26 Eylül 2011 Pazartesi

Fethiye’de Çalış Plajı'ndan notlar


Bundan iki hafta önce, iki günlüğüne çok sevdiğim dostlarıma bir sürpriz yapmak için Fethiye’de Çalış Paljı sahilindeki bir otele gitmiştim. Araya başka şeyler girdi, burayla ve o kısa geziyle ilgili notları yazamamıştım. Şimdi zaman buldum, yazayım istedim.

Otelin adını vermeyeceğim. Çünkü anlatacaklarım o otele özgü değil, genel olarak o civardaki turizm anlayışının örnekleri. Belki bu oteldeki resepsiyon görevlisinin kişiliği nedeniyle burada tuhaflık daha fazladır. Yani neresi olduğunun önemi yok.

Dediğim gibi İstanbul’dan çok sevdiğim üç arkadaşım iki günlüğüne orada olacaklardı. Benim amacım da bir sürpriz yapıp onlardan önce otele gidip onları karşılamaktı. Ama yola biraz geç çıkınca, Yatağan rampalarında kamyonlara yakalanınca erken gidemedim. Arkadaşlarım benden önce gelmişler ve muhtemelen Ege ve Akdeniz bölgesinin en zevzek resepsiyon görevlisi kadın ile başbaşa kalmışlar. Kadın akşam yemeğini otelde yiyip yemiyeceklerini sorunca arkadaşlar kendi aralarında “Serdar’ı arayalım o bir balıkçıdan söz etmişti” diye konuşurlarken resepsiyonist “Serdar Benli mi? Aa o da geliyor” diye söze karışınca bizim sürpriz yalan oldu. Daha önce geleceğimi söylemiştim, rezervasyonu arkadaşlarım yapmıştı. Ama sonra benim program değişti iptal ettik. Onlardan gizli tekrar rezervasyon yapınca ortalık karışmış. Kadın geliyor diyor, benim arkadaşlar hayır gelmiyor iptal ettik ya diyorlar. Neyse olan oldu. Ben otele kaydımı yaptırırken kadının bir dolu sohbetine muhatap oldum. Kısa ve net cevaplarla savuşturup asansöre yönelmiştim ki arkamdan bağırdı “mesleğiniz ne?” diye. Doldurduğum formda öyle bir bölüm yoktu. “Pardon bu bir meslek hastalığı, el yazısından meslek tahmini yapıyorum” dedi. El yazım fena değildir ama çabuk kurtulmak için o kadar hızlı yazmışım ki “doktorsunuz değil mi” dedi. Bozmadım.

Otel tam İngiliz emeklilerinin oteli. Başka deyişle İngiliz darülacezesi de denebilir. Yaş ortalaması öyle yani. 60 yaş altı kimse yok, 70’liklere genç kız muamelesi yapılıyor. Otelin her tarafında Türkçe ve İngilizce, A4 kağıtlara alınmış çıkışlar yapıştırılmış. “Dışarıdan yiyecek, içecek getirmeyin”. “Saat 8’den önce havuz başındaki şezlonglara bırakılan havlular toplanacaktır” gibisinden direktiflerle turistlere ayar veriliyor. Asansör içinde, restoranda, her tarafta bu A4 kağıtlar.

Otel buralarda bir yerde olacaktı
İlk gün öğlen yemeği yiyelim dedik. Menü İngilizce ama altında Türkçe açıklamaları da var. Tavuk ve köfte söyledik. Genç garson gitti gelmez. Biraz sonra “köfte yokmuş abi” dedi. Yahu nasıl olmaz menüde yazıyor dedik. Menüde yazıyorsa o zaman vardır dedi, gitti. Yine yok diye geldi. Köfteyi ısmarlayan Selçuk uyandı ve menüyü istedi, eliyle işaret etti “bak burada ne yazıyor? meatball. Yani köfte”. Garson o zaman anladı, haa o var dedi gitti. Fethiye’nin resmi dili İngilizce olmuş meğer.

