İzmir’i çok severim. Öyle
çok zaman geçirmişliğim yoktur ama ne zaman İzmir’e gitsem şehir bana kendimi
iyi hissettiriyor. Ege kıyısında olmasının etkisidir muhtemelen. Havası,
rüzgarı başkadır. İstanbul’da doğup büyüdüm ama İstanbul’a gittiğimde böyle hissetmiyorum.
Bunun da nedeni, İstanbul’un benim İstanbulum ile alakasının kalmaması. Ne
Bostancı çocukluğumun Bostancı’sı, ne Taksim gençliğimin Taksim’i, ne de Bebek
benim orta yaşımın Bebek’i. İstanbul’u asla özlemiyorum ama mesela İzmir’i özlüyor, yılda bir iki kere gitmek istiyorum.
İzmir ve civarı –diğer bütün
gezdiğim yerler gibi- yeme/içme konusunda iyi bir coğrafya. Bilirsiniz,
gezmekten alınan tad, kişiden kişiye değişir. Kimi için tarihi yapıları,
arkeolojik değeri olan bölgeleri gezmek çok önemlidir, kimi için alış veriş. Benim
önceliğim yeme/içme meselesi. Doğal güzellik ise olmazsa olmaz. Büyük şehir
gezmeyi sevmem, İzmir’i hariç tutuyorum. Zaten İzmir deyince sadece merkezinden
söz etmiyorum. Eski Foça burnumda tüten yerlerin başında geliyor mesela. Son
yıllarda Urla’yı da sevmeye başladım. Karaburun’a maalesef bir kez gidebildim
ve daha çok zaman ayırmam gerektiğini biliyorum. Alaçatı ve Çeşme’yi kışın çok
sevdim. Seferihisar ise bir hayal kırıklığı oldu. Muhtemelen çok anlam
yüklemiştim.
 |
Ofisten çıktıktan iki saat on beş dakika sonra İzmir Palas'ın kapısındaydım |
Foça’ya gideli tam iki yıl
olmuştu. Ha unutmadan, saydığım yerlerde yazın bulunmaktan söz etmiyorum tabii.
Ekim-Kasım ile Mart-Mayıs arası buraların şahane zamanları. İnsan az,
tatilciler yok, tabii çocuk gürültüsü de yok. Orayı seçenler ve oranın
yerlileri oluyor. Bu insanlar da zaten şehrin kaosundan, gürültüsünden kaçıp
buralara sığınanlar. Son yıllarda tatil aylarını sakin Yunan adalarına giderek
değerlendirmekle çok iyi yaptığımı fark ettim. Popüler adalarda da durum çok
farklı değil ama. Bu yıldan itibaren yaz aylarını çok daha başka değerlendirmek
istiyorum ki bunun için kendimi de alt yapıyı da hazırladım. Yalnız bu bir
sonraki yazının konusu.


İzmir, Foça, Cunda ve
Urla’yı kapsayan dört günlük bir program yaptım. Bu kez de Gülüşan İstanbul’dan
uçakla İzmir’e geldi, İzmir’de buluştuk. Böyle buluşmalar çok hoş. Bu mevsim
Bodrum-İzmir rotasındaki yollar da boş. İki saat on beş dakikada, ofisten İzmir
Palas Oteli’ne vardım. Bu sürede cuma trafiğinde İstanbul’un iki yakasını
aşamazsınız. İzmir’de Alsancak/Konak taraflarında kalıyorum. Eskiden beri Deniz
Restaurant’a giderdim. Sonra sonra oranın iyice beyaz yakalıların iş yemeği
mekanı olmasından sıkıldım, seçenek aradım. Derken biraz ilerisine Hasan şube
açtı. Bir kaç kez oraya gittim, iyiydi. Sonra arka sokaklarda, meyhanelerin
olduğu bölgede bir iki yeni yer deneyelim dedim. I-ıh, hiç iyi mekanlara denk
gelmedim. Gördüğüm kadarıyla iyi mekan olması da mümkün değil. Belli ediyorlar.
