İstanbul’da doğup büyüdüm. Kırk sekiz
yaşıma kadar da orada yaşadım. Sonra plakası 48 ile başlayan yere, Bodrum’a
göçtüm. Köklerim, ailemin kökleri İstanbul’da. Orada çok akrabam, arkadaşım,
sevdiğim insan var. Şunun şurasında yedi buçuk yıldır Bodrum’dayım. Ve bu
kadar sürede İstanbul’dan bu kadar uzaklaşıp Bodrum’u bu kadar benimsememe
bazen ben bile şaşıyorum. Evet insan nerede mutluysa orayı benimser bu çok
doğal. Ama bırakıp geldiği yere dair aidiyet duygusu taşıması da doğal.
Gel gelelim bende o aidiyet duygusu kalmadı. Aslında İstanbul’dan ayrılmayı
kafama koyduğumda zaten o aidiyet duygusu ciddi erozyona uğramıştı ki bu kararı
alabilmiştim. İstanbul’da benim İstanbul’uma dair çok az şey kaldı, o yüzden
de kendimi yabancı bir şehirde hissetmeye başladım. İlk zamanlar bu kadar
kopmamıştım, gittiğim mekanlardaki garsonlar, piyango satıcısı, tanıdık esnaf
bendeki İstanbul bağını diri tutuyorlardı. Ortak yanlarımız vardı, onları
konuşuyorduk. Şimdi artık yıllar geçtikçe o bağın azaldığını iyice fark
ediyorum. Bu gidişim dört gün dört gecelik bir İstanbul seyahatiydi ve bu
duyguyu derinden hissettim. Daha önce de girip çıktığım metro istasyonları yabancı geldi mesela. Dili Türkçe
olan yabancı şehirdeymişçesine. İzmir’de hissettiğim gibi diyelim.
İzmir’in sevdiğim yanları İstanbul’dan daha fazla olmaya başladı o ayrı. Dedim ya,
arkadaşlar, akrabalar, önemsediğim insanlar olmasa iyice kopacağım sanıyorum. İnsanlar
hariç, İstanbul’a dair beni mutlu eden tek unsur sadece Boğaziçi kaldı galiba.
 |
Trafik. Yağmur. Gri hava ve egzoz kokusu |
On beş yılımı geçirdiğim Rumelihisarı, Bebek ve mesela sık gittiğim
Kuruçeşme’deki Marina balıkçısında lüfer yiyip rakı içmek hala sevdiğim şeyler.
Bu gidişimde Asmalımescit’ten de iyice soğudum. Bakımsız, pis, ruhsuz bir yer
olup çıkmış. Beyoğlu keza… Taksim’i görmedim bile, ki eskiden mutlaka bir
uğrardım. İstiklal’de elli metre yürüdüm, döndüm. Çünkü benim yıllarıma ait ne
varsa yok ettiler. O mağazalar kapandı. O mekanlar yok artık. Tünel’den
Taksim’e yürürken hiç değilse dört-beş tanıdık görür, ayak üstü iki laf
ederdim. Şimdi kimseyi tanımıyorum ve gelip geçen insanlar, nursuz, tuhaf yaratıklar.
Taksim’i "betona tapanlar partisi" üyesi olmanın gereğini yerine getirip mahvettiler. Doğayla,
yeşille kavgalı olan insanlar güzel olan her şeye karşı nefret kusuyorlar.
Boğaz kıyısında rakı içmemiş insanların yönettiği İstanbul böyle olacaktı
tabii. Bodrum’a taşındığımın haftasına balıkçılar çarşısına gitmiştim,
yanımdaki masada belediye başkanı, dostlarıyla rakı içiyordu. Bu çok önemli bir göstergeydi benim için. Doğru yerdeyim demiştim. Eh tabii o başkanın hayata bakışı da diğerlerinden farklı oluyor. Karşı adaları da bunun için
seviyorum çünkü onlar da hayattan zevk alan insanlar. Yöneticileri de öyle. Bu
da yaşadıkları kente, kasabaya yansıyor. İstanbul’da yaşayanların büyük bir
bölümü Boğaz’ı hiç görmemiş mesela. Bir ankette okumuştum, oranı aklımda
kalmamış ama az buz değil, ciddi bir sayıydı. Hayata bakışı sorunlu, öteki dünyaya
endeksli hayat süren insanların bu dünyaya ait iyi bir şey yapmalarını beklemek
mantıklı değil.