Akşam Fethiye’nin içinde iyi bir balıkçıya gittik, adı Girida. Girida bir balık türüymüş. Grida diye de yazılıyor. Gerçekten çok düzgün bir balıkçı. Hayatımda en iyi kalamar ızgarayı orada yedim diyebilirim. Epey rakı içildi, epey meze ve balık yendi. Hesap gayet makuldu. Bu arada o balıkçıyı da çok zor bulduk. Çünkü size “marinanın orada tekne direklerine bakarak yemek yiyeceksiniz” denince ne anlarsınız? Fethiye marinasının orada tepede bir yer diye tahmin ettim. Kime sorsak bilmiyor. Fethiye’nin bütün sahilinde tekneler yanaşmış durumda. Ama kilometrelerce. Marina da körfezin sonunda konuşlanmış. Meğer her yere marina diyorlarmış. Bizim balıkçı ise marinada değil sadece balıkçı teknelerinin barındığı tam ters yöndeymiş.

Fethiye'nin içi, özellikle eski bölgesi ve marina tarafları bana sevimli geldi
Bu resmi hangi mevsim çektilerse o mevsimde gitmek lazım. Deniz düz ve mavi
Akşam otele döndük ve tabii birer viski içelim, birer kadeh daha atalım durumu oldu. Barmen yok, gidip yatmış. Bara girdik. Barda iki şişe içki var. Evet sadece iki şişe. Biri dibine gelmiş garip markası olan bir viski, diğeri de açılmamış jack miydi ne? Bira var, meşrubat var, neskafe var o kadar. Hevesimiz kursağımızda kaldı. Ertesi sabah barmene sorduk yahu bu ne iş, neden içki yok. Abi dedi bu iki şişeyi de zorla aldırdım. Aldırınca sattım, satınca patron memnun oldu. E iyi de kardeşim içki olmayacaksa niye bar var o zaman? Sadece kola ve kahve servisi içinmiş. Yanlış anlamayın, konunun dinle filan ilgisi yok. Sadece otuz kırk çeşit içkiye yatırım yapmayı göze almıyorlar. Soran da yok diyorlar. Tabii olmaz, ortada içki yok ki. Olmayınca kimse sormuyor, isteyen gidip Çalış bölgesindeki barlarda içiyor. Hiçbir şekilde akıl alacak bir durum değil. Bu nasıl işletmedir, nasıl bir mantıktır diye aramızda konuştuk içinden çıkamadık.

Fethiye’de hep Faralya bölgesine gidiyordum. İlk kez içindeki Çalış plajları denilen bölgeye geldim. Daha da Çalış’a gelmem. Berbat bir denizi var. Tüm körfez öyle ama. Yeşilimsi bir su ve bulanık. Meğer dibi çamurmuş. Pislik değil ama. Bölgenin yapısı buymuş. Benim gibi Bodrum’da pırıl pırıl suya giren biri için çekilmez bir durum. İlk gün bir heves girdim ve on metre yüzüp çıktım. Ganj nehrinde yüzer gibi. İşin garibi Faralya bölgesindeki o inanılmaz suyla körfezi bir burun ayırıyor. Burnun solu cennet sağı cehennem.

Çalış’ın karşısında Şövalye adası var. Biraz bizim Büyükada ile -eski halini bilenler için söylüyorum- Bostancı/Küçükyalı/İdealtepe havasında. Altmışlı yılların sayfiye evi mimarisinin epey örneği kalmış. Geniş balkonlar, tek katlı yayvan evler. Fethiye limanından belli saatlerde adaya dolmuş motorları kalkıyor. Sabahki denizi gördükten oradan da denize girmeyeceğimiz için sadece şöyle bir bakalım dedik. Ama dolmuş tekneyle gittin mi üç saat sonra dönüyorsun. Tam caymışken arkadaşım Yıldırım bizi kaça götürüp getireceklerini sordu. Tekneci 50 lira deyince, dört kişi 200 lira diye algıladık. Meğer hepimiz için toplam elli liraymış. E zaten böyle yapmasak git/gel 12,5 liradan 50 lira olacaktı. Yani aynı hesaba geliyor. Biz sormasak adamın da bize böyle bir teklif yapacağı yok. Aklına gelmiyor. Müşteri de gidiyor. O da teknede pinekliyor.

