Doğduktan
18 yaşıma gelene kadar yazları İdealtepe’ye giderdik. Altmışlı yıllarda
İstanbul’un Avrupa yakasında oturulur, yazları da Erenköy, Göztepe, Suadiye,
Bostancı, Küçükyalı, Maltepe taraflarına, Anadolu yakasına yazlığa gidilirdi.
Ben doğmadan vefat eden, Bosna göçmeni dedemden kalma bir yazlığımız vardı.
Bahçesinde meyve ağaçları olan, tek katlı geniş balkonlu, beş yatak odalı bir
ev ve arkada altında garajı olan bir de müştemilat. İki dayım, teyzem, biz ve
aile büyüğümüz anneannem ile o evde yaz geçirilirdi. Sokağın sonunda da
halamlar ve ileride de babaannem ile amcam otururdu. Yazları Bosna'dan akrabalar gelirdi. Tabii o zaman Yugoslavya diyorduk. Yani yazları koca bir aile
olurduk. Şaka değil, 14 kuzendik. En küçüğümüzle en büyüğümüzün arası 16 yaş
falan olmalı ama ara yaşlarda çoğunluğu elinde tutan bizler bu hayattan çok
memnunduk. Evde hareket, şamata eksik olmazdı. Sonra derken Kumburgaz, Silivri
gibi yeni yazlıklar oluştu, dayımlar oralara gittiler, teyzemler bir süre Almanya’ya
döndüler. Biz bir başımıza kaldık. Anneannemin sağlığında o evi bırakmadık.
Aile büyüğümüz vefat edince, artık kalabalıklaşmaya başlayan İdealtepe'den ve
kışları yaşadığımız Laleli’den ayrılıp yaz/kış yaşamak üzere Kalamış’a geçtik.
Sene 1979… Boğaz köprüsü yapıldığı için Kadıköy’ün kışlık nüfusu da hızla
artıyordu, biz de buna katkı yapmış olduk. Şimdi yaşı yirmi civarında olanlar
için Suadiye’nin neredeyse sadece yazın dolduğunu, kışın in cin top oynadığını düşünmek bile tuhaf kaçıyordur.
 |
Zeynep ile 40 yıla varan arkadaşlığımız var. |
İşte
İdealtepe’de onsekiz yaşıma kadar yazları tam bir mahalle ortamında büyüdüm. O
zamanlar toplasanız sayıları yüzü bulmayan tek veya iki katlı evin bulunduğu
İdealtepe’de çok iyi arkadaşlıklar kurduk. Deniz doldurulup sahil yolu
yapılmadığından arkadaşlarımızın ailelerinin yalılarından denize girer, kayıkla balığa
çıkar, o yıllarda onbeş yaşını geçmiş bir genç ne yaparsa onları yapardık. İnterneti bir yana
koyalım, TV yeni yeni geliyordu. Tek kanal ve siyah/beyaz diye eklememe gerek
var mı? Bizim yazlık evin nüfusu azalınca bahçedeki garaj boşa çıktı ve kuzenim
ile oraya kendimize mekan yaptık. Plaklarımız, kasetlerimizle müzik dinleyebileceğimiz
bir mekan o yaşlarda bizi kurtardı. Nereden kurtardı derseniz, Türkiye’nin
karıştığı yıllardı, sokaklar tehlikeli olmaya başlamıştı, 12 Eylül’ü hazırlayan
olaylar tırmanırken İdealtepe de payına düşeni alıyordu. Geceleri taka taka
silah sesleri duyuluyordu bir yerlerden. Biz bir avuç arkadaş o garajda müzik
dinliyor, kendi başımıza takılıyorduk. Haftada bir de Bostancı’ya Abdi’nin el arabasında sattığı şişlerden yemeğe
gider, 23:38 banliyö treni ile dönerdik. O Abdi sonradan işleri büyütmüş yine Bostancı'da kebapçı açmış. Bilet almadan, yakalanmadan iki duraklık yolculuğu bitirmek
heyecan konusuydu. İşte bu saf mahalle arkadaşlığı ortamında yazları birlikte
geçirdiğimiz iyi arkadaşlar ile yollarımız bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldı.
