hep memnun kaldığım Park156
isimli otele yerleştim. Hepsi birbirine benzeyen zincir otellerde kalmayı
sevmediğimden mümkün olduğunca daha küçük şehir otellerini tercih ediyorum.
Burayı daha önce yazmıştım, Kartal’da eskiden motel olan tesisten dönüştürülmüş
bir otel. Yaşanmışlık duygusu veren yerlerde kalmak iyi geliyor. Burası da
çocukluğumun yazlarını geçirdiğimiz İdealtepe’ye çok yakın. Tabii o zaman motel olan tesis denizin
dibindeydi. Şimdi söylemeye gerek yok, sahil yolu dolgusu yüzünden denize
uzaktan bakıyor. Şu sahil yollarının İstanbul’un dokusuna, geçtiği mahallelerin
yaşamına yaptığı kötü etkiyi yıllar sonra yaşadıkça görüyoruz. Bostancı’dan
Pendik’e çok kötü bir sahil şeridi oluştu. Eski yalılar restoranlara, plajlar
da büyük marketlere, outletlere dönüştü o eski tat kalmadı.
![]() |
Bu haritada beş günlük turun bütün rotası var. Pazar günü mavi rotayla Cunda'dan İstanbul'a, pazartesi de mor rotayla İstanbul'dan Bodrum'a dönüşü yaptım. |
Park156'nın bahçesi |
Yemek salonundan |
Yemek ve kahvaltı salonundan |
Otele
yerleştikten sonra arkadaşımla İdealtepe’deki Lakerda’da akşam yemeği için
buluştuk. Lakerda da sözünü ettiğim eski yalılardan birinde. İki yıl önce yazın
İstanbul’a yine iş için gittiğimde bahçesinde balık yemiştim, iyiydi. Kış
olduğundan içeride oturduk ve yine İstanbul’a özgü garip bir uygulama ile
karşılaştım. Kapalı mekanı sigara içilen/içilmeyen diye ayırmışlar ki bu
tamamen yasak. Sigara yasası çok açık ve net; kapalı alanda asla sigara
içilemez diyor. Bodrum’da bu iş çok sıkı içmek mümkün değil. İçebilmek için
mekanın bir cephesinin tamamen açık, diğer iki cephesinin de yanılmıyorsam % 60
ya da 70’inin açık olması gerekiyor. Öyle her tarafı kapalı bir yerde
–havalandırması mükemmel bile olsa- sigara içilmesi yasak. Ama İstanbul’da
kimse pek takmıyor galiba. Geçen gelişlerimden birinde de Levent’te Maria’nın
Bahçesi denen feci yerde aynı sorun olmuştu. Hatta kendini bilmez biri blogu görmüş, o içen ekipteymiş de bana yorum yazarak laf attıydı. Hem kanunu bilmezler hem
küstahlık edip konuşurlar, bunlardan özellikle İstanbul’da çok var. Neyse, Lakerda Pazar
akşamı boş olduğundan sigara pek problem yaratmadı. Birkaç nedenden ötürü bir
daha Lakerda’ya gitmeyeceğim. Birincisi içeride sigara içilmesi. İkincisi
bu yazıda fotoğrafını koyduğum, ortaya söylediğimiz kalamar tabağının rezaleti
yüzünden. Dört halka kalamar getirmek en hafifinden ayıp. Bodrum’da kalamar istediğimizde
nasıl bir tabak geldiğini kıyaslamanız için bir zamanlar çektiğim
fotoğrafa yer veriyorum. Üçüncüsü ise balığı ayırttıktan sonra biz daha masaya
getirin demeden getirmeleri. Bu iyi bir restoranda asla olmaz. Balığı
ayırttıktan sonra ola ki mezelerle doyar bunlar, iyisi mi balığı hemen yapıp
önlerine dayayalım düşüncesiyle ile iş yapan balıkçılara bir daha adım
atmıyorum.