Hele en son gittiğimiz Eski Kılıklı Meyhane miydi adı neydi unuttum, muhtemelen
yediğim en sıradan ve hatta kötü mezeleri yiyince bir daha macera aramamaya
karar verdim. Bu kez de Deniz’den şaşmadık ve iyi de ettik. Deniz’in mezelerini
çok beğenirim, o yüzden balık istemedik, mezeye kuvvet verdik. Şevketi bostanlı
balık efsaneydi. Tadı şu an yazarken bile damağımda.
 |
Ying-Yang karidesi... Deniz Restaurant- İzmir |
 |
Şevketi bostanlı balık... |
Ertesi sabah Eski Foça’ya
doğru yola çıktık. Öğlene doğru karnımızın acıkacağını hesaplayıp yemek işini,
Bağarası’nda Emine Bacı’da gözleme ile halletmeyi planlamıştık. Hamur işi pek
yemiyorum. Gözlemeyi senede bir iki kere yerim o kadar. Yaklaşık on beş yıl önce
Emine Bacı’da yemiş, hayran kalmıştım. Sonraki yıllarda da bir kaç kez gidip
yedim. Hep iyiydi. Fakat bu kez o tadı bulamadım. Yıllar geçtikçe kendini
geliştirmemiş, hatta gerilemiş bile. Tamam asla lüks bir mekan beklemiyorum.
Ama pislik de kabul edilebilir bir şey değil. Bu ülkede salaşlıkla pislik
karıştırılıyor. Salaş ve temiz olmak bu kadar zor mu? İnceden hayal kırıklığı
ile oradan ayrıldık.
 |
Emine Bacı bozmuş |
 |
Lola 38'deki odadan |



Lola 38 isimli butik otel
Foça’nın bir şansı. Bu kadar güzel bir mekan çok sık karşınıza çıkmaz. Üçüncü
gidişimdi ve yine çok memnun kaldım. İşletmeci aile çok misafirperver, saygılı
insanlar, size kendinizi iyi hissettiriyorlar. Odalar zaten mükemmel. Bu sefer
kaldığımız odanın içinden geçen ağaç işletme zihniyeti hakkında fikir
veriyordur. Yeri de çok iyi. Foça’nın tam ortasındasınız, mükemmel kahvaltıyı
ederken denizi seyrediyorsunuz. Denize bakarken gözlerim Foça fenerini aradı.
Eskiden karşıya bakınca anında görürdüm. Şimdi arkasına bloklar yapılmış, o
yalnız hali kaybolmuş, silüeti yok olmuş. Otele yerleşip biraz dinlendikten sonra
kasaba içinde yürüyüşe çıktık. Küçük deniz, büyük deniz derken fenere
yaklaştık. Bu mevsim orada büyük balıkçı tekneleri barınmış, hazırlık
yapıyorlardı. Biz dönerken içlerinden bazıları peş peşe denize açıldılar,
onları izledik. Foça’nın çarşısına bayılırım. Hele o küçük dibek kahvesine.
Tabii kahve içmeyi ihmal etmedik. Güneş batarken göğü kızıllık kapladı, büyülenmiş
gibi seyrettik ve rakı saati geldi deyip Fokai restoranına yürüdük. Burayı iki
yıl önceki gidişimizde denemiş, sevmiştik. Küçük denizi görerek rakı içmek
başkadır ama buranın da mezeleri başka. Birkaç hafif mezeden sonra ızgara
levrek ile geceyi bitirdik. Böyle akşamlarda bize 35’lik yeni seri Yeni rakı
eşlik ediyor. Bazen hesapla beraber bir yolluk geldiği de oluyor.

 |
Renkler tam olarak böyleydi |
 |
Lola 38 |
Ertesi sabah bir tele-konferansım
vardı. Önemli bir görüşme olduğu için erteleyemezdim, tabii seyahati de
erteleyemezdim. O zaman yapılacak tek şey tatil modundan bir süreliğine çıkıp
işe konsantre olmak. Galiba en iyi yaptığım işlerden biri de bu.
O meseleyi de hallettikten
sonra çantaları arabaya yerleştirdiğimiz gibi Yeni Foça-Aliağa rotasıyla
Balıkesir yoluna çıktık. Meğer Yeni Foça’dan sonra trafik fenaymış, tankerler,
kamyonlar TIR’lar bunalttı. Öğrenmiş oldum, bir daha o yolu kullanmam.
Aliağa’dan çıktıktan sonra birden hava karardı ve bir saat boyunca yer yer
sileceğin yetişemediği yoğunlukta yağmurda yol aldık. Ama Ayvalık’a
geldiğimizde güneş açtı ve Cunda’ya girerken keyfimiz yerindeydi. Buraya da son
geldiğimde kaldığım Nisi Otel’de yer ayırtmıştım. Burası da çok bakımlı, gerçekten
iyi bir otel. Kahvaltısı bir efsane. Odaları iyi ama bir Lola 38 kadar değil.
