Bodrum'a yerleşmek denilince...
“Bodrum’a yerleşmek” artık sadece iki
sözcük değil. Fazlaca anlam yüklenen bir fikrin, idealin ve sonunda da
eylemin adı. Bu blogda 6 Nisan 2011 günü "Bodrum’da nereye yerleşilir" başlıklı
bir yazı yazmıştım. O zamanki fikirlerimle şimdiki fikirlerim epeyce farklı. Bu
nedenle de o yazının girişine bundan tam bir yıl önce kısa bir giriş yazısı
eklemiştim. Yazıya http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2011/04/bodrumda-nereye-yerlesilir.html
linkinden ulaşabilirsiniz.
Şimdi yazmaya başladığım yazıyı uzun
zamandır yazmayı düşünüyordum. Çıkarımlarımın daha fazla gözleme dayanmasını
bekledim. Bu arada blogun altıncı yılı dolmak üzereyken artık yavaş yavaş
–kapatmak değil ama- yazı sıklıklarını daha da azaltmak gerekliliğini anlatmak
istedim. Buna neden gerek duydum?
Bu blog, İstanbul’da doğup 48 yılını
İstanbul’da geçirmiş birinin Bodrum’a göçme hikayesini anlatmak içindi. Bundan
amacım şuydu; eğer birilerinin de aklında böyle bir fikir varsa,
yapılabileceğini göstermek. Burayla ilgili, Bodrum’da yaşamak üzerine
kendi düşüncelerimi, heyecanımı aktardım. Bodrum’a yerleşmenin sadece fiziki
bir taşınma olmadığını, burayı anlamak, buralılarla ilişki kurmak, onlarla
birlikte yaşamak gerekliliğini, büyük şehir alışkanlıklarından sıyrılarak bu
coğrafyanın nimetlerini, bonkörlüğünü bilerek yaşamanın anlamını aktarmak istedim. Buraya gelince daha yalın bir hayata geçmek gerektiğinden söz ettim.
Daha az ile yaşamak, daha basit yaşamanın anlamını sorgulamak istedim. Bu
coğrafyada yaşamayı istediysen bu coğrafyaya sahip çıkmak durumundasın, bunu
anlattım. Ve elden geldiğince barkodsuz hayatı yaşamaya çalışmanın nimetlerinden söz ettim. Özellikle Muğla’nın beldelerinde, Gökova’da yaptığım gezileri
aktardım. Son iki yazdır da Yunan adalarına yaptığım seyahatleri yazdım, oraların
nasıl buralardan –değerlerini koruma bakımından- daha bilinçli olduğunu
örneklemeyi amaçladım. Belki birileri bunlardan yararlanır umuduyla.
Önümüzdeki Nisan ayının beşinde burada
dolu dolu sekiz yılım bitecek. Öncesindeki yarı zamanlı, İstanbul-Yalıkavak
arasındaki gidiş gelişlerle sürdürdüğüm hayatımı saymıyorum. Bu sekiz yıl
sonunda gördüğüm manzara şu. Son üç yılda Bodrum aşırı göç aldı. Ve gelenler
–tabii tümü değil ama büyük çoğunluğu- buranın kültürüne uymak yerine
İstanbullu alışkanlıklarını getirmeye başladılar. Bu çok can sıkıcı. Buradan
nemalanmak, burayı sömürmek, AVM’ler yapılmasına neden olmak… bunlardan söz etmek
istiyorum biraz.
Ahmet Coka ve Hülya ile |
![]() |
Şu fotoğraflarda Mahmut Kaptan hariç hepimiz Bodrum dışından gelip yerleştik. Galiba birimiz hariç diğerlerimiz de İstanbul'dan |
Bodrum’a gelmesi konusunda aklını çeldiğimi sandığım kişiler içinde, en iyi bildiğim, yakınımdaki Ahmet Coka. Coka ve Hülya Bodrum’da yaşamanın anlamını çok iyi bilen, ona göre yaşayan ender insanlardan. Güvercinlik’teki emniyet kontrol noktasında denetleme olanağımız yok ki, kim geliyor kim gidiyor bilelim. Osmanlı dönemindeki İstanbul’a Anadolu girişinde, bostancıbaşının yaptığı gibi bir sistem olsa ve de yetkimiz olsa gelenlerin çoğunu geri çevirmekten kaçınmazdık herhalde.
