Yıllar önce Bodrum'a, ardından on dört yıl sonra da Gökova'ya göçen bir İstanbullunun gözünden, Glaros adındaki yelkenli teknesiyle yaptığı seyirler, bu coğrafyadan, Ege koylarından ve karşı adalardan hayatına dair notlar.
Kalymnos'tan Leros'a.
Bağlantıyı al
Facebook
X
Pinterest
E-posta
Diğer Uygulamalar
-
Kalimnos
limanında iki espresso ile kendime geldiğim sabah feribot limana yaklaşırken
ben de iskeleye yürüdüm. Beni Leros’a götürecek feribota bindim. Yaklaşık 35-40
dakika sonra Leros’a vardık. Kalimnos’un limanından sonra gördüğüm Leros manzarası adanın küçüklüğü hakkında fikir veriyordu. Kalimnos’un mimari
yapısıyla Leros’un yapısı oldukça farklı geldi. Komşu iki adada bu kadar farka
şaşırdım önceleri. Leros evleri daha çok bizim Yalıkavak, Türkbükü’nün evlerine
benziyor. Ama bu dediğim yanlış anlaşılmasın, Leros’ta site yok ve anlatmak
istediğim Yalıkavak ve Türkbükü’nün siteleşmeden önceki, yani yirmi yıl önceki
halleri.
Kalacağım
bölge Pantelis bölgesiydi ve adanın Yalıkavak’a ve Didim’e bakan yüzü
diyebilirim. Bu koydan bir sonraki büyük koy ise Alinda bölgesi ve zaten ada bu
iki koyda yoğunlaşmış. Önce şunu belirtmek isterim ki bayram nedeniyle kaldığım
bölge Türkbükü’ne dönmüştü. Eğer bunu bilseydim muhtemelen Leros’u bir başka
sefere saklardım. Türkübükü’nde –ağırlıklı olarak motor yatlarıyla- gezinen
tayfa burayı keşfetmiş meğer. Tahmin edeceğiniz gibi benim sevmediğim, polo
yaka tişörtünün yakası kalkık, purolu tipler, topuklu ayakkabısıyla Zodiac
bottan inen orası burası yapılı, sarıya boyalı saçlı kadınlar vardı ve ben
bunlardan kaçmıştım. Ne yapayım ki başa gelen çekilir dedim ve neyse ki eğlence
tanrısı –adını bilmiyorum ama Yunanlılarda mutlaka vardır bir tane- bana acıdı
ve beni o akşam bulunduğum meyhanede bir kutlamanın içine düşürdü.
Pantelis'in genel görünüşü
Odamdan Pantelis sahilinin görünüşü
Maviye boyalı, değirmenin solundaki bölüm kaldığım oda
Önce
kaldığım otelden başlayayım, sonra akşamı anlatırım. Otel Pantelis bölgesinin
en tepesine varmadan, ortalarda ama yine de yüksek bir bölgedeydi. Böyle olması
normal çünkü artık kullanılmayan değirmenden otele çevrilmiş. Rüzgara açık bir tepede olduğu için de hem serindi, klima açmadım, hem mükemmel manzarası vardı.
Otele dair fazlaca fotoğraf göreceksiniz. Bunu özellikle yaptım çünkü bir Yunan
ve Ege kimliği en basit bir otele –otel dediğime bakmayın sadece beş oda- nasıl
yansıtılır, buna çok iyi bir örnek. Otelde kahvaltı, yemek şu, bu yok. Odada
fırın ve her tür mutfak malzemesi var. Uzun süre kalanlar için bire bir. Sahil
aşağıda, inerken kolay da çıkarken çok kolay değil. Hele Ağustos sıcağında
düşünemiyorum. Ama bir daha gitmek isterim. Çünkü çok kişilikli bir odaydı ve o
yatakta uyumak, uyandığında küçük pencereden lacivert Ege’yi seyretmek bütün
zorlukları unutturuyor. Eğer kediyle başınız hoş değilse sakın gitmeyi
denemeyin çünkü ev sahibinin on taneden fazla kedisi var ve kediler o kadar
alışmışlar ki odalara girip çıkıyorlar. Yani kahvaltı dahil değil ama kedi
dahil sistem.