 |
Nerede eski Cunda? Bu hal ne? |
 |
Bakımsız Cunda |
 |
Çınarcık gibi olmuş. Hani o taş yapılar nerede? Gizlemeyi başarmışlar. Hep söylediğimi tekrarlayayım; Böyle özellikli beldeler, vizyonu o kasabayla sınırlı yerel belediye başkanlarıyla yönetilemiyor. |




Cunda tam bir hayal
kırıklığı yaşattı. Doksanlarda ve ikibinlerin başında bakımsızdı. Sonra toparlanmaya
başladı. Özellikle İstanbul’dan gelenler eski, dökük evleri alıp restore
ettiler. Onlar gelince beklentiler değişti. Restoranlar kendilerine çeki düzen
verdiler. Ara sokaklarda sevimli mekanlar açıldı falan. Ama kaçınılmaz son
Cunda’yı da vurmuş. Mekanların kalitesi çok bozulmuş, sıradanlaşmış. Sokaklar
leş gibi, çamur deryası. Bodrum’da yapılan orada da yapılmış, restoranların önü
camekanla kapatılmış, kışın da daha fazla masa koyulabilecek hale getirilmiş.
Böyle olunca arkada kalan taş binalar görünmez olmuş. Baktığınızda sıradan,
birbirinin aynısı berbat camekanlar görüyorsunuz. Deniz Restoran, Bay Nihat,
Taş Kahve gibi binalar görünmüyor. O zaman ha Cunda, ha Çınarcık… Fark yok.
Kimlik kaybolmuş. Bu kimin umurunda derseniz, bilemem. Benim umurumda. Bu
çirkinlikten çok sıkıldım. Bu sıradanlık ve kimliksizlik başladı mı
restoranların önüne camekan koymakla durmaz. Servis, yemekler… her şey
sıradanlaşır. Doksanlarda Taş Kahve’nin solunda, daracık aralıkta el arabasında
tost yapan bir amca vardı. Zayıf, uzun burunlu, çok tipik biriydi. Kaldığımız
otelde kahvaltı yapmaz, o amcanın domatesli, peynirli tostuyla Taş Kahve’de kahvaltı
yapardık. O kadar lezzetliydi ki. Hoş, o yıllarda Nisi gibi butik otel falan da
yoktu. Sadece Kapya vardı. Bir de ileride sevimsiz, daha büyük bir otel. Ama
ikisinde de kahvaltı berbattı. Pınar tereyağı, Pınar balı gibi sıradan
lezzetler bulunurdu. Neyse, o amca sonra vefat etti sanırım. Yanılmıyorsam
Girit göçmeniydi. Öğle yemeğini o lezzetli tost hayaliyle Ayvalık tostuyla
halletmek istedik. Taş Kahve’de de çay içeriz dedik. Çok da acıkmıştık. Ayvalık
tostu istedim, servis yapan görevli nasıl olsun dedi. Duraladım, klasik olsun
mu dedi, hadi olsun dedim. Klasik Ayvalık tostundan ne beklediğimi bir yana
koyalım, ne beklemediğimi çok net söyleyebilirim; Taş Kahve’de yediğim o berbat
tostu beklemezdim. Tostun içinde mayonez vardı. Yahu Ayvalık tostunun içinde
mayonezin ne işi var? Mayonez ve Ayvalık/Ege…Ne alakası var? Böyle böyle bize
özgü lezzetleri, değerleri bitiriyoruz. Biraz sokaklarda gezinelim dedik ama
çamura batmaktan bıktık otele dönüp dinlendik. Akşam da Deniz Restoran’a
gittik. Eskiden Bay Nihat’tan şaşmazdım. Ne zaman ki oğulları işin başına geçti
orası da eski havasını kaybetti. Galiba bir Ankara maceraları da oldu. Hala var
mı bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, bir mekan bilindiği, başarılı olduğu
yerden sonra bir şehirde şube açıyorsa o havası kalmıyor, kalite düşüyor, eski
mekanının da tadını kaçırıyor. Bu konuda Bodrum’un efsane iki mekanı Mey ve Alarga’yı
sayabilirim. Ikisi de zamanın Türkbükü bölgesinin iki en iyi mekanıyken ardı
ardına İstanbul’a gittiler. Gidiş o gidiş. Ne orada tutunabildiler ne
Türkbükü’nde. Bugün ikisi de yok. Bizim Hüseyin ile Evren kardeşler –misal
İstanbul’da- Gemibaşı açsalar Bodrum’u kaybederler. Aynı şekilde İstanbul’daki
Balıkçı Sabahattin de Bodrum’da açsa Cankurtaran’daki yeri aksar. Sabahattin
ile bir akşam konuşmuş, şaka yollu “Yahu Bodrum’a gelsen de biz de seni bu
kadar aralıklı görmesek” diye takılmıştım. Cevabı ders niteliğindeydi; “Balığı
halden kendim almadığım yerde mekan açmam” dedi. Budur…
 |
Bu da Cunda'daki Deniz Restaurant. Mezeleri çok iyiydi ama işletme ı-ıh... |
 |
Arka masamızda iki kadehle kafayı bulup saçma sapan, bağırarak şarkı söyleyenler ve içeride sigara içenler olmasa güzel mekandı. Giysilerimizi iki gün havalandırdık. İşletmecilik bu değil. Bu mekana da bir daha gitmeyeceğiz demektir. |
 |
Levrek simiti çok çok iyi bir mezeydi. Takdire şayan... |
Neyse, nereden nereye
geldik? Konu şu ki Cunda benim için bitti. Bundan sonra gideceğimi sanmam.