Tekneyle adaya gidiyoruz. Denizin rengine dikkat
Yeşil suyun üzerinden adanın çevresini turladık, bir saat sonra döndük. Bu arada Letoonia isimli tatil köyünün dibinden geçtik. Üste para verseler o denize girmek için oralara gidilmez. Yazık, epey para harcanmış bir tesis. Hoş, gelenler sudan şikayetçi değil ki geliyorlar. Aynı şey Çalış’taki oteller için de geçerli. İngilizler kıyıda denizin içinde oturup sohbet ediyorlar. Öyle yüzen filan yok. Hani tam anlamıyla “çimiyorlar”.

Ada turundan sonra Faralya tarafına geçip, bizim Oyster’cilerin önerdiği bir yörük evine gittik. Aşağıda fotoğraflarını görebilirsiniz. Muhteşem manzarada dolmalar, gözlemeler, salatalar, ayranlar... çaylar, kahveler, sedirde hafif kestirmeler. Sadece cırcır böceği sesleri eşliğinde iyi bir öğlen geçirip, Kayaköy’ü de tavaf edip döndük. Akşam çarşı içindeki balıkçılara gidecektik ama taksi şöförüne sorup da oranın fasıllı, müzikli olduğunu öğrenince derhal bir akşam önceki Girida’ya döndük. Aynı masaya aynı kıyafetlerle oturunca sahibi “abi siz iki gecedir buradasınız, otelinize gitmediniz mi yahu” diye takıldı.

Faralya'da yörük evi. bu sefer Türk motiflerine takılmadım. Adı üstünde, yörük evi
Derme çatma, köhne bir mekandı ama sevimliydi
Karşıdaki burnu dönünce önce Hillside var, birkaç mil sonra Fethiye Körfezi'nin yeşil suyu başlıyor
Ertesi sabah, yani Pazartesi sabahı saat 9’da otelden yola çıktım. Öğlen 12:30 civarı Yalıkavak’ta bilgisayarın başına geçmiştim. Şu Bodrum’un böyle bir avantajı var işte. Her yer yakın. Canınız istediğinde Fethiye’ye, Selimiye’ye, Datça’ya gitmek işten değil.

Bu haftasonunun programı bir gece Datça, bir gece Selimiye. Datça’da Fevzi’de Ege otları ve balık, Selimiye’de Sardunya’da yine balık. Yani gezmenin ana hedefi yine yemek, içmek... buraya niye yerleştim? Bunlar için...

25 Eylül 2011 Pazar

Bodrum’un küçük ve sevimli köylerinden; Akyarlar


Bodrum’a yazlık turist gezmesi dışında, rutin gidiş gelişlerim yirmi küsur yıl önce Akyarlar ile başladı. Annem ve kızkardeşim önce Akçabük’te birer devremülk almışlardı. Yazları istanbul’da Fenerbahçe’de, kulüpten denize girebildiğimiz yıllardı. Ama yavaş yavaş deniz kirlenmeğe başlamıştı. İşte o yıllarda yazın belli dönemlerini Akçabük’te geçirmeye başlamışlardı, ben de fırsat buldukça onlara katılıyordum. Sonra Bodrum’u o kadar sevdiler ki devremülkler satıldı yerine Akyarlar’da bir ev satın alındı. O ev hala duruyor, annem ve kızkardeşim yazları orada geçiriyorlar.

Böylece Akyarlar benim Bodrum’a yerleşmeme yol açan Bodrum sevgisinin önemli aşamalarından biri oldu. Bodrum’a gelince otelde değil de bir evde kalma Akyarlar’la başladı. Dostluklar, komşuluklar burada kuruldu. Yazları her ay bir kere uzun haftasonları için gelir, bedenen dönerdim ama aklım Akyarlar’da kalırdı. Dönmemden önceki gün ertesi gün İstanbul’a dönecek olmanın sıkıntısı basardı. Bu böyle yıllarca sürdü. Ta ki önce Yalıkavak’a yazları birkaç aylığına gidip gelmeme, ardından yazın Yalıkavak, kışın tamamiyle Bodrum’un içine yerleşmeme kadar. Yani Akyarlar’ı ayrı severim. Çok anım var.