Odanın girişi
Uzun süre kalacaklar için mutfakta her türlü malzeme mevcut
Odanın balkonundan...
Odama
yerleştikten sonra sahile inip hafif bir sandviç ve birayla karın açlığımı
bastırdım. Tatilde olan Türkler’i izledikten sonra denize girmeden siesta
saatinde gerisin geri yokuşu tırmanıp odama çekildim. Bodrum’da yaşayan biri
için denize girmek birinci öncelik olmayabiliyor.
Bodrum'u hatırlatan dar sokaklardan geçtim
Leros’ta
bir gecem vardı. Bu kadar kısa sürede adayı keşfetmek mümkün değil. Araba veya
motor da kiralamadım çünkü kaldığım odanın keyfini sürmek istemiştim. Siestadan
sonra güneş henüz batarken aşağıya, sahile yürüdüm. Artık çoğu yerin kapandığı
Leros’un bu koyunda kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra akşam yemek yiyeceğim
Apostolis’e gidip kumlar üzerindeki masama oturdum. Karşımdaki yedi-sekiz kişilik
masaya tekneyle oraya gelmiş bizim milletin elemanları geldi. Solda bir masa da
bizdendi. Onun solundaki masa da öyle. Dedim ki ben nereye geldim? Neyse, biraz
vızıklanan velet olmasa çok rahatsız edici bir durum yoktu ama asıl arzu
ettiğim şey olan ada halkıyla bir arada olamamaktan dolayı hafif üzüldüm. Tekne
sahiplerinden birinin diğerine sıktığı, Leros’ta fırtına palavralarına istemeden
kulak misafiri oldum. Sanırsın Ege’nin en berbat fırtınalarından birini
atlatmış, 24 saat cebelleşmiş… öyle anlattı yani. Sert denizci abi, garsonun
getirdiği uzonun derecesine bakıp bu beni bozar, çok sert, daha hafifi yok mu
deyince beni bir gülme tuttu doğrusu.
Amca güneş batarken balkonda uzosunu koymuş...
Pantelis sahilinden
Bu pansiyon Bodrum'da da olabilirdi mesela. Ya da biz artık mavi/beyazın uyumunu unuttuk mu? Pembe söveler, alüminyum küpeşteler, camekanlı balkonlarla bu kimliği yok ediyoruz
Bir dahaki sefere burayı deneyeceğim
Apostolis'te masama oturduğumdaki durum. Sonra bu masaya bizim vatandaşlar geldi. İçlerinden biri illa yeşil Efe istedi. Yeni Rakı'ya razı oldu. Ben gittiğim ülkede oranın içkisini tercih ederim. Adalarda sadece uzo ve onların yerel biralarını denedim.
Ben
masamın uzosu Barbayanni’nin Afrodit’i ile –laf aramızda 48 derece, güzel bir
tanrıçaydı- söylediğim kılıç balığımı yiyip belki bir duble daha içip otele
dönmeyi planlarken, arkam dönük oturduğum meyhanenin geniş balkonundan gelen,
mikrofona ses provası için söylenen “saa, saa, çık çık” sesiyle irkildim. Canlı
müzik olan mekanlara gitmem, ne yediğimi anlarım, ne yanımdakiyle konuşabilirim.
