Çocukluğumda büyük aile hayatının tadına
vardım. Hiç görmediğim dedemin (annemin babası) soyadını taşıyan apartmanda
oturuyorduk. Ben orada doğmuşum. Apartman beş katlıydı, Laleli’deydi. Bir
katında babaannem ve amcam, üst katında anneannem, onun üstünde biz, bizim bir
üstümüzde bir dayım, onun üstünde de diğer dayımlar oturuyordu. Bir dönem
teyzemler de oturdular ama yılını unutmuşum. Daire kapılarının üstünde anahtar
dururdu. Ben dayımlara gider içeri girerdim, dayımın oğlu bize gelir falan. Biz
anne tarafının kuzenleri aynı ilkokulda başladık. Yazları da yine dedemin
İdealtepe’deki geniş bahçeli evinde geçiriyorduk. O zaman İdealtepe’nin 10-15
evlik, sakin, denizi şahane bir sayfiye yeri olduğunu söylememe gerek var mı
bilmem. İdealtepe’ye baba tarafım da yazlığa gelirdi. Yani büyükbabam,
babaannem, iki amcam, iki halam, kuzenlerim. Yaz akşamları bazen 10-12 kuzen bir arada oluyorduk. Bu hayat on beş yıla
yakın sürdü herhalde. Sonra İstanbul büyüdü, yeni yerleşimler kuruldu, Ataköy,
Kumburgaz, Silivri gibi yerlere gidildi, bizim büyük aile yaşantısı giderek
sona erdi. Biz de Kalamış’a, oradan Fenerbahçe’ye gittik, orada yaşadık. Laleli
de, İdealtepe de satıldı, hayatlar değişti.
 |
Ailenin Bosna tarafındaki büyüğü Hamid Hacıbegic. Solda eşi Tetka Maksume, sağda anneannem Vasfiye Narin. Arka ortada ise annem Necla Narin. Sonra babamla evleniyor, Benli soyadını alıyor. |
 |
Anneannem ve kardeşi Maksume |
 |
Bosna'da doğup büyüyen üç kız kardeş. Ferida, Maida, Müfida. Bugün Maida ablamız maalesef aramızda değil. Müfida ablamız ise 90 yaşına doğru ilerliyor ve matematik dersi veriyor. |
Ama bu büyük aile halinde yaşarken her
yaz Bosna’dan anne tarafımdan akrabalarımız gelirdi. Yılları kaç derseniz,
60’lı ve 70’li yıllar derim. Anne tarafım da, baba tarafım da katıksız Boşnak. Herkes Saraybosnalı. Malum Balkan
faciasında göçüyorlar. Her neyse, yazları Bosna’dan annemin teyzesi, eşi Hamit
Efendi (Hacıbegiç/Hadzibegic) ve bazen de çocukları gelirlerdi. Çocuk dediklerim de
annemin akranları. Hamid Hacıbegiç, Tito döneminin saygın profesörlerinden.
Osmanlı tarihi üzerine üniversitede ders veriyor, kitaplar yazıyor. İşte o
yıllarda, yani 60’lı ve 70’li yıllarda anneannem arada kışları Sarajevo’ya
kardeşinin yanına gidiyor, kardeşi Tetka Maksume (Maksume teyze) ve aile
fertleri yazları iade-i ziyarette bulunuyorlar. Aklımın ermeye başladığında
akrabalık ilişkilerini çözmeye başladım. Dillerini bilmediğim annemin kuzenleri
geldiğinde evin neşesi artıyordu. Çünkü onların hepsi bir enstrüman çalardı ve
sesleri çok güzeldi. Annem de piyano veya akordeonla eşlik ederdi. Televizyonun
henüz Türkiye’ye gelip de evlere girmediği zamanlardan söz ediyorum. Yaz
geceleri geniş balkonlu evimizden dışarıya müzik ve kahkaha seslerinin
taştığını çok iyi hatırlıyorum. Ne yazık ki çocuk olduğumuz için erkenden
yatırılırdık. Dışarıdan gelen seslerle uyuyup dalardık.
