Bayramda yaptığım üç adalık turun son
adası –aslında Rodos’ta da bir gece kaldım ama uyku dahil toplam 15 saat
kaldığım için saymıyorum- Halki’yi anlatacaktım, bir türlü zaman bulamadım. Dün
bizim sevgili Mahmut Kaptan ile telefonda konuşurken adalara gittiğimi
anlattım. İşte saydım, Nisyros, Tilos, Halki, Rodos… Halki’ye de mi gittin?
Nasıl buldun? Ne güzel değil mi? Symi’nin küçüğü gibi. Sana bir fırından söz
etmiştim hani hatırladın mı? İşte o fırın Halki’de, hemen iskelenin
karşısındaki fırındı. O zamanlar benim kaptanlık yaptığım tekne Rodos limanında
demirlerdi. Halki’den her geçişte o fırına uğrar taze ekmek ve yolluk peksimet
alırdım. Onlar da saat kaç olursa olsun bana viski verirlerdi dedi. Siz
İstanbullular ne dersiniz, Frenk inciri mi? Hah işte o ağacın altına oturup
içerdik. Sonra ben yola devam ederdim diye anlatmaya başlayınca artık şu Halki
yazısını yazayım dedim.
 |
Halki'nin en farklı yanı yalıları |
 |
Kaldığım otelin önü |
 |
Uçtaki kiremit rengi iki binadan soldaki kaldığım otel. Sağdaki parçası ise belediye misafirhanesiymiş |


Tilos’tan bindiğim katamaran yarım
saatten biraz fazla bir süre sonra Halki’ye yanaştı. Iner inmez –şimdi Mahmut
abi anlatınca taşlar yerine oturdu- o ağacı gördüm. Adanın ilk izlenimi çok
iyiydi. Mesela Tilos hiç güzel, yakışıklı bir ada değil. İlk izlenimi hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama Halki öyle mi ya?
Biblo gibi. Her ev neredeyse ayrı renk ve tahta kepenkleri rengarenk. Biraz da
mevsimin etkisiyle sessiz, sakin bir ada. Kalacağım otel limanın sağ tarafındaki son binaymış. İner inmez kafamı çevirince fotoğraflarından tanıdım.
Güzel bir oteldi. Halki’nin bence en hoş tarafı yalılar. Evlerin önündeki
rıhtımdan denize giriyorsunuz. Bu hali bana çocukluğumun geçtiği İdealtepe-Bostancı’daki
yalıları ve tabii İstanbullu olmam nedeniyle Boğaziçindeki yalıları hatırlattı.
Şimdi İdealtepe ve Bostancı’dan sahil yolu geçtiği için, o yılları bilmeyenler
ne yalısı diyebilir ama o zamanlar Suadiye’den falan evlerin önünden denize girerdik.
Sandalla yalıların önünden geçer, arkadaşlarımızın yalılarına yanaşırdık. Her
neyse, Halki o dönemimi hatırlattı. Otel artık sezon sonu olduğu için boştu.
Benden başka iki çift Türk vardı –ki iki gün boyunca Türk olduğumu çaktırmadım,
çok muhabbetperver insanlardı, bayabilirlerdi. İlaveten iki oda daha doluydu.
Kısaca otel boş ve sakindi. Zaten bir kahvaltı hazırlayan görevliyle bir de
resepsiyonda bulunan, anlaşması pek mümkün olmayan, adının Haroon –yani Harun-
olduğunu öğrendiğim, muhtemelen Bangladeşli bir göçmen vardı. Otelin de önünden
denize giriliyordu ve bu harika bir durumdu. Fotoğraflardan göreceksiniz,
alıştığımız yazlık oteller gibi değildi. Yani önü kumsal olan otellerden değil
demek istiyorum. Merkezde, limanın içinde, denizin iki adam boyu olduğu yerden,
merdivenden kendinizi pıril pırıl denize bırakıyorsunuz.







 |
Otelin önünden girdiğim denize bakar mısınız? Burası limanın olduğu bir koy ve suyun temizliği şaşırtıcı |
 |
Otelin denize inen merdiveni |
 |
Bahçede kurutulan ahtapotlara dikkat!! |
 |
Arkada tepesi bulutlu ada Rodos |

Halki sokaklarını dar demek yetmez.