Küçükyalı İdealtepe'deki Lakerda restoranda ortaya gelen kalamar... sadece dört halka |
Bu da Bodrum'da her hangi bir mekanda gelen porsiyon |
Bu
seyahatte Foça’da, Assos’ta, Cunda’da ve İstanbul’da rakı-balık yaptım. Bazen
tek başıma bazen iki ya da üç kişi olduğumuz masalarda yediğimiz içtiğimiz üç
aşağı beş yukarı aynıydı. Üç beş dört soğuk meze, bir iki ara sıcak ve balık.
Bu dört ayrı şehirde ödediğim para adam başına 100 TL oldu. Mekan kalitesi,
kirası falan tabii ki farklı olan bu dört yerdeki fiyatın aynı olmasının nedeni
sanıyorum rakının pahalı olması. Hesabın yarısını rakı tutuyor ve böyle olunca
bir kere 50 TL fiksleniyor. Bodrum’da da fiyat aynı sayılır. Kuşkusuz yerine
göre değişir ama bir ortalama tutturulmuş gibi geldi.
Ertesi
sabah toplantıyı yapıp hemen Pendik’ten 14:00 feribotuna binip Yalova’ya
geçtim. Oradan ver elini Bodrum. Pendik’te feribot kuyruğundayken aklım yine
2005 yılının Mayıs ayına gitti. O yüzden arabamın kuyrukta beklerkenki halini
çektim. Bunu daha önce de aynı nedenle yapmıştım. O fotoğrafı da, yani eski
arabamla olan fotoğrafı da buraya koyuyorum. 2005 yılının Mayıs ayında,
Pendik’de feribot iskelesindeydim, bir toplantı için Gemlik’e gidecektim ve
feribot bekliyordum. Harika bir hava vardı. Sıcak sayılacak bir mayıs sabahında
iskelede beklerken –çok net hatırlıyorum- denizden gelen iyot kokusunu içime
çektim. Üzerimde toplantı için giydiğim kumaş bir pantalon, gömlek ve o zamanki
şehir için tasarlanmış görece büyük arabamda arkada ceketim asılı duruyordu.
Feribot kuyruğunda ise aralarında Bodrum’daki, Marmaris’teki yazlıklarına göç
eden emeklileri izliyordum. Arabalarını tencereler, bavullar, bir yığın eşyayla
tıka basa doldurmuşlar, yazı geçirmeye gidiyorlardı. Üstlerinde rahat
kıyafetler, şortlar falan. Bense sıkıcı bir toplantıya, sunuma gidiyordum.
Emeklileri basbayağı kıskandım. Dedim ki kendi kendime; ben de güneyde bir
hayat kurmak için hangi yaşımı bekleyeceğim? Çok iyi hatırlıyorum -o zamanlar
evliydim- karımı aramış, iskelede güneye gidenleri görüp imrendiğimi
söylemiştim. Belki bu yazıyı okuyunca Derya da bu konuşmayı hatırlar. Sonra ne
oldu? Feribot geldi, ben Gemlik’e gittim, sunumu yaptım. Yönetim kurulunun yarı
resmi KİT yöneticisi kimlikli kişileriyle hiç aynı frekansta olmadığımı görüp
sunumu kısa kesip İstanbul’a dönmüştüm. Yeni taslaklar isteyen o kuruma da
kendileriyle çalışamayacağımı söylemiştim. Büyük ihtimalle o ruh halimle o gün,
artık kafamın uyuşmadığı kimselerle iş yapmak istemediğime kesin karar verdiğim
gün oldu. Bu anlattığım günden tam dört yıl sonra, bu sefer bir nisan ayı
sabahında yine aynı iskeleden feribota bindim. Bu sefer benim arabam da tıka
basa doluydu çünkü İstanbul’u, İstanbul’daki hayat tarzımı ardımda bırakmış
olarak Gemlik’e değil Bodrum’a doğru yola çıkıyordum. İşte kuyrukta bekleyen
arabamın olduğu iki kareyi farklı yıllarda bu anıyı hatırlayıp, özellikle çektim.