Ege’nin güneyini her zaman kuzeyinden daha fazla sevdim. Kaz Dağları müthiştir
ama Datça’yı on kere daha fazla severim. Ayvalık çok farklıdır. Yaşanmışlığın
izleri ve Ege kültürüne katkısı başkadır. Bundan sonra eğer kuzeye çıkarsam Cunda’da
değil Ayvalık merkezinde kalırım. O bölge ağzının tadını bilenler için
vazgeçilmezdir. Ege’nin kuzeyinin ot mezeleri güneyde yok. Güneyliler
Ayvalıklılar kadar ot mezesi bilmiyorlar. Kızmak yok, gözlemimi aktarıyorum.
Evlerde yapılıyor olabilir ama restoranlarda, meyhanelerde göremiyoruz. Sonuçta
Ayvalık’a da Bodrum’a da Girit göçmeni gelmiş. Ayvalık’a yerleşenler, belki de
Midilli’nin de katkısıyla virtüöz olmuş. Yani uzun lafın kısası Cunda üzdü ama
Deniz Restaurant’ta yediklerimiz iyiydi. Hele enginar…
Cumartesi sabahı Nisi
Otel’in kış bahçesinde, sözünü ettiğim mükemmel kahvaltıyı yapıp zeytinyağı
alış verişini halledip Ayvalık’a geçtik. Biraz sokaklarında dolandık.
Ayvalık’ta gördüğüm kadar otoparkı hiç bir yerde görmedim. Giderseniz dikkat
edin. Her tarafta bir yönlendirme okuyla ve otopark tabelası. Matrak.
Ayvalık’tan sonra istikamet
Urla dedik ve hiç durmadan direkt Urla’ya kadar gittik. Urla son bir kaç yıl
içinde gittiğim, sevmeye başladığım bir liman. Yukarıdaki Urla’yı çok gezmedim
ama içinden geçerken AVM gördüm, durmadan devam ettik. Yine Yorgo Seferis
Evi’nde kaldık. Burası adı üzerinde işte Seferis’in bir zamanlar yaşadığı ev.
Başarılı bir şekilde restore edilmiş. Yanındaki evle birleştirilmiş. Ama artık
çok köhneleşmiş. Çok ciddi bir bakıma ihtiyacı var. Kaldığımız odanın kapısı iyi
kilitlemezsen açılıyordu. Banyolar çok eskimiş, artık hijyenik olmaktan çıkmış.
Lobi diyebileceğimiz yerdeki atmosfer, o şömine, mutfak çok güzel. Ancak
dediğim gibi, çok eskimiş. Şimdilerde Urla Pier ilginç bir otel. Bir daha orayı
tercih ederim.
 |
Urla balıkçı barınağı |
 |
Yengeç'ten... |
 |
Bunlar da Yengeç'ten... |
 |
Yorgo Seferis Evi'nin kişilikli lobisi |
Urla iki adımda bitiyor.
Kişisel fikrim, Eski Foça kadar sevimli ve etkileyici değil. Ama dostlar Yengeç
adında bir restoranı var ve konu orada bitiyor. Bu gidişim üçüncü gidişimdi.
Tek kelimeyle mükemmeldi. Mekanın sakin dekoru, işletmesi, sevimli garsonları,
işine sahip çıktığı halinden belli sahibi ve tabii yediklerimiz… Yengeç balıkçı
değil, deniz mahsulü mekanı. Tam aynısı değil ama bizim Bodrum’daki Orfoz’u
biliyorsanız biraz o anlayışta. Orfoz da bir balıkçı değildir. Isterseniz balık
da bulabileceğiniz deniz mahsulü restoranıdır. Yengeç de biraz böyle. Tabii
tarak beni benden aldı. Şu tarak denen arkadaşı neden Bodrum’da Orfoz dışında
bulamayız acaba?