Dapdar demek gerekir. Eğri büğrü, her köşesinden bir sürpriz ile
karşılaştığınız sokaklar. Bırakın arabayı, motorsiklet bile geçemeyen sokaklardan
söz ediyorum. Bir köşeyi dönüyorsunuz, adamın biri yalının rıhtımında gazete
okuyor. Diğer bir köşede sarı badanalı, yeşil kepenkli bir ev ve yanında çivit
mavi badanalı kırmızı kepenkli bir başka ev sizi karşılıyor. Bir yere geliyorsunuz, yol bitiyor, merdivenlerle bir üst yola çıkıyorsunuz, oradan devam ediyorsunuz. Oteli bulmak zor
olmayacak diye rahatça kayboldum çünkü otel son binaydı. Ama iki günde de otele
dört ayrı yoldan ulaştım. Labirent gibi, özenle yapılmış bir küçük köy düşünün.
Limanı ve iskelesi diğer küçük adalar gibi, bir kaç kafe ve restoranla çevrili.
Restoranları öyle çok iddialı değil ama On İki adanın tümünde olduğu gibi belli
bir kalitenin altına düşmüyor. Ortalama bir kalite var ve o kalite bizim buraya
göre yüksek. Fiyatlar keza aynı. Yirmibin nüfuslu Kalymnos ile bir kaç yüz nüfuslu Halki arasında hiç fark yok
mesela. Bunu çok önemsiyorum, bizde bırakın iki ayrı şehir arasında fark olup
olmamasını, yan yana iki restoran arasında dünya kadar fark olabiliyor. Ya da
sahildekiyle bir arka sokaktaki mekan arasında. Yunan adalarının bir standartı
var, bu tümü için geçerli. Fiyat, lezzet, kalite, servis, temizlik. Hiç bir restorana,
acaba çıkarken kaç para ödeyeceğim kaygısıyla girmiyorsunuz. İki gün sonra
durumu anlıyorsunuz zaten.
Halki’de iki gece kaldım. Bu bayram
turu, özellikle Tilos ve Halki’yi tanımaya yetmez ama fikir sahibi olmak
için yeter diyordum. İki ada da o kadar küçük ki ikisi için de yetti aslında.
Bundan sonraki gidişlerimde daha bilerek gezerim. Halki'yi çok sevdim. Çok güzel bir ada. Tilos'u ise çok daha sıcak buldum. İnsanları daha samimi, çünkü Halki'ye her gün Rodos'un arkasındaki bölgeden üç feribot geliyor, akşam dönüyor. Yani ne kadar turistik değil desem de Tilos'a göre turistik. Halkı da biraz farklı. Daha ticari. Tilos ise tam yazlık evin varmış da oraya gelmişsin duygusu veriyor. Halkı da mahallelin gibi.
Halki’de ilk akşam klasik uzo, Symi
karidesi, ahtapotlu bir menü yedim. Ikinci akşam ev yemekleri de yapan, o incir
ağacının altında, bir kadının işlettiği mekanda sofra şarabı ile oğlak ızgara
yemeyi tercih ettim. Bizim burada iki kişinin doyacağı porsiyonu bitiremedim.
Başıma geleceği tahmin ettiğimden önden sadece salata söylemiştim, ona rağmen
bitirmek mümkün olmadı. 50 cc’lik şarap, tepeleme oğlak ızgara –yanında patates
kızartması vs- ve salataya 25 EU verip çıktım. Ama dediğim gibi, aslında oğlak
iki kişilikti.
 |
Mahmut Kaptan'ın sözünü ettiği, o zamanlar kimselerin olmadığı adanın limanında, iskele karşısında frenk inciri ağacının altındaki fırının olduğu meydan |
 |
O ağacın altı... |
 |
Adalar arasında geceleri büyük feribotlar çalışıyor |
 |
Ev şarabı |
 |
Gece gelen gemi ertesi sabah çok erken saatte yine uğradı |
Adadan ayrılacağım ikinci gün sabahtan
onbeş dakikalık yürüme yolunda bir koya gittim. Ada halkının denize girdiği bir
plajın da bulunduğu küçük bir koy. Deniz çok güzeldi, ki bunu söylemem aslında
anlamsız. Adaların hepsinin denizi mükemmel. Orada son Mythos birası ve iyi bir
ahtapot ızgara ile adalar turunu bitirmek üzere Rodos’a yollandım.