Bu kareyi 2012 yılında o zamanki arabamla, yukarıda anlattığım 2005 yılındaki anı aklıma gelince çekmiştim |
Bu da son seyahatimde, aynı yerde şimdiki arabayla, yine aynı anı için... |
Eyvallah İstanbul... |
Neyse,
gelelim geçen günkü turumun sonuna; derken Yalova’ya vardım ve rotayı Bodrum’a
çevirdim. Ama tabii ki yolda Ortaklar’da durup çöp şiş yemeyi ihmal etmedim.
Bugüne kadar otobandan çıktıktan sonra Söke yoluna girmeden yolun sağında peşi
sıra yer alan çöp şişçilerin neredeyse hepsini denedim ve bu sert, kayış gibi
çöp şişlerin nesi meşhur diye düşünmeden edemiyordum. Otoban yokken Selçuk
civarında Yandım Çavuş ve benzeri yerlerde durup yerdik ve onlar iyiydi. Ama bu
yeni otoban çıkışındakiler çok kötü. Sonra bir gün bizim Murat Şahin “Abi
otobandan çıkınca üşenme hemen sağa Ortaklar’a gir, beş dakika sonra yol
kenarındakilerin birinde ye. Hatta Somuncu Baba’ya git istersen o da benim gibi
Nazilli’lidir” demişti ben de dinlemiştim. O gün bugün başka yerde çöp şiş
yemiyorum, aklınızda bulunsun. Yazın buralara arabanızla gelecekseniz sakın ola
yol üstündekilerde yemeyin, hepsi aynı kötülükte. Ortaklar’a girin.
Ortaklar'daki Somuncu Baba'nın çöp şişleri |
Çöp
şişi de yedim ve yaklaşık iki saat sonra Bodrum’a eve vardım. Beş günde tam
1751 km yol yaptım. Yorulmadım çünkü -dönüş hariç- etaplarım en fazla beş
saatlik yollardı. Bu mevsimde kuzey Ege’nin sakinliğine vuruldum. Yolların
boşluğu araba kullanmayı tam bir zevk haline getirdi. Uzun yolu çok severim,
yalnız olsam da sıkılmam. Etrafı seyrederek, müziği açarak, belli bir saatte
belli bir yerde olma hedefi koymadan canımın istediği gibi yol alırım.
Varacağım yerde yiyeceğim yemeklerin, rakının heyecanıyla yollar bitiverir. Yol
üstünde ilgimi çeken bir yer olursa giriveririm. Gittiğim yerde arabayı
kalacağım yere çekip odada yarım saat kestirmek en sevdiğim şeylerden. Bu tur
çok iyi geldi. Bir önceki yazının sonunda dediklerimi uzun uzun tekrarlamayayım;
kendinize fırsatlar yaratıp bir iki günlük de olsa bulunduğunuz şehirden,
çevreden çıkıp böyle geziler yapın. İki gün size bir hafta gibi gelecektir.
Cuma
günü eğer her şey yolunda giderse Datça’ya doğru yola çıkacağım. Cuma akşamını
Selimiye’de geçirmek, Sardunya’da rakı-balık yapmak istiyorum. Hava güzel
olacak, sakin Selimiye sahilinde yürüyüş yapmak kahve içmek iyi olur. Cumartesi
günü açan bademleri görmek, onların fotoğraflarını çekmek için Datça’ya devam
edeceğim. Cumartesi akşamı bu sefer Fevzi’de Ege otları, deniz mahsulleri yiyip
Fevzi dostumla rakı sohbeti yapmayı, Pazar günü Palamutbükü ve dağ bayır Datça
yarımadasını gezmeyi ve Bodrum’a dönmeyi planlıyorum. Sonrasında haftasın
ortasında dört günlüğüne iş için İstanbul seyahati var. Dokuz Şubat akşamına
kadar Datça, Marmaris, Selimiye, Bodrum, İstanbul derken bana epey yol
görünüyor.
Cuma
günü Datça’ya giderken yolda twitter kanalıyla sohbet ederiz zaten. Fotoğraflar
da döndükten sonra bu blogda olacak. Görüşmek üzere...
Datcama benden selam goturun, iyi eglenceler..
YanıtlaSil