Geceleri Kos ışıl ışıl olur


 
Akyarlar Bodrum’un Kos’a en yakın olduğu yerdir. Bodrum’a yaklaşık 20 km. uzaklıktadır. Eski adı Kefaluka’dır. Şimdilerde bu isimde, koyu mahveden, büyüklüğü ile koyun görünümünü bozan bir otel var. Aşağıdaki resimlerde otel öncesi denize uzanan burnun halini, inşaat aşamasını ve sonunda otelin bitmiş haliyle son görüntüsünü bulabilirsiniz.

Akyarlar’a Bodrum yönünden gelirken Gürece sapağından sola saparak gelinir. O yönden gelişte önce Gürece, sonra Yahşi’nin bir bölümünü, Aspat ve  Karaincir’i geçersiniz Akyarlar’a gelirsiniz. Karaincir’e gelmeden, kıyıdan yükselen, yamaçlarında kale ve tarihi bir kilisenin kalıntılarının bulunduğu Aspat dağını görürsünüz. Çökertme türküsünde “...burası da Aspat değil Halil’im” diye anılan Aspat burasıdır.

Akyarlar sahilindeki günümüze kadar sağlam kalmış bazı evlerden de anlaşılacağı gibi, Akyarlar eskiden ünlü bir Rum yazlık beldesiymiş. Yakın zamana kadar Akyarlar'ın asıl geçim kaynağı balıkçılıktı ve kıyıdaki küçük liman yerli teknelerle dolardı. Bugün artık Rumlar kalmadı. Mübadelede buradaki Rumlar Kos’ta, Kos’taki Türkler buralarda iskan edilmiş. 


Sahildeki evlerin yetmişli yıllardaki hali
Aynı evlerin bugünkü hali
 Bugün balıkçı barınağında hala balıkçılık yapanları görürsünüz. Sabah erken ve akşam gün batarken geliş gidişlerinde sakin koyda pata pata sesleri yankılanan balıkçılar Akyarlar’ın güzelliklerinden.

Akyarlar’ın denizi Bodrum koyları içinde hatırı sayılır ayrı bir yere sahiptir. Her zaman rengi türkuazdır ve serindir. Lodos dışında dümdüzdür. Yazın çok az lodoslu gün olduğunu düşünürseniz bu bir avantajdır. Kos bazen o kadar yakınlaşır ki, gece arabaların farlarını rahatlıkla görebilirsiniz. Yıllarca annemlerin evinden Kos manzarasını seyrede seyrede yirmi yıl önceki ile şimdiki Kos’u kıyaslıyor, Kos’un hızlı gelişimine hayret ediyorum. Bir bölümü ışıklı olan adanın şimdi artık her tarafı ışıl ışıl. Karşısında böyle bir ada olması Akyarlar’ın manzarasını da doyumsuz kılıyor. Sahilde rakı içerken kapkara bir denize değil ışıklara bakıyorsunuz.

Balıkçı barınağı

Sol tarafta arkada görünen tepe Aspat


Akyarlar’ın sahili Yalıkavak gibi geniş değildir. Bizim Yalikavak’ın merkezdeki koyu ile kıyaslarsanız onun yirmide biri kadar denebilir. Bu hem iyi hem kötü. İyi çünkü kapalı bir koy, rüzgar almıyor. Kötü, çünkü yüksek sezonda kalabalık insan topluluğu dağılamadığından Çin plajına dönüyor.

Akyarlar’da sahilde bir dizi yiyecek mekanı var. Bunlar ucuzundan daha pahalısına kadar, gözlemeciden deniz mahsülü restoranına kadar her kesime hitap ediyorlar. Mehtap, içlerinde tartışmasız en iyisidir. Akyarlar’ın yerlisi olan sahibi İdris Bey işini iyi yapar. Eskiden eşi bizzat mutfağa girer meze yapardı, şimdi artık elemanlar çalışıyor. Belki ara sıra denetlemeye geliyordur, bilmiyorum. Restoran da epey büyüdü. Dün akşam bizimkilerle birlike yine Mehtap’taydık. Yediklerimiz gayet iyiydi. Izgara kaya barbununun lezzetini ayrıca vurgulamam lazım.