 |
Limandan onbeş dakikalık yürüyüşle varılan küçük koy |
 |
Halki'de ada turunun son Mythos'u |
 |
Halki pasta dedikleri bir makarna. Karamelize soğan ve eritilmiş peynirle yapılıyor |
 |
Bir porsiyon olduğu söylenen oğlak ızgara |
 |
Halki'de son ahtapot |
 |
Otel odasından |
 |
Sokaklardan biri |
 |
Rodos'un tepesinde eylül mehtabı |
 |
Rodos'a gideceğim katamaran yanaşırken |
Rodos’un en az merak ettiğim ada
olduğunu belirtmeliyim. Büyük ve turistik bir ada, o yüzden çok ilgimi çekmedi.
Yine de temizliği ile, eski çarşısı ve kalesiyle ilgimi çekti. Başta
belirttiğim gibi Rodos, Bodrum’a dönebilmek için gitmem gereken Kos’a
atlayabileceğim bir sıçrama tahtasıydı. Yani gitmek zorundaydım. Hava
kararırken vardığım Rodos'tan sabah 08:30 katamaranı ile ayrıldım. Çok zaman
geçiremedim. Otelimi de limana çok yakın bir yerden seçmiştim. Çok merkezi bir
yerdeydi gerçekten, altında Benetton vardı, bulamamak mümkün değil. Otele
çantamı attıktan sonra twitter arkadaşım @löplöpçüler hesabının önerdiği mekanı
aramaya başladım. Otelden yarım saat yürüme mesafesinde buldum. Yol üstü eski
Rodos sokaklarından geçtim. Gittiğim yerde gerçekten mükemmel bir ahtapot
ızgara yedim. En önemlisi, siyah etiketli, Barbayanni Aphrodite buldum. Son
akşamın sürprizi de bu oldu. Bayram henüz bitmediğinden ve Rodos da en turistik
ada olduğundan restoranda Türk hakimiyeti vardı. Bizim millet kalabalık halde
tatile gitmeyi çok seviyor. Bu bayram tatilinde bunu iyice gözlemledim. Hiç bir
adada, aynı masada oturan iki çiftten fazla Avrupalı görmedim. Ya tek çift, ya
iki çift, ya iki üç çocuklu aileler oluyor. Biz ise genellikle en az sekiz-on
kişilik gruplar halinde geziyoruz. Eğer bunlar gençse en az üç-dört de çocuk
oluyor. İşte o zaman o restoranlardan uzak durmak lazım. Bunu bildiğimden
Rodos’ta önerilen mekanı önce bir gidip kolaçan ettim. Eğer çocuklu ve
kalabalık Türk grup görseydim başka yere gidecektim. O akşam orta yaşlı
kalabalık bir Türk grup vardı ve gayet makuldüler. Diğer masalarda da gürültü
olmadı, sakin sakin yiyip içebildim. Yine yürüyerek yarım saatte otelime
döndüm. Ve bu sefer sabah feribotunu kaçırmamak için alarmı kurup yattım.
Bodrumlu hayatımın en sevdiğim tarafı alarm ile işimin olmaması. Yılda bir kaç
kez alarm kuruyorum ki o da sabah İstanbul’a gideceksem uçağı kaçırmamak için.
Alarm sesi olmadan uyanmak bile insanın huzur bulması için önemli bir unsur.
Rodos’tan katamaran, bir süre sonra
sancak tarafında bir kıyıyı yalayarak yol almaya devam etti. O kadar yakından
geçiyordu ki bu yerleşimin olmadığı yer neresi diye merak ettim. Bozburun
yarımadasının Symi’ye bakan ucuymuş. Biraz sonra Symi’ye yanaştık. Ve içeriye bayram tatilini bitiren bizim millet doldu, feribot Kabataş-Adalar katamaranına döndü. Bir ara bağırışma gürültüsünden bunalıp o rüzgarlı havada katamaranın üst güvertesine çıktım. Feneri
olan bir burundan geçiyorduk. Ne kadar Knidos fenerine benziyor diye düşünürken
birden tabii ki o olacak dedim. Knidos’un da o kadar burnunun dibinden geçtik
ki fenerin ardındaki koydaki tekneleri tek tek seçebiliyordum. Ve derken Kos’a
vardık. Kos’ta geçirecek beş saatim vardı. Çantayı emanate bıraktım, Elia’da
dakos ve Mythos’umu yapıp biraz yürüdüm ve Bodrum’a dönüş saatim geldi.