Derken yıllar geçti. Önce annemin
teyzesi Tetka Maksume, erken sayılacak yaşta vefat etti. Hamid Dayco (yani
Hamid Dayı) yine kışları gelmeyi sürdürdü. İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde
araştırmalar yapardı. Laleli’deki apartımanda, akşamları anneannemin dairesinden
daktilo sesi gelirdi. Ben o zaman orta okul-lise dönemindeydim. Hamit Dayco’dan
Osmanlı üzerine, okulda hiç öğretilmeyen şeyleri dinlerdim. Ancak konu
uzadığında sıkılır, uykum gelirdi. Şimdi hayatta olsa da anlatsa, sabaha kadar
gözümü kırpmadan dinlerim. O yaşlarda bu sohbetlerin derinliğinin değerini
bilemiyor insan.
 |
Annem, annesi ve babası ile İstanbul'dan Bosna'ya dedemin arabasıyla gitmişler. Sağdan ikinci annem. |
 |
Dedemin arabasının plakası Kartal 0050 imiş. Henüz plaka sistemi değişmemiş, 34'lü plakaya geçilmemiş. |
 |
Müfida, annem, Maida |
 |
Bosna'da bir piknik günü. Annem akordeon çalıyor. Ciddiyetiyle bilinen Hamid Efendi neşelenmiş, eşiyle dans ediyor |
 |
Yazları geçirdiğimiz, İdealtepe'deki ev. Bosna'dan akrabalar gelmiş. Annem yine akordeonda. Tam ortada, Tetka Maksume. Teyzem, annemin teyzesi, kuzenler... Ben daha doğmamış olmalıyım. |
 |
Annem, bir yanında annesi, bir yanında teyzesi ile Sarajevo'dayken. 1955-56 yılları olmalı. |
Sonra 70’lerin sonunda anneannem vefat
etti. Derken Hamid Dayco vefat etti. Böylece Bosna bağlantımız kesintiye
uğradı. Aile büyükleri gidince genç nesil aynı yoğunlukta sürdüremedi ilişkiyi. Burada
Bosna kolundaki akrabalarımın hakkını teslim etmem gerekir. Onlar çok hakikatli
çıktılar. Yıllar yılları kovaladı. Arada Bosna’dan gelip gidenler oluyordu. Ben
de üniversiteyi bitirmiş, hayata atılmıştım. Demek ki 80’li yıllara gelmiştik,
ben de 30’lu yaşlarımı sürüyordum, gelenlerle görüşmek, onları yakından tanımak
istiyordum. Nihayet 90’lı yıllara geldiğimizde o feci iç savaş patlak verdi.
Haberi ilk duyduğumda, o zamanki iş yerimin olduğu binada, üst katımızdaki
arkadaşlarımın ajansı Ultra’da sohbetteydik. Ve uzak akrabam Cüneyt Türel de
tesadüfen oradaydı. Rahmetli Cüneyt abi de tam bir Boşnaktı ve büyüdüğü evde
Türkçe az konuşulurmuş diye anlatırdı. Nasıl oldu da Türkçe’yi en düzgün
konuşan, mükemmel diksiyonu ve sesi olan bir tiyatro sanatçısı evinde Türkçe
konuşulmayan o evden çıktı hala şaşarım. Sırpların Bosna’yı kuşatmaya
başladığını ve bombalar yağdırdığı haberini televizyonda duyunca Cüneyt abinin
ve orada bulunanların tepkisi şu oldu; Boşnak inadıyla Boşnaklar asla
Saraybosna’yı Sırplara vermez. Öyle de oldu. Ne pahasına derseniz, konu çok
derin ve acıklı. Yüz bin kişiden fazla insan öldü, iki milyon civarı insan
yerinden, yurdundan oldu. Boşnaklar Avusturya-Macaristan işgali, Balkan Savaşı,
1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve sonunda iç savaş gördüler. Kuşatma ve savaş
dört yıl sürdü (1992-1995). Savaş başladığında Saraybosna dışında olan, annemin
iki kuzeninin iki oğlu Bosna’ya dönemeyip Türkiye’ye, annemin diğer teyzesinin
yanına yerleştiler. O teyzemizi de (Nevzat Sağlam) rahmetle anıyorum. O iki
genç, tek kelime Türkçe bilmeden, ailelerinden, ülkelerinden uzakta İstanbul’da
kaldılar. İstanbul’da hem Türkçe’yi öğrendiler hem eğitimlerine devam ettiler.