“Misafir misafiri, ev sahibi hiç birini sevmez” diye bir söz vardır. Benim burada yazacaklarım buna benziyor. Ben de buraya sonradan geldim, benden sonra gelenleri beğenmiyorum. Bodrumlular muhtemelen hiç birimizi istemezlerdi. Tabii ki tüm Bodrum halkını aynı kefeye koymak da hata olur.
Çok temel bir ayrım yapmak istiyorum. Buraya gelirken büyük şehiri de yanında getirenler ve getirmeyenler ayrımı. Getirmeyenler derken anlatmak istediğim ne? Bunu biraz açayım. Çünkü bu da kendi içinde kademe kademe. Kendi yaşadıklarımdan başlamam gerekirse; elektriksiz, susuz bir yerde kendi yetiştirdiklerimi yiyip içip, dibine kadar doğal bir hayat yaşamıyorum. Sıfır çöp üretmekten de söz etmiyorum. Sonuçta bir evde yaşıyorum ve işimi de buraya taşıdım. Bir ofisim var. Ama İstanbul’da yaşadığım hayatı da yaşamıyorum. Daha sade, daha azla yetindiğim bir hayatım var. Bu ne demek? Örneğin üstüme başıma daha az alıyorum. Gerekmeyen hiç bir şeyi almıyorum. Hayatıma, evime mümkün olduğunca daha az barkodlu ürün girmesi için çabalıyorum. Gıda alış verişimi pazardan yapıyorum. Marketlere gitme nedenim pazarda bulamayacaklarımı almak. Evet arabam var ama arabayı olabildiğince az kullanıyorum. Eğer hava önemli bir engel çıkarmazsa işime bisikletle gidiyorum. Bisikletle taşıyabileceğim her şeyi almak için onu tercih ediyorum. Bu yıl bittiğinde yaklaşık 1.000 km’den biraz fazla bisiklet kullanmış olacağım. Kaba bir hesapla işim için üç ay araba kullanmış, dokuz ay bisikletle gitmişim. Bu üç ay ya çok sıcaktı, ya şiddetli yağış ve fırtına vardı. Ve de iki ay boyunca -o zaman eve yeni gelen- köpeğim Kırpık bana alışsın diye her gün ofise beraber gidip gelmiştik. Bunun için de araba kullanmak zorunda kaldım. Onun dışında yürüyorum. Ya bir yerde işim için ya sadece yürümek için. Haftanın en az dört günü kendime bu iyiliği yapıyorum. Buranın esnafından alış veriş yapıyorum, onların mekanlarında yiyip içiyorum. Sadece Zazu restoran bir istisna, Çünkü Zazu’nun sahipleri İstanbul’dan otuz yıllık arkadaşlarım Mehmet ve Ahmet Kurşuncu kardeşler. Zazu ikinci evim. Kahvemi Starbucks’ta değil de belediye kafeteryalarında veya Ali Cengiz gibi buralı mekanlarda içiyorum. Yemek yediğim, rakı sofraları kurduğumuz mekanların hepsi buralıların mekanları. Yalıkavak’tayken çok gittiğim balıkçı Sait, markasını Şahenk’e sattığından beri adım atmadım mesela. Bodrum içinde her gün önünden geçtiğim bir yere şube açtı ama gitmiyorum. Orada buluşalım diyenlere siz gidin ben gelmem diyorum. Bu bir tavır. Kimine saçma gelebilir, benim içinse doğru. Buralı markalara işimle ilgili konularda yardımcı oluyorum. Onların iyi bir yüzü olması için destek gerekiyorsa o desteği elimden geldiğince vermeye çalışıyorum. Bazı ihtiyaçlarım için bugüne kadar bir kaç kere AVM’ye girmek zorunda kaldım. Aksi halde İstanbul’dan almam gerekecekti ki orada da bir AVM’de bulabilecektim. Maalesef AVM’ler hayatın bir gerçeği. Ama nedir ki zaman geçirmek, yemek yemek için adım atmıyorum. Sekiz yılda kaç kere gittiğimi bilmiyorum ama yılda bir iki kereden fazla değildir.
Bu anlattıklarım buradaki hayatıma dair
bazı ipuçları. Benden daha doğal, daha organik yaşayanlar da var kuşkusuz. Ama
asıl sorun, son yıllarda buraya şehir alışkanlıklarıyla gelip burayı bozanlar.
Gelin onlarla ilgili gözlemlerimi aktarayım, böylece ne demek istediğimi daha
iyi açıklayabilirim.