Yaşlar ilerledi, üniversitelere gidildi, başka şehirlere hatta ülkelere göç
edildi. İnternet, sosyal medya falan olmadığından, telefonla şehirlerarası ve
uluslararası konuşmak hem çok zor hem pahalı olduğundan mektup ile ilişkilerin
kopmamasına özenildi. Sonra evlilikler, iş hayatı derken ayrı uçlara savrulduk.
İstanbul’da kalanlar olarak arada irtibatı kesmesek de zaman oldu İstanbul o
kadar büyüdü ki şehrin farklı uçlarında yaşayanların bir araya gelmesi bile
zorlaştı.
Tüm bu
süreçte çok sevdiğim arkadaşım Zeynep ile haberleşmeyi hiç kesmemeye çalıştık.
Bazen bir iki yıl sessiz kaldığımız oldu, sonra bir yerden birimiz çıktı,
kaldığımız yerden devam ettirmeye çabaladık. İstanbul’da doğdum sonra 48
yaşımda Bodrum’a göçtüm. Bütün hareketim bu. Zeynep ise Ankara’da doğmuş,
sonrasında hayatı Cezayir, İstanbul, Side, Mısır, Dubai, Gana, Moskova’da
sürdükten sonra şimdi Cibuti’de devam ediyor. Arada unuttuğum coğrafyalar da
vardır. İşte Zeynep ile son yıllarda yazları geldikleri Alaçatı’da buluşalım
dedik. İki yıl önce buluşmuştuk, geçen yıl mümkün olamadı. Bu yılı kaçırmayalım
istedik. Kardeşi Fatoş da Şangay’da yaşıyor o da yazları Alaçatı’da. Böylece 40
yıllık arkadaşlar Alaçatı’da bir araya geldik. İdealtepe’de başlayan arkadaşlık
Bodrum-Cibuti-Şangay üçgeninde sürüyor.
 |
Fatoş Şangay'dan, bendeniz Bodrum, Zeynep Cibuti, Fatoş'un arkadaşı Petek ise Paris'ten geldi |
Geçen
cuma günü Alaçatı’ya gitme nedenim bu buluşmayı gerçekleştirmekti. Ve oraya
kadar gitmişken hiç görmediğim Karaburun’a da uğramak istedim. Alaçatı’ya
vardığımda akşam üzeriydi, bahçeye yayılıp yedik içtik. Ertesi sabah şöyle bir
Alaçatı pazarında gezindim ve Karaburun’a doğru yola çıktım. Alaçatı’da hiç bir
şey yapmadım yani. Uyku süresini çıkarırsak beş altı saat kaldım diyelim.
Öğlene doğru Alaçatı sokakları boş, pazarı ise çok kalabalıktı. Hızla bir tur attım.
Pazarını çok severim, alış veriş etmişliğim de var.
Alaçatı’ya
yönelik bir iki notumu yazayım. Şöyle bir genç kız tipi türemiş, yolda hep aynı
insanı görüyormuşsun gibi oluyor; Cepleri şortun boyundan uzun, dolayısıyla
dışarı sarkan jean sort, üstünde tercihen beyaz tişört, yuvarlak koyu renk
gözlük. Yüzlercesine denk geldim. Gece dışarı çıksaydım, mekanlardaki durumu da
gözlerdim ama Karaburun’a geçtim işte.
 |
Alaçatı'da trend gözlüklerin pazar veriyonları |
 |
Alaçatı çok güzel fotoğraf veren, detaylarında zevkli dokunuşların olduğu, adeta bir film platosu gibi |
 |
Birazdan oyuncular gelecek ve çekim başlayacak sanki |

Alaçatı’da
mekanlar yine hep şık. Ancak bu hep tasarım, hep bir düzenleme endişesiyle
kotarılmak, bir yapaylık duygusu veriyor. Mesela Alaçatı Port buna iyi bir
örnek. Alaçatı'ya eklenmiş, yapay bir dünya. Orada oturup ne balık yemek ne rakı
içmek isterim mesela. Ama şık mı şık. Belki içinde iyi mutfağı olan mekanlar da vardır da, dedim ya benim gibiler için uygun değil. Çok beyaz yaka, çok kurgu bir dünya.