Nedim Boğaziçi’ni, Alen ise ODTÜ’yü bitirdi. O yıllarda bizim kuşağın bu iki
temsilcisiyle ilişki kurup elden geldiğince sürdürebildik. Savaşın sonuda yeni
bir devlet kuruldu. Annemin oradaki kuzenlerinden Faruk abi (Hacıbegiç)
Bosna-Hersek Cumhuriyeti’ni temsilen yıllarca Ankara’da bu yeni ülkenin
elçiliğinde görev yaptı. Ne zaman yolum Ankara’ya düşse arardım, buluşup sohbet
ederdik. O da İstanbul’a geldiğinde ara sıra haberleşirdik, buluşurduk. Böyle
böyle Nedim ve Alen İstanbul’a yerleştiler, hayat kurdular. Öyle olunca
anneleri, babaları, kuzenleri gelip gider oldular. İki kol arasındaki ilişki
yeniden kurulmaya başladı.
 |
Bu fotoğrafa iyi bakın lütfen. Aşağıdaki iki fotoğraf ile ilgisi var. Fotoğraf İstanbul'da anneannemin evinde çekilmiş. Sol başta Ferida abla. Yanında Meto. Onun yanında anneannem Vasfiye Hanım. Soldaki kız çocuğu kardeşim Sena. Ortadaki Ferida-Meto'nun oğulları Namık. Sağdaki çocuk da bendeniz. 1967-68 yılları olmalı. |
 |
Bu fotoğraf da 15 Mart 2018 günü Bosna'dan. Meto ile ben. |
 |
Bu kare de 16 Mart 2018 günü Bosna'dan. Bu sefer Ferida abla ile ben. Şimdi üstteki siyah/beyaz fotoğrafa bir daha bakın. Yılların nasıl geçtiğini görebilirsiniz |
2004 yılına geldiğimizde Bosna’yı görme
isteğim tavan yaptı. Arkadaşlarımla beraber Bosna’ya gittik. Tadı damağımda
kalan bir seyahat oldu. Orada yaşayan, hiç görmediğim akrabalarımla buluşmak, o
sıcak karşılanışımız bugün bile duygulandırıyor, o seyahatimizi aramızda
konuşuyoruz. Sanırım şeytanın bacağını o seyahatte kırdık. Ondan sonra her yıl
gitmedim tabii ama bu son gidişimle beraber dört kez ziyaret etmiş oldum.
İkinci gidişim, 2006 yılında annemi götürmek içindi. O da en son genç kızken gitmiş,
sonra bir daha gitmemiş. Yaklaşık elli yıl sonra beraber gezdik Bosna’yı. Tabii
çok duygusal bir seyahat oldu o da. Kuzeni Ferida ablanın (Ferida İbriceviç)
kızının düğününe denk getirmiştik. Nihayet ellinci yaşıma orada girmek
istediğim 2009 yılına geldik. Babam vefat etmişti. İçimden, elli yaşını orada
kutlamak geldi. Annemin yanı sıra çok sevgili hocam Yurdaer Altıntaş ile sevgili
Emre Senan ve üniversite eğitimini Sarajevo Güzel Sanatlar Üniversitesinde
yapan Ayşegül İzer de bizimle beraberdi. Bu gezimiz de müthiş bir gezi oldu.
Elli yaş önemli bir yaş dönümü, bu yaşa yakıştı.
 |
2004 yılında çektiğim bu fotoğrafta, Tito Yugoslavya'sı zamanının en güzel otellerinden biri olan Europe otelinde iç savaşın izlerini görüyorsunuz |
 |
Bu fotoğraf da aynı otelin 17 Mart 2018 tarihindeki hali |
Aradan dokuz yıl geçti. Benim hayatım
çok değişti. İstanbul ile bağım iyice azaldı. Evimi, ofisimi Bodrum’a taşıdım.
Bosna’daki akrabalarım ile telefonlaşıyorduk ama bir türlü ne onlar gelebildi
Bodrum’a ne ben gidebildim. Geçtiğimiz yılın sonuna doğru bir akşam rakı
masasında Gülüşan’a Bosna’yı anlatıyordum. Keşke bir daha gidebilsek dedim.
Aradan çok kısa bir süre geçti, havayolu şirketinin Balkan ülkeleri için
yaptığı kampanya maili düştü önüme. Aylar sonrasına program yapmayı sevmem ama
bu bir işaret dedim ve 15 Mart 2018 tarihine iki bilet aldım. Dört-beş ay çabuk
geçti ve Bosna’ya gitme zamanı gelip çattı. Doğrusu çok mutlu oldum gideceğime.