Hele kalabalık mekanlarda kafayı bulup masa üstüne çıkan kadın görüntüsüne
tahammül edemiyorum. Eyvah dedim, canlı müzik var. Ayağa kalkıp arkamı bir
döndüm ki keman, klavye ve buzuki gelmiş ses provası yapıyorlar. Kocaman bir U
masa kurulmuş millet tertemiz giyinmiş, masaya kurulmuşlar. Belli ki bir durum
var. İş değişti tabii. Klavyeye çöküp arabesk ya da dinlemekten kaçtığım,
Bodrum’un “biiçlerinde” bangır bangır bağıran Türk pop müziği çalacak
değillerdi ya. Derken buzukici Vamvakaris’in en sevdiğim parçalarından biriyle
giriş yaptı. Benim yemek bitmiş, kumsaldaki masamda otururken Apostolis’e dedim
ki bana yukarıya bir iskemle ile bir sehpa koyup, bir de 20’lik daha açar
mısın? Tabii ki dedi ve müzisyenlerin karşısında bir yere çöreklendim. En
sevdiğim müzikleri, gayet de iyi yorumlayan ekip ile kadehler çok uyumlu
gidiyordu. Ege böyle bir şey işte. Hiç tanımadığım ülkenin insanlarıyla bir
anda aynı şarkıya tempo tutuyorsun. Derken masada yeterince uzo tüketildikten
sonra müzisyenler ritmi hızlandırmaya, zeybekikoya, hasapikoya ve sonunda
sirtakiye geçiş yaptılar. Davetin sahibi Manolis ve genç eşinin kutlamasıymış,
benim bütün şarkıları bilmeme, ritm tutmama bakıp hadi sen de gel dansa
dediler. Onları izleyip biraz öğrendim ama asıl ikinci şişe bitip de Manolis
evde kendi yaptığı grappayı getirip ikram ettikten sonra sirtakiyi yedim
yuttum. Ya da bana öyle geldi orasından emin değilim. O gece tam bir sürpriz
oldu benim için. Geç saatlere kadar Leros’lularla kol kola dans ettim. Sonra
artık iyice yorulunca, yukarıya otele tırmanacağımı da göz önüne alıp yavaştan
meyhaneden ayrıldım. Sahilde yürüdüm biraz.
Sonra otele vardım ve sabah denize
girmeden feribota gideceğim için erken kalkmaya çabalamadan odanın keyifini
sürüp, beni Kos’a götürecek feribota binmek üzere limana yollandım.
Fetalı, kaşarlı Kalamar ızgara
Kılıç balığı
Kalabalığa hayretle bakan bir arkadaş
Kutlama başlarken... Leros'lu ailelerin masası
Eğlenceyi kadınların dansı başlatıyor
Sirtaki yapanlar...
Sonunda gençler, o gece dans eden en yaşlıya eğilidi. Ya da bilmediğim başka bir nedeni vardı, öğreneceğim
Tam
zamanında, Patmos’tan gelen ve bizi aldıktan sonra Kalimnos, Kos, Simi, Rodos
rotasını yapacak feribot epey kalabalıktı. Kos’ta indim ve bir saat sonra
kalkacak, beni Bodrum’a götürecek bizim Asım Kaptan feribotuna bindim. Kos’ta
Lale ve Ertuğ pasaport bölümünde beni bekliyorlardı. Birlikte şahane bir
havada, açıkta oturup Ege güneşi ve rüzgarına doya doya Bodrum’a döndük.
Ertuğ ve Lale ile Kos'ta karşılaştık
İki
adada geçirdiğim üç gece dört gün sonundaki izlenimlerimi toparlamak istiyorum.
Hani klişe bir laf vardır; İyi ki adalar bizde kalmamış, oraları da buralara
benzetirdik. Bu o kadar doğru bir laf ki anlatmaya çalışayım. Birilerini
kızdıracak olabilirim ama önemli değil. Çünkü gözlerimle gördüğüm şeyler
bunlar. Ve tarafsız, körü körüne bir inanca bağlı olmadan yapabildiğim
gözlemlerden çıkardığım sonuçlar.
Kos'a götürecek feribot yanaşırken
Bodrum yarımadasından Leros'a varan kaçak göçmenler, önde tek bir polis eşliğinde kayıt altına alınmaya götürülüyor
En
temel fark dinden kaynaklanıyor. İslamiyet hep buradaki hayatımız bitince
gideceğimizi söylediği öbür dünyada asıl bizi bekleyen bir cennet/cehennemden
söz ediyor. Bu dünya bir sınav. Bu sınavdan başarıyla çıkarsan öte tarafta iyi
bir hayat, cennet bekliyor. Dolayısıyla bu öğretinin temelinde bu dünyanın
geçici olduğu yatıyor. Asıl öbür taraf önemli ve sen orada cenneti hakketmen
için bu dünyada bazı zevklerden, şundan bundan mahrum olacaksın. İbadet
edeceksin, öğreti ne diyorsa ona uygun yaşayacaksın. Biat edeceksin, cennete hak
kazanacaksın. İçki günah. Öyle yazıyor. Ama tadında içmeyi bilince rakı çok
güzel bir şey ve bu hayattan zevk almana destek oluyor. Bir ritüeli var. Onu
biliyorsan rakı sofraları hem dostluk meclisi hem bir hayat okulu olabilir.