Yüksek duvarlarla çevrili sitelerde
otururlar. Kimden korunduklarını bilmiyorum. Güvenlikli site kavramı burada da
başladı. Bodrum’un koylarında kendi gettolarını kuruyorlar. Asla halkla iç içe
olmazlar. Yalıkavak’ta o berbat mimarisi olan, granit marinadan başka yere
gitmezler. Orası hiç bir yönüyle bir marina değil, deniz kültüründen nasibini
almamış, içine tekne giren kötü bir AVM’dir aslında. Bütün işletmeler o
“d-ream” denilen şirketin restoranları. Anlayın işte. Üstelik marina olarak da yanlış koyda yapılmıştır, tekneler sürekli sallanıp durur.
Evlerinde iki araba vardır. Bazılarında
ek olarak motorsiklet ve scooter da bulunur. Hafta için her yere ayrı
arabalarla giderler. Yürümezler. Çarşıya inmezler. Ama hafta sonu kendileri
gibi insanlarla bir araya gelip bisikletle tur düzenlerler. Kuşkusuz bu tura
gidenlerin hepsi aynı değil, ancak görüntü öyle. Bisikleti hayatlarına
sokmuyorlar ama hafta sonu Decathlon’dan alınmış tam takım giysilerle hep
beraber Yalıçiftlik’e gidiyorlar. Bana tuhaf geliyor. Faslasıyla “şehirli” bir durum.
İstanbul’da Belgrad ormanına giderlerdi burada Yalıçiftlik’e gidiyorlar.
Hep marka yerlerde yiyip içerler.
Starbucks, Kahve Dünyası, BigChef gibi mekanlarda görürsünüz. Arada Mahmut
Kaptan’a geliyorlar hemen anlıyoruz ne tip olduklarını. Çünkü çok sırıtıyorlar.
Ben Mahmut Kaptan’da botokslu kadın bile gördüm geçen kış.
Garson, pazarcı gibi çalışanlara
davranışlarından anlarsınız. Özellikle İstanbulluların çok ayıp ettiği bir hal
bu. Biz burada onlarla hep beraberiz. Hal hatır sormadan ne garson arkadaşlarımızdan
bir şey istiyoruz ne pazarcıdan bir şey alıyoruz. “Evladım baksana buraya”
tavrı kendini üstün gören şehirli tarzı, ayıp bir tavır. Bari buraya gelince biraz rahatlayın. Hele
yanlarında yardımcılarıyla pazar gezen botokslu kadınlardan hiç haz etmiyorum
doğrusu. Onları daha çok Yalıkavak pazarında görürsünüz. Duymuş ya Yalıkavak'ta pazar diye
bir yer var. Cipiyle gelip torbaları hizmetlisine taşıtarak alış veriş yapıyor.
Zaten bir iki defadan fazla gelmezler çünkü asıl alış verişlerini Macro’dan
yapıyorlar.
Artık böyle sokakların boş olduğu kış akşamları kalmadı |
Doğalgaz gelmesini istemedik |
Trafik… İşte hemen kimin ne olduğunun gayet iyi anlaşıldığı ortam.
Şimdilerde 48 plakalı BMW, Mercedes otomobiller, Porsche, Audi cipler falan var.
Bunlar yeni gelen, çoğunlukla İstanbulluların araçları. Yaşı biraz genç olanlar
siyah Mercedes kullanıyor ve kırmızı ışıkta siz beklerken sağdan, emniyet
şeridinden gelip önünüze geçiyor. Tam hırt takımı. Yazın daha çoklar. Ama onlar
34 plaka. Sürücüsünün yakası bağrı açık ve düzgün biçimlendirilmiş siyah sakalı olan Mercedes gördünüz
mü onlardır. Burada çok gerekmedikçe –uyarı amacı dışında - korna
çalınmaz. Dikkat ediyorum, mesela marina bölgesinde bir araç durup bir şey
indiriyor diyelim. Kimse korna çalmaz, bekler. Eğer 34 plakalı veya yeni gelmiş
48 plakalıysa korna çalar. Hele sürücü kadınsa elini kornaya uzun sure basılı tutuyor.
Bağırıyor yani. Bu benim gözlemim. Çok şahit olduğum için yazıyorum buraya.
Geçenlerde Bodrum’a yerleşen birinin bloğuna denk geldim. Şöyle yazmış; Bodrum’u neden tercih ettim? Çünkü burada
AVM var ve alıştığımız markaları bulabiliyoruz. Bulma kardeşim.