Sahici değil. Aynı nedenle Yalıkavak Palmarina’ya da adım atmıyorum. Marinada
balık yemem ama Yalıkavak balıkçı barınağındaki mekanlara gider büyük zevkle
güneşin batışını seyredip yer, içerim. Şu “biiç” konusunaysa hiç girmeyelim.
Tatile gelip o gürültüye nasıl ve neden girilir anlamış değilim. Her neyse,
Alaçatı’nın bende bıraktığı izlenim hep yapaylık ve hani deyim yerindeyse dekor
hali oldu. Ama şunu da özellikle belirtmem lazım; Bu yapaylığın altından kötü
bir şey de çıkmıyor. Zevksizlik yok. Belli ki kalite çıtası yüksek konulmuş. Bu konuda Bodrum’dan daha yukarıda olduğu açık. Ama tabii Bodrum ile
kıyaslamak ne kadar doğru bu da tartışılır. Alaçatı dediğimizde Bodrum’un bir
mahallesi kadar yerden bahsediyoruz. Yönetimi, kontrolü kolay bir yer ile
koskoca, yazın nüfusu milyona vuran bir yarımadayı kıyaslamak adil olmaz. Bir
de not; şu ana kadan Türkiye’de gezdiğim hiç bir yer Bodrum kadar seçenek
sunmadı. Yiyecek/içecek, yüzmek, mavi yolculuk, konaklama, gece hayatı,
eğlence, sessizlik, tarih, alış veriş, marina… Bunların hepsini bir arada -en
önemlisi farklı kategorilerde- bulabileceğiniz bu kadar geniş bir yelpaze sunan
başka yer görmedim. Bodrum yarımadasının bu özelliği var deyip konuyu
kapatayım.

 |
Balık mezatı |
Karaburun’a
gideceğim dediğimde beni tanıyan ve o yöreyi bilen arkadaşlar yeni yolu değil
eski yolu kullanmamı önerdiler. İyi ki onları dinlemişim. Yarımadanın
güney/kuzey doğrultusunda, neredeyse tamamını sahil boyu izleyen yol enfesti.
Buraya bir parantez açıyorum. Bazı tanımlar kişiye göre değişiyor. Karaburun
bunun çok iyi bir örneği oldu. Kimisi “orada bişey yok ki napıcaksın?” dedi,
kimiyse “orada bişey yok tam senlik” dedi. O “bişey”in olmaması bakış açısına,
hayatı yaşayış tarzına ve beklentiye göre değişiyor işte. Beach ve Party
kelimelerinin yan yana geldiği hiç bir mekan, bölge, kasaba beni cezbetmiyor.
Cezbetse burada Yalıkavak’tan, Türkbükü’nden çıkmam. Oysa en son Türkbükü’ne
iki yaz önce bir akşam yemeğe gitmiştim. Gece Yalıkavak’a gitmeyeli ise dört
yıl oldu. Demem o ki ben sakinlik arıyorum. O zaman da kimine göre olmayan
“birşey” benim için tam aradığım “birşey”.
 |
Tamam otobanda hızla gidilecek yere varıyoruz da yol çok sıkıcı ama. Nerede o Marmaris, Datça, Fethiye'deki yolun muhteşem manzaraları |
 |
Karaburun yarımadasına sapınca otoban bitiyor, yolun manzarası güzelleşiyor |
Karaburun
yoluna girdikten kısa bir süre sonra eski yol sahile paralel devam ediyor. O
yola girdim, dar sayılabilecek bu yoldan Balıklıova'ya vardım. Yolun darlığı şu
anda sorun yaratmıyor çünkü herkes yeni üst yolu kullanıyor. Ama o kadar araç
alt yolda olsa her halde yol bitmek bilmezdi. Balıklıova’ya bayıldım. Tam Ege
işi bir sahil mahallesi. Şimdilerde pek kullanmadığımız tabirle orta direğin
yaşadığı, sevimli, hoş bir yer. Cumartesi gün öğlen saatiydi ve çarşısı
canlıydı. Herkes Garibin Yerine gitmemi önermişti, öyle yaptım. Tam
beklediğimi buldum. Salaş, denizin üstünde, iddiasız ama
lezzetli şeyler bulacağım mekan diye tahmin ettimdi, onikiden vurdum. Öğlen
içki içmeyi sevmediğimden, üstelik araba da kullacağımdan sadece bir bira
içtim. Ben söylemeden gelen küçük fava, yoğurtlu semizotu, karışık küçük bir
salata ve zeytin ipucu oldu. Ardından dört tek karides ızgara ile
orta boy bir çipura istedim. Onlar da çok lezzetliydi. Mekanda benden başka on
oniki kişi vardı. Şahane bir öğlen yemeği üstüne sade kahvemi içip Karaburun’a
devam ettim. Bu menüye 45 TL verdiğimi de yazayım. Bodrum’da bu menü 80-90 TL
civarı olurdu.