 |
Deniz kıyısı ve çirkinlikleri örten gece olunca İstanbul güzel |
 |
Ben bıraktığımda Levent'te sadece iki AVM'li yüksek bina vardı. Bunları görmemiştim, bilmiyorum |
 |
Bakımsız, kimliğini kaybetmiş Asmalımescit'teki Sofyalı Sokak. Bir zamanlar gece gündüz eğlenen insanların bulunduğu sokak artık ıssız, mekanlar kapanmış |
 |
Bebek'ten sonra bir yıldan az kaldığım, arkama bakmadan Bodrum'a kaçtığım, Asmalı'daki yaşadığım ev |
 |
Sokağın sonunda tam karşıda görünen binada ofisim vardı |
 |
Ansen Suites |
 |
Ansen Suites çok zevkli bir mekan.
Burası akşamları Roka adıyla servis veren, sabahları kahvaltı edilen bölüm |
 |
Lobide Yurdaer Hoca'nın işini görmek hoşuma gitti |
 |
Odalar çok sade ve rahat |


Her neyse, sonuçta hem işlerim hem de
ailemden biri sevgili Ayşe’nin nikahı için gittim. Biraz önce dediğim gibi dört
gün/dört gecem İstanbul’da geçti. İki iş gününde altı toplantım vardı ve
buradaki yavaş hayattan sonra o koşturma aşırı geldi doğrusu. On altı kere taksiye, on kere metroya, iki kere vapura bindim. Burada bir yere
yetişmiyorum. Çalar saat ile uyanmıyorum. Senede bir kaç doktor vb. dışında
randevum olmuyor. İş toplantım yok. O yüzden hızlı ve randımanlı çalışıyorum
çünkü toplantı adı altında boşa geçirilen zamanım yok. Bu sefer de Tepebaşı’nda
kaldım. Ansen Suite’te bir kere kalmış ve sevmiştim. Yine orada kalayım dedim
ama fiyatı yüksek diye hatırlıyordum, internetten kontrol ettim. Turizmin
içinde bulunduğu durum ve ekonomik kriz nedeniyle geçen sefer bir gece kaldığım
ücretin biraz üstünde bir ücrete dört gece kaldım. Ansen gerçekten çok rahat
bir işletme. Heni oteller için sık kullanılan, klasik “evinizde gibi
hissedeceğiniz” dediklerinden. Tepebaşı’nın konumu bana çok uygun geliyor çünkü
iki adımda metroya inebiliyorum. Mecidiyeköy’de bir otelde de kalsam metroya
hemen ulaşırım ama Tepebaşı'nın henüz tam bozulmamış kimliğini de seviyorum. Gerçi orası da yavaş
yavaş bozuluyor galiba. Ekonomik kriz dükkanları vurmuş, kapananlar olmuş. Boş
dükkanlar hüzün yayıyor.

 |
Özlediğim lüfer |
 |
Üniversite yıllarında Tünel'e çıktığımdan uğramadan geçmediğim Narmanlı Han da bitti |
İlk akşam, yaklaşık yirmi beş yıllık
arkadaşım Didem beni o çok sevdiğim Marina balıkçısına lüfer/rakı yapmaya davet
etti. Müthişti. O gün öğlen uçağı ile gelmiştim İstanbul’a ve boş günümdü,
randevum yoktu. On yıl kadar ofisimin olduğu 1.Levent’te dolaştım. Tabii benim
ofisimin olduğu iki katlı küçük ev yıkıldı, komşu evle birleşip Solgar vitaminlerinin merkez ofisi
oldu. Levent metro durağından çıktığımda şaşakaldım. Bıraktığımda Metrocity ve
Kanyon vardı sadece. Koca binaları dikmişler. Trafik felçti. Koşar adım
uzaklaştım. Ama akşamı mükemmeldi. Lüfer de, rakı da, manzara da, sohbet de
iyiydi. Ertesi gün sırasıyla Sütlüce, Rumelikavağı ve Esentepe’de randevularım
vardı ve hepsine de tam zamanında vardım. Metro olmasa bu mümkün olamazdı. Uzun menzilleri metro ile katettim. Önceleri İstanbul’da araba kiralıyordum. Artık hem yolları bilmiyorum, hem
araba akıl işi değil. Ertesi akşam iki hocam ve taa okuldan beri arkadaşım
Haluk ile buluşacaktık. Mekan Karaköy Lokantası idi. Orayı da seviyorum. Bir
boğaz kıyısı değil kuşkusuz ama mezeleri lezzetli, balıkları taze. Biraz
akustik problemi var. Hocalarımızın ikisi de gelemeyince Haluk ile, lüfer/rakı
eşliğinde eski günleri de anarak güzel sohbet ettik.