Yanında yediklerin, dinlediklerin filan… Keza şarap da öyle. Başka bir ritüeli
var. İşte bazılarının “zıkkım” diye tanımladıkları bu iki meret adada
yaşayanların inancına göre günah değil. Bizde -eğer inanıyorsan- haram.
Kadınların
hayata karışması konusu da önemli. Bizde son on yılda İslami inanca bağlı
olduklarını söyleyen siyasetçilerin yarattığı bir ortam var. Bizim mahalle
baskısı dediğimiz. Kadını eve kapattılar. Gittiğim iki adadada genç kızlar
garsonluk yapıyordu, bakkalda kasada kadınlar vardı. Bodrum’da bile -ki İç
Anadolu ile kıyaslanmaz- mekanlarda çalışan kadın sayısı hızla azaldı. Kadın
ile birlikte hayatı paylaşmayan toplumlarda kavga, patırtı eksik olmaz. Adalarda
çok dikkatimi çeken bir unsur da bu oldu. Yine dine bağlanıyor aslında. Geçen
yazıda aktardığım taksici Yannis tipik bir örnek. Yol boyu kutsal mekanların
önünden geçerken istavroz çıkaracak kadar ortodoks. Ama sohbet esnasında uzoyu
bazen kaçırdığını, şarapın daha hafif olduğundan söz etti. Benim anlayışıma göre
içki içen insan içmeyenden makbuldür.
Adaların
korunmasına gelince. Hayat tarzı olarak İslamiyeti benimseyen ama aslında daha
çok betona tapan bu siyasetçiler ve rantçılar oldukça tabii bizim sahillerin
onların sahilleri gibi kalması, korunması mümkün değil. İki adada da bir tane bile
site yok. Atina ve Selanik gibi şehirlerden denize girilebildiğinden ve
oralara yakın çok sayıda ada olduğundan buralara yazlık siteler yapılmamış olabilir. Ama bakın
ne diyorum, iki büyük şehirden denize girilebiliyor. Ben çocukluğumda
İdealtepe’den, gençliğimde Fenerbahçe’den denize girdim ama hadi şimdi girin.
Bodrum’un ikinci ev –yazlık- deposu olması bu yüzden. Şehirlerde
girebileceğiniz deniz kalmadı. Ama ne olursa olsun iki adada site olmamasını
önemsiyorum. Yaşayanlar da bir örnek evlerde oturmanın sıkıcılığını biliyor
olmalı.
Adaların
geçimi turizmden. Balıkçılığın, zeytinciliğin falan turizm yanında lafı edildiğini
sanmıyorum. Hele Kalimnos’un kayalık yapısında ot bitmiyor, nerede kaldı tarım
yapılacak. Ama buna rağmen bir tane büyük otel yok. Tatil köyü yok. Koylarda
denize sıfır, sahili betonla kapatıp iskele kondurmuş bir tane tesis yok. Sahil
herkesin. Şezlong parası diye bir şey yok. Sadece belli kira karşılığı
belediyeden kiralanmış tesislerde yiyip içmeden yatarsan 1 EU alıyorlar. Başka
adalarda daha pahalı olabilir, bilmiyorum. Ama havlunu ser yat, kim ne karışır.
Belli bir imar planı olduğu çok belli ve herkes buna uymuş. Sen benim kim
olduğumu biliyor musun meselesi orada da vardır belki ama bizdeki kadar
sökmüyor anlaşılan ki gözü rahatsız eden binaya rastlamadım.