Bu dokuz yıl içinde maalesef annemin oradaki iki kuzenini kaybettik. Yılar
geçiyor, yaşlar artıyor. Sırasız da olsa bu dünyayı terk edenler oluyor.
Herkesi bir daha görmek istedim.
İlk gittiğimizde kaldığımız Hotel Bosnia,
harap vaziyette, perdeleri yırtık, halıları eski, duvarlarında kurşun izleri
olan bir oteldi. İkinci gidişimizde otel toparlamıştı ama şehirde hala savaşın
izleri çok canlıydı. Üçüncü gidişimde o otel gitmiş yepyeni bir otel gelmişti.
Bu kez başka bir otelde kalalım istedim. Booking.com’a baktığımda gözlerime inanamadım.
Yaklaşık 150 civarı otel ismi çıktı karşıma. İlk gidişimin üzerinden on dört
yıl geçmişti, Bosna epey toparlamış dedim içimden. Çünkü 2000’lerin başında
otel sayısı olsun olsun on beş falandı. Seçtiğim otel, oradaki akrabalarımın
temeli olan Hamid Dayco ve Tetka Maksume’nin çocuklarını büyüttükleri ve hayata
gözlerini yumdukları eve 100 metre bile yoktu. Mükemmel bir oteldi, aklınızda
bulunsun eğer giderseniz başka seçenek aramayın bile. President Otel, konumu,
hizmeti, personeli ile çok iyi.
 |
Kaldığımız President Oteli, mükemmel bir oteldi. Küçük ama asgari ihtiyaç duyacağınız her şey iyisiyle var. Havuz istiyorsanız yok. |
 |
Odamızın balkonundan... |
 |
Bu da oteldeki odamızdan başka bir açı |
Bodrum’dan Bosna’ya gitmek için önce
İstanbul’a gitmek gerekiyor. Aktarma için beş saatimiz vardı, hem bir şeyler
yeriz hem tekneleri gezeriz diye ViaPort Marina’ya gittik. İstanbul’un o sinsi
yağan yağmuru, ayazı, gri havasında per bir şey gezemedik. Zincir restoranların
sunumu güzel, tadı vasat olan yemeklerinden yiyip, iyi ki Bodrum’da yaşıyoruz
diye konuştuk. Biz burada sunuma değil tada önem veriyoruz neyse ki. Sonuçta
tabağı değil içindekileri yiyoruz ama değil mi?
Bosna bizi harika karşıladı. Hava açıktı,
ısı gayet makuldü. Otele yerleştik, biraz dinlendikten sonra Ferida abla otele
geldi. Kucaklaştık, hasret giderdik. Otelin arkası Başçarşı’nın (Bascarcija)
kütüphane tarafındaki girişi. Ve hemen orada Nanina Kuhina adında nefis Boşnak yemekleri yiyeceğiniz bir mekan var. Oranın yöneticisi de Ferida ablanın kızı
Aida. Yani annemin kuzeninin kızı. Biz de kuzen sayılırız. Ferida ablanın eşi
Meto (Muhammed), ailenin en büyüğü Müfida abla, kuzen Alen, eşi, kızı, Aida’nın
hayat arkadaşı Darko ile masaya oturduk. Yemeklerin biri geliyor, biri
gidiyordu. Her biri mükemmel tadlar ama bunları kim yiyecek derken o tabaklar
kalkıyor başkaları geliyordu. Tam bir yemek ziyafetiydi, hatta adeta bir
resital oldu. Bana unlu gıda yasak. Pirinç, makarna, börek, çörek, ekmek… Şekerimi
yükseltiyor. İyi de Bosna’da hayat burek (börek) ve cevapcic (pideli, süzme
yoğurtlu İnegöl köftesine benzer bir yemek) üzerine dönüyor. Başıma gelecekleri
bildiğimden Bodrum’da check-up yaptırıp öyle yola çıktım. Dört gün boyunca hiç
bir rejimi uygulamamaya karar verdim, öyle de yaptım. Ne bulduysam yedim.
Şahane biralar, şaraplar içtim. Dört gün kayıtlarıma +2,5 kilo olarak geçti.