 |
Balıklıova'da bir cumartesi |
 |
Garibin Yeri... Tam beklediğim gibi çıktı. Salaş mekan, lezzetli yiyecekler |
 |
Masaya oturur oturmaz gelen şunlar hepsi lezzetli, doğaldı |
 |
Çipura ile karidesler parmak yediren cinsinden |
Balıklıova’dan
sonra Karaburun’a gelmeden Mordoğan var. Burasını seksenli yıllardan beri,
arkadaşım tiyatro dünyasının duayeni Işıl Kasapoğlu’ndan çok duyardım. O Mordoğanlıdır
anlatıp dururdu. Sahiline inmedim çünkü tam öğle sıcağında, güneş tepemdeyken
oradan geçiyordum. Arabanın termometresi 37 dereceyi gösterirken inip yürümek
cazip gelmedi. Ama yukarıdan bakınca bile denizinin güzelliği anlaşılıyordu.
Türkuaz koylardan geçtim. Mordoğan’dan biraz sonra eski yol ile yeni yol
birleşti tek yol oldu ve böyle böyle Karaburun’a vardım.
Karaburun’u
nasıl buldun derseniz… Çok sevdim derim. Olumlu, olumsuz yanları var tabii.
Olmaması mümkün mü? Ama ilk izlenimim şu; sevimli, sakin, huzurlu, görmüş
geçirmiş bir hali var. Bunu çok sevdim.
Bir
yere gittiğimde iki şeye bakıyorum artık. Birincisi yiyecek/içecek mekanlarıyla
konaklama yerlerinin çeşitliliği, sunduklarının kalitesi ile fiyat dengesi.
İkincisi, sakinlik ve orada bulunanların hal ve tavırları. Böyle bakınca
Karaburun Alaçatı’nın tam zıttı bir yer. Mekanlar öyle şık değil, sundukları da
öyle. Ama insanlar da o kadar şık değil, dolayısıyla snop değil. Dolayısıyla hiç
puro kokusu almadım. Dolayısıyla biraz önce sözünü ettiğim cepleri dışarı
sarkan kızlar da görmedim, polo yakalarını kaldırmış beyaz yakalı plazagiller
de yoktu. Eteklerini savura savura koşan mutlu gelinler de göremedim. Yani tam
sevdiğim gibiydi. Peki yiyecek/içecek mekanları daha kaliteli olsa da yine
sakin ve huzurlu olsa olmaz mı diye sorabilirsiniz. Cevabım şu olur; maalesef
bizde olmaz ama suyun karşısında Yunanistan’da tam da bu oluyor. Selanik’te de
adalarda da… Bu başka bir kültür. Zevk ve kalite ile maliyet dengesi bizde
farklı Yunanistan’da farklı. Şunu da söylemeliyim ki, illa mekan şık ve tasarım
koksun istemem. Tam tersine. Salaş ama temiz olsun, içten ve sahici olsun.