Alışkanlıklarını bırakmak için gelmeliydin. Yeni bir hayat için burada
olmalıydın. Kendi şehrini niye getiriyorsun? Bizim de canımızı neden
sıkıyorsun?
Mimarisi ile tam bir fiyasko olan, güya marina denilen Yalıkavak'taki Palmarina AVM'si |
Burası Bodrum mu İstanbul mu belli değil. |
Yalıkavak çarşısı |
Bundan dört yıl öncesi. Yaz bittikten sonra böyle sakindik |
Artık böyle... |
Bundan dört beş yıl önceydi, doğalgaz
gelsin mi gelmesin mi konusu tartışıldı. Bizler hemen karşı çıktık. Bodrum’da
kış iki, bilemedin üç ay. O da toplasan on, on beş gün ayaz yapar, gerisi ılık geçer. Burada kömür
yakmak yasak, sadece odun yakabilirsiniz. Kışı odun yakarak geçireceksin. Ya da
klima veya elektrikli ısıtıcılardan kullanacaksın. Bunu bilerek gelmelisin. Burada
doğalgaz istemiyoruz. Zaten şirket de ön ödeme istedi, halkın yarısından çoğu yatırırsa
geliriz gibisinden bir şey söyledi. Yarıya yaklaşamadılar bile. Bu tarz konforu
bir kenara koyacaksınız. Buranın yaşantısına, koşullarına, adetlerine uyum
sağlayacaksınız. Ben sağlayamam dersen gelmeyeceksin kardeşim. Kal neredeysen.
Bitiriyorum… Bu blog nedeniyle -bir
şekilde- buranın nüfusunun artmasında etkim oldu mu bilmiyorum. Başta
söylediğim gibi, buranın değerlerine saygılı, burayı koruyan -ki bazen
yerlisine rağmen yapılır bu koruma- burada yaşamanın nimetinin farkında olanlar
geldiklerinde kalabalık yapmıyorlar. Kalabalık yapanlar diğer kesim. Çünkü
sırıtıyorlar ve göze batıyorlar. Dedim ya, elimizde sen gel sen gelme deme
imkanı yok. İstanbul’da yaşamanın zorluklarından bezen, işi gücü burada
yaşamaya uygun olan kendini buraya atmaya çalışıyor. Bunda anlaşılmayacak bir
şey yok. Sorun şu ki, geliyorsan yanında İstanbul’u getirme, buraya uyum sağla.
Ya da gelme lütfen.
Evet konu derin ve problemli. Dertliyiz.
Yapılaşma aldı başını gidiyor. Milyon dolarlık evler türedi. Bu evlerin
mimarisi, üslubu buranın dokusuna hiç uygun değil. Bu alt yapı bu kadar
yapılaşmayı kaldırmıyor. Yollar da bu kadar aracı kaldırmıyor. Eskiden kışın
kırmızı ışıkta bekleyen üçüncü, dördüncü araba olurdum. Şimdi yirminci,
otuzuncu oluyorum. Bu gidiş hiç iyi değil. Burayı çok severek geldim. Ama artık
eskisi kadar sevdiğimi söyleyemiyorum. Burada ne kadar kalırım şu anda
bilmiyorum. Dayanabildiğim kadar dayanırım, sonra giderim. Ya daha çok denizde
geçecek bir hayata dönerim, ya başka yere giderim. Bunu zaman gösterecek.
Alt yapı sorunu çözülmeden bu kadar yapılaşmanın sonu bu görüntünün daha sıklaşması |
Eski zamanlar... |
Son olarak bir de uyarıda bulunmak
istiyorum. Özellikle bu yıl, önce turizmdeki çöküş, sonra da ekonomik krizin
kapıdan içeri adım atmasından dolayı, geçimi turizm olan Bodrum için kötü bir
yıldı. Önümüzdeki yıl daha iyi olmayacak. Turizmde ön rezervasyon yok diyor
arkadaşlar. Turizm yoksa Bodrum’da para da yok, iş de yok. Bu yaz sonu çok
sayıda dükkan kapandı. Bazı oteller gelecek yıl açmayabilir. Burada iş
mevsimliktir. Yaz kış açık işletme sayısı sadece yazın açık olanlardan çok daha
azdır. Plan yapmadan, geçimin nasıl sağlanacağı düşünülmeden gelmek maceraya
atılmaktır. Sonu hüsrandır. Sadece bu yaz sonu bana bu konuda dert yanan onlarca
mail, mesaj vb. geldi. Borç isteyen de oldu, iş isteyen de. Ne iş olsa yapmaya
razı kalifiye insanlara şahit oldum. Telefonunun faturasını ödeyememiş, geçmişi büyük bir şirkette marka müdürü olan beyaz yakalı biliyorum. Bunlar acıklı durumlar. Burası artık
eskisi gibi değil. Bir heyecanla gelmek çok tehlikeli. Gelmek bir şey değil,
geri dönmek çok zor olur.