 |
Karaköy Lokantası'ndaki lüfer |
 |
Vapurlar İstanbul'da olmanın sembolü |
 |
Beyoğlu'nun henüz bozulmayan tek yeri Tünel kalmış |
 |
Kuzenim Hakan'ın Lale Plak mağazası |
Sonraki gün yine üç toplantı için
koşturmaya başladım. Bu sefer rota Ulus-Ataşehir-Tünel idi ve onlara da sorun
olmadan tam zamanında yetiştim ve Arter’deki son toplantıdan sonra seyahatimin
“iş” bölümü bitti. İki günde Arçelik, Koç Üniversitesi, Tofaş, SPX, Bimeks ve
Arter’e gittim, iyi bir iş seyahati oldu, oralardaki dostları da gördüm.
 |
Bu sefer iş gereği üç dört AVM gezdim. Bu kadar AVM bana yüksek doz sayılır,
başım döndü, havasızlık çarptı |
Üçüncü akşam, İstanbul’daki favori
mekanlarımdan Balıkçı Sabahattin’deydik. Bu kez İstanbullu hayatımda, yıllarca
yılın en az kırkbeş cuma akşamında bir araya geldiğim çete ile buluştuk. Şahane
bir akşamdı. Her ne kadar çok yorulmuş olsam da özlediğim insanlarla bir araya
gelmek doping etkisi yaptı. Ve üçüncü akşamda da üçüncü lüferimi yedim. Kalabalık
masada herkesle yeterince beraber olamadım ama o ortam ve o insanlarla bir
arada olmak harika bir duygu. Dile kolay, en eskisi 38 yıllık, en yenisi de
herhalde en az on beş yıllık arkadaşlardan söz ediyorum.
 |
Sabahattin'de İstanbul'daki en eski arkadaşlarımla beraberdik |
Cumartesi günüm akşama kadar boştu.
Biraz sergi/müze gezip, iki akşam önce bir araya gelemediğim Yurdaer Hoca’yı
yeni atölyesinde ziyaret etmek üzere yine Levent’e yollandım. Sonra akşamına
sözünü ettiğim aile nikahı vardı ve çok iyi oldu, bir çok akrabam ile
görüşebildim. O akşam da İstanbul’daki son akşamımdı, nikah için benimle
Bodrum’dan İstanbul’a gelen kardeşim Sena ile beraber oğlu, yeğenim Ali’yi
de alıp Asmalı Cavit’e gittik. İstanbul seyahatimin dördüncü ve son lüferini de
o akşam yedim ve lüfer özlemimi biraz olsun hafiflettim. Haftada üç kere yesem
bıkmam, benim için balıkların şahıdır kendisi. Bodrum’da eksikliğini
hissettiğim lüferi burada -İstanbul’dan geliyor- Metro’da bulabiliyorum ama
İstanbul’daki tadı vermiyor. Lezzet anlamında demiyorum, ortamdan söz ediyorum.
Lüfer İstanbul’a, özellikle de boğaza yakışıyor.
 |
Kardeşim Sena ve kuzenim Nilgün ile nikahtaydık |
 |
Ayşe ve Kemal'i evlendirdik |
 |
Son akşam da kardeşim ve yeğenim Ali ile Asmalı Cavit'teydik |
Pazar akşamına olan uçak biletimi sabaha
çevirmiştim. İyi ki öyle yapmışım, çok yoruldum öğleden sonrayı beklemek zor
gelecekti. Sabah yağmur yağarken otelden ayrılıp alana gittim. Kahve içerken
uçak saatim geldi. Kafamı koltuğa koyduğum gibi uykuya dalmışım. Uyandığımda
alçalmaya başlamıştık, Didim’e yaklaşıyorduk. Uzakta Lipsi’yi, Leros’u,
Kalymnos’u seçiyordum. Lacivert Ege pırıl pırıl parlıyordu. İstanbul’un
yağmurlu, gri havasının yerini güneşli Ege havası almıştı. Uçağın kapısından
çıkınca ılık hava yüzüme çarptı. Arabaya atladığım gibi evime vardım, hemen
yürüyüşe çıktım, ciğerlerimi iyotla doldurdum. Yüzü gülen insanları görerek
yürümek, arada durup iki laf etmek çok iyi geldi. İstanbul’da yarısı metroda
geçen günlerimde gülen, mutluluk ifadesi olan bir insan yüzü görmeye hasret
kalmıştım. O akşam buradaki çetenin elemanlarından Çisem’in doğum günü vardı,
ikinci evim dediğim Zazu’da buluştuk. Oh dedim, kendime geldim.