Balıklıova’daki Garibin Yeri tam böyleydi. Üstelik yediklerim de iyiydi. Mesele
budur. İçerisi profesyonel bir dokunuşla çok şık olduğu için sokak arasında
küçücük bir mekanda sıkış tıkış masada 150 TL vereceğim yemeğe, Garibin Yeri
gibi mekanlarda, deniz üstünde 45 TL vermeyi tercih ederim. Keşke plastik yerine tahta sandalye olsa. Ama o olunca fiyat %15 artamayacak. Anlatabiliyor muyum? Zaten
öbür türlü yerlerde yan masadan gelen parfüm kokusu ahtapot ızgaranın isli
kömür kokusunu bastırıyor nevrim dönüyor.
 |
Reyhan Otel'deki odamdan |
 |
Odamın manzarası |
 |
Reyhan Otel'in konumu |




Akşam
gün batımına doğru, çok uzun olmayan sahilinde iki kere gidip gelip mekanları
inceledim. Bana önerilen İsmet’in Yeri en doğru seçim gibi geldi ancak yer
bulamadım. Cumartesi akşamı her yer dolmuş. Kapı önlerine koydukları
menülerinde bir arada kahvaltı/köfte/tavuk/balık yazan yerlerde yemek yememek gibi bir
kuralım var. İstisnaları olabilir belki ama böyle menüsü olan yerlerde hiç
birinin iyisi bulunmaz. Üstelik ben rakı içip ahtapot yerken yanımda bira içilip tavuk kanadı yenmesini de istemem. Veya köfte ile kola. Onun muhabbeti farklıdır, diğerinin farklı. Karaburun’da yiyecek mekanı sayısı fazla değil.
Düzelteyim; balık ve deniz mahsulü ağırlıklı mekan sayısı çok değil. Böyle olunca
otele yakın ve yer bulabildiğim Number One adındaki mekana girdim. Bu arada
Lipsos Otel’de Ata’nın mekanı tavsiyesini tamamen unuttuğum içindir ki buraya
yöneldim. Çeşidi bol meze vitrinine ve fena sayılmayacak balık tezgahına bakıp yiyeceklerimi seçip masama geçtim. Ya yine yalnız olduğum için ya gerçekten
rezerve olduğu için kenar masalara oturamadım. Belki okuyan olmuştur, bu konuya
Datça Ovabükü seyahatimi anlattığım yazıda da değinmiştim. Deniz kenarları
“aile” için ayrılıyor. Aile gelip ortaya bir börek dört kola söylese, siz tek
başınıza onların ödeyeceğinden beş misli fazlasını ödeseniz bile bu böyle. İşletmecilik
bilmeyen Türk işi muhafazakarlığın tezahürü böyle oluyor. Servis yapacak
eleman orta yaşlarda, işini iyi bildiğini hissettiren biriydi. Yeni seri 20’lik
rakı sordum, yok dedi. Yeşil Efe var dedi ki ben Efe sevmem, bana light
geliyor, uymuyor. Kara Efe olsa gıkımı çıkarmam o ayrı. Bilen bilir… 20’lik
Tekirdağ var mı dedim, var dedi ama zaten o da Yeşil Efe ile aynı tatta olur
deyince dedim tamam, çattık. Valla o öyle değil,
varsa 20’lik Tekirdağ alayım dedim. Gele gele ne geldi? 35’lik Yeni Rakı. Bu ne
dedim? Onlar kalmamış dedi. Peki 20’lik Yeni Rakı da mı kalmamış? O varmış ama
kafa karışmış bir kere. Peki dedim kalsın, güneşin batışını seyrederken ilk
yudumumu aldım. Kopanasti peyniri sordum yok dedi. Bu arada Karaburun bu
peynirin yapıldığı tek yer. Artık Çeşme’de yapılmıyormuş. Nasıl bir
işletmecilik ki o yöreye özgü peyniri menüde bulundurmuyorlar. Gelen müşteriye
küçük bir parça kopanastiyle yanında sıcak bir dilim ekmek getirseler damaktan tadı
silinmeyecek bir iz bırakırlar ama yok işte. Mezeler son derece vasattı.