Bu yazıyla birlikte blogdaki yazılara bir
süre ara vereceğim. Başka bir format aklıma gelirse belki onu uygularım. Daha
bol fotoğraflı aylık yazılar gibi mesela. Instagram’da beni takip etmeyip
buradan takip edenler için fotoğraflar yeni olacaktır, Instagram’dan takip
edenler içinse tekrar demektir.
Bodrum’dan selamlar. Ruhunuz mavileşsin…
Sizin Fethiye yi sevdiginizi biliyorum...
YanıtlaSilBelki bu tarafa yerlesirsiniz bu sefer.
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyordum, son dönemde seyrekleşmiş olmaları sanırım bu yazının anafikrinin de işaretiydi. Dilerim bu lezzetli yazıları yazacak motivasyonunuz farklı bir iklimle de olsa geri gelir.
YanıtlaSilYazılarınızı ilk günden beri takip ediyorum. Hayat tarzınız bana ne kadar uzak olsa da (evli ve 2 çocuklu) yaşamdan aldığınız haz beni Ege sevdalısı yaptı. Tatillerimi Egede geçirir oldum. Maddi koşulların olgunlaşması ile birlikte 3-4 yıl içinde Egenin kucağına atılma hayalim var. Yapılabileceğini sizden ve özellikle de Coka dan gördüm. Umarım huzuru bulabileceğiniz bir yerde hayatınıza devam edersiniz. Bir gün görüşmek dileği ile....
YanıtlaSilHayalinizin gerçekleşmesini diliyorum. Burada huzurum yok dersem ayıp etmiş olurum, ama eski tadı yok dersem doğru olur.
SilNe denir ki... Yunanistan'ı nispeten iyi bilen biri olarak, örneğin Çeşme'den Sakız'a geçildiğinde bile insanın içi acıyor. Çeşme'de artık lokal bir doku kalmamış, Çeşmeliler nasıl yaşar anlayamıyorsun. Lakin o kadar krizde diye laf edilen Yunanistan'a Sakız'a geçtiğinde film seti gibi tarihine dokunulmamış sokaklar, köyler, binalar, bunu umursayan ve birlik olabilmiş insnala var. Bahsettiğiniz tiplerle çok bir arada çalıştım, Macro dediniz ateş bastı bana. Etiler'de çalıştığım dönem bu ırkı iyi tanıdım ve ne yazık ki 15-20 yıla tehlike çanları daha kuvvetli çalabilir, zira çekilecek insanlar değil. Dilerim insanlar daha güzel bakmayı öğrenir, bu güzel yerler daima izole kalır. Olduğunca.
YanıtlaSilYazdıklarınıza tamamen katılıyorum. Benzer duyguları ben de buradan Kos'a, Kalymnos'a, Nisyros'a geçince yaşıyorum. Bu tiplerle, dinbazlar arasında kaldık...
SilMerhaba Serdar Bey; mutlaka GÖKÇEADA'ya gitmeniz lazım.Size daha önce de mesaj atmıştım .Gökçeada'yı görünce oraya aşık olacaksınız. Belkide orada yaşamak isteyeceksiniz.
YanıtlaSil32 yıldır İstanbul'da yaşayan (ve artık kopamayan) bir Ege'li olarak son yazınıza yürekten katılıyorum. Bodrum'a geldiğimizde biz de durumu gözlemliyoruz. Keyfinizin kaçmakta olduğu son yazılarınızda ve yazı neredeyse komşu adalarda geçirmenizden belliydi. Bence daha iyi olmaz artık, Bodrum'da rant var ve yozlaşma hızla artıyor, yazık ediyorlar..
YanıtlaSilOkuyorduk, görüyorduk biliyorduk, etme abi.
YanıtlaSilYazılarınızı bir roman gibi okuduk, emeğinize sağlık
YanıtlaSilKalkan'a gelin Serdar bey, burası hala bakir.. Yaz kış yaşayan ciddi bir ingiliz nufus var burada.. Farkli bir atmosfere sahip, görmenizi tavsiye ederim
YanıtlaSilKalkan'a ilk gidişim 1985-86 yıllarından biri olmalı. Bayılmıştım. Son gidişim de dört-beş yıl önceydi. arada çok uzun yıl gitmemiştim. O kadar bozulmuş buldum ki gözlerime inanamadım. İki yıl önce Antalya dönüşü içine girmeden devam ettiydim.