Sahildeki eski berber, kasap lakaplı Hasan. Sakal tıraşında epey kan dökmüşlüğü olduğu söylenir. Özellikle ikinci biradan sonra

Balıkçı barınağı ve otel yapılmadan önceki haliyle Akyarlar


Koyu bozan otelin inşaat dönemi
Akyarlar havalimanına en uzak köy. Hem bu yüzden hem de arazi yapısının özelliği yüzünden şu halinden çok daha büyüyebileceğini tahmin etmiyorum. Kışın oturan sayısı çok azalıyor. Akyarlar tam yazlıkçı köyü. Muhtarlıkla idare edilen, Turgutreis belediyesine bağlı bir köy.

Bodrum’a gelirseniz Akyarlar’a zaman ayırmanızı öneririm. Ama 15 temmuz – 30 ağustos arası değil. Bu tarihler dışında gelin, seversiniz. Hele eylül mehtabını, Mehtap’ta rakı-balık yaparak karşılayabilirseniz kendiniz için çok iyi birşey yapmış olursunuz.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Neden Bodrum’lu hayatımı anlattığım bir blog oluşturdum?


Bu blogun ilk yazısı 22 Ocak tarihliydi. O ilk yazıda şunu yazmışım;

“Bu blogu niye hazırladım? İstanbul'a gelip gittikçe çevremdeki dostlara burayı, yediğimi, içtiğimi, gezdiklerimi anlatınca "bunları yazsana", "anlattıklarını yaşayamıyoruz bari yaz izleyelim" demeye başladılar. Üstünde durmadım, ama sonra kendim için tuttuğum notlara, kaydettiğim görüntülere bakınca niye paylaşmıyorum diye düşündüm. Yakın arkadaşlarımla paylaştığım Bodrum'daki hayatıma dair herşeyi kayıt altına almak anlamlı geldi. Bu blog bunun için oluşturuldu”.

O günden bugüne kadar 78 yazı yayınlamışım. Yaklaşık 10.200 kez tıklanmış. 37 arkadaş edinmişim, devamlı izleyen. Onun dışında “burası bodrum” adıyla var olan twitter hesabımda da ağırlıklı olarak Bodrum ile ilgili düşüncelerimi, görüşlerimi yazıyorum. Bazen dayanamayıp iş hayatıyla, tasarımla ilgili bazı noktalara değiniyorsam da ana malzemem hep Bodrum oldu. Bodrum ve buradaki hayatım.
 


  
Amacım sadece Bodrum’u ve buradaki hayatı anlatmak. Bunu neden yapıyorum? Belki birilerinin aklını çelerim. Belki akıllarda zaten var olan “güneye yerleşsem” fikrini hayata geçirmeleri için bir ivme kazandırabilirim. Ola ki bu fikir kafada varsa ve bir tıpa onu tıkıyorsa o tıpanın atılmasına katkı sağlayabilirim. En kısa ifadesiyle “birileri bunu yapabildiyse ben de yapabilirim” düşüncesinin beyinlerde çakmasına, parlamasına yol göstermek istiyorum.


Blogdaki yazılarıma gelen yorumları o yazıların altında yayınlıyorum. Genellikle yukarıda yazdığım hedefin, gereken kişilere ulaştığını görüyorum, seviniyorum. Bu arada burada yaşamanın birinci şartının “iş” yapıyor olmak olduğunu, iş bulmadan, burada yapacak işi olmadan gelmek isteyenleri uyarıyorum, gelmemelerini öneriyorum. Burası herkes için bir cennet değil. Eğer işiniz yoksa yaşayamazsınız... heryerde olduğu gibi.

Bodrum'un içindeki evim


Bodrum pazarından her cuma taze meyve, sebze alınır
Yalıkavak'ın inanılmaz gün batımlarından biri



Bodrum’a yerleşmek isteyenlere önerilerde bulunuyorum. Ya da genel olarak burada kışın ne yapılır? Hayat nasıldır gibi konularda bilgi veriyorum. Nerelere yerleşmek uygundur konusunda bildiğimi aktarıyorum.