Yunanistan'ın her yerinde, bu küçük kilise maketi gibi şeylerden çok görürsünüz. Eğer bir araba yolu, asfalt kıyısındaysa orada kaza yapıp hayatını yitirenin hatırasına yapılmıştır. Bu da muhtemelen o evde yaşayıp göçen, inançlı birinin adına yapılmış
Yiyecek
içecek konusu başlı başına inceleme ve yazı konusu. Kısaca değineyim. Hiç bir
yerde kötü bir şey yemedim. Vasat dediklerime bakmayın, hepsi İstanbul’daki
sözüm ona balıkçılara fark atar. Biz Bodrum’da çok iyisine alıştığımız için bu
ukalalığı yapıyorum. Yoksa burada yaşamamış, İstanbullu Serdar olsam hepsine
balıklama atlardım. Fakat asıl önemlisi bütün mekanların bir kalite çizgisi
tutturması ve onun altına inmemesi. Üstüne çıkan oluyor, bu da mükemmel bir
durum. Taksi şoförüne bana Pantelis’te restoran önerir misin dedim. Öneremem,
hepsi iyidir dedi. Burası turizm bölgesi, sıkı denetleniyorlar ve iyi olmak
zorundalar dedi. Sihirli kelime “denetim”. Bunu politik davranmak için
söylemediğini düşünüyorum. Kos feribotunda sohbet ederken Lale aktarmıştı; Leros'ta yemek yediğim Apostolis ile geçmişte sohbet etmiş. O da aynı şeyi söylemiş.
Hemen solundaki Zorba için kötü bir şey söyleyemem, hepimiz bu köyün çocuklarıyız
ve hepimiz iyi olmak zorundayız demiş. Hadi diyelim o sahildeki iki mekan. Arka
sokaktaki de iyi. Ara sokaktaki de öyle. Mesela servis konusunda bizden çok
daha iyiler. Biz derken genel ortalamadan söz ediyorum. Mahmut Kaptan veya
Gemibaşı ya da Berk Balık’taki aldığımız iyi servisi söylemiyorum. Üstelik beni
o mekanda kimse tanımıyor ve de yabancıyım. Bir daha geleceğim bile şüpheli.
Gelelim fiyat konusuna. En kritik konu bu. İçki bizden çok ucuz (yarı yarıya)
olduğu için bir kere sırf bu yüzden fiyat aşağıda kalıyor. Yemekler şimdi Euro
3 TL’yi geçince eskisi kadar ucuz sayılmaz ama geçen yaz cennetmiş hakikaten.
Fakat daha önemlisi şu ki girdiğin mekanda kazıklanmayacağını biliyorsun. Nasıl
biliyorsun? Çünkü bizdeki gibi masanın bir fiyatı yok. Bilirsiniz, bizde yesen
de yemesen de o masanın bir taban fiyatı vardır, sen yedikçe üstüne eklenir.
Adalarda böyle bir şey yok. Gönül rahatlığıyla her yere gidebiliyorsun. Tabii
ki sahilde kumsaldaki masada yediğinle üç sokak arkasındakinde ödediğin aynı
değil, olamaz. Ama arada fahiş fark yok, bunu söylemek istiyorum. Öyle yarı
yarıya falan değil. Üstelik o arka sokaktaki de çok iyi yemekler sunuyor. Konu
bu.
Bira ile pek aram yoktur ama bu birayı sevdim
Sirtaki konusunda az da olsa başarılı oldum mu acaba? Bir dolar fena bahşiş değil
Pantelis kırmızı toplu iğnenin olduğu bölge. Mavi daire de benim şu anda olduğum yer
Adalara
gitmek için niye bu kadar beklediğimi bilmiyorum ama geçen yazının başında
değindiğim gibi, her şeyin bir zamanı var. Benim için de uygun zaman demek ki
şimdilermiş. Çok memnun kaldım ve bu yazıyı yazdıktan sonra önümüzdeki haftalar
için tekrar feribot saatlerine, otel sitelerine bakacağım. Bodrum’da yaşamaya
başladıktan sonra nasıl ki kışını daha çok sevdiysem adaların da yaz dışı
zamanlarını daha çok seveceğimi biliyorum. Sonuçta aynı coğrafyadayız. Her gün
ofiste kafamı kaldırdığımda Kos’u görüyorum. Artık haritaya baktığımda Kalimnos
ve Leros ile ilgili fikir sahibi olduğumu fark ediyorum. En kısa zamanda
oralardan yine fotoğraflar, anlar ve anılar paylaşmayı istiyorum.
