Bodrum’da
yaşayan biri için Kıbrıs’a gitmenin tek bir nedeni olabilirdi, o da kumar
oynamak. Deniz, güneş, iklim deseniz aynı. Eğlence deseniz Bodrum daha
hareketli. Yemek deseniz, deniz mahsulü konusunda hiç bir yer Bodrum’un eline
su dökemez. Yani bir Bodrum yaşayanı için gitmenin manası yok. Ama benimki
başka bir nedenden oldu, yeğenim Ali orada asker. Annesi, yani kardeşim Sena’yı
oğluna götürmek için böyle bir seyahat planladık. Ben de hem yeğen Ali’yi, hem
de bugüne kadar hiç gitmediğim Kıbrıs’ı görürüm dedim. Derken benim kadim dost
Ahmet de gelirim dedi. Kıbrıs’ta arkadaşımız Nurtan var, bu yıl iş için oraya
göçtü, bir de onu görürüz dedik. Yani bir taşla epey bir kuş hedefledik
diyeyim.
Bodrum’dan
Kıbrıs’a direkt uçuş yok. Bodrum-İstanbul-Lefkoşa yapmanız lazım. Bir günde iki
uçak yolculuğu bana fazla. Arabaya atladığımız gibi İzmir’e geçtik ve oradan
Ercan Havalimanı’na direkt uçan Atlasjet’in uçağına binip uçtuk. İkibuçuk saat evden İzmir Adnan Menderes'e, bir saat orada oyalanmaca, birbuçuk saat de uçuş derken
Cuma akşamı Ercan’a indik. Nurtan sağolsun bizi karşıladı ve Pazar günü yolcu
edene kadar da bizim için paralandı, mükemmel bir misafirperverlik örneği gösterdi.
 |
Adnan Menderes havalimanında bir terk edilmişlik havası vardı. Dükkanların çoğunun kapalı olduğu, bomboş bir havalimanı |
 |
Kıbrıs'ta trafik sağdan olunca Ahmet direksiyonsuz şoför edasıyla kuruldu |
 |
Arkada oturmak iyimiş yahu. Ben hep şoförlük yapıyorum. |
Önce
Kıbrıs’a ait izlenimlerimi yazayım diyorum. Nüfus 300 bin civarındaymış. Hatırı
sayılır asker ve öğrenci nüfusu da var. Trafik hayret edecek kadar düzenli. Demek
istenince oluyormuş dedirtiyor. Tabii bunda, yerli halkın 1974 yılına kadar
İngiliz etkisinin sürdüğü bir ortamda yetişmiş olmalarının payı çok. Öyle veya
böyle bir batı kültürü yerleşmiş. İşin ilginci anavatandan oraya nüfus artırsın
diye gönderilen doğulu, güney doğulu vatandaşlar da asimile olmuşlar. İyi
anlamda kullandım bu kavramı. Bizim ülkemizin potansiyel trafik kazası yaratma
sistemi olan döner kavşaklarda kurallara uyan doğulu taksi şoförlerinin başka
açıklaması yok. Taksi demişken, en eskisi beş yaşındaki Mercedes’lerden söz
etmemek olmaz. Bütün arabalar pırıl pırıl, bakımlı, ezik vuruk araba yok. Arka
camda yünle örülmüş karpuz da görmedim mesela. Fiyatlar çok uygun. Hele
Bodrum’daki fahiş turistik tarifeyi bilen biri için ucuzluğuna inanamadık.
Bizde burada 50 TL yazacak yere 10 TL verince şaşırdık haliyle.
Ucuzluk
deyince beni ve Ahmet’i en çok ilgilendiren mesele içki fiyatları oldu tabii.
Otuziki liraya Jack Daniels, 20 liraya rakı görünce şapkamız uçtu. Bir an
Kıbrıs’a yerleşme fikri geldi geçti sanki. İçki fiyatları böyle olunca dışarıda
yediğin iyi bir yemeğe, adam başı 20’liği geçen miktarda rakıyı da ekleyince
vereceğin para en fazla 60-70 lira oluyor. 80 lira hesap gelince hır
çıkıyormuş.
 |
Şu otellerdeki yastık merakını anlamış değilim. En arkadakiler hariç diğerleri ne işe yarıyor bilmiyorum. |
 |
Mehtap Beşparmak dağlarının ardından yüzünü gösterirken... |
İlk
akşam Girne’ye hakim bir tepede, muhteşem bir dolunay eşliğinde, deniz mahsulü
ağırlıklı menüsü olan yere gidildi. Çok güzel bir gece oldu gerçekten. Hava
sakindi, bütün Girne ayaklarımızın altındaydı.