Nerelerde ne yenir? Hangi bölgenin hangi meyhanesi iyidir. Rakı, balık, deniz mahsülü üzerine yazıyorum, yediğim içtiğimi anlatıyorum.

Kendi işimde bir çalışma sistemi oluşturdum. Bunu anlatıyorum. Evim burada ama ofisim İstanbul’da. Bu bir model. Bildiğim kadarıyla bu modeli benim dışımda henüz uygulayan olmadı –varsa da ben bilmiyorum, kendisinden özür dilerim. Özellikle benim gibi grafik tasarım ile uğraşan, serbest çalışanlara böyle bir modelin olduğunu, üç senedir uygulamakta olduğumu göstermek istiyorum. Eğer evinizden işinizi yapabiliyorsanız o zaman nerede oturduğunuzun pek önemi kalmıyor. Bunu anlatmaya çalışıyorum.

Bodrum'un içindeki evimde çalışma odam
Yazları gittiğim Yalıkavak'taki stüdyonun çalışma bölümü
Ayda bir iki gün uğradığım İstanbul'daki ofisim




Yemek için veya yemek öncesi / yemek sonrası mutlaka uğranacak mekan Zazu
Bir mart sabahı Bodrum'daki evin bahçesinde kahvaltı
Her yaz en az 20 gün Ege'de arabayla turluyorum
Faralya
Mahmut Kaptan'ın geçen sezon son günü
Bunları anlatırken amacım buralara gelemeyenleri imrendirmek, kıskandırmak değil tabii ki. Buradaki hayatımı abartmadan aktarıyorum sadece. Buraya yerleşmenin bir felsefesi var, onu vurgulamaya çabalıyorum. Neden üstüme başıma alacağım bir giysinin değil de akşam yenilen iyi bir ahtapotun daha önemli olduğunu, bunun insanı nasıl daha mutlu edebileceğini göstermek istiyorum. Ege’nin insan üzerindeki etkisini yaşarak görüyorum. Hayata bakışın elli yaşında bile değişebileceğini kendim yaşıyorum. Bunları paylaşıyorum. Bu fotoğraflar bunların yansıması.

Buraya yerleştikten sonra daha sık olarak Ege’nin Bodrum dışındaki güzelliklerini geziyorum. Buraları fotoğraflayıp blogda yayınlıyorum ki birileri görüp buralara gelsinler.

Gümüşlük Limon'da rakı sofrası
Bu da Gümüşlük Limon'da bir mayıs sabahı kahvaltı sofrası
Kışın sakin barlar sokağı
Bozburun
Akyarlar
Mahmut Kaptan'dan gelip geçenler



Bu yazıyı neden yazdım? Geçtiğimiz gün twitter hesabımı izleyen birinden şöyle bir mesaj geldi, aynen buraya alıyorum; “Serdar Bey, ben sizi çok seviyorum ama ege, bodrum bünyeme ağır geldiğinden takip edemeyeceğim sizi. İmrenmek de bozuyor beni. Kızmayın bu saatte motivasyonum kalmıyor. Yoksa size bir karşı saygısızlığım yoktur. Teşekkürler".

Doğrusu iki nedenden dolayı üzüldüm; birincisi birinin canını sıkmış olmam. İkincisi ise bunu yazan kişinin hayatının aslında ne kadar çekilmez olduğunu kendisinin de farkında olması. Anadolu’nun güneydoğu taraflarında bir akademisyen olan kişi, benim Bodrum ile ilgili yazdığım twitlere dayanamıyor çünkü oradaki hayatı tatsız. Ama sonra kendi kendime dedim ki; belki de iyi yaptım, o kişinin bir biçimde kendisiyle yüzleşmesine aracı oldum.

Sonuç olarak ben İstanbul’da doğup 48 yıl yaşadıktan sonra Bodrum’a yerleştim. Zor bir karar tamam, ama yapılabiliyor işte. Ben yaptım. Bodrum’u veya güneyde başka bir yeri çok seven ve oraya yerleşmek isteyenler neden yapamasın? Herşey kafada bitiyor. Kalıpları kırmaktan geçiyor. Yaşanılan hayatı sorgulamaktan ve karar vermekten geçiyor.

Birgün gelirseniz görüşürüz...