O akşam Yengeç’te mükellef
bir ziyafet çektik. Sabah Yorgo Seferis Evi’nin mangalda kızartılmış salçalı
ekmeğiyle ağzınıza layık bir kahvaltı yapıp Bademler Köyü’ne doğru yollandık.
Gülüşan Susuz Yaz filminin orada çekildiğini okumuş, gelmişken görelim dedik.
Urla’dan Seferihisar yönüne giderken Bademler’e geliyorsunuz. O gün pazarı
varmış, küçük ama nefis bir pazar. Taze ot cennetine düştük. Bu akşam bile
oradan aldığım rezeneyi yedim. Artık nasıl tazeyse, aradan on günden fazla
geçti ilk günkü gibi duruyordu. Bademler ilginç, çok aydın bir köy.
Yanılmıyorsam bir de köy tiyatrosu var. Haberlere konu olmuştu yıllar önce. Ama
artık böyle haberler yerine saçma sapan konular, seviyesiz insanlar haber
oluyor, yalaka gazetecilerin programları yer alıyor. Bozulan yeni Türkiye bu.
Bademler’de ot alışverişi
yaptıktan sonra Ortaklar’da çöp şiş yiyeceğimiz Kalyon’a gelene kadar durmadan yol
aldık. Yeme içme seyahatlerinde hiç rejim yapmıyorum. Bana yasak olan ne varsa
yiyorum ama bir sonraki uzun seyahate kadar tekrar dikkat ediyorum. Bu sistem
bence en iyisi. Arada şımartmak lazım bünyeyi. Yoksa daha sık kaçamak yapar.
Lavaşlarla rejimi iyice bozup tatilin son öğünün yedik diye düşünüp Bodrum’a,
eve döndük. E tabii evde yiyecek bir şey yoktu ve zaten dört gün yedikten ve
finali bir kaç saat önce çöp şiş ile yaptıktan sonra bir şey yemeyiz demiştik.
Kendimizi Gemibaşı’nda Ahmet ve Havva ile rakı sofrasında bulduk.
 |
Bademler pazarından |
 |
Ve Ortaklar'da çöp şiş |
 |
Urla ganimetleri |
E napalım? Burası Bodrum.
Bodrum-İzmir-Foça-Cunda-Urla-Bodrum
etaplarında, dört günde toplam 1110 km yaptık. Bu yolları seksenli yıllarda 74
model Vosvosumla yapardık. Şimdi artık otomobillerimiz –o dönemkilere göre-
uçak gibi rahat. Hızlı, konforlu. Yollar otuz yıl öncesine göre tabii ki daha
düzgün, geniş, güvenli. Gel gelelim al işte Cunda o Cunda değil. Doksanlı
yıllarda Bay Nihat’ta yediğim o lezzet yok. Taş Kahve’de mayonezli tost
veriyorlar. Ne diyeyim, iyi ki o dönemleri görmüş, yaşamış, tadına varmışım.
 |
Kapanış, Gemibaşı'nda bıyık otuyla oldu |
Ege’de yaptığımız bu rota
çok iyi geldi. Kuzeyi iki yıldır ihmal etmiştim, özlemişim. Bundan sonraki
geziler çok daha mavi, çok daha Ege üzerinde olacak. Amaç ve hedefim bu.
Arada yazarım. Keyfiniz
yerinde olsun, Ege’den selamlar, Bodrum’dan sevgiler…
İzlenimlerinizi okumak çok keyifli... Cunda'ya çok üzüldüm. Ama Ayvalığı daha çok severim ben.. Bir dahaki gidişinizde Ayvalık'ta Beyaz Yalı Oteli tavsiye ederim.. 6 odalı bir otel, eski zeytinyağı deposu.. Denize sıfır bir iskelesi var. Ama ne yazık ki Ayvalığın içinden denize girilemiyor. Altyapı sıkıntıları çok fazla.. Sevgilerle.. candan büge
YanıtlaSilYine bizleri Eski Foça da ve Cunda da olduğumuzu hissettirdiniz. Eski Foça'ya en son 20 sene önce gitmiştim. Muhteşemdi. Askerliğimi orada yaptığım için ne kadar muhteşem de olsa pek gitmeyi istemedi canım. Bu yazınızı okuduktan sonra planlarıma dahil ettim ve en yakın zaman da gideceğim. Başarılarınızın devamını diliyorum. Her daim sizi takipteyim :)
YanıtlaSilSerdar Bey keyifli bir yolculuk olmuş. Denizden de aynı keyfi alırsınız umarım.
YanıtlaSilYazınızı keyifle okudum insallah Bodruma giderken Foça vr Urla ya birkaç günümüzü ayıracagiz
YanıtlaSil