Bu girişi yapmak zorunda kaldım çünkü benden kişisel tatil programlarını yapmamı bekleyenler, rezervasyon konusunda yardım isteyenler, kalmayı düşündükleri tesisleri yazıp hangisinde kalalım diye soranlar o kadar çoğaldı ki, tümüne birden cevap yazamadığım için buraya yazıyorum. Anlayışınız için teşekkür ederim. Bu yazı benim gözlemlerimi anlatıyor. Yani kişisel tercihlerime göre yazdım. Buraya yazmadığım konularda bilgi sahibi değilim. Ve lütfen kişisel tatiliniz için benden güzergah, yemek mekanı, bölge vb. talep etmeyin. Veya "nerede kalalım?" veya "çocuğumla geliyorum, kum nerede iyidir, deniz Mayıs ayında soğuk mudur?" gibi sorular yöneltmeyin. Bildiklerim yazdıklarımdan ibaret. Bu sorulara cevap veremeyeceğim. Şimdi yazıya başlayabilirim... Diyelim tatilinizi Bodrum’da geçirmeye karar verdiniz. İlk söyleyeceğim, keşke Haziran ayında gelseydiniz. Ama artık çok geç. Yıllık izninizi Temmuz ve Ağustos aylarında kullanmak zorundaysanız kalabalığı göze alıy...
Zaman geçtikçe, çok okunan yazıları güncellemem gerekiyor. Bu yazı da onlardan biri. Daha önce eklediğim bu kısa girişe bazı eklemeler yapmak istiyorum. Bu yazıyı yazdığımdan bu tarafa altı yıl geçmiş. Bu süre içinde Bodrum'da neler değişti? Gözlemlerimi buraya aktarmam gerekiyor çünkü "iş" konusunda çok soru alıyorum ve durum bu yazıyı yazdığım günlere göre çok kötü. Öncelikle şunu belirteyim; Bodrum altı yıl içinde hızla bozuldu, kalabalıklaştı, düzensizleşti. Bodrum şu sıralar İzmir'den sonra en çok göç alan ikinci yer. Ama ne bu kalabalığı kaldıracak alt yapısı var, ne doyuracak iş fırsatı var. Buranın ekonomisi ağırlıklı olarak turizm ve inşaat ile döner. Eğer kendi işinizi -evinizden bilgisayarla- yapabilecekseniz sorun yok. Ama iş arayacaksanız işiniz çok ama çok zor. Çünkü Bodrum'da şöyle bir kural var: Burada ücretler Bodrum işi, kiralar İstanbul işi. Ben göçtüğümde kiralarda üst sınır 1.000-1.200 TL civarıydı, bugün 3.000-4.000 TL lafl...
Yeni Giriş Notu: Bugün 4 Mayıs 2021 Salı. Aşağıdaki yazıyı yazdığımda Bodrum'a yakın zamanda yerleşmiş, buranın nimetlerini paylaşmayı seven biriydim. Yazıyı, insanların aklında hayatlarını değiştirme fikri varsa buna destek olmak amacıyla, naif duygularla, açık yüreklilikle yazmıştım. Aradan geçen zaman fikirlerimi değiştirdi maalesef. Çünkü Bodrum'a hayatını değiştirmek değil Bodrum'u değiştirmek isteyenler gelmeye başladı. Bu insanları sevmedim. Kıyıları, tepeleri, boş buldukları her araziyi betona çeviren insanlardan, buralara gelenlerden, Bodrum'un yapısını, kimliğini bozanlardan tiksindim. Bu nedenle benim için artık Bodrum'da nereye yerleşilir diye bir konu yok. Bana nereye yerleşelim diye soranlara cevabım; Bodrum'a yerleşilmez. Bu kadar abur cubur kalabalıkla, burayı şehire çeviren, buranın halkına tepeden bakan, hazımsız, sonradan görme, Bodrum'u ve Ege'yi anlamayan, Halikarnas Balıkçısı'nı restoran sanan bu kitleyle bir arada olmak, tara...
Dionysos...
YanıtlaSilDionysos, Yunan mitolojisinde dans, müzik ve eğlence tanrısı. Şarap dahil.
üstadım harika bir anlatım yüreğine sağlık
YanıtlaSilEski bir değirmen olan (sizin kaldığınız) otelin adını yazabilir misiniz?
YanıtlaSilLeros Windmills
YanıtlaSil