SilMerhaba Serdar Bey, yazılarınıza hele ki paylaştığınız resimlere her gün bakmak günlük işlerimin arasında oldu tam da ne yapmalıyım nasıl İstanbul'dan vazgeçerim dediğim zamana denk geldiği için benim için paylaştığınız her şey çok önemli hatta umut olduğunu söylemeliyim, Yeni bilgilere çok ihtiyacım olacak Teşekkür ederim,
YanıtlaSilSon yazınızı okuyunca korkularımızın gerçek olduğunun doğrulandığını görmek beni üzdü. Bodrum'a 1972 yılından beri geliriz, nihayet 4 yıl önce kendimizi emekli edince, hemen toparlanıp bir ay gibi bir sürede burada yaşamak üzere göçtük. Uyum sağlamakta hiç güçlük çekmedik, hatta daha sakin olduğunu düşündüğümüz Gümüşlük te ufak bir yer bulup yerleştik. Zira 1970 li yıllara göre çok çok değişmişti bildiğimiz avuç içi Bodrum. Ama her geçen yıl sözünü ettiğiniz bozulmaları yaşıyor olmak gerçekten çok üzücü ve moral bozucu. Aslında benim gözlemim gelen emeklilerin buraya katkıları var zararları yok, ama 12 ay yaz tatili modunda yaşamak isteyen bol paralı kesim sizin bahsettiğiniz kirliliği yaratıyorlar, aslında İstanbul' da ki evlerini de kapatmıyorlar zaten, adı burada yaşamak. Bu tip insanlar bizden akıl istediklerinde kesin burada yapamayacaklarını, sıkılacaklarını söylemek oluyor cevabım. Yoksa dediğiniz gibi kendi yaşam biçimlerini getirip buraya dayatıyorlar ve yine de mutlu olmuyorlar. Çünkü minimalist olamıyorlar.
YanıtlaSilKısaca benim de görüşüm gittiği yere kadar beklemek, umalım da biz hatalı çıkalım Bodrum devam etsin, çünkü çok seviyorum.
Sizin aklınızda istediğimde buradan da giderim diye bir düşünce var. Eski Bodrum değil bozdu burası yaa deyip daha küçük bi kasabaya yerleşirsiniz sonra orası hakkında bloglar yazarsınız. Bu durumda da diğer insanlar için cazibe merkezi haline gelmeye başlar. Siz iyi niyetle yerleşmişsinizdir tabiki de ama yeni yerleşen kişiler için aynı değil gibi duruyor sizin de bahsettiğiniz gibi. Rant arttığı için haliyle yerliler arsasını 'yarıya' verip ev yaptırıyor. Bir sürü çok yönlü problem.
YanıtlaSilBenim aslında değinmek istediğim işte siz istediğinizde çekip gidebilirsiniz de biz dededen Bodrumlular napacağız kara kara düşünüyoruz artık. Bizim gideceğimiz yer de yok. Sonunda cazibesini yitirdiğinde muhtemelen sonradan yerleşenler ayrılıp bize sadece çöp bırakacaklardır. Yazık oluyor o güzelim masmavi Halikarnas Balıkçısı'nın Bodrum'una...
Bodrum'un nüfusu bir yılda %26 artmış. Bunu benim yazılarım yaptıysa hemen başka bir işe girişeyim çünkü bu kadar insanı yerinden edip buraya çekmek için çok güçlü olmak gerek. Bu gücümü değerlendireyim. Şaka bir yana bu kadar güçlü değilim tabii. Bodrum'u %25 artış ile Fethiye, %23 ile Datça izliyor. Bu rakamlar geçen gün açıklanan TÜİK verileri. Yani konu insanların -ağırlıklı olarak- İstanbul'dan kaçıp Muğla ilçelerine yerleşmeleri. Bunun nedenlerini çok iyi biliyorum, ben de kaçtım. Ama yazımda anlatmaya çalıştığım gibi her kaçan aynı değil. Datçalı bir dostum bugünkü yazısında diyor ki "Organik yumurta yemek isteyen ama horoz sesine katlanamayanlar geliyor". Datça'da da durum aynı yani. Ya da trafikten şikayet edip buranın yollarını dar diye beğenmeyenler. Siz buralısınız, size anlatmama gerek yok. İçindeyiz. Bu ranta karşı duramayan Bodrumluları da anlamak durumundayız. On dönüm mandalina bahçesinden bir yılda kazanacağı parayı bir ayda kiralardan kazanacak insanı arsasını satmaktan caydıramazsınız. Ve tabii her dışarıdan gelen aynı değil. Bodrum, içine kapanık, tutucu halkıyla bakımsız bir beldeyken buraya gelip hem beldeyi geliştiren hem halkı bilinçlendiren, Bodrum'u Bodrum yapan Cevat Şakir de İstanbulluydu. Ve evet yazık oluyor masmavi Halikarnas Balıkçısı'nın Bodrum'una.