Ama değdi. Tatilde rejim mi olur? Hele Bosna’da?
 |
Ayağımızın tozuyla Hanina Kuhina'da, Aida'nın hazırladığı mükemmel akşam yemeği. Soldan sağa, Darko, Müfida abla, Meto, Ferida abla, Aida ve Gülüşan |
 |
Oturur oturmaz gelen, bizim pişi benzeri sıcak hamur ve süzme yoğurt |
 |
Çocukluğumun efsanesi klepe. Boşnak mantısı... |
 |
Tabii ki ıspanaklı börek. Bosna'da burek sadece kıymalı olana deniyor. Bizim için hepsi börek |
 |
Bosna'nın özel lezzeti isli, kuru et ve sucukları |
 |
Kırmızı köz biberli meze |
 |
Şu anda ailenin Bosna kolunun en büyüğü Müfida. Doksana doğru emin adımlarla ilerlerken, evinde yalnız yaşadığını ve matematik dersi verdiğini belirtmek isterim |
 |
Müfida abla ile |
 |
Sabah erken saatte Başçarşı |
 |
Bosna'nın en sevdiğim üstü kapalı şarküteri çarşısı |
 |
Karışık ızgara tabağı. Bosna'nın etleri çok iyi. Doğa hayvancılık için çok uygun. Ete lezzeti bu coğrafya veriyor |
 |
Gayet hafif, boğaz yakmayan lahana turşusu. |
 |
Alen bize lezzet turu yaptırdı. Yukarıdaki etleri ve lahana turşusunu burada yedik işte |
 |
Bosna'nın yerel bira markası. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu buraları Osmanlı'dan almadan önce evlerde erik rakısı yapılırmış. Çok sert bir içki olan erik rakısını fazla kaçıran heyecanlı, güçlü ve asabi Bosnalı erkekler sık sık hasarlı kavgaya tutuşurmuş. Avusturyalılar demişler ki bu insanları daha hafif içki olan bira ile tanıştıralım da ortalık sakinleşsin. İşte bu bira o bira. Aşağıdaki görüntüler de fabrikanın hemen yanındaki birahaneden. Opera gibi birahane bizim gördüğümüz, alışık olduğumuz bir yapı değil tabii. |
 |
Yerel bira markası Sarajevsko'nun fabrikasının bitişiğindeki birahane |
 |
Burası birahane... |
 |
Ellinci yaş günüm için dokuz yıl önce geldiğimde akşam gittiğimiz mekanda çalanlarla bu seyahatimizin ikinci akşamında tekrar karşılaştık |
 |
Amra (Aida'nın kardeşi), Aida ve Darko ile yemekteyiz |
 |
Darko, Dilaver (Amra'nın eşi) ve Meto ile aynı akşamdan |
 |
Cumartesi günü bir araba kiralayıp Mostar'a gittik. Hava maalesef yağışlıydı, fotoğraf için uygun ışık yoktu |
 |
Hotel Europe'ın barı |
 |
Hani Avusturya-Macaristan veliaht prensi Arşidük Ferdinand'ı Sırp milliyetçisi vurmuştu da bu olay 1. Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlemişti ya. İşte o suikast bu köprü üzerinde yapılmıştı. |
 |
Sarajevo'yu boydan boya geçen Miljacka nehri |
 |
Güzel Sanatlar Fakültesi çok güzel restore edilmiş |
 |
Güzel Sanatlar fakültesini biraz geçince bu çirkin binalar gözü tırmalıyor |
 |
Saraybosna dinlerin, kültürlerin buluştuğu bir şehir. Bu harika. Ama o yüzden de başı beladan kurtulamamış. Bakmayın siz Hatay, Kudüs, Saraybosna gibi şehirler için söylenen "hoşgörülülük" tanımına. Dinler birleştirmez, ayrıştırır. |
 |
Faruk Hacıbegic (ailenin en büyük erkeği) ve oğlu Mirza otele ziyaretimize geldiler |
 |
Bosna'da en sevdiğim mağaza yüzlerce çeşit içki bulunan bu mağaza oldu |
 |
Pazariç bölgesi |
 |
Bosna o kadar karmaşık ki, iç savaşı anlatan bu harita bile yaşananların karmaşasını gösteriyor |
Dört gün çabuk geçti. Bir buçuk günü
Sarajevo’da, bir günü arabayla Mostar’a gidip gelerek, bir günü de ailenin
Pazariç’teki evinde (Polenezköy’ün daha yeşili ve sakinini düşünün) geçti.
Pazartesi olduğunda ayrılma zamanı gelmişti. İstanbullu hayatımda bir yerden
İstanbul’a dönerken içim sıkılırdı. Bodrum’a göçtükten sonra o duygu bitti.