 |
Bodrum'a döndüğüm akşam bu kez Bodrum çetesiyle Çisem'in doğum günü akşamı Zazu'daydık |
O hafta hava harikaydı. Ofiste
çalışırken arada kafamı kaldırıp Kos’a bakarken Ege’nin üstünde ışıltılar saçan
güneş gözümü alıyordu. Hava durumu sitelerine baktım, o hafta sonu hem rüzgar
çok azdı, hem güneş olacaktı, hem de ısı 25-26 dereceleri gösteriyordu. Ne
zamandır aklımda olan programı yapmak için ideal hava dedim ve hemen Kos’ta yer
ayırttım. Cumartesi sabahı bisiklete atladığım gibi saat 8:30’da limandaydım,
09:00’da bisikleti de alarak Kos feribotunda çay/simit yapıp, çay tezgahından da
sorumlu gemici İrfan ile sohbete başlamıştım.

 |
|

Daha önce de bisikletle Kos’a
geçip oradan Lipsi’ye gitmiştim ancak Kos’a fazla zaman ayıramamıştım. Tam da 15
Temmuz günüydü. Kos’ta bisiklet yolu var, kilometrelerce kesintisiz
gidiyorsunuz. Çantamı otele bırakıp bisiklete atladım, Kos’un güney ucunda bulunan Fokas’taki
Terma bölgesine gittim. Burası adından anlaşılacağı gibi termal. Araba yolu
orada bitiyor. Adanın güney ucundan güney batı ucundaki Kefalos’a kadar olan
sahilde araba yolu yok. İç kesimden, dağı aşarak gidiyorsunuz. Terma
bölgesindeki otellere kadar yol dümdüz, orada rampalar başlıyor. Bugüne kadar
rampa görünce geri dönerdim, bu sefer tırmanacağım dedim. Rampalara kadar 15 km
yol yapmıştım, bacaklarım açıldı, o gazla tırmanmaya başladım. Arada birkaç
saniye durarak 350 metre tırmandım. Manzara nefes kesiciydi. En sevdiğim iki ada
Nisyros ve Tilos ile Datça’nın ucundaki Knidos fenerini görebildiğim bir
noktadaydım. Dedim ki oğlum işte bu coğrafyanın en ayrıcalıklı noktalarından
birindesin. Bunu hak ettin, çünkü bunun için uğraştın. Buna benzer heyecanı
Sakar geçidinde, Akbük’e ilk gittiğimde tepeden Gökova’ya bakarken, Datça
Kocadağ’ı aşarken, Knidos fenerine tırmandığımda, Nisyros’tan bulunduğum
noktaya bakarken de yaşamıştım. Hiç insan yoktu, sezon sonu olduğu için araba
da yoktu. İki tane keçi gelip yanımdan geçtiler o kadar. Çıt çıkmıyordu.
Bir süre manzaraya daldım. Açıktan, Bodrum’dan kalkan, çift direkli nefis bir
tekne rüzgarı pupadan almış süzüle süzüle gidiyordu. Önümüzdeki yaza bir
tekneyle başlamak için yaptığım planlarımı hatırladım, heyecanlandım.