SilBodrum'un bu kadar bozulmasına sebep olanlar dışarıdan bu beldeye gelip yerleşen paralı şehirliler ile birlikte,bu güzelim beldenin bozulmasına çanak tutan diğer kesim ise geçmişte geçinmekte zorlanan ve dışarıdan gelenler sayesinde dağ başında ki arazilerere,ahır gibi evlere ve de yetiştirdiği ürünlere fahiş paralar isteyen parayı müthiş seven ve tutucu yerlileri olan yörüklerdir...
SilBenim Bodrum ile ilk tanışmam 76 yılında oldu ve bugünün birinde temelli olarak bu şirin beldeye yerleşmeye kara vermiştim...Yıllar içinde her sene 3-4 sefer Bodrum'a gel gitlerden sonra üst düzey yöneticilik hayatıma bundan 6 yıl evvel 55 yaşımda nokta koyarak emekli olup Bodrum a yerleşmiş mimar bir beyim...Gözlem,şikayet ve öneriLerinize sonuna kadar katılıyorum...Bu tiplerden o kadar çok var ki burada ama bunca olumsuzluğu rağmen Türkiye nin her tarafını karış karış gezmiş ve dünyada 4 kıtada bir çok ülkeyi görmüş biri olarak yine de Bodrum'u ve hele hem naturel köy hayatını yaşamak ve hem de 5 dakika mesafe ile Bodrum merkeze yakınlığı ve eşsiz tertemiz denizi ve de yemyeşil doğası ve dağları ile TORBA yı tek geçerim...
YanıtlaSilIstanbul'da biz neden mutlu degiliz? Cunku basta dogu olmak uzere, tum ulkeden buraya goc var! Eski Istanbullu, Istanbul kulturu bunlar kalmadi. Kendimize artik bu medeniyetsiz ve emniyetsiz sehirde yer edinememeye basladik, en basitinden spor salonuna bile giderken teror tehdidi ile huzursuzluk icindeyiz. Kendimizle "denk" gordugumuz insanlarla hayatin cok az alaninda beraber olabiliyoruz, trafik ve isten arta kalan zamanda zaten sosyallesmeye ayiracak vaktimiz yok ve bizler de bu durumdan kacmaya calisiyoruz dolayisiyla yazdiginiz yaziyi anlamsiz buldum. Kisilerin ne araba kullandigi, kac milyon dolarlik evde oturdugu, nereden alisveris yaptigi sadece kendilerini ilgilendirir. Bence herkes yasamayi tercih ettigi, begendigi ve kendini iyi hissettigi yerde kendi yasam tarziyla yasayabilir. Yabanci da geliyor Bodrum'da kendi yasam tarzini surdurebiliyor, Istanbul'lu da, Bodrum'lu da,Bodrum'a asimile olan metropol insanlari da ve Bodrum'un guzelligi de burada zaten.