Ahtapot ızgaradan not vereyim dedim, çaktılar. Ama ortam o kadar güzel,
keyfim o kadar yerindeydi ki n’apayım bu akşam da böyle olsun dedim,
takılmadım. Yemekten sonra sahilde yürüdüm. Kitaplarını cadde kenarına sermiş kitapçının
önündeki canlı kalabalığı izledim. Her yaştan insanlar kitap seçiyorlardı. Tam
karşıda, akşamüstü tezgahını kuran adam lokmasını pişirmişti. Biraz daha
turlayıp, bir bankta oturduktan sonra otele döndüm.
 |
Mezeler vasattan bir tık yukarı mı desem ne desem... |
 |
Karaburun'a akşam çökerken |
 |
Barbunlar tazeydi, iyi kızarmıştı, sınıfı geçti... |
 |
Ahtapot sınıfta kaldı. Lezzetsizdi... |
 |
Lokmacı |
 |
Bir tür kitap pazarı... Her yaştan insan kitap seçiyor |
Her geçişimde eğer saat uygunsa uğradığım Ortaklar’daki Somuncu Baba çöp şişçisine Ocak ayında
uğradığımda eski tadı bulamamıştım. Beraber gittiğim arkadaşlarım da buna
katıldılar. Cuma günü Alaçatı’ya giderken geç bir öğle yemeği saatinde yine
uğradım ve yine aynısı oldu. O eski tadı ve yumuşaklığı yoktu. Bu sefer
dönerken yanındaki Kalyon’a gireyim dedim. İyi ki öyle yapmışım, parmaklarımı
yedim. Sonra bana Somuncu Baba’yı ilk öneren Murat’a durumu yazdım. Meğer
Somuncu Baba el değiştirmiş. İşte yine tipik bir işletmeci uyanıklığı durumu. İsim yapmış bir mekanı, üç kuruş daha ucuz et alarak yaşatacağını sanan
işletmeci hatası. Tam bindiği dalı kesme hali. Müşterisini enayi yerine koymak budur. Demem o ki, ağzınızın tadını
biliyor ve meraklıysanız, otoban bittikten sonra Söke’ye devam edip yollarda
dizi dizi sıralanmış çöp şişçilere rağbet etmeyin, çünkü hepsi aynı ve sıradan.
Otoban bitince Ortaklar sapağından girin, üç beş kilometre sonra sağda yan yana
üç tane çöp şişçi göreceksiniz, Kalyon sonuncusu. Yolu on dakika uzatmaya
değecek bir lezzet ile karşılaşacağınıza dair size garanti veriyorum, pişman
olmazsınız.
 |
Ortaklar'da Kalyon çöp şişçisi... Lezzet patlaması |
Ve
böyle böyle yolculuğun sonuna geldim. İzmir-Bodrum yolundan kaç defa geçtim
artık hatırlamıyorum. Araba sanki kendi gidiyormuş gibi geliyor. Bir baktım
Güvercinlik’e varmışım ve Bodrum yarımadası karşıma çıkmış. Memleketine dönen
insan duygusu bastı bir anda. Yıllar içinde Bodrum’dan kuzeye ve Bodrum’dan güneye onbinlerce kilometre yaptım. Güneye indikçe yol güzelleşiyor.
Bodrum-Alaçatı arası çok rahat bir yol. Yolun yarısından çoğu otoban. Ama Bodrum-Fethiye
veya Bodrum-Marmaris-Datça rotalarının güzelliği bu yollarda yok. Manzara hep
aynı. Oysa güneye indikçe Muğla’nın kıvrımlı koyları, aşılan dağları, girilen
orman yolları nefes kesiyor.
Karaburun
ile sonunda karşılaştım, tanıştık. Ben çok sevdim doğrusu. Bir kaç defa daha
gitmeden tam tanıyamam ama ilk izlenim çok önemlidir ya. Oraya gidişlerimde
kendimi iyi hissedeceğimden eminim. Özellikle eylül ayı ve ekim ayının ilk
yarısı çok daha iyi olacağını tahmin etmek zor değil. Fırsat bulursam bu sonbahar
bir kere daha gideyim isterim.
 |
Hızı sabitleyip gitmek bir süre sonra sıkıcı oluyor. Ah Gökova yolunun virajları, Ege manzarası dedim... |
 |
İstanbullu hayatımda en sevdiğim tabelaydı, hala öyle |
Ha,
unutmadan; Alaçatı’da birbiriyle ilgisiz iki arkadaşıma Karaburun’a gideceğimi
söylediğimde “yatırım mı yapacaksın?” diye sordular. Bir bölgeye yatırım mı
yapacaksın lafı ağızlardan çıkıyorsa oraya hain planlar yapılıyor demektir.