Ertesi
akşam Lefkoşa’da bir mekana gidildi. Adı Meyhanem olan mekan tam bir aile
işletmesiydi. Baba, oğul, kız birlikte çalışıyorlar. Meyhanenin alınlığında
Jack Daniels logosunu görünce garibime gitti. Masalarda rakı mezeleri var ama
cephede Jack logosu. Meğer orada mezeleri viski eşliğinde yemek adeti varmış.
1974 öncesinde rumların konyak-viski karışımı gibi tadı olan bir içkisi ile
meze içmek bir alışkanlık, bir ritüel olmuş. Savaştan sonra o içkinin kaynağı
kesilince yerine ne koyalım diye düşünmüşler ve en yakını viskiyi akıl
etmişler. Kuru et dedikleri, didik didik edilmiş et ile viski içmek, özellikle
köylerde yaygınmış. Fiyatlar o kadar ucuz ki, ben de Blue Label ile dişlerimi
fırçalarım yani, o derece.
 |
Hayatımda ilk defa, peşi sıra yemek getiren garsona artık bir şey getirme diye yalvardım. |
 |
Biz boşları hemen ortadan kaldırırız, orada adet öyle değil. Masanın üzeri üst üste meze tabaklarıyla dolacak, önce göz doyacak. |
 |
Kardeşim Sena, yeğen Ali ve Ahmet ile |
 |
Girne'de akşamüstü birası |
 |
Biraları burada içtik |
Kıbrıs’ın
geçimi kumar dersem abartmış olmam herhalde. Her tarafta oteller ve beraberinde
kumarhaneler. Ercan Havalimanında gidiş/geliş tabelasına baktığımda şunu
gördüm, tarifeli uçakların büyük çoğunluğu Adana, Hatay, Gaziantep’ten geliyor.
İstanbul, Ankara, İzmir çok arkalarda. Kimlerin daha çok kumara geldiği
anlaşılıyor. Charter seferleri de İsrail ve diğer ortadoğu ülkelerinden kumar
turizmi için geliyor dediler. Kaldığımız Grand Pasha otelinin de kumarhanesi
vardı. Dolayısıyla otelde kalanlar oranın müşterileriydi. Havuz bomboştu
mesela, millet kumar salonunda. Lefkoşa’da bir kumarhaneyi gezdirdi Nurtan.
Böylece hayatımda ilk defa kumarhaneye adım attım. Benim gibi kağıt/kumar
kültürü papazkaçtı, pişti ve süper loto ile sınırlı biri için ilginç geldi
duyduğum hikayeler. Gerçekten nasıl bir hastalık olduğunu daha iyi anladım.
Gecede bir milyonu bırakıp çıkıp ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi bir milyon
daha bırakanlar mı, siestadayken boş kalmasın diye makineyi otamatiğe alıp,
üstünü değiştirip birkaç saat sonra tekrar makinenin başına oturanlar mı.
İnanilması güç hikayeler dinledim.
 |
Otelin havuzu hep bomboştu, millet kumarhaneden çıkmıyor ki |
Girne
bana biraz Beyrut, biraz Filistin çağrışımı yaptı. Eski Girne tipik bir Akdeniz
kasabası görünümünde. Çok sevimli. Limanıyla, kalesiyle, kafeleriyle Akdeniz
ruhunu yansıtan bir bölge. Bilmem söylememe gerek var mı ama, bizim anavatandan
gidenlerin yaptığı binalar korkunç. Zevksizlik örneği. Hele biraz dış
mahallelere gidince manzara daha vahim.
 |
Arada böyle hüzünlü, terk edilmiş evlere rastlıyorsunuz |
 |
Deniz mükemmeldi |
 |
Akdeniz havası |
 |
Filistin havası |
Lefkoşa’da
çok zaman geçiremedik, arabayla şöyle bir tavaf edip, yemek yiyip kaldığımız
Girne’ye döndük. Dolayısıyla fikir sahibi olduğumu söyleyemeyeceğim.
Zaten
hepi topu kırkaltı saat geçirdiğimiz Girne’den ayrılıp İzmir’e, oradan Bodrum’a
memlekete döndük işte. Yolda Ortaklar’a girip Somuncu Baba’yı ihmal etmeden
tabii.
 |
Lefkoşa'ya doğru |
 |
Ortaklar'ın en iyilerinden |
 |
Söke'den Bafa'ya doğru |
 |
Güvercinlik'te Bodrum bizi böyle karşıladı |
 |
Eve vardığımda saat 21:00 olmuştu. Saat 14:00'de Girne'deydik yedi saatte Bodrum'a vardık. Arada çöp şişçi de var tabii |
Bir
daha Kıbrıs’a gider miyim? Gitmem herhalde. Ancak iş için falan olabilir. Başta
da söylediğim gibi, Bodrum’da yaşayan biri için ilginç bir yer değil. Tatile
gitmek için de bana uygun değil, herşey dahil otellerde kalmam zaten. Yani bir
kere görmek benim için tamamdır.
Yorumlar
Yorum Gönder