 |
Kos'ta hep Astron Hotel'de kalıyorum. Çünkü konumu mükemmel, odalar da fena değil |
 |
Otelin manzarası |
 |
Kos'un güney ucu |
 |
Kos plajlarında sezon sonu görüntüsü |
 |
Sağda Nisyros, ortada uzakta Tilos. Soldaki burun ise Knidos |
 |
Mükemmel manzara. Çıt çıkmıyordu. |
 |
Adanın güney ucunun sonu. Yol bitiyor. |
 |
Odanın balkonundan aşağıdaki balıkçıların neşeli konuşmalarını duyabiliyordum |

Dönüşe geçtim. Bu sefer rampa aşağı
kendimi bırakmak mükemmel oldu. Sonrasında biraz rüzgar çıktı ve karşıdan esmeye
başladı, hızımı kesti ama yolu bitirdim. Acıkmıştım, otele gitmeden sahildeki
bir meyhaneye oturdum. Bir yirmilik Barbayanni ile ızgara sardalya söyledim. Cam
kenarında bir masayı seçtim, sahili seyrettim, güneş camın arkasından ısıtıyordu. Iki kişi denize giriyordu, onları
izledim. Yazın şezlong tarlasına dönen Kos’un bu en kalabalık kumsalında sadece
on onbeş civarında insan vardı. Yavaş yavaş uzomu içtim, yemeğimi yedim,
otele döndüm. O yorgunlukla güzel bir ikindi uykusu çektim. Uyandığımda hava
kararıyordu. Duş yapıp çıktım. Liman boyu yürüdüm. Kos da akşamları Bodrum gibi
ayaz yapıyor ve ada olduğu için ayazı daha rutubetli. Caminin olduğu
meydanda kahve içecektim, her yer kapanmış. İleride bir yer buldum, hızla bir
espresso içip gideceğim mekana yürümeye başladım. Sadece Kosluların gittiği
mekan salaş bir meyhane. Ama lezzet mükemmel. Öğlen önünden geçtim, boş masa
yoktu. O mahallenin insanları geliyor. Akşam içeride üç emekli, içkilerini
yudumlayıp tespih şakırdatıyorlardı. Biri uzo, biri retsina (reçine şarabı),
diğeri çipuro (tsipouro veya tsikoudia da deniyor) içiyorlar, arada küçük
televizyondaki maça bakıp bir şeyler söylüyorlardı. Patron ise masasında arada uyukluyordu. İçeri girip selamladım,
selamımı aldılar. Biri elini kalbinin üstüne koyarak aldı selamımı. Mekanın
biraz suratsız, asabi garsonu –ben yaşlarda- o akşam çok keyifliydi. Muhtemelen
öğlen yorulmuş, koşturmuş üstüne iki kadeh atmıştı. Uzo istedim, bana hiç
içmediğim bir Midilli uzosu getireceğini söyledi. Barbayanni’nin siyah ve mavi
etiketlisinden hafif, yeşil etiketlisi kıvamındaydı. Önce bir peynir saganaki
istedim. Sonra da mükemmel bir ızgara ahtapot. Bir 20’lik uzo dahil 20 EU
ödeyip tekrar yarım saat kadar yürüyüp otelime döndüm. Gece ayazı başlamıştı,
üşüdüm, hemen uykuya daldım.
 |
Barbayanni'li ve sardalyalı öğle menüsü |
 |
Kilometrelerce bu sakin yolda bisiklet kullanmak çok rahatlatıyordu |
 |
Gündüz cıvıl cıvıl olan meydan bu sezonda akşamları sessizliğe bürünüyor |
 |
Kos'taki mekanım. Arka sokaklarda, bulunması zor bir yerde. Ben de her defasında arıyorum. Bazı mekanları kendime sakladığım da doğrudur. Bir süre sonra burada da puro içen kalkık polo yakalı Türkler görülebilir, bunu istemiyorum doğrusu. Gerçi bizim millet ne yediğine bakmaktan çok ambiyans ve manzaraya bakar ki burası hiç uygun değil. Sokak içinde bir yer işte |



Sabah güneş doğarken odayı aydınlatsın
diye kalın perdeleri çekmemiştim. Erken kalktım, kahvaltı edip bu sefer adanın
Turgutreis’e en yakın noktasını geçip Kalymnos’a bakan sahiline gitmekti
planım. Adanın bu tarafı Kos’un sebze bahçeleriyle dolu. Anayoldan ayrılıp
sahile doğru girip uzun süre bostanların içinden geçtim. Bu bölgede hiç rampa
yoktu ve bir buçuk saat hiç durmadan pedal bastım. Tigkaki’ye vardığımda açık
bir tek mekan bile bulamadım. Buralar turistik bölgeler ve kışın yaşayan yok. Her
yer otel, bar ve restoran. Oradan Marmari bölgesine gidecekken karnım acıkmaya
başladı, Marmari’yi bir sonraki gelişime bıraktım, dönüş yoluna geçtim. Kuru
ekmek bile bulamazdım, her yer kapalıydı. Bir gün önce öğlen uzo içtiğim
mekanın yanından geçerken hadi yine burada yiyeyim dedim. Bu kez hafif bir
sofra şarabı istedim. Yanında “denizci makarnası” dedikleri, her tür deniz
mahsulünün olduğu makarna söyledim ve o gelen kadar açlığımı dakos ile
bastırdım. Garson ikinci kez gelişimi görünce çok samimi davrandı. Dedeağaçlıymış, Edirne'yi biliyor. Kos’un Bodrum
merkezine bakan sahilindeki mekanlara çok Türk gelir, o yüzden garsonlar çat
pat Türkçe konuşurlar. Özellikle Kalymnos ve Nick The Fisherman bizimkilerin
çok gittiği yerlerden. Birincisi kışın açık, ikincisi kapalı. Benim Instagram
arkadaşım Hristos’un Barbouni adındaki mekanı da o sırada, ancak o da kışın
kapalı. Yavaş yavaş yemeğimi yerken gözüm saate takıldı, feribotun kalkış saati
yaklaşıyordu. Otelden sabah ayrılmış, çantamı limanda emanete bırakmıştım,
doğru limana geçtim. Millet deli gibi freeshop alışverişi yaparken feribota bindim,
İrfan ile biraz muhabbet edip köşeme kuruldum, sırtımı dayadım, gözlerimi
kapadım. Kıpırtısız denizde süzüle süzüle Bodrum’a vardık.