Yıllar içinde gide gele gözlediğim bazı noktaları bir araya getirice kendimce
şöyle sonuçlar çıkardım. Hiç bir bilimsel veriye, araştırmaya dayalı
sonuçlardan söz etmiyorum. Bir bölge havalimanına uzaksa orası “gelişmiyor”.
Gelişmekten ne kastettiğimi anladınız. Bir bölgenin karayolu virajlı ve ona en
yakın merkeze 150 km’den uzaksa da gelişmesi yavaş oluyor. Eğer o bölgenin
sahili kayalık ve sarpsa da hızla bozulmuyor. Ama etrafında kumluk sahiller ve
koylar varsa o zaman son dediğimi unutun. Kişisel tahminim Karaburun’un Alaçatı
gibi bir yer olması pek mümkün değil. Olması için Alaçatı ve Çeşme’nin bitmesi
gerekir ki aradaki 85 kilometreyi insanlar gitsin. Çeşme’nin İzmirliler için bir
anlamı, ritüeli var ve kanımca orayı tahtından indirmek kolay değil. Karaburun
gelişmeli mi derseniz, zaten gelişmesin derim tabii. Çünkü bizim ülkede
gelişmek ile yozlaşmak, yapılaşmak, tahribat eş anlamlı.
Karaburun
notlarım bunlar. Bir daha gideyim, kafamda daha netleşir. Bunlar ilk
izlenimlerim. Belki yanlış izlenimlerim olmuştur, bir dahaki gidişten sonra onları
düzeltirim.
 |
Bodrum-Karaburun rotası. Arada bir Alaçatı'ya girip çıktım |
Dostluklar emek istiyor , emek verirseniz; araya ne kadar zaman girerse girsin kaldığı yerden devam ediyor.Ömrümüz devam ettikçe dostlarımızla olalım:)
YanıtlaSilSeyahat rotanızı çok sevdim , bende Nisan da Urla , Balıklıova ,Karaburun , Ildırı , Alaçatı , Sığacık şeklinde yaptım , çok keyif almıştım ,belki gitmişsinizdir ama programınıza Sığacık'ı da almanızı tavsiye ederim:)
Sığacık'a bir kaç kez gittim, pazarını çok sevmiştim. Bu kez gitmeme nedenim hafta sonu kalabalıklığına karışmamaktı. Sonbaharda Karaburun'a gidersem, dönüşümü Sığacık, Seferihisar, Selçuk, Kuşadası, Söke üzerinden yapmayı planlıyorum. Teşekkürler...
SilLüks,yapay yerlerden kaçan biri olarak,olağanüstü yerler öğreniyorum sizden. Kalitenin sadece lükste olduğunu sananlarla seyahat etmek hiç zevk vermiyor! keyifli seyahat etmek isteyen yeni,eski arkadaşlarla bir tur yapsanız müthiş olur!Yeni bodrumlu olarak, ben parmak kaldırdım bile :))
YanıtlaSilDikkat ettiyseniz çoğu seyahatimi yalnız yapıyorum. Organizasyonlar, turlar, toplu aktiviteler hiç bana göre değil :)
SilSerdar bey;
YanıtlaSilÖncelikle paylaştığınız fotoğraflar ve bilgi paylaşımınız için çok teşekkürler. Eylül ayının son haftası ailemle birlikte Bodrum'a gitmeyi planlıyoruz. Denize girmeyi ailecek çok seviyoruz ama Eyülün son haftası sizce deniz suyu soğuk olur mu? Siz eylül sonu Bodrum da denize girerken ürperiyor musunuz?
Bu konuda bilgi verirseniz çok sevinirim
Rüzgar olursa çıkınca hafif serin olabilir. Yoksa idealdir.
Sil