Yani evime dönmek, Bodrum’a dönmek iyi bile geliyordu. Çünkü sevdiğim, olmak
istediğim yerdeydim. Bosna bir farklı oldu. Denizi olmayan yerde yaşamadım, hiç
düşünmedim bile. Orta Avrupa’yı sevmem. Gri binaları, kasvetli göğü beni boğar.
Milletin bayıla bayıla anlattığı Prag’tan kaçarcasına dönmüştüm. Beni kimse
Budapeşte, Viyana, Bükreş’e falan götüremez. Ama Bosna farklı. Çünkü köklerimin
orada olduğunu hissediyorum. Ailemi, akrabalarımı görmek iyi geliyor. Onlardan
ayrılmak hüzün veriyor doğal olarak. Bosna’da yaşar mısın deseniz hayır derim.
Bana göre değil. Ama çok seviyorum. Farklı bir bağ.




 |
Kadınlar her yerde çalışıyorlar, hayatın tam içindeler. Bosna'daki İslamiyet anlayışı bizim eski anlayışımız ile benzeşiyor. Türkiye'de dayatılan Arap tarzı islamiyetinin ne kadar kötü olduğunu Bosna'da anlıyorsunuz. Burada bir küçük dipnot yazayım. Bizim yetkililer Bosnalı yetkililere şunlar şunlar Fetö'cü onlara karşı önlem alın diyorlarmış. Bosnalılar da, iyi de bunları siz buraya getirip kefil olmuştunuz ne yapalım şimdi diye cevap veriyorlarmış. |
 |
İkinci savaşta ölen askerler için yakılan, hiç sönmeyen ateş |
 |
Şarküteri marketinin yukarıdan görünüşü |
 |
Kahve sunumu |
 |
Burek çeşitlerinden |
 |
Burek çeşitlerinden |
 |
Mostar |
 |
Saraybosna'nın en güzel restoranlarından biri olan Kibe'de çok iyi bir Sloven şarabı içtik. Bu restoranı şevkle öneririm; www.kibemahala.ba |
 |
Bosna'nın yerel mutfağının iyi örneklerinden bir et yemeği. Hadjiski Cevap. |
Bir daha gitmek isterim, umarım fırsatım
olur. Hatta şimdilik hayal ama Glaros ile Dalmaçya kıyılarına gitmek şahane
olurdu. Fakat yaşayarak gördüm ki, hayatta ne hayal ettiysem onu
gerçekleştirmek için çabaladım. Sonuçta oluyor. Bakalım Glaros ile Hırvatistan kıyılarına
ve oradan karadan Bosna-Hersek’e geçip tekrar denizden Bodrum’a dönebilecek
miyim? Bence fena fikir değil.
Bodrum’dan mavilikler dilerim.
Serdar Bey, çok çok güzel bir yazı olmuş. Özellikle eski aile fotoğraflarınız çok sıcak ve hüzünlü. Güncel Saraybosna fotoğraflarınız da çok güzel, iki kez çok kısa süreliğine Saraybosna ve Mostara gitmeme rağmen tekrar gitmeyi çok arzuluyorum. Bilmem karayolculuğunu sever misiniz? Ben ilkinde Dubrovnik, Saraybosna, Belgrad, ikincisinde de tam tersini yaptım. Eşsiz bir coğrafya, görgü, kültür ve uygarlığın parayla pulla hiç ilgisi olmadığını bir ders gibi anlatan yerler, insanlar. Maalesef, burada, onlardan çok farklı bir dünyada yaşamak zorunda kaldık. Esenlikler diliyorum.
YanıtlaSilSerdar bey, emeğinize sağlık, her zaman olduğu gibi ailenizi ve seyahatinizi ne kadar güzel anlatmışsınız.Ben de iki kez Saraybosna ve Mostar'a gittim. İnsanların doğallığı, sevecenliği, yaşanan büyük acılara rağmen yaşama bağlılıkları beni çok etkiledi. Glaros ile Dalmaçya kıyılarına gitme hayalinizin de gerçekleşmesini dilerim.İyi günler.
YanıtlaSilNe güzel anlatmissiniz güzel ailenizi roman tadında okudum ölen buyukleriniz nurlarda yatsınlar kökleri aramak buluşmak ne güzel
YanıtlaSil