 |
Güneş doğarken |
 |
Yazın tıklım tıklım olan Kos plajının bu mevsimdeki hali müthiş |
 |
Sezon bitti fotoğrafı. Karşıda sağda Pserimos, sol arka plandaki de Kalymnos |
 |
Akyarlar ve Turgutreis girişinin Kos'tan görünüşü |
 |
Sofra şarabı ve denizci makarnası |
 |
Ve dönüş için Kos limanında feribota binerken |
Bir hafta önce İstanbul yormuş, kafam
kazan gibi, bedenim pestil gibi Bodrum’a dönmüştüm. Bu sefer Kos’ta iki günde
85-90 km bisiklet kullanmak, günde 8-10 km yol yapan, bu mesafelere
alışık olmayan beni yormuştu ama bu İstanbul yorgunluğuna benzemiyordu. Tatlı
bir yorgunluktu. Bedeni çalıştırmanın verdiği bir haz da oluyor. Bodrum’a
yanaştık, bisiklete atladığım gibi evin yolunu tuttum. Bakın bu hafta sonu
yaşadığımı da İstanbul’da yapmak mümkün değil. Evden bisikletle çıkıp yirmi
dakika sonra limana varıyorsun, yarım saat sonra feribot kalkıyor, 55 dakika
sonra Yunan adasındasın. Sabah 8:15’te evden çıktım, saat 10’da Kos’taydım.
Dönüşte de limana yanaşıyorsunuz, bisikletinize atlayıp yirmi dakika sonra
evinize geliyorsunuz. Bu coğrafya çok nimet sunuyor. Bunu değerlendirmek de
sizin hayata bakışınızla ilgili bir mesele.
Doğup büyüdüğüm İstanbul’a ne kadar
yabancılaştıysam, Bodrum’u o kadar benimsedim. Bir iki yıl öncesine kadar hiç
bilmediğim Kos, Kalymnos ve diğer adalarda kendimi evimde gibi hissetmeye
başlamam da coğrafyayla ilgili olmalı. Kos’ta, Kalymnos’ta dostlarım var artık.
Gittiğimde onlarla görüşüyorum. İstanbul’da kendimi yabancı hissettiğimi
söylüyorum, adalarda ise tam tersini hissediyorum.
Kasım ayını bitiriyoruz. Eğer hava ve
diğer şartlar izin verirse, Noel zamanı Kalymnos’ta olmayı istiyorum. Geçen yıl Noelin ertesi günü oradaydım ve harika zaman geçirmiştim. Eğer gidersem
notlarımı burada sizlerle paylaşırım.
Ege’den, Bodrum’dan, karşı aralardan
selamlar… Ruhunuz mavileşsin.
Yine müthiş bir yazıyla beni oralara götürdünüz,.. Kaleminize , yüreğinize sağlık,.. Ruhum zaten MAVİ,.. Mavi huzurdur , saygı ve sevgiler..
YanıtlaSilKaleminize sağlık.
YanıtlaSilYazılarınızda ifade edemediğim duygularımı okuduğumda kendimden geçiyorum.O an ki keyfimi de anlatamam.
Siz hep yazın emi.Sevgiler,saygılar.