Kalabalığı beklemeden pasaporttan geçip Asım Kaptan feribotunun çaycısıyla
sohbete başladım. Ben seni daha çabuk dönersin sandım, geçen hafta Kos’a bir bıraktık daha
da görmedik dedi, takıldı. Artık sekiz günün yorgunluğu çökmeye başlamıştı,
feribotta şöyle bir uzandım ki biraz sonra Bodrum’a vardık.
 |
Rodos'ta kaldığım otel limana çok yakındı, yeri iyiydi. |
 |
Şu cruise içindeki yolcu sayısı, bayram boyu gezindiğim adalardaki halkın toplamının en az üç katıdır |
 |
Rodos'ta yediğim ahtapot ızgara müthiş bir final oldu |
 |
Ve tabii Aphrodite uzosu |
 |
Yemeğe başlamadan gelenler... offf ki of |
 |
Ben feneri fark edip cep telefonumu çıkarana kadar uzaklaştık... Knidos feneri ve burnu |
Bodrum-Kos-Nisyros-Tilos-Halki-Rodos-Kos-Bodrum
rotasında yedi gece sekiz gün geçirdim. Hayatımda yaptığım en güzel tatillerden
biriydi. Genel olarak Bodrum’daki halkın ortalama gelirinden daha az geliri
olan ada halklarının hayatı nasıl güzel yaşadığına daha uzun süre tanık oldum, gözlem yapmaya daha çok zamanım oldu. Hayata bağlılık,
neşe nedir bunu bizim millet son on yıldır unuttu. Bizi yönetenlerin dünya
görüşünün sığlığı, insanların vasıfsızlığı, hayatı yaşamayı bilmeyen zevksiz,
niteliksiz insanların elinde kalan bu güzel ülkenin ne hale geldiğini oralara
gidince daha iyi anlıyorsunuz. Kadının hayatın içinde olmadığı hiç bir toplumun
mutlu olması mümkün değil. Dinler arsındaki farkın hayata yansımasına şahit
oluyorsunuz. Var olduğu söylenen öteki dünyaya ve ona inanan kültür ile
yaşanılan bu dünyaya bağlılığın yarattığı farkı ve yaşanılan hayatlar
arasındaki derin uçurumu fark ediyorsunuz. Yine aynı lafla bitireceğim; adalarla
aramızda yer yer üç-dört mil bile yok ama yaşadığımız hayatlar arasındaki fark
binlerce mil. Daha Kos limanından çıkar çıkmaz özgürlük denen kavramın elle
tutulabildiğini görüyorsunuz ki bundan on yıl önce bizler için böyle bir özlem
yoktu.
Bu yazıyla adalar konusunu bitiriyorum.
Bundan sonra sadece yeni bir adaya gidersem yazacağım. Aynı adalara gittikçe
yazmayacağım. Mesela yarın Kalymnos’a gidebilirim. Artık bir Kalymnos yazısı
daha yazmama gerek yok. İnstagram’daki Serdar Benli / Burası Bodrum hesabında,
adalara gittikçe epey fotoğraf paylaşıyorum. Oradan izleyebilirsiniz.
Biz burada Ekim ayının nimetini
yaşıyoruz. Önümüzdeki günlerde bir iki gün yağabilir. Sonra sarıyaz başlayacak.
Bu nedenle sarıyaz nedir yazmış olayım. Sarıyaz çoğunun yanlış aktardığı gibi
Eylül ayında değildir. Ekim ayının ikinci yarısı başlar bazen Kasım ayının ilk
haftasına kadar sürebilir.
Sarıyaz iyi geçsin…
Yazı için teşekkür ederim ayrıca siteme ziyaretlerinizi bekliyorum
YanıtlaSilhttps://islamguzelahlaktir.blogspot.com/