YanıtlaSilYazdıklarımı anlamamışsınız maalesef. Dolayısıyla "anlamsız" bulmanız çok anlamlı. Aslında yazdıklarıma tamamen katılmışsınız çünkü aynı ana fikri siz de yazmışsınız. İstanbul'a doğudan gelenlerden rahatsız olduğunuz anlamlıysa, benim Bodrum'a batıdan gelenlerden rahatsız olmam o kadar anlamlı. Kendinize "denk" gördüğünüz insanların azaldığını söylüyorsunuz. Ben de buraya gelip burayı bozduklarından yani başka tür bir denklikten söz ediyorum. Sizin rahatsız olduklarınız İstanbul'a otobüsle geliyor benim rahatsız olduklarım buraya yüzbinlerce dolarlık araçlarla. Fark burada. Ama özü aynı. Kimin nereden alış veriş yaptığı tabii ki onları ilgilendirir. Nerede oturdukları da. Ama buranın dokusuna uymayan yapılar buranın kültürünü bozuyor. Aynen İstanbul'da belli bölgelerde oluşturulan falancakentte oturanların İstanbul'a uyumsuz kalmaları gibi. İstanbul'da yirmi yıl yaşayıp deniz görmeyenler var. Bunu Boğaziçi kıyısında yaşayana anlatırsanız anlamakta zorlanır. AVM bir tüketim kültürünün sembolüdür. Ferrari de öyledir. Bunlar simgedir. AVM varsa oraya gitmeyi içine sindiren insan da gelmiş demektir. Ben burada AVM'den alış veriş yapan insanların olmasından rahatsızım. AVM de istemiyorum. Bunu anlatıyorum. O tür marka bağımlılarının buraya gelmesini istemiyorum. Bu bir kültürdür, o kültürün burada olmalarını istemiyorum. Elimden gelen bir şey yok ki zaten. Sadece onların, burada onlar gibi düşünmeyenler olmasını istiyorum. Bodrum'un mavi-beyaz evlerinin yanına granitten, yere kadar camlı çirkin rezidanslar yapılmasını istemiyorum. Yalıkavak pazarında oraya yerleşen yabancıları görürsünüz, oradan alış veriş yaparlar. Yeni gelen kesim ise genellikle Macro'ya gider. Bunu vurgulamak istiyorum. Macro'nun burada açılmasını istemiyorum. Buraya gelenlerin gelirken yanlarında şehirlerini, alışkanlıklarını getirmelerinden şikayetçiyim. Datçalı bir arkadaşım çok iyi yazmıştı; Datça'ya yerleşip organik yumurta yemek istiyorlar ama komşusunun tavuğu ses yapıyor diye şikayet ediyorlar. Nasıl olacak peki? Aynısı benim başıma geldi. Komşum şikayetçi oldu horozlarım ve tavuklarımdan.
SilNeyse. Sizin neden "anlamsız" bulduğunuzu anlayabildim. Zaten sizin gibi düşünenlerle Bodrum'da ortak hayatım yok, olmasını da asla istemiyorum.
Güzel cevap.
SilSerdar bey, siz her ne kadar "yapmayın etmeyin" deseniz de oraya o sevmediğiniz tipler gelmeye devam edecek ve sevmediğiniz işleri yapmaya devam edecek. Zira bu olumsuzlukların önüne geçebilecek tek şey bilinçli bir toplum olabilirdi. Fakat bilincin eğitimden geldiğini düşünürsek, geldiğimiz noktada bu eğitimden ve beraberinde gelen görgü, bilinç, hassasiyet gibi kavramlardan payına düşeni alamamış toplumumuzda, o sevmediğimiz tipler hep olacak. Her toplumda bu değerleri yaygınlaştıran burjuvazi bizde geçenlerde biryerde gördüğüm tabire çok da uyarak "esnaf burjuvazisi" olarak kendini göstermekte. Genellikle tesadüfen, belki dedelerinden kalan soğan tarlasına AVM yapılmasıyla zenginleşen ya da ne bileyim kurduğu tekstil atölyesinde kalitesizlikte Çin'le yarışıp zenginleşen bir burjuvaziden bahsedebiliriz. Hal böyle olunca bu kitlenin Bodrum'a yapacağı malikanenin de oranın dokusuna uyması hayalcilik olacaktır.
YanıtlaSilPeki çözüm nedir? Eğitim diyeceğiz ama artık o trenin kaçtığına hergün şahit oluyoruz. Sizler gibi insanların paylaşımlarından ders çıkarma diyeceğiz ama o da zor görünüyor. Tesadüfen okudu desek okuduğunu anlayacak kitle de az. Geriye tek bir seçenek kalıyor, denetim ve yaptırım. Burada yerel yönetimlere çok iş düşüyor. Dokuyu bozan bir proje mi geldi, iptal. Yerel halkın değerleri hiçe mi sayıldı, ceza. Trafikte lüzumsuz hareketler mi yapıldı, ceza. Sokak hayvanına, horoza, ineğe zarar mı verildi, yaptırım. Ancak bu şekilde kontrol biraz olsun sağlanabilir belki.
Her kelimesine katılıyorum...
Silİşine saygı duyduğunu bilirim Serdar Bey... Ve bunu da iş edinmen çok hoş. Teşekkürler, ellerin dert görmesin.
YanıtlaSil